Çıkış Yolu | 27.01.2026

Çıkış Yolu | 27.01.2026

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir çıkış yolu programında daha karşınızdayız. Bendeniz Nadir Temeloğlu ve her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doktor Doğu Perinçek. Hoş geldiniz Sayın Perinçek. Hoş bulduk. Merhabalar. İyisiniz umarım. İyidir sizler de iyisiniz. Bizler de çok teşekkürler. Bu akşam da Sayın Perinçek sorularımızı Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tevfik Kadan’la birlikte yönelteceğiz. Siz de hoş geldiniz Sayın Tevfik Kadan. Evet gündem yoğun isterseniz hızlıca başlıklarımıza başlayalım. İlk konumuz Suriye. Tabii çok önemli gelişmeler oldu geçen haftalarda Suriye’nin harekatından sonra bir ateşkes oldu ve o ateşkes 15 gün daha uzatıldı. Tabii Türkiye’de de çok konuşuluyor Sayın Perinçek işte Suriye’de ne oldu? Suriye’de kazanan kim? Suriye’deki sahadaki gelişmeler ne? İlk olarak sizin Suriye değerlendirmenizle başlayalım isterseniz. Evet. Bütün izleyicilerimizi ve sizleri saygıyla sevgiyle selamlıyoruz. Suriye’de ne olduğunu PKK’nın, SDG’nin feryadından anlıyoruz zaten. Dem Partisi’nin feryadından anlıyoruz. Suriye Devleti’nin silahlı kuvvetleri çok ağır darbeler indirdi ve Suriye’nin kuzeydoğusunu PKK’dan, SDG diyorlar işte onlar çatı örgütü, YPG, YPD onlardan temizliyor, büyük ölçüde temizledi. Ve karşısında da böyle bir ciddi bir direniş de olmadı. Evet her yer ufak tefek çatışmalar var ama böyle beklendiği gibi çünkü çok abartılıyordu o SDG’nin güçleri, YPG, YPD’nin güçleri çok abartılıyordu. Baktık ki hiç böyle ciddi bir şey yok. Orada tabii Kandil’in Abdullah Öcalan’a rağmen, Abdullah Öcalan’ın tavrına karşı çıkarak ondan sonra orada direnin falan tavrı çok önemli. O Kandil’in de bölündüğünü gösteriyor. Yani Kandil’de tam bir beraberlik olmadığını şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Abdullah Öcalan o Suriye’nin kuzey doğusunda gidilen direnişe karşı Amerika İsrail planlarına tavır alıyor Abdullah Öcalan. O yayınlanan 24 Kasım mıydı o? 24 Kasım görüşmeler. Tutanaklar Sayın Öğretmen. 24 Kasım’da. Evet 24 Kasım’da. O 24 Kasım görüşmelerindeki tavrı çok açık, hiç tartışma götürecek bir tavır değil. Abdullah Öcalan orada İsrail’in Suriye’nin kuzey doğusundaki kuvvetleri kullanarak orada bir devletçilik oluşturma çabasında olduğunu ve bunun bölge ülkelerinin ve Kürtlerin de aleyhine olduğunu çok net bir şekilde 24 Kasım’da söylemiş. Fakat Sayın Saygı Öztürk, eski kıdemli bir gazetecidir. O tamamen tersine işte Abdullah Öcalan’ın ağzından haberler yapmıştı. O zaman da yine galiba üçümüz mü beraberdik? Olabilir. Bu gabardan petrolden pay istiyorlar demişti. Arkadaşlarımız da küpürü getirebilirler. Yani tamamen Abdullah Öcalan’ın. Evet şu. İmralı gabardan pay istemiş diye. Evet. Bu tür haberler sözcüğü de çıktı. 13 Aralık 2025. Biz de o zaman dedik ki Abdullah Öcalan’ın böyle şeyler ifade etmesi mümkün değil. Bu 25-27 Şubat’taki deklarasyonuna tamamen ters. Devletle ve toplumla bütünleşmek isteyen Abdullah Öcalan’ı görmüyoruz bu 24 Kasım’la ilgili. Bunlar maalesef uydurma haberler. Hatta kim söylemiş Sayın Öztürk’e? Kalksın açıklasın Sayın Öztürk de haberini açıklasın. Çünkü burada kamuoyunu aldatan bir haber var falan diye ifade etmiştik. Şimdi hakikaten o haberlerin gerçek olmadığı apaçık ortaya çıktı. Sayın Öztürk’den şu beklenir. Çıkıp diyecek ki işte maalesef ben yanlış gerçek olmayan bir haber yaptım. Ondan sonra hatta herhalde haber kaynağına da gidip yakasına yapışması lazım. Sen bana niye yalan haber veriyorsun? O haberlerin tamamen Amerika-İsrail güdümlü haberleri olduğu apaçık ortaya çıktı. Şimdi olay ne? Kim kazandı? Kim kaybetti? Bölge ülkeleri ve halkları kazanıyor. Milli devletler kazanıyor. Suriye kazanıyor. Türkiye kazanıyor. İran kazanıyor. Irak kazanıyor. Amerika ve İsrail de kaybediyor. Bir takım böyle hatta o sahte solun içinde falan da görüşler ortaya çıktı. Efendim işte şeriatçi olan ondan sonra Ahmet Eşşar’a yumruk destekliyorsunuz. Yani Ahmet Eşşar’a şeriatçi ona karşı olan. Ya Ahmet Eşşar’a Amerika ve İsrail ile savaşıyor. Mesela Ahmet Eşşar’a değil ki Suriye devleti Amerika ve İsrail ile savaşıyor. Ve aynı zamanda Türkiye’yle ve hatta İran’la da. Bakın o da çok çok önemli. Yani Ahmet Eşşar’a sünni ve bağnaz bir akımın lideri olarak geldi Suriye Cumhurbaşkanı oldu. Ama şu anda Şii İran’la ondan sonra sünni bağnaz bir sünni olan Ahmet Eşşar’a’nın aynı safta buluştuklarını ve iyi ilişkiler içinde olduklarını görüyoruz. Rusya ile de. Yarın Moskova’ya gidiyor. Yarın Moskova’ya gidiyor ve Moskova’da Putin ile Ahmet Eşşar’a buluşacak. Yani Ahmet Eşşar’a yeşil Beşer Esad diyorlar ya ona. Veyahut da sakallı Beşer Esad falan gibi şeyler söylüyorlar. Şeriatçı Beşer Esad. Hakikaten çünkü Suriye devletinin başına geçtiğiniz zaman en azından Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, devlet egemenliğini sağlamak falan yönünde bir gayretleri sizi iten bir şey var orada, temel var. Ahmet Eşşar’a geldiği zaman da yani biz Beşer Esad’ın yıkılmasına tabii karşı çıktık ama geldiği zaman da ben ona o zaman bir mektup yazdım ve önerdiğim şeyler bugün yapılıyor. Zaten onların yapılacağı şeklinde bir beklentim, umudum olmasa o mektubu yazmazdım. Tekrar söyleyeyim Suriye kazanıyor, PKK kaybediyor, Amerika kaybediyor PKK ile birlikte. İsrail kaybediyor, Türkiye kazanıyor, İran kazanıyor, Irak kazanıyor, bölge devletleri, ülkeleri kazanıyor, Rusya da kazanıyor, uzaktan Çin kazanıyor. Yani çok olumlu gelişmeler oluyor. Amerika ve İsrail’in ikinci İsrail planları çöktü. O ancak silahla kurulabilir çünkü bir devlet kuruyorsunuz. Devlet kurmadığı en temel mesele nedir? Bir silahlı gücünüz olacak. Devlet çünkü bir yaptırım gücüne sahip olan bir örgütlenmedir. Yaptırım gücü silah. Suriye’nin kuzeyinde silahlı bir PKK, YPG, YPD neyse o adlar, kalabalık adları var. Ama şimdi onların silahlı gücünün firar ettiğini, kaçtığını, teslim olduğunu bunları görüyoruz. Efendim bu Ahmet Şiharay’ı hedef alanların adını koymak bakımından aynı zamanda bugün bir açıklama geldi, onu aktarmak isterim. Özgür Özel, CHP Genel Başkanı, DEN Parti ile bir ortak basın toplantısı düzenledi. Özgür Özel aynen şu ifadeleri kullanıyor. HTS’ye kravat giydirmekle, rejimin başına getirmekle dünyanın dört bir tarafından ölmeyi göze almış, daha doğrusu bu uğurda ölüp de cennete gideceğini düşünen, hepimizi düşman bilen, demokrasiyi düşman bilen, kandıktan nefret eden, demokrasiyi Allah’a şirk koşmak olarak gören bir takım zihniyette kişilerin harekat alanı bulacakları bir rejim, bir düzen, düzen değildir. Burada da CHP, Amerikan emperyizminin partisi olduğunu, Türkiye’deki merkezinde, Amerikan planlarının merkezinde olan parti olduğunu itiraf ediyor. Yani aynı Amerika ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda eşyaraya hücum ediyor. Tabi burada solcular için de, bazı, sol kesimden arkadaşlar için de bir çift söz yapalım. 15-16. yüzyılda yaşamıyoruz. O zaman neydi? Fransız devriminde olduğu gibi, ondan evvel 1648 İngiliz devriminde olduğu gibi, o zaman demokratik, batı kapitalist ülkelerinde demokratik devrimler, kralları, senyörleri, büyük toprak sahiplerini, senyörleri ve kiliseyi, dinsel kurumları hedef alıyordu değil mi Fransız devrimi? Ondan sonra ve şey, İngiliz, ondan evvel de 1648 İngiliz devrimi. Şimdi çağımızda devrim emperyizme karşı devrim. O zamanın saflaşması, işte kiliseyle çarpışmak, senyörle çarpışmak, eşyarayla çarpışmak, bugün başka. Bugün nedir? Devrim emperyizmin zayıf halkasında oluyor. Emperyizme karşı devrim. Değil mi? 20. yüzyıla girdikten sonra Lenin, Komünist İnternasyonale önemli bir rapor sundu ve orada hangi tespiti? Bir emperyizm çağında devrim teorisi önerisiydi o sunulan rapor. Orada ne tespiti yapılıyordu? Artık devrim, ondan sonra daha önceki dönemdeki gibi feodallere karşı devrim değil. Hatta proletaryanın, işçi sınıfının burjuvaziyeye karşı devrimi de arkada kaldı. 19. yüzyılda kaldı. En son onun örneği Paris Komünü idi. Şimdi devrim, ezilen dünyayla emperyizm arasındaki çelişmenin ürünü olarak, yani ezilen dünya, gelişen dünya ülkelerinin emperyizme karşı özgürleşme, kurtuluş devrimleri ve demokrasi devrimleri. Artık devrim, emperyizme karşı mücadelenin, demokrasi de emperyizme karşı mücadelenin bir sonucu, bir ürünü olacak. O zaman Lenin tarafından bu çağımızın devrim teorisi ilan edildi. Hakikaten devrimler nerede oldu? Rusya’da, Türkiye’de, Çin’de, İran’da, Meksika’da, yakın tarihlerde işte Küba’da, en son Venezuela’da, ondan evvel Nicaragua’da. Bunların hepsine bakıyoruz köylü ülkeler. Bu arada Vietnam’da, Laos’ta, Kamboçya’da, şimdi Çin ülkelerinde, Kore’de, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, yani köylü ülkelerinde emperyizme karşı devrimler oldu. Eşşaraya karşı devrimler olmadı. Neye karşı? Amerikan emperyizme karşı, emperyizme karşı devrimler oldu. Yani onun için bu eşşara düşmanlığı çağımızda devrim teorisini anlamayan, hatta kapitalizmin geliştiği rekabetçi kapitalizmin döneminde de yaşamayan, ondan daha önceki, 15-16. 17. yüzyıllardan kalma, Avrupa için söylüyorum, Doğu için de söylemiyorum, Avrupa açısından söylüyorum. Dolayısıyla bu Solun’da bu eşşara düşmanlığı tamamen Amerikanın kucağında olan bir siyaset. Amerikanın kucağında, Amerikanın parmağıyla hedef gösterdiği yerlere vuruyor. Kime vuruyor? Ahmet Eşşaraya yürüyor. Tabi burada takaka kuyrukçuluğunun da çok büyük bir rolü var. Solun bir kısmı maalesef ne oldu? Karakterini kaybetti, kişiliğini kaybetti. Yani Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin, halkının, Türk milletinin devrimcileri olmaktan çıktı. PKK’nın kuyruğuna takıldı. PKK’nın şemsiyesi, gölgesi altında. Tabi maddi çıkarlar falan da söz konusuydu. Tamamen emperist sistemi mevzilerine girdiler. Emperist sistemin ateşe sürdüğü kuvvetlere dönüştüler. Ve onun sonucu olarak PKK’nın tasfiye edildiği, dolayısıyla Amerika ve İsrail’in güdümündeki kuvvetlerin tasfiye edildiği bu harekata karşı çıktılar. Efendim çok afedersiniz. Bu noktada kafaları karıştıran bir nokta var. Bunu belki analiz etmek gerekebilir. Bir yandan da Amerika, ŞARA’yı destekleyen bir pozisyonda gözüküyor. Yani bazı yaptırımları kaldırıyor, Suriye hükümetine destek veriyor. Bunu nasıl konumlandırmak lazım? Amerika bozamadığı bir harekatı, bu büyük devletlerin her zaman tavrıdır. Yani diyelim karşısına çıkarak engelleyemeyeceği veyahut da karşısına çıkıp engellemeye kalktığı zaman önemli kayıplara uğrayacak. Mesela Türkiye’yi kaybedecek, bölgedeki diğer ülkeleri kaybedecek. Ondan sonra o ülkelerle daha cepheden konumlara düşecek. Ne yapacak? Becermedi. Suriye’yi avucunda tutmayı beceremedi. Bari bu sürece tamamen cepheden karşı çıkarak değil de bu süreçle uyumlu bir mevziden politikalar geliştirmek. Yani ne diyelim, biraz razı olmak. Diyelim boyun eğmek. Hani boyun eğmek çok sert oluyor Amerika için belki. Ama razı olmak. Değil mi? Büyük devletlerin, emperyalistlerin hayatlarında bazen razı olmak diye bir durum var. Biraz sürece müdahale edebilmek için masada kalmaya çalışıyor. Yani arazide kalmaya çalışıyor. Ondan sonra Türkiye’yi kaybetmemeye çalışıyor. Suriye’yi kaybetmemeye çalışıyor. Yani baktı ki Suriye hakikaten bu işi yapacak. Türkiye ile beraber, İran da onları destekliyor. Rusya onları destekliyor. Bu durumda bu sürecin içinde kalmak, bu süreçte etkin konumunu tamamen kaybetmemek şeklinde Amerika’nın siyaseti açıklanabilir. Tabi İsrail bununla tam beraber olmayabilir. Olmaz da. Yani İsrail ile Amerika’nın biraz ayrıldığı yerler var. Çok aşırı bir abartılarda var. Yani Amerika ile İsrail çok birbirinden ayıran abartılar var. Onları gerçekçi bulmuyoruz. Ama İsrail ile Amerika arasındaki bazı farkları da görmemiz gerekiyor. Evet. Sayın Perinçek, Öcalan’ın tutanaklarında orada da ABD, İsrail’e karşı olduğunu Erbil’deki toplantıyı hatırlatıyor, Kürt Yahudi toplantısını. Orada yani İsrail’in bir devlet kurmak istediğini söylüyor. Ve konumlanması biraz aslında Türkiye’ye karşıtı, İsrail karşıtı olduğunu görüyoruz. Siz şimdi sahtesi olun CHP’nin tavrına dikkat çektiniz ama Ümit Özdağ gibi isimler de Suriye’de sağda, İsrail kazandı dedi. Yani milliyetçiler açısından da böyle bir durum mu var? Milliyetçi de ki o Amerikan milliyetçisi. Ümit Özdağ Amerikan milliyetçisi. İspatladı bunu. Nasıl ispatladı? MHP’yi Amerika operasyonunda İYİ Parti’nin yöneticileri, işte Meral Akşenerler, Ümit Özdağ’lılar, ondan sonra Musavvat Dervişoğlu’ları, onlar tamamen Amerikan planlarında başrol edelerdi. Apacık. İbrahim Türk milliyetçisi olur mu? Amerikan planlarında isimlerini sayayım. Meral Akşener, Musavvat Dervişoğlu, Ümit Özdağ. Bunlar Amerikan planlarındaki başroldeki politikacılardı. Ve kendi partilerine ihanet ettiler ve kendi partilerini, Milliyetçi Hareket Partisi’ni Amerikanın planlarında zayıflattılar. Oradan koparttılar bazı güçleri. Amerika’nın operasyonlarında rol aldılar. Çok açık. Bunun altından kalkamazlar. Böyle Türk milliyetçiliği olur mu? Türk milliyetçiliği, emperyizme karşı milliyetçiliktir. 200 yıldan beri. Ondan sonra bunların milliyetçiliği fukara Afganlara, fukara Suriyelilere. Öyle bir milliyetçilik. Suriye düşmanı, İran düşmanı, ondan sonra ezilen dünya düşmanı. Şöyle bir ifade kullanıyor. Ümit Özdağ yeni bir açıklama yaptı Suriye’yi konusuyla ilgili. Suriye’de yaşananlar diyor Öcalan ile müzakerelerin ne kadar yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Komisyona son verilmeli. PKK ile anladığı dilden konuşulmalıdır. Bu da onun devamı. Abdullah Öcalan açıkçası Türkiye tarafında. Ümit Özdağ Amerika tarafında. İsrail tarafında. Abdullah Öcalan Türkiye tarafında. Onun için de Abdullah Öcalan’a karşı. Abdullah Öcalan, Türkiye devletiyle beraber, tutum içerisinde. Devletleri ve toplumları bütünleşmeyi savunuyor. Ümit Özdağ ise Amerika ve İsrail güdümünde MHP’nin parçalanması. Ondan sonra şimdi bölgemizde Amerikan empezmenin İsrail’in konumlarında tavırlar. Bu Abdullah Öcalan Türkiye ile beraber, Ümit Özdağ Amerika ve İsrail ile beraber. Çok açık. Efendim şöyle bir paslaşma oluyor bu süreçte. Özellikle Suriye hükümetinin SDG, PKK operasyonu başladıktan sonra bir yandan Dem Parti insanları sokağa çıkmaya çağırdı. Gösteriler yaptı. Ve o gösterilerde bayraklar yakıldı. Bu sefer bayrakların yakılmasının üzerine Ümit Özdağ’lar sahneye çıktı. Buralarda şey var. Nedir? Göz boyamak. Yani hamaset. Türk bayrağının yakılmasına falan filan. Ama şöyle Dem Parti ile aynı konumdan Eşaray’a karşı yani esas cepheleşmede Ümit Özdağ olsun, İyi Parti, Musabat, Dervişoğlu olsun, Meral Akşenerler falan bunlar esas cepheleşmede Eşaray’a karşı Amerikanın yanındalar. Fakat bayrak bayrak olunca tabii bayrak yakmayı da destekleyemez ki. Oralarda şey için, gösteriş için bir fırsat oluyor onlara. Onlar da bayrak yakılmasına fırsat bilip sürecin ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışıp insanları sokağa çağırmaya başladılar. Düşman bayrak yakacak tabii. Dem Parti yakıyor bayrağı. PKK bölünmüş. PKK’nın tamamı bayrak yakmıyor ki. Abdullah Öcalan bayrak yakmıyor. O bayrağın altında şu anda Abdullah Öcalan bayrak tarafında. Türk bayrağı tarafında Abdullah Öcalan. Ve onun aynı zamanda tarihsel süreci anladığını gösteriyor. Ve onurlu bir tavır sonuç itibariyle. Burada onurlu olan tavır Amerika’nın piyonu olmak değil. Türkiye cephesinde olmak, İran cephesinde olmak, Rusya cephesinde olmak, Suriye cephesinde olmak bu tavrı kesinlikle bir devrimcinin veya bir vatanseverin veya bir insanlıktan yana bir şahsın alacağı tavır. Bu PKK’nın silah bırakma sürecinde ya da bizim tabirimizle bütünleşme sürecinde İleşkin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bir açıklama yaptı yakın zamanda. Orada şunu dedi. PKK’nın illegaliteden çıkması lazım dedi. Bu çok konuşulmadı üzerinde ama. Benim de notlarımda var bu. Yani PKK’nın illegaliteden çıkması demek PKK’yı illegalleştirme planı demek. Bence vahim bir hata. Sayın Hakan Fidan’ın tarihini de söylüyorum. 24 Ocak günü, iki gün evvel PKK’nın illegaliteden çıkması gerekir sözü kendi kulağımla kendi konuşmasını televizyon haberlerinde dinledim. Ondan sonra yani PKK’yı illegalleştirme. Biz ne diyoruz? Dem partisi kapatılmalı. Bırakalım PKK’nın illegalleşmesini. PKK kendini fesh edecek bütün unsurlarıyla legal, illegal ondan sonra silahlı, silahsız bütün unsurlarıyla PKK fesh olacak ortadan kalkacak ve silahlı güçler de tasfiye edilecek. Ama Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ne diyor? Ondan sonra PKK’yı illegaliteden çıkartmak Suriye’deki için galiba söylüyor ama sonuç itibariyle farkı yok. Yani Suriye’de de, Türkiye’de de, İran’da da PKK’nın legal örgütlerinin bulunması, bölücülüğe özgürlük tanınması. Bölücülüğe özgürlüğü savunuyor. Bölücülüğe özgürlük olmaz. Bu Amerika’nın planı. Amerika eskiden beri ne? Aman Türkiye’de ondan sonra bölücülük bir özgürlüğü olsun. Demokrasi budur. Türkiye’nin yakın tarihine baktığımız zaman hep o PKK’nın kurduğu partilerin arkasında Amerika olmuştur. Ve hep onların bölme özgürlüğünü desteklemiş ve savunmuştur Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’da. Şimdi Hakan Fidan’ı da o yerde görüyoruz. Maalesef Türkiye’de de Turgut Özal’lar, işte Tansu Çillerler, ondan sonra belki Tansu Çiller Turgut Özal kadar değil ama özellikle Turgut Özal’lar, daha sonraki iktidarlar hep böyle bölücülüğe özgürlük, Kürt açılım, bölücülüğe özgürlük diye savunmuyorlar ama sonuç itibariyle Dem Partisi de, HDP’ye, işte ondan evvelki HDP de, şuydu buydu o adlarla kurdukları partilere özgürlük savunduğu zaman, neye özgürlük savunuyorsun? Bölücülüğe özgürlük savunuyorsun. Bu partilerin hepsi bölücülük yaptı ve başka bir şey yapamaz. Sonuç itibariyle etnik temelde bir parti kurduğunuz zaman, Kürtçülük temelinde, Kürt temelinde bir parti kurarsanız ayrılığa gidersiniz. Ben Kürtleri örgütleyeceğim, Kürtlerin partisi kuracağım dediğiniz zaman bu kadarı yeter ayrılığa gitmek için, ayrılıkçılık için bu kadarı yeter. Niye Kürtlerin Türkiye’de Hakkari’den Edirne’ye kadar 85 milyon insan var ve o insanların partisi olmuyorsun da bir etnik grupla kendini siyaset meydanına çıkartıyorsun? Demek ki bir ayrılıkçı amacın var yani çok açık. Efendim son günlerde çok tartışılan bir konu da bu Suriye’deki Deaş kamplarında bulunan 7 bin Deaşlı’nın ve ailelerinin Amerika tarafından Irak’a taşınması. Şimdi Irak’ta yeni başbakan adayı olarak Şii koalisyonu Nuri El Maliki’yi gösterdi. Bir mutabakat var ve başbakanlığın en güçlü adayı durumunda. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio doğrudan Maliki’ye hedef alan bir açıklama yaptı. Geçmiş iktidar döneminde bizimle uyumlu çalışmadılar dedi. İran’a müzahir, İran’la yakın olan bir iktidarın Irak’a istikrar getirmeyeceğini söyledi. Şimdi bu kadar Deaşlı’nın Irak’a taşınması, Irak’ta yeni hükümete karşı açık tavır ve daha önce de Irak’a yönelik operasyon söylemleri çıkmıştı. Irak’a taşınmasını Amerika istiyor değil mi? Evet bizzat Amerika taşıyor operasyonları da başlattı. Yani onları korumak istiyor ABD. Onların yani o Deaş’ların hapishanede falan Suriye’nin kuzeyindeki durumlarını tam güvence altında görmüyor. Yani Suriye Devleti’nden çekiniyor. Suriye Devleti’nin kontrolünde olan topraklarda olmasın onlar diyor. Fakat Irak da Amerika’nın kontrolünde değil. Nereye taşıyacak? Amerika’ya alsın götürsün onları. Bir dönem Afganistan’a götürmüştü. En iyisi Amerika’ya götürsün abi. Bir şey olmuştu ya, 1990’ların ortalarında Amerika şeyde, Türk ordusu oraya girince ABD oradaki yetiştirdiği, eğittiği Irak’ın kuzeyindeki kuvvetleri aldı. Şimdi ismini unuttum ama bir yere taşıdı. Tamamen ABD’nin Pasifik’teki bir bölgeye taşıdı. Çin’e karşı Vakan Koridor dedikleri Uygur bölgesinde kullanmak üzere bir dönem oraya taşıdılar. Yok yok, şimdi ismini birden taşıdığı yeri hatırlayamadım. 1990’lı yılların 30 sene evvel ortasında. Guatemala’ya götürmüşlerdi. Guatemala civarlarına galiba götürmüşlerdi. Şimdi birden taşıdığı yerin ismini hatırlayamadım. Ama orada eğittiği, özel kuvvet eğitimi yaptığı ondan sonra Iraklı bölücü unsurları aldı götürdü. Taşımışlar, şimdi de gelsin götürsün. Buralarda onlara yer yok. DHA, MHA yer yok. ABD onları kurdu, ateşe sürdü. Şimdi alsın götürsün. Amerika’da onlar boyacılık mı yapar, çöpçülük mü yapar? Oraya taşınırlar. Amerika’nın içi de karışıyor. Belki oralarda silahlı göç olarak kullanırlar. O Afganistan’dan kaçırdıklarını Afganistan’da bir tabur kurdu ve onları kullanıyorlar. Afganistan’dan kaçırdıklarını. Şimdi Amerika’nın içinde de işler karışık ve baya bir Amerika iç çepesinde çatışmalara ve silahlı karşılaşmalara doğru bir seyir var. Böyle bir süreç yaşanıyor. ICE denilen göçmen polisinin uyguladığı şiddet bazı birkaç kişiyi öldürmüşlerdi. Bunun üzerinden artıyor protestolar. Bugün sanırım Obama’da ayrılama… Bir açıklama var. Eski ABD devlet başkanı Barack Obama bu ICE eylemlerinde sokağa çıkan protestoculara seslenerek dedi ki her Amerikalı Minea polis de ve ülkenin diğer bölgelerinde gerçekleşen protesto dalgasını desteklemeli ve ondan ilham almalı dedi. Ardından Bill Clinton yine eski ABD devlet başkanı. 250 yıl sonra özgürlüklerimizden feragat edersek onları asla geri alamayabiliriz. Amerikan demokrasisinin varlığına inanan hepimizin ayağa kalkması, sesimizi yükseltmesi ve ulusumuzun hala biz halka ait olduğunu göstermesi gerekiyor. Demokrat parti tarafı açıkça şiddete kadar varan Trump’a karşı halk hareketlerini açıkça destekleyen ve o konularda çağrılarda bulunan bir çizgiye girdiler. Trump’ın iktidarında sallandığı yönündeki analizler hızla güçleniyor. Devletin içinde de çok kuvvetli bölünme var. Mesela Foreign Policy’de falan sonuç itibariyle ABD’nin yayın organlarında Trump aleyhtari yazılar çıkmaya başladı. Karada Mansur Erk bir bilgi notu yolladı. Guam Adası diyor o taşıdıkları yere. Mansur Erk. Karada Guam Adası diye hatırlatmada bulunuyor o bölücü güçleri 90’larda taşıdıkları yer. Amerika’ya başlamışken. Amerika’nın bölünmesinin aslında bir belgesi çıktı. Önceki günlerde Amerika’daki büyük dönüşümün ve değişimin. ABD Savaş Bakanlığı Pentagon 2026 yılında ulusal güvenlik stratejisi yayınladı. Bu stratejide öncelikle bir muhasebe yapılıyor. Bu muhasebede deniliyor ki çok uzun süre boyunca soğuk savaştan sonra ABD hükümetleri diyor Amerikalıların çıkarlarını ihmal ettiler. Önceki yönetimler bizim bütün askeri avantajlarımızı uluslararası düzen gibi hayali kavramları savunmak adına heba ettiler. Ama artık diyor biz bakanlık olarak müdahaleci politikalardan bitmeyen savaşlardan rejim değişikliği ve ulus inşası gibi konulara odaklanmaktan vazgeçeceğiz diyor. Ve yeni bir Amerikan güvenlik stratejisi oluşturuyorlar. İsterseniz burada slidelardan bu sunumlardan teker teker okuyarak da çok iyi olur. Hakikaten çok önemli bir belge. Trump’ı kimliğini ve Amerika’ya getirdiği yeniliği özetleyen çok cesur bir belge. Buyurun okuyalım bunları isterseniz. Bu ilk slide’ımız idealizmden sert realizme geçişi olarak adlandırıyorlar. Bir kurumsal dönüşüm diyorlar. ABD Savunma Bakanlığı resmen Savaş Bakanlığı adına alıyor. Aldı zaten. Aldı evet. Bunun resmileşmiş oldu. Bunu şöyle diyorlar. Bu sadece sembolik değil, ulus inşası kavramının reddi ve savaş kazanma odaklı bir doktrin değişimi olduğunu söylüyorlar. Güç yoluyla barış yöntemini, stratejisini belirliyorlar. Yani ütopik idealizm yerine esnek ve pratik realizm üzerine kurulu olduğunu söylüyorlar stratejilerin. Bunun bir yük paylaşımı getirdiğini söylüyorlar. Müttefikler artık beleşçi olamaz. Yani Avrupa için diyor. ABD NATO üyelerine gayri safi yurt içhasıların %5’i oranında harcama zorunluluğu getirmektedir diyor. İkinci görsele geçersek arkadaşlar. Biz birkaç görsel hazırladık. Neden Savaş Bakanlığı adına aldıklarını resmileştirdiklerini şöyle açıklıyorlar. 2025 yılında yönetimi devralan Trump yönetimi önceki dönemlerin kurallara dayalı uluslararası düzen gibi soğuk yurt kavramlarını reddetti. Biraz daha ağır okursak izleyicilerimiz o kadar hızlı… Trump yönetimi önceki dönemlerin kurallara dayalı uluslararası düzen gibi soğuk yurt kavramlarını reddediyor bu belgede. Bakanlık artık demokrasi ihracı veya rejim değişikliği ile ilgilenmiyor. Tek odak noktası Amerikan çıkarlarını korumak için yok edici güç kullanmak. Bütün bu raporun güvenlik belgesinin en önemli özü bu cümle. Savaş Bakanlığı diyor ki artık biz demokrasi ihraç etmeyeceğiz. Amerika demokrasi götürür, Irak’a demokrasi götürür, Suriye’ye demokrasi götürür, Hindi Çin’e demokrasi götürür. Yok böyle bir şey diyor. Ve rejim değişikliği, mesela genişletilmiş Orta Doğu projesi, 24 ülkeyi donöleceğiz ve oralara demokrasi çıkaracağız. Bunlar yok diyor, biz buna ilgilenmiyoruz diyor. Artık Amerika çıkarlarını korumak. Yani biraz kendi coğrafyalarına çekilen, ondan sonra ve okyanuslar ötesinde ve tabi Güney Amerika da buna dahil, bir takım maceralardan sakınan bir çizgiye doğru gidiyor. Ama Amerikan çıkarlarını, bu çekildikleri mevzide Amerikan çıkarlarını korumakta da yok edici bir kararlık. Savaş Bakanlığı orada anlam kazanıyor. Bana dokunursanız diyor, önümüzdeki hesaplaşmalarda, oralarda diyor düşman ilan ettiğimiz ülkelere karşı yok edici olacağız. Orada Maduro örneğini veriyor belgede ve İran’ı vurmalarının örneğini veriyor. Maduro örneğini veriyor ama Maduro’yu onlar Çin’in ve Rusya’nın bölgedeki bir gücü olarak gördükleri için tabii. Dediğiniz o bakımdan doğru. Ordu, savaşçı ruhu geri kazanmak üzere yeniden yapılandırılıyor. Hangi savaşçı ruhuymuş, nerede Amerika, hangi savaşta başarılı? Bir İkinci Dünya Savaşı var ama orada savaşı kazanan asıl Rusya’ymış. Rusya büyük fedakarlıklarla, İzmirleri ve Faşist İtalya’yı ve Avrupa ülkeleri Rusya ile beraber Amerika işin sonunda hazıra kondu. Bir Amerikan kahramanlığı yok yani. Kore’de de yok Amerikan kahramanlığı. Uzak Doğu’da Çin’le savaşta da, Japonya’yla savaşta da bir Amerikan kahramanlığı yok. Üçüncü bir Dünya Savaşı riskine karşı ABD ordusu dünyanın gördüğü en ölümcül güç haline getiriliyor. Yani savaşı önlemek istiyoruz biz diyor. Tabii burada şu soru ortaya çıkıyor. Savaşın sebebi kim? Yani savaşı kim çıkaracak? Çin mi çıkaracak? Rusya mı çıkaracak? Orada verdikleri cevap da çok önemli. Rusya Avrupa için diyor bir tehdit değil diyor. Şimdi geleceğiz oraya da. Diğerine geçersek arkadaşlar. Küresel tehdit algısı ve öncelikler. Çin için hayati tehdit diyorlar. Baş düşman yani. Evet baş düşman. ABD’nin tek eş değer rakibi diyorlar. Hedef Çin’i yok etmek değil, Hint Pasifik’te ABD’yi baskılamasını engellemektir diyorlar. Strateji olarak da çatışma değil güç. Yani Çin’e karşı caydırıcı bir gücümüz olacak. Çin dişli çatışma Amerika için çok tehlikeli. Ama bir denge kurup orada durumu statikoyu devam ettirmek. Yani ileri adımlar atmak, yeni mevziler kazanmak değil. Çin’in mevcut mevzularını da tutmak ve oradaki mevcut durumu statikoyu devam ettirmek. Burada çok affedersiniz dengeyi zaten ifade ediyorlar Çin’e karşı. Kendimiz yine dengeyi kuramayız diyor ve müttefiklerimiz olan Güney Kore, Japonya ve Filinlerden destek almak. Rusya ise yönetilebilir tehdit olarak bahsediliyor. Doğu Avrupa için kalıcı bir tehdit olsa da ABD için küresel bir hegemonya adayı değildir. Avrupa’nın sorunu olarak çerçevelenmiştir. Yani burada Batı Avrupa için dahi, yani bu Fransa, Almanya’daki Çin geliyor ondan sonra evimizi yıkacak, çocuklarımız ölecek falan o propagandaların gerçekçi olmadığını söylemiş oluyor. Doğu Avrupa için zaten Ukrayna’da bir savaş o anlamda Doğu Avrupa için bir tehdit olduğunu söylüyor. Dolayısıyla orada da olayın yönetilebileceğini, Rusya’nın yönetilebileceğini söylüyor. İran ise zayıflatılmış düşman. Bu Midnight Hammer dedikleri 12 günlük savaşta o B-52’lerle yaptığı operasyon ile nükleer programı yok edilmiş, İran yönetimi savunmasız bırakılmıştır deniliyor. Ama bu doğru mu acaba? Hakikaten nükleer programı yok edildi mi? İran yönetimi bunu reddediyor ama Trump onu bir başarı olarak sunuyor. Ama biraz da böyle sunmak zorunda çünkü böyle sunmadığı zaman İran’a karşı bir savaşa girmesi lazım. Zaten orada savaşı bitirdim ben bitirdim diyor yok ettim diyor. Ancak burada İran’a karşı şöyle bir yine İran’la mücadele değil bölgesel ortaklarımızla İran’ı dengeleyebiliriz gibi bir strateji kurmuşlar. Bir de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti var. ABD ana vatanını nükleer silahlarla vurma kapasitesine sahip büyüyen bir tehlike. Yani bu çok önemli. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin nükleer silahla Amerika’yı vurma kabiliyeti var. Gücü var, kabiliyeti var. Önemli bir it. Çok önemli. Ve ondan tabii korkuyorlar, büyüyen bir tehlike olarak görüyor. Diğer görsele geçebilirsek arkadaşlar. Bir sonrakine. Bunlara stratejik yaklaşımı toplamda. Birincisi ana vatanı savunmak dedikleri. Burada sınır güvenliği, füze savunması ve batı yarım kürede hakimiyeti ele alıyorlar. Çin’i caydırmak da birinci ada zinciri. Birazdan onu da açacağız neyle yapacaklarını. Savunma hattı kurmak ve Çin’in genişlemesini engellemek. Adalar denildiği zorluğu falan herhalde değil mi? Sanıyorum. Japonya, Güney Kore, Filipinler hattı. Onlar da yarım ada. Yük paylaşım var, müttefiklere baskı, kendi savunmalarının üstlenmesini sağlamak. Avrupa. Avrupa üzerinden. Ve kendileri içine dönük de savunma sanayini şahlandırmak. Yani demokrasinin silahhanesi olarak görüyorlar bu kendi savunma sanayilerini. Ama bunları da yeniden inşa edeceklerini söylüyorlar. Diğer görsele geçersek arkadaşlar. Hint Pasifik ve Çin stratejisi. Burada biraz açıyorlar. Hedef Çin ile ticaret ve barış istenirken Pekin’in askeri üstünlük kurması engellenecek diyorlar. Başkan Şii ile doğrudan diplomasi ancak güçlü pozisyondan yürütülecek. Hedefi böyle koyuyor ABD, Hint Pasifik’te ve Çin’de. Taktikler geliştirmişler bunlara ilişkin. İşte biraz önce dediğimiz birinci ada zinciri. O adalarda Filipinler başta olmak üzere Tayvan, Japonya. Çin’i denizlere hapsetmek için Buhat üzerinden inkar savunması kurulacak. Denizlere hapsetmek mi? Evet Çin’i galiba karaya hapsetmek olacak o. Denizler değil de. Yani denizlere açılmasına engellemek olması lazım. Birinci adamlar denizlere açılmasını önlemek için. Denizlere çıkışını önlemek için. Bir çeviri hatası oldu anlaşılan. Önümüzdeki dönemde dünya ticaretinin yüzde ellisi, mal taşımacılığının yüzde ellisi diyor. Bu Hint Pasifik’ten geçecek. Burayı Çin’e bırakamayız. Bu denizleri açık tutmak zorundayız diyor. Güç dengesi olarak da bölgedeki güç dengesini koruyarak Çin’in veto yetkisine sahip olmasını engellemek deniliyor. Bu da sanırım Trump’ın yeni kurduğu barış kuruluyla biraz alakalı. Onları BME de engelleyecek bir nokta. Ama bu işler böyle barış kurulları falan filan ne olacak işte silahlı güç farkında Amerika. Dikkat edersek her durumda Amerika dünyanın öndeki hesaplaşmalar görüyor ve o hesaplaşmalara kuvvetli bir savaş sanayisi ve askeri güç inşa ederek girmek arzu ediyor. Ama buna ekonomisi yetiyor mu? Soru orada. Soru burada. Bir diğer görsele geçersek arkadaşlar. Bu da Avrupa ve Rusların stratejisi. Diyorlar ki Ukrayna savaşı bitmeli. Avrupa kendi güvenliğini üstlenmeli. Ekonomik gerçekçilik var burada. Avrupa’nın ekonomisi Rusya’dan kat be kat büyük diyorlar. Korkmak için ekonomik bir sebep yok sadece. Bu çok önemli. Yani bu Avrupa’daki işte Rusya geliyor bilmem ne falan gibi savaş çığırtkanlığının gerçekçi olmadığını, Rusya’dan Avrupa’ya bir tehdit gelmediğini Amerika gerçekçi bir şekilde sanıyor. Sadece siyasi irade eksikliği olduğu söyleniyor. Odak değişimi olarak da şunu diyorlar. ABD kaynaklarını Çin’e ve Alamata’na doğru kaydırıyor. Avrupa’ya destek önemli ama sınırlı seviyeye çekilecek. Esas cephe Çin’le kendi arasında yoksa Rusya ile Avrupa’da bir cepheleşme değil. Baş düşman Çin, Çin’i tecrübe etmek ve yığınağı da Çin’e karşı yapmak. Ama bu tabi Çin’i uzaktan kuşatmak, ondan sonra Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı, oralardan Çin’in petrol yollarını denetim altına almak falan filan onları reddeden bir anlayış değil. Bundan sonraki görselde İsrail ve İran’a ilişkin. Burada şunu diyorlar İsrail için. İsrail örnek bir müttefik olarak tanımlanıyor. Ellerinin bağlanması değil desteklenmesi gerekiyor diyorlar. Bu biraz önce bahsettiğimiz 12 günlük savaştaki operasyon Midnight Hammer. İran’ın nükleer programı ve hava tesisleri hava saldırılarıyla yok edildi. Yönetim savunmasız. Burada da tekrarlıyorlar. Bu doğru mu acaba? Evet orada bir soru işaretli var. Bildiğimiz bu doğru değil. Yine Yemen’de yaptıkları Operation Rogue Rider operasyonu. Hussilerin saldırı kapasiteleri yok edildi barışa zorlandılar deniliyor orada Yemen’le ilgili de. Ve bölgeyle ilişkin İbrahim Anlaşmaları konusu var. İsrail ve Körfez ülkeleri bütünleşme arasındaki bütünleşme derinleştirilecek. İran yalnızlaştırılacak diye konuluyor. Burada da bölgeyle ilgili. İbrahim Anlaşmaları İsrail’e mesaj veriyorlar gibi. Ama Sizbullah zayıfladı, İran zayıfladı, Yemen de zayıfladı. Artık İbrahim Anlaşmaları vesaireyle sizin için yeni bir savaş başlatmayacağız demek bir yandan da. Ama bir yandan da bizim örnek müttefikimiz. Bölgemizde, Batı Asya’da en önemli müttefik olarak İsrail’i gördüğünü ilan ediyor. İşin gerçeği de o zaten. Bir sonrakine geçersek. Burada biraz savunma sanayisi Amerika’nın üstünde duruyor. Savunma sanayi seferberliği başlatacaklarını belirtiyor. Stratejik üretim tesislerinin ABD topraklarına geri dönmesi, yapay zeka ve yeni teknolojilerin üretim hatlarıyla bütünleştirilmesi, müttefiklerin üretim kapasitelerini ABD kontrolünde kullanmak diye savunma sanayisinde atacakları adımları da söylemiş oluyorlar. Bir de bunun yenilmesi savunma yetenekleri var. Bir sonraki görselde. Burada altın kubbe, daha önce de Trump söylemişti bunu, öncelik verdiği konulardan bir tanesi. ABD ana vatanını füze ve İHA saldırılarına karşı koruyacak kapsamlı hava savunma kalkanı kuracaklarını belirtiyor. Yine nükleer duruşları aktarılıyor belgede. Nükleer şantaja bu asla boyun eğilmeyecek. Nükleer envanter yenileniyor deniliyor. Tabi buna siber savunma da ekleniyor. ABD altyapısını korumak için siber savunma yetenekleri arttırılıyor. Saldırı yetenekleri caydırıcılık unsuru olarak masada geçiyor. Sonuncusuna gelecek olursak böyle bir ezvet olarak da şu çıkıyor. Sert ve bencil bir süper güç ABD için. Kılıç ve kalkan diyorlar. ABD küresel polislik görevinden istifa etmiş. Bu çok önemli. Bence özü bu. Bunun yerine kendi çıkarlarını korumak için askeri gücünü daha bencil ve sert bir şekilde kullanma yoluna gitmiştir. Bunun sonucunda dünyanın en büyük ekonomik gücü olarak varlığını sürdürmeye devam etmesi hedeflenmektedir. Şimdi bakın en son cümle bence çok çok önemli. Yani şöyle yapacağız böyle yapacağız falan filan diye programlar açıklandığı zaman hemen şu soru masaya getirilir. Hangi güçle? Yani ABD’nin o meşhur Standard Chartered Bankası, IMF, Dünya Bankası, OECD’nin ortak yaptığı yansıtmalarda, projesyonlarda 2030 yılında satın alma gücü paritesi olarak ABD’nin dünyanın üçüncü ekonomisi. Çin’le yarışan bir konumda olsa üçüncü de olsun dersin ama Çin 64 trilyon dolar, Amerika 31 trilyon dolar. Yani Çin’in yarısı kadar bile üretemiyor Amerika 2030 yılında. Şu anda Çin Amerika’yı geçti. Dolayısıyla bütün bu programı ekonomik bakımdan karşılayacak bir gücü yok ABD’nin. İşin puş noktası orası. Dolayısıyla yani evet Amerika’nın kabuğuna çekilerek ve savunma hatlarını kendi ülkesinin sınırlarına bir anlamda çekerek yeni bir strateji, bir güvenlik stratejisi oluşturuyor. Ama bu stratejiyi bile finanse edecek, parasal olarak, maddi güç olarak karşılayacak bir Amerikan ekonomisi yok. Ve Amerika’nın içinde de çok önemli bölünmeler ve şeyler başladı. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçekçi çözümüydü Trump. Yani dünya çapında maceralar peşinde koşmamak, kendi sınırlarının ötesinde rejim götürmek, oraları hizaya getirmek, dünya jandarmaları, biz dünya jandarmalarından vazgeçiyoruz falan filan. Ama şimdi kurduğu strateji bile Amerika için gerçekçi değil. Amerika ekonomisi şu stratejiyi de karşılayacak kaynaklardan ve güçten yoksun. O çok çok önemli. Dolayısıyla dünyanın geleceğinde ne var? Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kabuğuna çekilmesi, belki içinde Amerikan devrimci demokrasinin güçlerinin, kızıl enseler falan, onların kuvvetlenmesi, ortaya çıkması falan. Ve yeni dünya tablosunda da kendi gücüne uygun iddialar içerisinde olması. Önümüzdeki diyelim on yıl içinde falan Amerika’nın geleceği mevzi, konum bu olur. Yeniden üreten Amerika yapmaktan bahsediyor Trump ama bu üretim kabiliyetlerini de büyük oranda tasfiye etmişler. Yani yeniden üretim nasıl olacak abi? Yani çok büyük bir tasarruf yapıp yatırıma yönlendirerek falan. Amerika’nın ekonomik yetenekleri, o yeniden üretim büyük bir ekonomik hamleye uygun bir şey yok. Sonuç itibariyle. O bizzat kendilerinin yaptığı projeksiyonlarda. 2030 yılında ne kaldı? 4 yıl kaldı. 4 yıl sonra Çin’in yarısı kadar bile üretemiyorsun. Bunu istediğin kadar zorlu. Bu rakamlar, bu oranlar çok değişmez yani. Çünkü çok dikkatli yapılan projeksiyonlar onlar. Geçen yıl Pentagon’un bir raporu çıkmıştı. Onlar da askeri olarak karşılaştırıyorlar. Bugün Çin’in gemi üretim kapasitesi şu an ABD’ninkinin 232 kat fazlası. 3 kat, 5 kat bile değil. 232 kat. Bir virgül koyalım. Kısa bir araya gitmemiz lazım. Hemen ardından dönüşeceğiz. Sayın seyirciler kısa bir aradan sonra yine karşınızdayız.

Değerli Ulusal Kanal izleyenlere çıkış yolu programımız devam ediyor. Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Doktor Doğu Perinç’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Sayın Periçek bir dizi arası verelim. Yoğun siyasi. Tabii TRT’de bir dizi oynuyor. Fatih Sultan Mehmet’i anlatan ve orada bir sahne çok konuşuldu. Tabii Doğu Türkistan dedikleri bugün çok da konuşuluyor ve çok sık biz de anlatıyoruz orada yapılan yalanları. Dizide Alişir Nevayi tabii oranın o coğrafyanın büyük şairi dünyanın en büyük Türkçe en büyük filozoflarından şairlerinden bir tanesi Fatih Sultan Mehmet’in karşısına geliyor. İstanbul’u ziyaret ediyor. Ona bir divan veriyor. Tabii Fatih Sultan Mehmet de yurttan yani Ortasya’dan bizim ata yurdumuzdan ne haberler var diye sorduğunda şey diyor yani Padişah’ım durumumuz çok kötü. Çinler bizi baskısı altındayız kırıp geçiriyor diye bir şey var. Tabii tarihsel olarak biraz farklı bir durum var. Onu da sizden dinlemek isteriz. Farklı falan değil yani TRT’yi ayıplıyorum. Yani utanmalı TRT. Diyelim dizilerde tabii senaryolar yazılır ama böyle tarihte olmayacak şeyleri dizilere koymazsın. Yoksa diyelim İstanbul fethedilirken bir takım kendi kafandan bir senaryolar yazabilirsin. Ama işte İstanbul 1453’te değil de 1480’de fethedildi diyemezsin. Veyahut o zamanki kişiler falan filan onları tamamen çıkarıp tarihin içinden başka şahısları oraya katamazsın. Şimdi şunu söyleyelim bir kere Alişir Nevai ne 1441’de doğdu. 1500’lerin başında öldü. Şimdi ölüm tarihini tam hatırlamıyorum ama işte 60 küsur yaşlarında falan. Alişir Nevai kim? Çok büyük bir filozof. Yani Türklerin ve çok büyük bir şair ve çok büyük bir dil şeyi Türkçenin de Arapçadan Farsçadan eksiği olmayan büyük bir dil olduğunu görüyor. Ben Sovyetler Birliği’nin bir dünya şeyi vardı. Felsefe ansiklopedi altı cil terbiyeci bin sayfa falandır. Çok büyük bir alimler tarafından hazırlanmıştır. Burada Türk olarak en büyük yer Alişir Nevai’yi ayrılmıştır o altı ciltin içinde. Yani aşağı yukarı 30-40 sayfa diye hatırlıyorum. Ve Alişir Nevai aynı zamanda gerçekçi materyalist bir bilim adamı. Ya tabii o çağda herkes Müslümandı. İnançları var falan filan ama süreçleri maddi süreçler olarak tanımlayan, gören çok ilerici bir şeydi, büyük bir şairimiz. Ama şairden önce büyük bir filozofumuz, büyük bir bilim adamımız ve Türkçenin en büyüklerinden biridir. Şimdi ama o zaman Çin’in falan Doğu Türkistan’ı işgal etti falan uydurma. Çağataylar yönetiyor Çin’i. Yani orada bir Türk hakanlığı var. Yani şimdi o tarihlerde Çin’in Sincan Yeni Sınır dedik diye adlandırdıkları Sincan’ı alması çok daha ileri tarihlerde. 18. yüzyılın ortası 1750’ler. Ondan sonra bir aralık Ruslar oluyor. Yani orada bir esir durumu, işgal durumu falan filan yok. Ayıp yani. Ayıp. TRT’ye ayıp diyoruz ve bu tek başına bu TRT’de bir soruşturma sebebidir. Yani hangi makama bağlı devlet bakanlığına ya da cumhurbaşkanlığına mı bağlı TRT’nin? Yani TRT’nin genel müdürünün falan bu konunun üzerine gitmesi lazım. Birincisi o tarihte Türkistan Çin’in egemenliğinde değildi. Çağatay hakanlığı orayı yönetiyordu. Şeyde Alişir Nevai’de büyük bir filozof olmanın ötesinde devlet adamlığı yönü de vardır. Yani siyasette devlet adamlığında da önerli bir insandır. Birincisi bu. İkincisi Alişir Nevai’nin İstanbul’a geldiğine dair tarihte en küçük bir şey yok. Bilgi, belge, o da uydurma. Alişir Nevai’yi götürüyor İstanbul’a kadar falan öyle bir şey yok. Yani Fatih’le böyle yüz yüze gelme, buluşma falan bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Ve orada istediği gibi kendi uydurmalarını, tarihi şahsiyetleri alet ederek toplumu yanıltmak. Bunlar çok ayıp şeyler. Bunu söyleyeyim. Çin o zaman Türkistan’ın hakimi ve yöneticisi değil. Çağataylar, Çağatay hanlığının yönettiği bir dönem. Bu bir. Birincisi kesinlikle Fatih Sultan Mehmet’le Alişir Nevai buluşmuş değiller ama Alişir Nevai’nin eserlerini Fatih Sultan Mehmet okumuş, büyük ihtimalle okumuş olabilir. Çünkü döneminde Alişir Nevai çok büyük bir şey, filozof ve fikir adamı ve şair. Çünkü o kitapları, o üçlütlük divanı falan da ben de okudum. Hakikaten muhteşemdir yani bilgi birikim düzeyi olarak. O zamanki insanlı yani 15. yüzyıl dünyasının en önde gelen. Batıda da bir dengi yok o sırada yani. 15-16. yüzyıl diyelim. 15. yüzyılda esas yaşadı, 16. yüzyılın da başları. Yani Batıda da onun bir dengi yok. Maccabell falan filan var ama daha onlar şey yani. Doğunun biliminin çok gerisinde adamlar. Ve buradan TRT’nin bunu yaptığını ayıplıyoruz. Devlet Televizyonu’nun böyle yalanlar falan filan uydurması, senaryolar uydurması çok ayıp. Bunun mutlaka soruşturma konusu olmasını burada talep ediyoruz. Dizide bir tutarsızlık daha var. O da Ali Şirin Nevai’yi Yerkent Hanedanlığından gelen bir heyetle geliyor İstanbul’a. Yerkent Hanedanlığı da 1500’lerin ortalarında kuruluyor. Yani 1400’lerde. Yani Ali Şirin Nevai’nin olmadığı, yaşamadığı bir dönem. Bir dönemde kurulmuş bir hanedanlığın üyesi olarak geliyor. Şöyle bir diyalog var. Ali Şirin Nevai’yi Anadolu’nun Çin’e karşı susmasının en büyük korkular olduğunu söylüyor. Bunun üzerine de Fatih Sultan Mehmet, Doğu Türkistan her Türk’ün mukaddes davasıdır diyerek yanıt veriyor dizide. Ali Şirin Nevai, maalesef hünkârım Doğu Türkistan yaralıdır. Sebepsizce gülleri solmuştur. Çimeni kuşları dahi feryat eder. Çin kudretiyle erkeklerimizi köle kızlarımızı cari etmeye karar kılmıştır. Orada yalnız korku vardır diyor. Soydaşlarım kafir Çin’den mi korkar diye soruyor. Ve bu şekilde uzayan bir diyalog var ve Çin’in müdahaleye çalışıyor. Fatih Sultan Mehmet’in ideolojisi de kesinlikle şey, uydurma. Fatih Sultan Mehmet’te bir Türkçülük, Türk milliyetçiliği diye bir şey yok. Fatih Sultan Mehmet’in ideolojisi, İslam, İslamilik, İslam şeyi. Yani Fatih Sultan Mehmet hatta ne yaptı? Anadolu’daki bütün Türk beyliklerini ne yaptı? Dümdüz etti değil mi? Anadolu’yu birleştirdi, onları dümdüz etti. Dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet’te Türkçülük falan filan ondan sonra hiçbir şekilde Fatih Sultan Mehmet’le ilgili herhangi bir tarihi belgede, o devrimin ideolojisi Türkçülük, Türk milliyetçiliği falan değil. Türk milliyetçiliği 19. yüzyılda ortaya çıktı. Türk kavramı Osmanlı döneminde şeydi, odunculara, köylülere, halka verilen bir şeydi. İşte şalvarı şaltağı Osmanlı, eğeri kaltağı Osmanlı, ekende yok, biçende yok, yiyende orta Osmanlı diyor ya o zamanki Türkler. Tabii bir Türk padişahıdır falan ama onların ideolojisi Türk milliyetçiliği değildi. Türk milliyetçiliği 19. yüzyılda filizlendi, büyüdü ve tabii o zamanki padişahlarımız da Türk milliyetçilerinin rüzgarına katıldılar, son padişahlar. Ama eski padişahlarımız, belki Türklüğün etkili olduğu bir tek Osmanlı ve Orhan kurucular dönemi vardır. Yani o Türk aşiretleri olarak geldiler, uç beyi oldular ve Osmanlı Devleti’ni kurdular. Kuruluş dönemlerinde en önemli bu konudaki şey de, delil de, mesela Yeniçeri Ocağı’nın bektaşı olması. O bir Türklük işareti. Yani sünni değil, Yeniçeri Ocağı’nın Osmanlı padişahı, Sultan Orhan Gazi, Osman Gazi’nin oğlu, Yeniçeri Ocağı’nı kurdu ve onun bir bektaşı ocağı yaptı. Çünkü Türk halk kitlesinin hoşuna gitmek için, yani onlara karşı bir uyumlu, sempatik olmak için. Yani yabancı şeyleri, askerleri, Rumlı, Sırtlı, Balkanlardan topladığı çocukları asker yapıyor ondan sonra. Ama onları alevi yapamaz çünkü aleviliği anadan geçen, yani aileden geçen bir şeydir. Yani bektaşçılıkta ise mensubiyet var. Dolayısıyla o Balkanlardan topladığı çoluğu çocuğu Türk ailelerin yanına veriyor ve ondan sonra da bektaşı ocağı yapıyor. Oralarda bir Türklük var gibi. Biraz 2. Murad’da da galiba, Fatih’in babasında da böyle bir Türk eğilimleri falan filan var. Ama yani Türkçü bir ideoloji, Türk milliyetçiliği falan o dönemin ideolojisi değil yani. Peki bu diziyi niye, hedef ne? Yani bu dizideki böyle sahnenin hedefi ne? Bugünkü anlamı ne? Hedefi şu, Çin düşmanlığı. Amerikan planlarına hizmet. Sayın Devlet Bahçeli, Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı diyor. Siz zaten Türk gibi söylüyorsunuz. Ama bu yüzden de Çin düşmanlığı yayınlar yapıyor. Neden? Çünkü demek ki TRT’de Amerikanın parmağı var. Yine İran rahatsız edici. Evet, yayınımızı TRT’nin genel müdürü okusun. TRT’de Amerikanın parmağı var diyorum. Altına imzamı atıyorum. Ayıptır. Yani siz böyle Türkiye’nin Amerikan tehditiyle, İsrail tehdidiyle karşı karşıya olduğu dönemlerde Çin düşmanlığı, İran düşmanlığı, ondan sonra Rusya düşmanlığı yapıp Türkiye’yi, Amerikanın ve İsrail’in yalnızlaştırma politikasına alet olarak o TRT’nin başında kalamazsınız. Size açık söyleyeyim. Ey TRT’nin yöneticileri, siz o TRT’nin başında kalamazsınız. Çin düşmanlığı, İran düşmanlığı, Rusya düşmanlığı yaparsanız o TRT’nin başında kalamazsınız. Çünkü o Türkiye düşmanlığıdır. Bugün Çin düşmanlığı, İran düşmanlığı ve Rusya düşmanlığı Türkiye’de Türkiye düşmanlığıdır. O TRT’nin başındaki T harfine sadakat göstermiyorlar. Türkiye Radyo Televizyon orası. Amerika’nın sesi değil. Amerika’nın sesi TRT olamaz ve olmayacaktır. Bunların hiçbir şekilde ondan sonra görmezden gelmeyeceğiz. Ona da söyleyeyim, takip etmeye devam edeceğiz. Bu akşam da kalacak değil bu konular. Böyle TRT’den Türkiye’nin karşısındaki tehditleri ağırlaştıran ve Türkiye’yi yalnızlaştıran propagandalar yapılması, Amerika’nın sesi kapandı. Amerika’nın sesi kapandı ya. Amerika’nın sesi değil mi? Voice of America kapandı. TRT Voice of America’nın rollerini üstlenmeye başlıyor. Hem de böyle zorlamalarla Fatih Sultan Mehmet’i kendilerine benzetmeye çalışıyor. Fatih Sultan Mehmet’in tarihi bir kişiliği var, ideolojisi var. Yani onu sen istediğin gibi konuşturamazsın. TRT’nin senaristleri. Yani İsrail’den mi geliyor o şeyler? Değil mi? Takip edeceğiz bunları. Burada bırakmayacağız. Biz de takipçisi olmaya devam edeceğiz. Yarın da bir programla geniş olarak eylemeyeceğiz. Mesela Alişir Nevai falan bunları abi Türkiye bizim maalesef mesela diyelim Orta Asya’daki şey, Türk kültürü, ondan sonra Türk şiiri falan bu konularda bizim bilgilerimiz sınırlıdır. Mesela Alişir Nevai Türkiye’de çok tanınmaz. Ama Alişir Nevai, Türk kültürünün üç tane çok önemli filozofu varsa bir tanesi Alişir Nevai’dir. Ama Türkiye’de kimse Alişir Nevai’yi bilmez. Yunus Emre’yi biliyoruz. Ondan sonra diyelim böyle sınırlı insanları biliyoruz. Ama Alişir Nevai bilinmez. Ama dikkat edelim, Divan-ı Lügat-ı Türk Karahanlı topraklarında yazıldı. Kutat-ı Kubilik Karahanlı topraklarında yazıldı. Yani Türkiye coğrafyasında en büyük eserler Hazar Denizi’nin doğu tarafında çıktı. Bu tarafta çıkmadı. Bizim burada övündüğümüz, mesela Katip Çelebi’nin, Keşfüzdür’ün, Anas Samir Kütübü’nün eserleri var. Ama onlar icat değil. Sonuç itibariyle dünyadaki, o sırada fende ve bilimdeki birikimi oturmuş, bir kitapta toplamış Katip Çelebi. Ama kendisinin kattığı bir şey yok. Getirdiği bir teori yok, bir şey yok. Yani Osmanlı bilimde önemli şeyleri yok. Biraz belki şey, ne derler, uzay biliminde falan bazı ufak tefek şeyler… Mühendislikte var bazı. Mühendislikte falan var bazı. İşte gemicilik şu bu falan. Ama bilimde Osmanlı’nın insanlığa, dünya bilimine katkısı yok. Ama Horosan’da 11-12. yüzyıl El-Harazmiler, Biruni’ler, Farah abiler ondan evvel 8. yüzyıl. Ondan sonra oralar çok farklı. Yani Türklerin bilime, felsefeye katkıları daha çok Hazar Denizi’nin doğusunda oldu. Bu tarafta olmadı. Cezeri gibisin. Evet. Cezeri de Cizre’li. Diyarbakır, Cizre bu bölgelerde. Sayın Perinçek, geçen pazarda bir etkinlik oldu. Hazır bu konular açılmışken onu da konuşalım. Siz Beykoz’daydınız ve Süleymancılar meselesini biraz işlediniz. Zaten geçen hafta onun duyurusunu yapmıştık. Bu hafta da isterseniz orada nasıl geçti etkinlik? Çok güzel oldu. Çok muhteşem bir toplantı oldu. Beykoz halkı çok büyük ilgi gösterdi. Bize yakışan bir edep, terbiye, saygı çerçevesinde ve aydınlatmaya yönelik insanlarımızı bir toplantı oldu. O bir toplantı değil, bir başlangıçtır onu söyleyeyim. Yani bir Süleymancılar konusunda bir aydınlatma toplantısı yapmadık. Süleymancılık şimdi FETÖ’nün yerini alma girişiminde olan bir örgütlenmedir. Onu artık cemaat ve tarikat bile demeyeceğim. Diğer cemaat ve tarikatlarla aynı kefeye koymamak için. O tamamen FETÖ’cüler gibi Batı’nın desteklediği, Batı emperyizminin yaranan, o kaynaklardan beslenen ve İslam’ı da tahrif eden. Yani Allah ile kulun arasına rabıtalar sokmaya çalışan. Ondan sonra ideolojik olarak da Muhammedi, İslami çizgide olmayan bir tarikattır. Bir örgüttür o, bir örgüttür. İslami tarafı yoktur. Onun şimdi uzun boylu onlara girecek değiliz ama o konuda Diyanet’in raporunu şey yapıyorum, izleyicilerimize öneriyorum, Diyanet 2019’du galiba değil mi? Hatırladığıma göre 2019’da bir rapor yayınladı, Tarikatlar raporu. Ama onun esas adı, sivil toplum kuruluşları gibi bir adı var. Yani yayınlarken kaynak yayınları halk anlasın diye Diyanet’in Tarikatlar raporu diye ama resmi adı farklı. Dinsel sivil toplum kuruluşları gibi bir adı var. Ama bu mükemmel bir rapor. Ben yeniden bir daha okudum. Gerçekten Diyanet İşleri Başkanlığımızı da kutluyoruz böyle bir rapor hazırladığı için, yayınladığı için. Bu adla Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir bilgi verelim. Diyanet’in sizin raporunuz var 2019 deyince böyle bir raporumuz yok diyor. Ama raporun kendi ismi var, resmi ismi var. Onu inkar edemezler. Ve esaslı bir rapordur. Süleymancılar için de bu raporda bir FETÖ’nün yerini alma girişiminde olduğu, istihbarat örgütü, ben söylemiyorum. İşte bu Diyanet raporundan size, izleyicilerimize aktarıyorum, sunuyorum. Diyanet raporu Süleymancıların FETÖ’nün yerini alma girişimi içinde olduklarını, İslami akidelere, ondan sonra sisteme karşı olduklarını, Allah’la kullar arasına bir takım aracılar sokan bir anlayışları olduğunu ve kendi şehitlerini de Mehdi ilan edecek kadar İslam karşılığı bir konumda olduklarını ifade ediyor. Ama en önemlisi bunlar diyor, Batı’nın istihbarat teşkilatları ile ilişkili diyor. Aynen rapordan söylüyorum. Batı’nın istihbarat teşkilatları ile ilişkilidirler diyor. Biz bu toplantıyı Beykoz ilçe örgütümüzü kutluyorum. Örgütümüzü Vatan Partisi İstanbul İl Örgütü’nü kutluyorum. Bizim parti örgütlerimiz, yani Beykoz örgütümüz, Hakan Bey bir eski deniz yarbayı komutanımızdır. Ondan sonra onların bizi uyarmasıyla ve talepliğiyle bu düzenlendi. Binlerce, on binlerce bildiri dağıtıldı. O bildirilerde, camilerde ve arkadaşlarımız çok iyi karşılandı. Cami derneklerinde, camilerde. Hatta birçok vatandaşımız bize elli tane ver, yüz tane ver, biz de çevremize dağıtalım şeklinde. En ufak bir olumsuz tepkiyle karşılaşmadık. O da bizim halkımızın ne kadar olgun bir geleneklere sahip olduğunu gösteriyor. Biz de toplantıda buradan da Süleymancılar cemaatine, şu veya bu şekilde onlara kaptırmış kendisini, vatandaşlarımızı da buradan selamlıyoruz. Onlar bizim vatandaşlarımızdır. Onları ikna edeceğiz, aydınlatacağız. Onlara karşı en küçük bir husumetimiz söz konusu değildir. Onlar bizim kardeşlerimizdir. Onları da ikna edeceğiz. İkna edemeyeceğimiz Türkiye’de kimse yok. Ama onları da uyarıyoruz. Bunlar aynı FETÖ gibi doğrudan doğruya Amerikan emperyizminin ve Avrupa emperyizminin, özellikle Alman emperyizminin kontrolünde olan, onların desteklediği çok büyük paralar. Mesela Almanya’da… Genel merkezi açtılar. Genel merkezi açtılar. Genel merkezi açtılar. Tamamen Alman devletinin parası ile. Alman Cumhurbaşkanı yaptı açılışı. Evet. Yani düşünün Süleymancılar’ı Alman Cumhurbaşkanı destekliyor. Türkiye Devleti ise onu bir tehlike olarak görüyor. Alman Cumhurbaşkanı Süleymancılar’ın açılışını yapıyor. Almanya’da Alman Cumhurbaşkanı Alman Devleti destekliyor. Türkiye Devleti ise bu tarikatlar raporunda görüldüğü gibi onu devlete ve millete düşman olan bir örgütlenme olarak saptıyor. Ve hiçbir şekilde İslami çerçeve içerisinde görmüyor. Onu da gösterelim. Kaan Arslan arkadaşımızın Süleymancılar konusunda bir kitabı yayınlandı. Bütün basımları bitti. Şimdi yeni basım yapılıyor. Beraber oturuyoruz. Kaan Arslan kardeşim ile. Ondan sonra Ethem Sancak, Şule Perinçek, Serdar Üsküplü. Bu kitabı da getirebilirsek arkadaşlar ekrana. Yankıları da çok güzel. Toplantının. Evet kitapta geldi. Bu da Kaan Arslan arkadaşımızın Süleymancılar konusundaki kitabı. Bu da çok iyi hazırlanmış. Çok emek ürünü olan bir kitap. Çok hızlı bir şekilde şey oldu. Baskısı bitti. Baskıları bitti. Şimdi yeni basımı yapılıyormuş. Bunu da öneririz. Yani bu konulara meraklı olan izleyicilerimize bu kitabı öneririz. Ahmet Hakan da Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni bu konuyu yazdı. Doğu Perincek Süleymancılara savaş açmış. Şu kadarını söyleyeyim. Süleymancıların yerinde olmak istemezdi. E tabi bir FETÖ deneyi var. FETÖ’ye savaş açtık ve en sonunda FETÖ’nün ne olduğunu herkes gördü. Değil mi? Evet bu bir başlangıç olacak. Yani şimdi yabancı emperyalistlerle onların planlarında rol almaya kalkarsanız. Biz onlara ne tarikat diyoruz ne cemaat diyoruz. O bir örgüttür. Ondan sonra yani bir suç örgütüdür. Onu yapmaya kalkarsanız tabi Türkiye’nin devlet bütünlüğü, milletin birlik beraberliği ve insanca, özgürce yaşama, demokratik bir toplum amaçlarıyla cepe cepeye gelirsiniz. Ve sonuç itibariyle bunun sonuçlarına katlanır o cemaatin lider takımı. Zaten yöneticileri falan da galiba daha çok yurt dışında. Onların içinden çıkan sayın Deniz Olgun var. Yani diyelim bugünkü kuriş yönetiminin kendi amcazadeleri ondan sonra yani yine Süleyman Tunağan’ın torununun oğlu konumunda olan Deniz Olgunlar da aynı bizim söylediklerimiz gibi o Süleymancı örgütlenmenin yabancı devletlerle iş birliğini falan saptıyorlar. Yani kendi işlerinden bunu saptıyan. Hem de ailevi olarak da Süleyman Tunağan’ın torununun çocuğu olan sayın Deniz Olgunlar var. AK Parti milletvekiliydi eskiden. Bakanlıkta yaptı. Bakanlık yaptı. Evet Ulaştırma Bakanlığı. Ulaştırma Bakanlığı kaçar mı yaptı? Deniz Olgun’u ulaştırma bakanlığı yaptı kısa bir dönem. Şey vardı ya üç bakanlık tarafsız olması gerekiyordu. Sayın Deniz Olgun ulaştırma bakanlığı yaptı. Onlar mesela Cumhuriyete bağlı, vatana bağlı, millete bağlı bir konumdalar. Şimdi yine bir aramız var. Aradan sonra gündemi değerlendirmeye devam edeceğiz. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri aramızdan sonra çıkış yolunda sorularımızı Sayın Pelinçe yöneltmeye devam edeceğiz.

Değerli Ulusal Kanal izleyenlere çıkış yolu programımız devam ediyor. Sayın Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye sürdürüyoruz. Sayın Perinçek, tabi bugün ayın 27’si ama bir 3 gün önceye gidelim. 24 Ocak, tabi 24 Ocak 1980’de bazı kararlar açıklanmıştı. Türkiye’nin dünya ekonomisiyle bütünleşme kararlarıydı. Şimdi aradan baya bir yıl geçti, gelinen son nokta nedir 24 Ocak kararının? 80 yani 46 yıl geçti. 50 yıllığa yakın, yarım asır. Bitti. 24 Ocağın iflas ettiği bir döneme girdik. Yani 2026 yılında artık 24 Ocak ekonomisi bitmiştir, iflas etmiştir, devam etmesi imkanı yoktur. Dolayısıyla onu böyle bir güzel, ona bir mezar hazırlayıp oraya gömeceğiz. Yani onun bittiği dönem. Yani neydi onun özelliği? Bütün Kemalist devriminin bütün ilişki ve kurumlarını bitirmek. Yani kamu iktisadi teşekküllerini tasfiye etmek, özelleştirmek. Çiftçiye destekleri kaldırmak. Ondan sonra çiftçiyi dünya piyasasının ortasına atmak. Ondan sonra kamucu olan devlet memurlarına, işçisine falan filan bir takım hak, hukuk, insanca yaşama koşulları onları tamamen tasfiye etmek. Gümrükleri kaldırmak. Ülkenin kapısını, penceresini açmak. Yabancı sermayeyi, bütün Türkiye piyasasını açmak. Özetle bunlardı program. Ve grup program ne yaptı? Bizim küçük, orta sanayicilerimizi tasfiye etti. Denizli’yi, Bursa’yı, Antep’i, Konya’yı. Ondan sonra Trabzon’u başlıca küçük, orta sanayi kentlerimizin sanayi birikimine Kıran getirdi. Ondan sonra köylüye destek akçeleri kaldırıldı ve köylü kambur ilan edildi. Sonuç itibariyle özelleştirmeler yapıldı. Ve kamu ekonomisi, milli ekonominin ve milli devletin temeli olan kamu ekonomisini çok ağır bir şekilde darbeler indirdi. Sonuç itibariyle bu ne getirdi? Yoksulluk getirdi. Ondan sonra işçiye, emekçiye, çarşılarımıza, memurlarımıza, emeklilerimize son derece zor hayat koşulları getirdi. Yani Turgut Özal’ın bütün vaatlerinin gerçek olmadığı, dünya merkezlerinden dayatılan bir program olduğu tamamen ortaya çıktı. Ve herkes şimdi kendi 46 yıl sonra kendi hayatıyla 24 Ocak’ın ne olduğunu öğrendi. O zaman da bir tek Vatan Partisi, bakın bir tek, 24 Ocak kararlarına bir tek Vatan Partisi çıktı ve şunu da Vatan Partisi o zaman ifade etti. Yani bu 24 Ocak kararları ancak sopayla uygulanabilir, bir darbe rejimiyle uygulanabilir. Çünkü işçinin payını, memurun payını, çarşıların, esnafın, zanaatkarın ekonomideki payını aşağı çekiyor. Aynı şekilde sanayicinin, tüccarın, bu bir tek sıcak para komisyoncularını, dolar borsa vurguncularını, havadan para kazananları daha da zenginleştiren bir ekonomik programdır. Yani bir tek başımıza, tek başımıza AK Parti olsun, işte o zaman tabi Adalet Partisi idi, sonradan AK Parti, AK Parti olsun, ondan sonra Cumhuriyet Halk Partisi olsun, hepsi 24 Ocak ekonomisini desteklediler. Ve Kenan Evren de 1980-12 Eylül Cuntası da şunu söyledi, biz olmazsak bu 24 Ocak ekonomisi uygulanmaz dedi. Ve hakikaten 1985’e geldiğimiz zaman, 5 yıl sonra, ücret endeksine bakıyoruz, yarı yarıya düştü. 1985, 5 yıl içerisinde memurların gelirleri yarı yarıya düştü. Ücret endekslerine baktığımız zaman ve sanayiciler kenarlara itildi, tüccarlar kenarlara itildi. Ekonomi kime teslim edildi? Mafyaya, sıcak para komisyoncularına, tarikat rantçılarına, dolar borsa vurguncularına ve büyük faizcilere, bankalara. Büyük tefecilere, büyük faizcilere. Yani sonuç itibariyle Türkiye’de bir şey üreten falan filan onlar bastırıldı, kenara itildi. Ama üretilenleri yağmalı yağanlar devletin merkezine oturtuldu. 24 Ocak kararlarının 46 yıl sonuna geldiğimizi söylüyorsunuz. 24 Ocak kararlarının mimarları, uygulayıcıları o dönem özelleştirme kralı olmakla övünüyorlardı. Devletin bütün kamu iktisal teşekkürleri satılıyordu. Şimdi bu dönemde de özelleştirmelerde ciddi bir artış gözleniyor. Yani örneğin orta vadeli program açıklandı geçen yıl. Orta vadeli programda 2024’de 18.1 milyar özelleştirme yapılmış. 2025’de 21 milyar lira yapılmış. 2026’da 185 milyar lira özelleştirme geliri öngörüyor orta vadeli program. Esas şimdi böyle bir özelleştirme atağı hazırlığı içerisinde. Yani yaklaşık 10 kat 2 sene önceye göre bir artış var. Bu özelleştirme fünyasını nasıl değerlendirmek lazım? Bakın 89-90 işçi baharı yaşamıştık. Yani 24 Ocak ekonomisine karşı 1989-90 yıllarında çok büyük bir işçi hareketleri oldu. Ve Vatan Partisi de o işçi hareketlerinin başındaydı. Yani Vatan Partisi’nin önderleri, tersane hareketleri, Sümer Bank hareketleri, tekel hareketleri, bütün telekom hareketleri. Biz bir parti olarak bütün bu hareketlerin başında Vatan Partisi’nin lider kadroları vardı. İşçi arkadaşlarımız vardı. Hepsi partimizin merkez karar kurulu üyesiydi, merkez yürütme kurulu üyesiydi, genel başkan yardımcılarıydı. Ve çok başarılı olduk o zaman. Yani evet özelleştirmeler falan oldu ama onu planladıkları gibi yapamadılar. Çok önemli bir direnç oldu. Şimdi yine öyle bir işçi hareketlerinin yükseliş haberlerini görüyoruz. İşte arkadaşlarımız bugün Zonguldak’talardı, genel sekreterimiz ve önder arkadaşlarımız. Telekom’da özelleştirme var. Çok ciddi bir girişimdir. Çünkü sonuç itibariyle özelleştirme yalnız bir ekonomik program değil, aynı zamanda Türkiye ekonomisinin dizginlerinin batıya teslim edilmesi programıdır. Mesela Telekom falan gibi kritik sektörler, savaş sanayisi, haberleşme sanayisi, ve elektrik, enerji gibi bir ekonominin çarkının dönmesinde belirleyici olan ve yabancılara bırakılmayacak alanlara giriyor. Özel sermaye ve emperis, yabancı sermaye. Bu tabi Türkiye için büyük bir tehlike. İşte görüyoruz, İran’da yapılan suikastler, ondan sonra İsrail’in diğer başka ülkelerdeki saldırganlıkları falan filan. Eğer siz bir milli ekonominin kurumlarını korumazsak, özellikle de bu savaş endüstrisi, enerji dalı, haberleşme gibi kritik alanlarda ve bir de gıda endüstrisi falan, buralarda kamu ekonomisini korumazsak, aynı zamanda dış tehditler karşısında da çok önemli zaaflar yaratırız. Milli devletin temelini çökertiriz. Bu açıdan da özelleştirmeye karşı mücadele çok önemli. Aynı zamanda bir güvenlik sorunu. Özelleştirmeye karşı mücadele yalnız bir ekonomi sorunu değil. Yani sonuç itibariyle özelleştirme ne? Biz işçinin maliyetini düşüreceğiz. Yani özelleştirme planının bir tek gerekçesi vardır. Ondan sonra, işte buralar karlı çalışmıyor. Karlı nasıl çalışır? İşçi ücretlerini aşağıya çekersiniz, karlı çalışır. Yani kâr etmenin bir tek yöntemi vardır. İşçinin maliyetini düşürmek. Özelleştirme de bunun içindir zaten. Dolayısıyla özelleştirme doğrudan dolayı işçi düşmanı bir programdır. Emekçi düşmanı bir programdır ve güvenlik düşmanı. Türkiye’nin güvenliği ve bağımsızlığına da düşman olan bir programdır. Onun için önümüzdeki dönem bu özelleştirmeye karşı mücadelenin vatanparti başında olacak. Ve bu AK Parti’nin özelleştirme programı göreceksiniz. Yüz geri edeceğiz, püskürteceğiz bunu. Zaten büyük bir itibar kaygı içindeler. Ve tam çöktüğü sırada ve özelleştirme denendiği koşullarda böyle bir girişimde bulunuyorlar. Hani 1980’lerde falan yine halkı aldatacak bazı gerekçeler vardı. Bilmiyordu halk özelleştirmenin ne olduğunu. Sendikalar da bilmiyordu. Bakın sendika liderleriyle falan ben toplantılar hatırlıyorum. Yani şimdi isimlerini söylemeyeyim. Orada en büyük sendikalarımızın liderleri, beraber yaptığımız görüşmelerde falan açıkça söylemişlerdir. Bir tek Doğu Perinçekler Vatan Partisi özelleştirmeye karşı. Biz hepimiz sendikalar bu özelleştirmenin kuyruğuna takıldık. Bunu Türkiye’nin en büyük sendikalarının liderleri açıkça söylemişlerdir. 1990’da da 4 Ocak, işte 1990 o büyük Türkiye’nin ilk genel grevini yaptık. Bu genel grevini doğrudan doğruya, 4 sendika, liman işinin başında arkadaşımız, şu anda zaten işe sendika büromuzun başında Melih Yılmaz arkadaşımız, ondan sonra hava iş başkanı arkadaşımız, petrol işin başkanı arkadaşımız. Onlarla beraber o planı yaptık. Sonra 24 tane, Türk İşin 24 tane sendikasının başkanını Ankara’da 2000’e doğru dergisinde topladık ve orada genel grev kararı aldık. Adını da genel eylem olarak koyduk. Ve genel grevi de o şekilde doğrudan doğruya Vatan Partisi’nin merkezinde bulunduğu bir çalışma plan ve komite tarafından o genel grev yapılmıştır. Münir Ceylan işte petrol işten, ondan sonra Melih Yılmaz, ilk baştaki çekirdekte 4 sendika vardı. Sonra 24’e çıktı. Son dönemde çok sayıda işten çıkarma da oluyor ve fabrikalardaki işçiler hep sizin yanınıza geliyorlar. Vatan Partisi’yle hep birlikte, Bologna’yı da oldu. İşçi Hareketi’nde Vatan Partisi işçi sınıfıyla çok güzel bağlar kurdu. Sendikalarımızla çok iyi ilişkilerimiz var. Yani sendikalar olmadan Türkiye’de önemli işçi hareketi hiç olmamıştır ve olmaz. Yani sendikaları dışlayarak işçi hareketi olmaz. Sendikalarla beraber olur. Şu anda da zaten dikkat ederseniz, Türk İş olsun, diğer Diske Bağrı Bazı Metal İşkolu’nda olsun, başka işkolelerinde olsun, sendikalarla beraber bu işçi hareketlerini planlıyoruz. Ve bu özelleştirme karşısına kaya gibi dikileceğiz. Yani işçi sınıfı olarak, Türk Milleti olarak. Esnafı da bizi destekleyecek, memuru da destekleyecek. Çünkü sonuç itibariyle, yani siz işçinin, memurun gelirlerini aşağıya çektiniz mi, çarşılarda kim gidecek alışveriş yapacak değil mi? Çarşılar için de büyük bir tehdit. Özelleştirme, halk için bir tehdit, millet için bir tehdit, devlet için bir tehdit. Bu özelleştirme idaresi başkanlığının internet sitesinde özelleştirme programını alınan bazı şirketler var. Onları kısaca sayayım, Türk Telefon var, bu sene özelleştirilmesi planlanan. Elektrik Üretim AŞ’e var, dağıtımı zaten özelleştirdiler, üretim AŞ’e var. Ali Ağa Kombine Çevrim Gaz Türbinleri, yine Türkiye Denizcilik İşletmeleri, Yedi Emin Lisanları, araçların çekildiği, yine Türkiye Varlık Fonu Bünyesi’nde olan ve özelleştirme kapsamına alınan şirketler, finans alanında Ziraat Bankası, Vakıf Bank, Halk Bank, Borsa İstanbul, Türkiye Sigorta, Türkiye Hayat Emeklilik, Türkiye Katılım Sigorta, Ulaştırmada Türk Hava Yolları, PTT, İzmir Alsancak Limanı, Enerjide Botaş Türkiye Petrolleri, İletişimde Türksel, TürkSat, Türk Telekom, Tarımda Türk Tarım, Türk Şeker, Çaykur, Kayseri Şeker, Madende de Türk Altın Holding, Kardemir, Türkiye Maden, Eti Maden gibi kurumlar var. 168 milyar dolar mı dediniz bundan hedeflenen? 2026 yılında 185 milyar dolar. 185 milyar dolar. Bakın alternatif program var. Nedir? Bizim büyük servet sahiplerinin, zenginlerimizin, yurt dışında bankalarına, New York bankalarına, Londra bankalarına, İsviçre bankalarına yedikleri 500 milyar dolar mevduat var. Bunlar Türkiye emekçisinin alın tercihleriyle yaratılan servetler. Tamam o servetler onların özel mülkiyetinde ama Türkiye’ye gelecek ve onlar yatırım sermayesi olacak. Yani 168 milyar, 185 milyar dolarlık bir… 1 milyar lira. He? Lira bu. Of of of, hem de lira yani. Ben onu atladım. 4 milyar dolar yaklaşık. Komik ya. Orada 500 milyar dolar yabancı bankalar yatırılmış var. Sayın Cumhurbaşkanı yardımcımızın ifadelerine göre yine banka kasalarında altınlar var 500 milyar dolar değerinde. 4 milyar dolarlık bir öz eleştirme yapıyorsun. Biz diyoruz ki bak 500, 2 tane 500. Muazzam bir yatırım sermayesi. Burada da elde ettikleri o 4 milyar dolarla borçların bile çok küçük bir kısmını ödeyemezler. Yani bu da iflası gösteren rakamlar. Çareleri çare değil, hiçbir çare değil. Şey açısından da çare değil, yani emperyalist kapitalist sistem açısından da çare değil. Yurtdışınek paraların yüzde birini getirseler bundan daha fazla. Evet, yüzde birini getirseler. Yüzde biri değil, en az yarısı gelir. Eğer güçlü, halktan yana bir devlet olursa, o yurtdışına götürmüş olan para gelir. Onlar da kazanır. Yani o paralarla değil mi? Yurtdışında yabancı emperyalistler yatırım yapıyor. Siz götürüyorsunuz, yabancı emperyalistlere borç veriyorsunuz. Biz onlardan borç almıyoruz, biz onlara borç veriyoruz. Götürüp paralarımızı İsviçre, New York bankalarına yatırarak ne yapıyoruz? Emperyalistlere borç veriyoruz bu fukara ahalimizle. Türkiye emekçisinin alın terini götürürüz onlara, borç veriyoruz. Üç kuruş faiz alıyoruz. Değil mi? Onun için o paralarımızla ne yapacağız? Türkiye’de yatırım yapacağız, yatırmayı önlendireceğiz. Paranın sahipleri yine sahibi. Kimsenin mülkiyetine dokunmuyoruz. Ama kesinlikle onlarla Türkiye’de bir üretim ekonomisi inşa edilir, yatırım yapılır. Aynı şekilde banka kasalarındaki altınları da ne yapacağız? Yatırıma yönlendireceğiz. İster devletin planlarındaki yatırımlara iştirak etsinler, o paraların, altınların sahipleri. İsterlerse kendileri devleti olarak onlara elverişli koşullar sağlayalım, imkanlar sağlayalım. Kendileri iş kursunlar veya işlerini genişletsinler ama yatırıma yönlendirecek bu paralar. Bu millet aç kalmayacak. Bu millet emeklileri yandım, öldüm, yanıyorum demeyecek. Ondan sonra asgari ücretler şam seviyesinin altında olmayacak. Emekçilerin şevkini arttıracağız ki çalışsınlar ve üretsinler. Emekçilerin tepesine binerek bir ekonomik gelişme sağlayamayız. Kalkınmanın en önemli faktörü nedir? Emektir. O emekte çalışmaktan zevk alacak. Onu tepesine binersen, ondan sonra çocuğuna ekmek götüremezse o insanın kalkınması sağlayamaz. Efendim bu Avrupa’daki bankaların da battığı yönünde bazı haberler geliyor. Giderek ekonomi kötüleşiyor. Oradaki paralar da artık güvenli. Onu da söylüyoruz. Soğuk su içersiniz diyoruz zenginlere. Bir süre sonra o paraların üstüne yatacaklar. Parasını çekmeye gidecek olursa bizim zenginlerimiz, banka diyecek ki valla ödeyemiyoruz diyecek. Uyarıyoruz onları. Türkiye’nin yabancı ülkelere para götürüp bankalara yatırmış olan zenginlerimizi uyarıyoruz. Bir süre sonra o paralarınızı alamayacaksınız. Sayın Perinçek bir de 24 Ocak’ın başka bir anlamı var. Uğur Mumcu. Ben 24 Ocak deyince hep Uğur Mumcu. Bugün zaten onu anmak için yelekli elbise giydim. Fotoğrafları vardır. Bizim adetlerimiz vardı. Bir yeri varsa fotoğraf. Bu bir açık oturum yapılmıştı. Ben, Uğur Mumcu, Murat Belge, Yalçın Küçük, Adnan Aslanbaşar Kafaoğlu. Orada çekilmiş. Ama bizim Uğur’la böyle bir adetimiz vardı. Buluştuğumuz zaman yelekli beraber fotoğraf çektirirdik. Ellerimizde biraz iddiatçı taklidi gibi. Bir tane daha olacak böyle. Buluştuğumuz zaman. Bu da evet. Biri 62, biri 63 mü? Uğur Mumcu ile benim lisede aynı sınıf. Onun şubesi başkaydı. Benim başkaydı ama aynı dönemlerde. Aynı sınıf. Ben 4’teyken o da 4’teydi. 5’te 6’da beraber mezun olduk. Bahçılevler Denimi Lisesi’nde. Oradan bir arkadaşlığım var. Sonra hukuk fakültesine girdim. O bir İngiltere’ye gitti. Aramızda bir iki sene fark oldu. Ben hukuk fakültesinde asistan oldum. Bir süre sonra o da mezun oldu. O da geldi asistan oldu. Sonra Mamak Cezaevi’nde. Aynı. Arka hücrelerde bir süre beraber kaldık. Sakıncalı Piyade işte o zaman oydu. Yani böyle hayatımızın liseden başlayarak, lise, üniversite, üniversite sonrası, cezaevileri falan. Hep buluştuğumuz, kesiştiği, beraber olduğumuz. Evet. O da aslında 20 yaşında. Kaleciydi. Galatasaraylı’da kalecilik yapıyordu. Futbol oynuyordu. Kaleciydi. Ondan sonra… Şey onun, Ankara’nın taşına bak. Gözlerimi yiyecek. O şeyi çok severdi. Onu çalarız değil mi? O haftanın müziği de seçeriz. Öyle yaparız. Hepimizin çok sevdiği. Abisi. Ceyhan abimiz de hepimizin abisi. O da onun da abisine karşı çok büyük bir bağlılığı vardı. Uğur Mumcu’nun. Bir Kırşehir kökenliler fakat bir Ankara ailesi. Hatta İstiklal Savaşı’nın başlarında falan da ona o savaşı destekleyen falan. Ben annesini, babasını, Ceyhan abiyi, ondan sonra ablasını falan, bütün aileyi, kız kardeşini de yakından tanıdım. Yani bizim tam bir cumhuriyet ailesi. Uğurların ailesi. Evet. Hakikaten büyük bir kayıp Türkiye için. Hedef almaları da seçilmiş bir hedef. Uğur Mumcu. Başı dik, taviz vermeyen. Ondan sonra karakterli, ahlaklı. Çocukluğundan beri öyle yani. Yetiştiği aile ocağından beri öyle bir arkadaşımız. Bizim de böyle şeylerimiz vardı. Resimlerimiz. Biraz önce konuştuğumuz 24 Ocak kararlarına karşı. Tabii 24 Ocak kararlarına ve PKK’nın da Amerika ile bağlantılarını falan o zaman hep 2000’e doğru ya benim yazılarıma falan göndermeler yaparak yazmıştır. Onun böyle kitapları yayınladığı. Tabii gazete koleksiyonları da unutulmaz yazılardır her zaman. Çok şey, esprilidir. Lisede de, müsamerelerde falan o hevalar çıkar taklit falan yapardı. İşte çok güzel İnönü taklidi yapar, çok güzel Demirel taklidi yapar. Ondan sonra güzel fıkra anlatır. Şakacı. Evet, şakacı tarafı çok güçlüydü. Her gün girdiği yerde hep böyle neşe, neşe olurdu. Cezaevinde de aynı şekilde yani güle oynaya beraber kaldık. İşte buzlar falan filan kırdığımız şey, beraber kazmalarla cezaevinin bahçesindeki buzları falan kırdık. Öyle güzel hatıralarımız var. Uğur Mumcu’yu sevgiyle, özlemle anıyoruz. Anmak değil yani o bizim içimizde yaşıyor, bilinçlerimizde yaşıyor. Her zaman bize kuvvet veriyor. Unutulmaz bir arkadaşımız. Ceyhan abiye de buradan saygılarımı yolluyorum. O da hakikaten Ceyhan Mumcu hepimizin abisi. Büyük bir karakterdir. Çok önemli bir hukukçudur, çok önemli bir hukukçudur Ceyhan abi. Uğur Mumcu da abisine çok büyük hayranlık duyardı, onu söyleyeyim. Ceyhan abi diye ve Naciye hanıma da, Ceyhan yengemiz diyelim ablamız, Naciye hanıma da buradan saygılarımızı yolluyorum. O zaman haftanın kitabı ve müziği aslında bu konuyla bağlandı mı? Kürt meselesinden bugün bahsettik. Uğur Mumcu’nun adı neydi onun? Kürt dosyası. Kürt dosyası. Arkadaşlarımın ekranına getirirse. O şu bakımdan önemli. O zaman PKK ile ve Kürt hareketiyle, Kürt bölücü hareketiyle Amerika, MPZM’si ilişkiler örtbas edilirdi. O konuda Vatan Partisi’nin bizim yayınlarımız vardı, bir de Uğur Mumcu’nun o konuda tutumu vardı. Zaten hedef olmasının sebebi de odur. Yani bölücülükle Amerika arasındaki bağlantıları kurma konusundaki kararlılığı. Mehmet Öyümür, o miting Ceyhan Mossad takımı evine gider gelirdi Uğur’un. Ondan sonra, onların işlediği bir cinayettir. Onu çok açık bir şekilde saptayalım. Ve işte İran mollaları yaptı falan diye, bir de öyle kullanmaya çalıştılar o cinayeti, o alçaklığı. Ama doğrudan dolayı Amerikan MPZM’nin şehididir Uğur Mumcu, kardeşimiz, arkadaşımız. Çok muhteşem bir aydınımızı, devrimci aydınımızı, bir karakteri ve ahlaklı bir arkadaşımızı kaybettik. Türkiye’nin unutulmaz aydınlarındandır Uğur Mumcu. Vatan nam-ı kemallerden başlayan devrimci aydın geleneğinin son temsilcilerinden. Tabii Uğur Mumcu’nun bütün kitaplarını okumak büyük bir keyfi, bilgaziyeniz. Ama bu şakacı, kitaplar lezzetlidir, yani üslubu güzeldir. Ondan sonra böyle şey, aşırı ciddi falan değil, içinde şakaları olan, okutur kendisini yani. Lisede de öyleydi. O bizim günler falan olur, çıkar taktikler yapar falan, öyle bir arkadaşımızdı. Haftanın müziği de biraz önce bahsetmiş olduk. Evet, Ankara’nın taşına bak. Uğur Mumcu’nun sevdiği bir türkü şarkı diye düşünürken aklıma Ankara’nın taşına bak geldi. Yani onu çok severdi Uğur Mumcu. Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak, uyan uyan, Gazi Kemal, şu feleğin işine bak. Evet, çok sevdiği bir parçaydı. Bunu da bir üstadın ağzından, ruhi sudan dinleteceğiz. Evet, dinleyelim onu. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bu hafta da çıkış yolunun sonuna geldik. Sayın Perinçek, çok teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz. Sayın Tevfik Kadan, size de teşekkür ediyoruz

Paylaş