Her çıkış yolunda olduğu gibi, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile gündemdeki soruları konuşacağız. Tabii ki gündemimizde Venezuela var. Amerika’nın haydutça saldırıları ve Venezuela halkının ordusuyla, devletiyle birlikte direnmesi var. Konuyla ilgili çok tartışmalar ve sorular var. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile beraber sorularımızı soracağız.
Sayın Perinçek, yayınımıza hoş geldiniz. Merhabalar. İsmet Bey, size de hoş geldiniz. Hemen doğrudan konuya girmek istiyorum. Çünkü cumartesi günü haydutça bir girişimle Maduro’yu kaçırdılar ve Trump, “Doğrudan biz yöneteceğiz, işimizi şansa bırakamayız” açıklaması yaptı. Dün itibarıyla da devlet başkanlığına yemin ederek geçici devlet başkanlığı görevine Rodriguez başladı. Rodriguez de “Hayır, biz Bolivar’ın çocukları olarak biz yöneteceğiz” dedi. Neler yaşanıyor, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii burada önemli olan, Venezuela devletinin dimdik ayakta olmasıdır. Cumhurbaşkanı Maduro’nun Amerika tarafından kaçırılması, önemli bir devlet zaafı ve moral kırıcı bir olaydır; bunu saptamak gerekir. Fakat Venezuela devleti buna hemen yanıt verdi; tüm örgütlenmesi ve çalışmalarıyla dimdik ayakta kaldı. Bu çok önemli. Çünkü sonuç itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin hedefi oradaki rejimi değiştirmek. Ya doğrudan işgal edip kendi askerleriyle Caracas’a gelecek, bir vali atayıp “biz yöneteceğiz” diyecek ya da Venezuela’nın içinden; Maduro’ya, Chavez’in partisine ve devrimci gruba muhalif olan bir kesimi alıp Venezuela’nın tepesine oturtacak. Bunu başaramadı. Yani bir “Turuncu kalkışma” da örgütleyemedi.
Venezuela devleti sistemini hemen çalıştırdı, meclisini topladı. Kendi anayasasına göre Cumhurbaşkanı vekili olarak Rodriguez’i seçti ve “Bizim Cumhurbaşkanımız Maduro’dur” diyerek anayasasını uygulamaya devam etti. Polisiyle, ordusuyla, devlet televizyonlarıyla ayakta olduğunu gösterdi. Oradaki devlet araçlarının ve örgütlerinin ayakta olduğu görülüyor. Kısa bir şok dönemi yaşandı ama arkasından Ulusal Kanal’ı kutluyorum; Telesur ile ortak yayınlar yaparak oradaki kitle hareketlerini canlı olarak dünyaya gösterdi.
Gece yarısına kadar süren bu süreçte devlet, halkı meydanlara çağırdı. İçişleri Bakanı çelik yeleğiyle halkın önüne çıktı. Orada Venezuela halkının birliğini gördük; düşmana bir iktidar seçeneği alanı bırakmadılar. “Biz varız” dediler. Amerika’nın kışkırttığı, Nobel ödüllü muhalifler dahi bu süreçte etkisiz kaldı.
Amerika ilk defa “Ben yöneteceğim” diyerek çıktı. Irak’a “demokrasi getireceğim” diyerek girmişlerdi, Suriye’yi de öyle karıştırdılar. Burada ise maske düştü. Venezuela devleti de buna “Hayır, burayı Venezuela milleti yönetir” diyerek cevap verdi. Meclis toplandığında Rus, Çin ve İran büyükelçilerinin Rodriguez’e destek vermesi kurumların ayakta olduğunu gösteriyor. Amerika şimdi ne yapacak? Bu benim kafamdaki soru. Mevcut hükümetle bir iş birliğine mi çalışacak, yoksa başka bir yol mu deneyecek? Devletin, ordunun ve milletin ayakta olması, anayasal düzenin sürmesi çok önemli.
Maduro’nun mahkemedeki tavrını nasıl yorumluyorsunuz? Saddam’ın yakalanışı ve mahkemedeki tavrıyla benzerlik gösteriyor mu? Ayrıca Rodriguez’in göreve başlarken Bolivar şehitlerini ziyaret etmesine bir anlam yüklüyor musunuz?
Maduro bir kamyon şoförü, halkın içinden gelen bir lider. Chavez’den sonra o gelenekle yürüdü. Türkiye’ye geldiğinde yakından görmüştüm; cesur bir halk adamı. Teslim olmasını zaten beklemiyorduk, nitekim olmadı. Rodriguez ve diğer yöneticiler de aynı tehdit altında. Şehitleri ziyaret etmeleri, “ölümü göze aldık” mesajıdır.
Elbette Venezuela’nın işi kolay değil. Amerikan emperyalizmi, dünyanın en büyük silahlı güçlerinden biri. Maduro ve yönetimi, bu süreci bir “Don Kişotluk” yapmadan, iktidarı kaybetmeden, büyük bir yıkıma uğramadan atlatmaya çalışacaklardır. Devrimcilik, akılcı olmayı da gerektirir. Venezuela halkı, Latin Amerika’nın önde gelen devrimci halklarından biri.
Güney Amerika’daki dayanışmaya gelecek olursak; Kolombiya’dan Brezilya’ya kadar bölge ülkeleri net bir şekilde Maduro’nun yanında durdu. Ancak bu durum silahlı bir direniş boyutuna ulaşmaz. Herkes Amerika’nın şerrinden uzak kalarak bu dönemi atlatmaya çalışıyor. Amerika’nın içinde de Trump ile Biden ve “derin devlet” arasında ciddi boğazlaşmalar var. Amerika kendi iç çelişkileriyle boğuşurken, Venezuela’nın bu süreci yönetmesi, devlet kurumlarının çalışması en büyük kazanımdır.
Amerika’nın “Demokrasi getireceğiz” maskesini indirip “Biz yöneteceğiz” demesini nasıl yorumluyorsunuz? Hitler’in saldırganlığıyla kıyaslanır mı?
Bence Amerika taktik bir hata yapıyor, fütursuzca davranıyor. Belki kendi kamuoyuna “Bakın, petrole el koyuyoruz, size de pay düşer” mesajını veriyor olabilir. Hitler bile 1939’da Polonya’ya girerken “Barış götürüyorum” maskesi takmıştı. Amerika ise bu kadar pervasızlaşabiliyor. “Hitler’in çizmelerini giydi” derken, yaptıkları eylemlerin ve haydutluklarının benzerliğine ve nihayetinde akıbetlerinin de benzer olacağına işaret etmek istedim. Böyle dalgalanmalara ve konjonktüre bakarak, “Vay be, Amerika neler yapabiliyor, neler başarabiliyor” gibi bir hava yaratan Atlantik sistemi, Amerikan emperyalizminin propaganda cihazları ve Türkiye’deki uzantıları bir algı oluşturuyor; bu da tabii ki moral bozukluğuna yol açıyor. Yani Amerika gidip Venezuela gibi bir devletin başkanını yatağından kaldırıp kaçırıyor. Biz burada olayı 24, 48, 72 saatlik veya bir aylık süreçte değil, daha geniş bir perspektiften değerlendirmeliyiz. 1 Eylül 1939’da Hitler saldırdı, 1945’te ise ininde tozu bile kalmamıştı. Bakın, Hitler’in tozunu bulamadılar. Sığınakta fırına mı attılar, yaktılar mı; ortada bir şey yok. Bugün Venezuela Başkanı’nı kaçırmalarına ve kamuoyunda kısmi bir hayranlık uyandırmalarına bakmayın. Siz stratejik olarak sonun ne olacağına bakın. Irak Savaşı’nda da aynısını yaptılar, şova dönüştürdüler. Peki, sonuç ne oldu? Irak’ı işgal ettiler ama şu anki Irak hükümeti Amerika’ya karşı. Aynı şeyi Suriye’de yaptılar ama döndü dolaştı, Suriye’nin başında yine Esad var. Esad’a “şeriatçı” falan diyorlar ama sonuç itibarıyla bunlar devlet. Siz orayı işgal ediyorsunuz ama oranın bir tarihi, halkı, askeri, polisi, sanayisi ve tarımı var. Bunlar direniyor.
Bizim formülümüz çok önemliydi: Milli devlet direnir, milli ordu direnir. Venezuela örneğinde de bunu görüyoruz. Yaşadığımız çağı anlamak bakımından en önemli formül budur. Bunlar emperyalizme karşı mücadelenin kaleleridir. Devlet neden kurarsınız? “Kendi ülkemi yöneteyim, başkaları gelip bizi yönetmesin, sömürge olmayayım” diye. Sömürgeciliğe karşı kendi organizasyonunuzu kurarsınız. İngilizlerin Hindistan’ı valilerle yönettiği gibi yönetilmemek için… Şimdi Venezuela o soruyla karşı karşıya. Trump, “Ben yönetirim, biz yöneteceğiz” diyor. Onlar ise devlet olarak, “Hayır, sen bizi yönetemezsin. Cumhurbaşkanımızı kaçırdın ama burayı biz yönetiriz” diyorlar. Halkı tarih sahnesine çıkartarak, “Ben bu halka dayanıyorum” diyorlar. Sen neye dayanarak iktidar olacaksın? Amerikan askeri gelse bile, sonuçta dayanacağın bir kuvvet olması lazım. Şu an Amerikan askerinin Karakas’ı ele geçirdiği falan da yok. Bakalım ne yapacaklar? Bu hiç kolay değil; bir cumhurbaşkanı kaçırmaya benzemez. Karakas’a girdiğinizde ve petrolü çalmaya başladığınızda, orada çeşitli gerilla hareketleri olacaktır. Doların saltanatı yavaş yavaş bitiyor, dünya rezervlerindeki payı azalıyor. Amerika’nın son yayınlanan strateji belgesinde de bir yenilgi itirafı var; “Amerika’ya çekileceğiz” anlayışı öne çıkıyordu. Fakat son günlerde Gazze’de olanlar, Suriye’nin parçalanması, İran’a yönelik hamleler ve sonrasında Venezuela… Bunlar Amerika için bir “yalancı bahar” gibi.
Hitler ile Trump arasındaki en önemli fark şudur: Hitler yükselen bir güçtü. 1918’de Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır bir yenilgiyle çıkan Almanya, çok hızlı toparlandı, sanayileşti ve Hitler 1932 yılından itibaren üst üste yapılan seçimlerle iktidara geldi. Muazzam bir sanayileşme ve askerileşme yaşandı; halk üzerinde büyük bir otorite kuruldu. Karşısında onu dengeleyecek İngiltere veya Fransa gibi bir güç yoktu. Sovyetler Birliği ise büyük bir tehdit geldiğini görerek savaşa hazırlanmak için sanayileşme atağına kalktı ve sonunda Hitler’i durduran da onlar oldu. Ancak bugün Trump ile karşılaştığımızda, inişte olan bir Amerika’nın liderini görüyoruz. Rakamlarla söyleyelim: 1950’de dünya ekonomisinin yarısını üreten Amerika, bugün %16’lara kadar indi. Çin Halk Cumhuriyeti onu geçti. OECD, IMF ve Dünya Bankası araştırmalarına göre 2030 yılında Amerika, Çin’in yarısı kadar bile üretemeyecek. Dolayısıyla Amerika inen bir güçtür. Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında da ifade ettiği gibi, bu son çırpınışları inen bir güç olma gerçekliğiyle değerlendirmek gerekir. Trump iktidara, “Sınırlarımızı, kabiliyetlerimizi bilelim; dünyaya demokrasi götürme sevdasından vazgeçelim” diyerek gelmişti. Ancak Biden’ın programı Trump’ın kimliğinde hayata geçiyor. Demek ki bir “Amerikan derin devleti” var ve o mekanizma Trump’ı yönlendiriyor.
Amerika’nın saldırganlığının sınırlarını belirleyen ekonomik ve askeri bir gerçeklik var. Kendi “arka bahçesi” diye tanımladığı Güney Amerika’da bile işler o kadar kolay değil. Türkiye ise çok daha talihli bir coğrafyada; Rusya kuzey komşumuz, İran doğu komşumuz, Çin ise Asya’da. Amerika Hürmüz Boğazı’yla ve Venezuela’nın dostlarının coğrafi uzaklığıyla ilgilenmek zorunda. Sırf bir Venezuela operasyonu diye düşünmeyelim; bunun etkileri tüm dünyada, özellikle orta ve küçük ölçekli ülkelerde hissedilecektir. Danimarka örneğine gelelim. NATO üyesi Danimarka’nın topraklarını “alacağım” demek, NATO’yu da dağıtacak bir adımdır. Amerika Birleşik Devletleri, NATO’nun baş düşmanı gibi hareket ediyor. Bu durum, Amerika ile Avrupa arasındaki çelişkileri keskinleştiriyor. Avrupa ile Amerika artık birbirlerine meydan okuyor. Fransa’da Le Pen’in partisi veya İtalya’da Meloni’nin tutumu gibi örnekler, Avrupa’nın kendi içindeki huzursuzluğun bir yansıması. Önümüzdeki 1-2 yıl içinde Almanya ve Fransa’da yönetimin değişmesiyle bambaşka bir tablo ortaya çıkabilir.
Amerika’nın yapabilecekleri, ekonomik ve askeri gücüyle orantılıdır. Ambargo koyduğu, tehdit ettiği ülkeler ve Avrupa ile arasındaki rekabet, Amerika’nın gücünü sınırlayan faktörlerdir. Bu şovları her zaman yapamaz. Trump, bu sınırları görerek seçimi kazanmıştı ama şimdi yine çok cepheli bir savaş stratejisi izliyor. Pasifik’ten Atlas Okyanusu’na, Filistin’den Ukrayna’ya kadar çok uzak mesafelerde varlık göstermeye çalışıyor. Bu mesafeler, onun zaaflarını oluşturuyor. Rusya kendi sınırlarında, Çin Tayvan’da, Türkiye Doğu Akdeniz’de karşı karşıya geliyor. Amerika ise hepsine on binlerce kilometre uzaktan müdahale etmeye çalışıyor. Önümüzdeki süreçte Amerika’nın ekonomisinin ve silahlı gücünün sınırlarının sınandığı bir döneme giriyoruz.
Bu durum, sizin 40 yıldır savunduğunuz ve Sayın Bahçeli’nin “Türkiye, Rusya, Çin ve İran İttifakı” olarak simgeleştirdiği yapıyı zorunlu hale getirmedi mi? Evet, öyle. Venezuela’da yaşananlara “bana ne” diyerek film izler gibi bakmamalıyız. Türkiye, Amerika ve İsrail ile cephe cepheye olan az sayıda ülkeden biridir. Bütün Ege kıyılarında Amerika’nın üsleri var, Yunanistan’ı silahlandırıyorlar, Kıbrıs’a yığınak yapıyorlar. Bunun bilincinde olmalıyız. Suriye’nin kuzeydoğusunda Amerika ile Türkiye şu anda karşı karşıya. Kuzeyimizde Ukrayna üzerinden NATO, Türkiye’yi kuşatan bir girişim içinde. Evet, Rusya’yı hedef alıyorlar; ancak Ukrayna’yı NATO’nun içine alarak ve NATO’yu Karadeniz’e doğru yayarak Türkiye’yi de hedef alıyorlar. Sonuç itibarıyla bizi çeviriyorlar.
Orada “Zengezur Koridoru” gibi hamleler varken, şu anda İran’ı da karıştırıyorlar. İran’da bir rejim değişikliği peşindeler; birtakım grupları, terör örgütlerini (PJAK gibi) sahneye sürüyorlar. Türkiye’de bazıları bu manzaraya sanki Hollywood yapımı bir filmmiş gibi bakıyor, biz de seyrediyoruz sanıyorlar. Oysa Sayın Devlet Bahçeli’nin bugünkü konuşması, olaylara böyle bakmayan, devletin stratejik merkezinden gelen ve güncelin ötesinde bir değerlendirmeydi.
Suriye’nin kuzeydoğusunda SDG, YPG gibi yapılarla ikinci bir İsrail devletçiği oluşturuluyor. Bu, Türkiye için doğrudan bir tehdittir. Bu tehdidin arkasında kim var? İsrail var ama asıl Amerika var. Amerika olmasa İsrail bir tehdit değildir. Bunu gördüğümüz an anlıyoruz ki, Venezuela bize uzak değil. Savunmamız oradan başlıyor. Türkiye’nin savunması; Venezuela’dan, Ukrayna ve Rusya sınırlarından, Tayvan’dan, Hürmüz Boğazı’ndan, Somali’den, Libya’dan, İran’dan ve Gazze’den başlıyor. Yani savunma hatlarımız doğuda Tayvan Boğazı’na, batıda Venezuela’ya kadar uzanıyor. Çünkü bütün bu hatlarda Amerikan emperyalizminin saldırganlığı var. Türkiye’nin güvenlik analizini yaptığımızda; tehdidin Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Yunanistan ittifakından geldiğini görüyoruz.
Venezuela’nın direnişi bizim direnişimizdir. Venezuela halkı meydanlara çıkıp devlet direnmeye başlayınca, biz de bir ferahlık duyduk. Venezuela Büyükelçisi’nin Amerikan emperyalizmine karşı aldığı net tavır, Dışişleri Bakanlıklarının çalıştığını, hazırlıklı olduklarını gösterdi. Televizyon kanallarının ele geçirilememesi, ordunun direnmesi… İşte bu direnme hatları nedeniyle bugün bizim ön cephemiz Venezuela’dır.
Hükümetin ilk günlerdeki açıklamaları biraz itidali tavsiye eder nitelikteydi; “Neyi itidale davet ediyorsunuz? Venezuela, Washington’u mu bombaladı?” diye düşündürdü. Ancak daha sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın hükümet toplantısı sonrasındaki konuşması sağlam duran bir konuşmaydı. AK Parti sözcülerinin de ahlaki ve vicdani duruşlarının ötesinde, kuvvetler dengesi planında tehdidi kavrayan ifadeler kullanmaları olumluydu.
Bizde “uşaklar efendilerinden daha zalimdir” diye bir söz vardır. Bazıları Venezuela’yı, Kolombiya’yı, Kanada’yı Amerika’ya eyalet olarak öneriyorlar. Şimdi Grönland’a göz diktiler. Grönland; muazzam bir su deposu, stratejik bir geçiş noktası ve Kuzey Buz Denizi trafiğinin anahtarı. Amerika orayı da hedef alıyor. Tıpkı Hitler’in Fransa’ya saldırmadan önce stratejik hamleler yapması gibi, Amerika da kendi gücünü sınıyor. Ancak biz “Münih Anlaşması” dersinden biliyoruz ki; saldırganı yatıştırmaya çalışmak, önüne “kuzular” atmak saldırıyı durdurmaz, aksine iştahı artırır.
Michael Rubin gibi isimlerin “Maduro’nun geçmişi Erdoğan’ın geleceği mi?” şeklindeki yazıları bir tehdittir. Amerika, 15-16 Temmuz 2016’da Türkiye’de zaten bir darbe girişiminde bulundu. O gün darbe başarılı olsaydı, Sayın Cumhurbaşkanımız Maduro’dan çok önce ABD’nin şiddetiyle yüz yüze gelecekti. Biz zaten Ankara’nın, İstanbul’un meydanlarında Amerika’nın içimizdeki uzantılarıyla, tanklarıyla, uçaklarıyla çatıştık. Türkiye’deki Gladio yapılanması çok derindir ve temizlenmesi gereken devasa bir tehdittir.
Sonuç olarak; Amerika ve İsrail, bölgemizde “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmayı stratejik hedef olarak belirlemiştir. Bu bir masal değil, 1991’den beri Irak’ta, 2010’dan beri Suriye’de uyguladıkları fiili bir gerçektir. “Trump benim dostum” diyerek bu tehditten kurtulamazsınız. Türkiye, bu tehdide karşı “bütünleşen Türkiye” planı ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki kararlı askeri duruşuyla cevap vermektedir. Kılıç kınından çıkmıştır. Dolayısıyla Venezuela’daki çarpışmalar, bizim ön cephemizdeki çatışmalardır. Böyle baktığımız zaman vatanımızı, cumhuriyetimizi, devletimizi, güvenliğimizi ve ekonomimizi koruyabiliriz. Bu çok önemli bir mesele. Dolayısıyla bir cümle kurmak gerekirse; “Amerika’yı burada oyalarım, durdururum, birtakım dostluklarla veya memnun ederek yatıştırırım ve başımdan savarım” düşüncesi hayalci ve oldukça tehlikeli bir görüştür. Türkiye’nin bundan kurtulması ve denge politikalarını terk etmesi lazım. Tehdidi net olarak belirlemeli; “Tehdit bana Amerika ve İsrail’den geliyor” demeli ve bütün dünyaya bakışını buna göre kurmalıdır.
Ukrayna’ya, Tayvan’a, Filistin’e, Küba’ya veya Venezuela’ya nasıl bakarım? Hep bu açıdan bakmalıyız. Türkiye’ye yönelik tehdidi merkeze koyduğumuz zaman bütün denklem çözülür. AK Parti’deki söylemlere baktığımızda; terör koridoruyla ilgili net açıklamalar var ancak Trump konusunda bir parantez açılıyor. “Biden dönemi gibi değil, artık bizim hassasiyetlerimizi anlıyor, bölgede gerçekliğimize uygun adımlar atıyor, S-400 konusunda bizi anlamaya başladı” gibi değerlendirmeler yapılıyor. İşte bunlar hep kendimizi aldatmadır.
Tarihte Fransa ve İngiltere de kendini aldattı ve Hitler’den dayağı yedi; Hitler ta Paris’e kadar gelip girdi. Sayın Maduro’nun yaşadığı durum da buna benziyor. Amerika ile Trump üzerinden görüşmeler yapıp “onunla devamlı konuşuyoruz” diyerek bir rehavete kapıldı. Amerika’nın tekliflerini kabul etseydi bu süreç yaşanmayacaktı, kabul etmediği için bu noktaya gelindi. Rehavet, kötü ihtimali kafasından kovmaya çalışmaktan kaynaklanır.
Amerika ile Türkiye karşı karşıya gelecek. Yunanistan’ı silahlandırıyor, Ege’de yığınaklar yapıyor, Kıbrıs’a asker yerleştiriyor, Suriye’nin kuzeydoğusunu kontrol altında tutuyor. Geçenlerde vatanseverliğini bildiğimiz emekli bir amiralin, “Yunanistan’da Amerika’nın üssü yok, Ege adalarını silahlandırdığı yok, Suriye’nin kuzeydoğusu önemli değil, NATO bizi korur” şeklinde yaptığı konuşmayı hayretle dinledim. Koskoca emekli amiral bile kendini aldatıyor. Neden? Çünkü tehdidi net bir şekilde ortaya koymak için Atatürk duruşuna sahip olmak lazım. İstanbul hükümeti de “İngilizleri, Fransızları idare ederim, onlarla anlaşırım, manda ve himaye kabul ederiz, bu dönemi dostane atlatırız” diyerek kendini aldatmıştı. Damat Ferit Paşa politikaları bunlar; bugün de Türkiye yönetiminin önünde Damat Ferit Paşa ve Mustafa Kemal Paşa seçenekleri vardır. Tehdidin ciddi olduğunu görmemiz gerekiyor; 90’lı yıllardan beri süregelen kuşatma ve Ege’nin silahlandırılması gerçeği ortada. Kendimizi aldatmanın bedeli çok ağır olur.
Türk siyasetinde yeni bir saflaşma görüyoruz. Siyasi partilerin içlerinde epey farklılıklar oluşmaya başladı. Mesela Sayın Bahçeli ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını okuduğum zaman, birbirine paralel bir cephede olduklarını görüyorum. Devlet Bahçeli kendi partisinde bu birliği kurdu; çünkü ABD, MHP’yi birkaç defa parçalamaya çalıştı, içinden partiler çıkardı. MHP, Amerikan operasyonları sonucunda daha tutarlı, birleşik ve Amerikan emperyalizmine karşı net bir cepheye oturdu.
AK Parti içerisinde de Amerikancılar var ancak Amerika hala Tayyip Erdoğan’ı hoş görmüyor ve ona karşı tecavüzkâr bir tutum sergiliyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nde ise Atlantikçi bir ağırlık mevcut olmasına rağmen içinden Kemal Kılıçdaroğlu gibi emperyalizme tavır alan bir kanat çıktı. Bütün partiler bölünmüş durumda; millicilerle Atlantikçiler arasında bir ayrışma yaşanıyor. Türkiye’de millici bir cephe oluşuyor. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan da Amerika’nın doğrudan hedefi haline gelmiştir; bu sadece siyasi değil, fiziksel bir hedeftir.
Tarihi derslere baktığımızda; İttihat ve Terakki yönetimi de benzer süreçlerden geçti. Cemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Moskova’ya ve Paris’e gidip “Bizi de aranıza alın” diye kapı kapı dolaştı ama sonuçta parçalanmaktan kurtulamadılar. En sonunda Almanlarla beraber olmak mecburiyetinde kaldılar. Bugün de hakikat kendini kabul ettirmeye başladı. Türkiye, Rusya, Çin ve İran hattı; biz NATO ülkesi olsak da NATO’nun bizi korumadığını, aksine düşman olduğunu devlet içerisindeki güçler görmeye başladı.
Aralık ayı verilerine göre Ulusal Kanal, Türkiye’de en çok izlenen haber kanalı oldu. Yaklaşık 220 milyon izlenme ile rakiplerinin çok önüne geçti. Bu başarı, kanalın devrimci kimliğini berraklaştıran kararlı yayın çizgisinden ve Türkiye’nin gerçek gündemini takip etmesinden kaynaklanıyor. İnsanlar, Venezuela’daki direniş gibi olayları başka hiçbir yerde bu gerçeklikle izleyemiyor.
Maduro, Amerikan emperyalizmine karşı dik durdu. “Ben Venezuela’nın cumhurbaşkanıyım, teslim olmuyorum” diyerek bilincini esir ettirmedi. Saddam Hüseyin de idam edilirken aynı yiğit tavrı sergilemişti. Bugün Irak’ta Saddam döneminin refahı özlemle anılıyor. Amerika’nın dolar dayatmasına karşı duranların sonu, emperyalizmin tecavüzüyle karşılaşıyor. Ancak Amerika’nın artık ekonomik ve askeri gücünün bir sınırı olduğu ortaya çıktı. Bu sınırı aşmaya kalktığı her yerde bedel ödeyeceği bir döneme giriyoruz. Gülenland’dan Türkiye’ye yönelik tehditlerin Rubin tarafından açıklanması, diğer tehditler ve Tayvan Boğazı’nda Çin ile olan hesaplaşma… Bütün bunları topladığınız zaman Amerika Birleşik Devletleri’nin iddialarının gerçekçi olmadığını, önümüzdeki dönemde tüm dünyanın, en başta da Amerika’nın öğrenmiş olacağını görüyoruz. Öyle bir dünyaya giriyoruz ki bunu anlamamız ve anlatmamız lazım. “Bak, Amerika’ya bak ya, ne marifetleri varmış meğerse” diyerek günlük şaşkınlıklar yaşamakla vakit kaybetmemeliyiz. Amerika’nın silahlı gücünün sınırlarını ve Amerikan ekonomisinin gerçek gücünü tartmamız gerekiyor. Çünkü sonuç itibarıyla bunlar şimdi tartıya giriyor; Amerika tartıya çıkıyor.
Teoride hep düzeltiyorum, “Çıkış Yolu”nda her hafta bir kitap ya da yayını anlatıyoruz. Bu noktada İran’ı unutmamak lazım. İran da tehditlerle karşı karşıya ancak kuvvet olarak daha güçlü bir devlet; üstelik yakın zamanda yeni savaşlardan çıktı. Bu nedenle Amerika ve İsrail’in İran ile ilgili işi oldukça zor. Bizi de yakından ilgilendiren İran meselesini önümüzdeki haftalarda ayrıca konuşuruz.
Bu hafta “Teori” dergisini öneriyoruz. Dergi, “21. Yüzyılda Bilimsel Sosyalizm ve Ütopyacı Sosyalizm” kapağıyla çıktı. Benim de içinde neredeyse kitap boyutunda, 45 sayfalık “Bilimsel Sosyalizm Mahallesinde Ütopya Satmak” başlıklı bir yazım var. Marx ve Engels’ten bu yana bilimsel sosyalizm ile ütopik sosyalizm arasındaki mücadeleyi ve çelişmeyi anlatıyorum. Türkiye’deki ütopyacı sosyalistlerin maceralarını da kendi ölçeğimizde inceliyoruz. Dünya çapında bir dergi olan ve 21. yüzyılın bilimsel sosyalizmine dair önemli bir özet sunan Teori Dergisi’nin bu sayısını herkese öneriyoruz. Derginin Ocak sayısı bayilerde mevcut; ayrıca Vatan Partisi’nin internet sitesinden de ulaşılabilir.
Müzik olarak bugün Venezuela Devleti’nin direnişini selamlamak adına Venezuela Milli Marşı’nı çalalım. Bir halk şarkısı da seçebilirdik ancak devletin direnişini temsil eden müzik, milli marştır. Programımızı Venezuela Milli Marşı ile noktalıyoruz. Katıldığınız için teşekkürler. “Çıkış Yolu”nun sonuna geldik, programı Sayın Doğu Perinçek ile birlikte gerçekleştirdik. Direnen Venezuela milletinin ve devletinin milli marşıyla veda ediyoruz.

