M.K.: Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, çıkış yolu gününde, çıkış yolu saatindeyiz. Yine beklediğiniz konuların ve soruların yanıtları bu programda olacak. Gündemin bütün sıcak başlıklarını soracağız, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e yanıtlarını arayacağız ve tartışacağız.
Neler var? Bugün biraz Cumhuriyet Halk Partisi-FETÖ ilişkisini konuşacağız. HDP davasını konuşacağız. Bununla birlikte ekonomiye bakacağız. NATO, Türkiye’de tartışılıyor; hangi noktadan ele alınmalı? Bunu tartışacağız. Ve Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün Arnavutluk dönüşü uçakta yaptığı açıklamalar da tartışmaya değer konu başlıklarımız arasında olacak. Sizlerin de soru, görüş ve önerileri oldukça onları da Sayın Perinçek’e iletmeye çalışacağız. Efendim hoş geldiniz.
Mustafa Elker Yücel (Aydınlık Gazetesi Genel Yönetmeni): Hoş bulduk, teşekkür ederim.
M.K.: Efendim, Süleyman Ege’yi kaybettik. Bugün vefat haberini öğrendik. Unutmayalım, konuyu çok da arkaya atmak istemedik. Onu bize anlatarak başlarsak seviniriz.
Doğu Perinçek: Süleyman Ege, benim 60 yıla yakın, yani 1966-67’lerden beri dostum diyeyim; neredeyse 55-60 yıl. Türkiye’de emek davasına, vatan davasına çok büyük emek vermiş biridir. Türkiye’de “Milli Demokratik Devrim” tezi ortaya konduğu zaman onu ilk savunanlardandı. Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın kurucusudur. O yayınevi, Türkiye’de bilime ve sosyalizme çok büyük hizmetlerde bulundu. Bilimsel sosyalizmin temel kurucu kitaplarını ilk basan ve bunun bedelini hapislerde yatan bir arkadaşımızdır.
*İşçi Köylü* gazetesine de çok emek verdi. Mesela arkadaşlar… Buradan rica ettim, şu *İşçi Köylü*’nün bu sayısı; ikinci sayı sanıyorum. Evet, ikinci sayı: “Köylü AP iktidarına karşı miting yaptı.” başlığını o atmıştı. Şu başlığın da bir hikâyesi vardı. Biz o zaman biraz köylü “kınından çıkmış kılıç gibi” falan diyorduk. 24 Temmuz 1969 galiba. Evet, *İşçi Köylü* gazetesinin ikinci sayısı. Bakın, bu gazete çok önemli. Türk bayrağı ile çıkıyor. Köşede meşhur mitinglerdeki bir köylü önderi var, arkasında Türk bayrağı. O bizim amblemimizdi; Türk bayrağı, bizim 60’lardan beri savunduğumuz değerdir.
Süleyman Ege ile Ankara’dan otobüslere binerdik. En ucuzu 15 liraydı. Yolda uyur, ne zaman uyanırdık? Kadıköy’e geldiği zaman otobüs pıtır pıtır etmeye başlardı. O zaman Kadıköy’de Arnavut taşları vardı, asfalt değildi. O taşlarda tekerlek pıtır pıtır eder, orada uyanırdık. Geliriz, “Proleter” isimli bir minibüs şoförü vardı, minibüsünün üzerine “Proleter” yazmıştı. Onun evinde çocukları kendi odalarını bize boşaltırlardı. Biz o ranzada kalırdık; Süleyman Ege altta, ben üstte yatardım.
Bu başlığı niye getirdik? Bize öğrettiği bir şey vardı. Biz o sert, keskin başlıklar atıyoruz; “köylü kılıcından çıktı” falan gibisinden. “Yok” dedi, “Bak Doğu arkadaş, olay ne? Köylü Fatsa’da miting yapıyor. Olay bu. Edebiyat yapmamıza lüzum yok. Olayı bütün gerçekliğiyle, ağırlığıyla koyalım. Köylünün miting yapması, Türkiye’de yeni başlayan olaylar bunlar.” İşte tütün mitingleri, Malatya’da, Ege’de mitingler yapıyoruz. Bunu böyle verelim dedi. Hakikaten bu çok daha etkili bir başlıktı.
Süleyman Ege bugün toprağa verildi. Oğlu Fahrettin Ege ve eşi Ayşe Hanım’a başsağlığı diledim. Fahrettin Ege, Vatan Partisi’nde önemli bir profesördür; felsefe ve her alanda çok nitelikli teorik birikimi olan, babasına yakışan bir evlattır. Unutulmaması gereken insanlarımız bunlar.
1965 sonrasında sosyalistler arasında “Önümüzde sosyalist devrim mi var, milli demokratik devrim mi var?” tartışması çıktı. Bu çok tarihi bir tartışmadır. Bütün solun gelişmesini belirleyen bir süreçtir. “Sosyalist devrim” diyerek Türkiye’de dün de bugün de bir şey yapamazsınız, çünkü Türkiye’nin nesnel koşulları buna uygun değil; gerçeklerden kopuluyor. Ama Türkiye’nin Milli Demokratik Devrimi var; tam bağımsızlık ve gerçekten demokratik Türkiye. Tartışma başladığında doğru olan ve galebe çalan “Milli Demokratik Devrim” tezini ilk savunanlardandı Süleyman Ege.
M.K.: Türkiye İşçi Partisi içerisinde mi tanıştınız?
Doğu Perinçek: Tabii, Türkiye İşçi Partisi içinde ve Milli Demokratik Devrim tezini savunanlar içinde tanıştık. Yayınladığı kitaplar yüzünden hapisler yattı. İlk defa Lenin’in *Devlet ve İhtilal* kitabını, *Komünist Manifesto*’yu, Engels’in eserlerini o bastı. Gördüğünüz zaman son derece halim selim, yumuşak bir insan gibi gözükür ama çetin bir insandı. Bir dava adamıydı. Anadolu’dan, Ereğli’nin Gaybi köyünden çıkmış bir aydın, kendini geliştirmiş, Türkiye’nin sosyalist hareketi içinde yer almış; son derece sakin, karakteri ve kişiliğiyle unutulmayacak bir insandı.
M.K.: Sizinle 53 yıl önce o köylü mitingini haber yapmıştınız. Bugün Vatan Partisi’nde aynı çizgiyi devam ettiriyorsunuz. Türkiye solu içinde Vatan Partisi başarılı oldu ama diğer gruplar kalmadı. Türk milletiyle buluşma gerçekleştiremediler. Bunun sebebi nedir?
Doğu Perinçek: İşçi Köylü gazetesi o dönem iki çizgi arasındaki mücadeleyi temsil ediyordu. Biri, sabırsız ve maceracı bir çizgiydi; “dağa çıkacağız, köylüyü böyle uyandıracağız” diyenler. Diğeri ise emek vermek, işçiye, köylüye, esnafa, sanayiciye gitmek, halkı sabırla örgütlemek. *İşçi Köylü* gazetesi, halkın mektuplarına yer veren “İşçi Köylü Postası” bölümüyle o kadar çok insan kazandı ki…
Marmara brifinginde de devlet o dönem sol içindeki grupları tahlil ediyordu. Silaha sarılanlar için “Bunlar heyecanlı çocuklar, bunlardan tehlike gelmez” deniyordu. Ama “Bu Doğu Perinçekler, Aydınlık grubu, İşçi Köylü; esas tehlikeli olanlar bunlardır, çünkü bunlar halkı örgütlüyor” diyorlardı. Uzun soluklu mücadele, CIA ve MİT’in raporlarında dahi bu şekilde tespit edilmiştir. İşçi Köylü gazetelerinin sayılarını, Aydınlık’ın atak yapacağı dönemde ek olarak verelim. Gazete on beş günde bir çıkıyordu ve bu tempoyla kırk-elli sayıya ulaşmıştı. Gazetenin 57-60 bin tirajlara ulaşan bir etkisi vardı. İşçi Köylü’nün bir diğer önemi de 15-16 Haziran 1970’teki Büyük İşçi Hareketi’nden sonra sıkıyönetim tarafından yasaklanan tek gazete olmasıydı. Sıkıyönetimin kontrollerine ve barikatlarına rağmen, 50-60 bin basılan gazetenin 20 binini gizlice İstanbul’a sokuyor ve fabrikalarda, çarşılarda el altından dağıtıyorduk. Ortada satarak değil, gizli bir yöntemle; sıkıyönetime karşı çok başarılı bir mücadele yürüttük.
Yayın yönetmenini merak ediyor musunuz? Kolektif bir yapı vardı ve başında ben vardım. Aydınlık’ı çıkaran ekipten Ömer Özer Turgut ile beraber çalışıyorduk; kendisi çok emek veren bir arkadaşımızdı. Başyazıları ben yazıyordum. Örneğin, “Dine saygılıyız, yobaza düşman” başlığını taşıyan yazılarımız vardı. Gazetede büyük bir heyecan hakimdi. Üçüncü sayının başlığı “Demir Döküm İşçileri Demir Gibi” idi; dönemin hareketliliğini yansıtıyorduk. O dönem bugünkü gibi değildi, satırlar kurşun harflerle diziliyordu; tashih yapmak için bile yeniden dizgi gerekiyordu, çok emek isteyen işlerdi.
“Milli Demokratik Devrim Mücadelesi’nde omuz omuza” sloganımız vardı. Sonradan Yunus Emre’den “Yanan demir, kızan kömür, örse çekiç vuran biziz” dizelerini ekledik. Gazetede karikatürler ve döneminde çok meşhur olan resimli romanlar da yer alıyordu; onları da bizim arkadaşlar yazıyordu.
Toplu satışlar da yapıyorduk. Söke Köprüsü’nün başında 14 saat gazete sattığım olmuştur. İlk sayıyı matbaadan çıkardığımızda Cüneyt Akalın ile 50 bin adet basmıştık. Her biri 25 kiloluk 100 balyeyi kamyondan indirip taşımıştık. Aramızda yarış yapardık; ben 230 küsur gazeteyle birinciliği almıştım. Gece saat 2’ye kadar meyhanelere girip çıkardık. İşçi Köylü’nün meydanlarda, sokaklarda ve köylerde satılma geleneği vardı. Aydınlıkçılar bu geleneği bugün de sürdürüyor. Aydınlık teorik bir dergi, İşçi Köylü ise emekçi halka seslenen bir gazeteydi. Bilgiyi yaymaya verdiğimiz bu önem bizi geliştirdi; pratikten teoriyi çıkardık.
Emek veren arkadaşlarımızdan Yazı İşleri Müdürümüz Ömer Özer Turgut’u kaybettik. Yazı işleri müdürlüğü onun kaderini belirledi; sadece “Açılın kapılar, köylü miting yaptı”, “İşçilerin işgal hareketi jandarmayla durduruldu” veya “Dine saygılıyız, yobaza düşman” gibi başlıklar nedeniyle 40-50 yıl hapse mahkûm edildi. Mahkûm olunca onu Filistin’e yolladık. Almanya’da vefat etti. Çok zeki ve partiye büyük emek vermiş bir arkadaşımızdı.
Fotoğraflarda Mustafa Kuseyri, Hüseyin Cevahir, Doğu Perinçek, Aydın Çubukçu ve Aktan İnce yer alıyor. Bazı isimler yanlış yazılmış; Aydın Çubukçu ile Doğu Perinçek’in yerleri değişmeli. Mustafa Kuseyri ve Hüseyin Cevahir maalesef genç yaşta hayatlarını kaybettiler; ikisi de çok kahraman ve değerli arkadaşlardı.
Aydınlık’ın imkanları geliştiğinde bu 50 küsur sayıyı tekrar ek olarak verdik. Gazete koleksiyonları, Türkiye’nin emek davasını savunanların bir tarih kitabı gibidir. Aziz Nesin yazılar yazdı, Turhan Selçuk’un karikatürleri yayımlandı. Bugün vatan partili olan birçok kişi o günleri yad ediyor. Aslıhan Ceymaz Bey ile 20-25 seans süren bir nehir söyleşi yaptık; yakında kitap olarak yayımlanacak. Bu gazete, Vatan Partisi’nin nasıl büyüdüğünü, diğer grupların neden marjinalleştiğini ve proleter mücadelesinin tarihini çok iyi anlatıyor.
Süleyman Ege ve ailesi gibi bizleri evlerinde ağırlayan, çocuklarının odasını bize veren o kıymetli insanları da saygıyla anıyoruz. Rusya’nın hem Sovyetler Birliği’nden hem de eski imparatorluklar tarihinden gelen, her şeye rağmen bir özelliği var: Halklarla beraber yaşama geleneği. Rusya’da çok önemli bir Türk ve Müslüman nüfus yaşıyor. Dolayısıyla Kırım Türkleri de Rusya’daki büyük Türk ve Müslüman çoğunlukla beraber olup bir ağırlık oluşturmayı tercih ediyorlar.
Peki, Ukrayna’nın arkasında kim var? Amerika var. Ukrayna’dan yana olduğunuz zaman Türkiye’yi savunamazsınız; çünkü Ukrayna’dan namlular Türkiye’ye dönüyor. Rusya’dan Türkiye’ye dönük bir namlu yok. Rusya, Türkiye’nin en önemli potansiyel müttefiki ve olmazsa olmaz müttefikidir. Özellikle Doğu Akdeniz’den Türkiye’ye yönelen tehditlere karşı koymada Rusya belirleyici bir ülkedir. “Rusya bizimle beraber savaşacak” anlamında söylemiyorum ama bu bile olabilir. Çünkü Akdeniz ve Karadeniz aslında tek bir cephedir. Bir yerde bir patırtı, gürültü başladığında bu; tüm Karadeniz ve Akdeniz’den, Hürmüz Boğazı’na kadar yayılma istidadı gösteriyor. Bu durumda Türkiye’nin yanında olabilecek ülkeler bellidir: Rusya, İran, Suriye ve Irak. Siz Rusya’yı, İran’ı, Suriye’yi ve Irak’ı hedef aldığınızda stratejik hata yapmış oluyorsunuz.
Başarı modellerine bakmak gerek. En yakın örnek Karabağ’dır. Karabağ’ı nasıl kurtardık? Sayın Tayyip Erdoğan, New York’tan dönerken “Putin’in Karabağ’ın kurtuluşundaki rolünü hiç kimse inkâr edemez” dedi. Karabağ’ın kurtarılmasında Rusya bizimle beraberdi. 2017 yılında ben İran’a davet edilmiştim; o dönemde Amerika ve İsrail, Irak’ın kuzeyinde bir Kürdistan referandumu yapıyordu. O süreci nasıl bozduk? İran, Türkiye, Irak, Suriye ve Rusya’nın beraber hareket etmesiyle o Kürdistan projesi de bozuldu. O süreçte kim bizimle beraberdi? Yine Rusya.
Kazakistan örneğine bakalım. Kazakistan’daki Amerikan destekli kalkışmaya karşı kim durdu? En başta Rusya. Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün askeri güçleri ve Rus birlikleri girdi, oradaki terör unsurlarını ezdi. Bu açıklama, ABD’nin “U dönüşü” yaptığına dair yorumların yapıldığı bir zamana denk geldi. Türkiye’nin girdiği yoldan dönüp tekrar Amerika’ya yaklaşma ihtimali görülmese de, bu tür zigzaglar ve bocalamalar zafiyet yaratır. Bu açıklamaları Rusya, Çin, Suriye, Irak, İran ve Libya gibi Amerika’nın tehdidi altındaki ülkeler dikkatle okuyor. Türk devletleri arasında bu açıklamaları hangisi kabul eder? Kazakistan mı, Özbekistan mı, Türkmenistan mı, Kırgızistan mı, yoksa Azerbaycan mı? Azerbaycan da biliyor ki Karabağ’ı kurtarma savaşında Rusya, Azerbaycan’a olumlu bir tavır takındı. Hiçbiri bu açıklamayı kabul etmeyecektir.
Bu saflaşmayı reddederek, hatta bu saflaşmada Rusya’yı, İran’ı ve Çin’i hedef alarak Türkiye’yi kimse savunamaz. Dikkat edin; Rusya’yı, İran’ı ve Çin’i hedef alan tüm açıklamaların kökeninde Amerika var. Sayın Cumhurbaşkanı bu açıklamasıyla, Millet İttifakı’nın ve Türkiye düşmanı “Biden tayfası”nın konumuna düşmüş oldu. Bir süredir Sayın Cumhurbaşkanı, Suriye ve Rusya konularında çok dikkatliydi. Bunu da “dengeleme politikası” olarak sunan AK Partili yazar ve yorumcular vardı; yani Amerika, Rusya ve Çin arasında bir denge kurmak. Ancak bu denge politikası değildir. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye denge politikası uygulasaydı, 1914’ün sonunda işgal edilirdi. Almanlarla 1914 yılında ittifak yapmasaydık 4 yıl savaşamazdık; dolayısıyla İstiklal Savaşı da olmazdı. İkinci Dünya Savaşı’nda uygulanan denge politikası ise dönemin özel koşullarına aitti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı konuşmada, “Bölgede savaş istemiyoruz” da dedi. Bunu herkes söyler. Türkiye arabulucu bir tutuma giriyor gibi görünüyordu; hatta Sayın Çavuşoğlu, ABD basınının İHA ve SİHA’lar üzerinden Ukrayna ile Türkiye’yi ilişkilendiren haberlerine tepki gösterip daha ılımlı bir çizgi izliyordu. Fakat bu son açıklamayla köprüler atılmış oldu.
Daha stratejik bakalım: 2015’ten sonraki “Vatan Savaşı” sürecinde, tehdidin nereden geldiğini ve dostlarımızın kim olduğunu belirleyen net bir strateji kurulmalı. Tehdit doğrudan Amerika’dan geliyor; PKK’ya silah veriyor, FETÖ’yü destekliyor. Bu olaylar karşısında Amerikan emperyalizmine tavır alınıyor ama o tavır alınırken dünyadaki ve bölgemizdeki saflaşma göz ardı ediliyor. Türkiye’nin bağımsızlığını ve üretim devrimini hangi cephede devam ettirebiliriz? Bu konuşmanın ekonomik maliyetleri de var. Amerika’ya yaklaşarak ekonomide gelişme kaydedemezsiniz. Türkiye’nin milli kaynaklarını seferber etmesi; yatırım sermayesini Çin’den bulması ve en büyük ortaklarımız olan Çin ve Rusya ile ilişkileri geliştirmesi, yüzümüzü Asya’ya çevirmekle mümkündür.
Dünyadan bakıldığında Amerikan emperyalizminin hedef aldığı ülkeler Türkiye, Rusya ve Çin’dir. Yabancı yayın organları (Time, Der Spiegel, The Atlantic, The Economist, Konrad Adenauer Vakfı vb.), Putin, Xi Jinping ve Tayyip Erdoğan’ı hep yan yana göstermiştir. Bu bir gerçekliktir. Sizi yıkacağını söyleyen Amerika’ya karşı, korkuyla söylenen sözler bir sonuç vermez. Amerika’nın, “Türkiye’yi yalnız yakaladım, tepesine bineyim” iştahını kabartır. Amerika’yı durduracak olan şey, karşısında sağlam bir direnç göstermek ve Rusya, Çin, İran, Suriye ve Irak ile beraber hareket etmektir. Hazırsa vereceğiz, yoksa buradan ben okuyacağım. Hazır değil. Tamam, ben okuyayım. Bir de izleyicilerimiz açısından tane tane okursak lütfen.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Amerika’ya hitaben “Hadi oluştur da terör koridorunu görelim” diyor. Sinop’ta katıldığı bir organizasyonda, “Türkiye’nin gücünü kimse sınamasın” ifadelerini kullandı. Etrafımızı karıştırıyorlar, Türkiye’nin de Batı’ya karşı hamleleri var. Erdoğan çaktırmadan yapacağını yapıyor. Onlar bize hamle yapıyor, Doğu Akdeniz’e geliyorlar. Libya halkı milletine sahip çıkınca Amerika ya da Avrupa yaya kalıyor. İçişleri Bakanı, ABD’yi kastederek “Orada terör koridoru oluşturmaya çalışıyorlar. Biz de onlara güzel bir cevap veriyoruz. Afrin’e girdik, Cerablus’a, Azez’e, El-Bab’a, Mare’ye girdik mi? Resulayn’a, Tel Abyad’a girdik mi? Hadi bakalım, oluştur terör koridorunu da görelim. Bu milletin gücünü kimse sınamasın. Türkiye’nin gücünü kimse sınamasın. Sınayanın fesini kafasına ters giydiririm” şeklinde konuştu.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Sinop’ta Türkiye’nin ekonomi ve güvenlik meselelerine ilişkin önemli mesajlar verdi. Türkiye’nin önündeki tek engelin ekonomik vesayet olduğunu vurgulayan Soylu, “Bu ekonomik vesayeti yıkacağız” dedi. Vesayet altında ezilmeye mahkûm edilmeye çalışılan bütün ülkeler uyanacaklar; bu bizim dünyaya sorumluluğumuzdur. Bakan Soylu, terörle mücadele konusundaysa etrafımızı karıştırmak isteyen ABD’nin kuşatma planlarına karşı Türkiye’nin Batı’ya karşı hamleler yaptığını belirterek, “Resulayn’a, Tel Abyad’a girdik mi? Hadi bakalım, oluştur terör koridorunu da görelim. Bu devletin gücünü kimse sınamasın. Sınayanın fesini kafasına ters giydiririm” ifadelerini kullandı. Soylu, muhalefet partilerinin tutumunu da eleştirerek, “Karşımızda kendisine güvenen değil, Batı’nın gücüne güvenen bir durum var” dedi.
Sayın İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu hem ekonomi hem de güvenlik cephesinden Amerika’nın Türkiye için tehdit oluşturduğunu tespit ediyor ve onlara cephe alıyor. “Ekonomik vesayet” derken emperyalizmi tarif ediyor ve bu vesayete başkaldırdıklarını söylüyor. Öte yandan Amerika’nın terör koridoruna karşı Türkiye’nin mücadelesine gönderme yapıyor ve meydan okuyor.
Sayın Tayyip Erdoğan’ın tutumu bugüne kadar bu uygulamaların lideriydi. Ancak bugün Rusya’yı hedef alan “işgalci” söylemleri ve güneyde İran, Suriye ve Rusya’yı düşman ilan eden bir konumda olması, Türkiye’yi savunamaz. O tavırla ne Fırat Kalkanı harekâtını yapabilir ne de diğer operasyonlar yürütülebilir. Rusya ile hava sahaları konusunda yapılan anlaşmalarla Fırat Kalkanı, Barış Pınarı ve öncesindeki Zeytin Dalı harekâtları sahnelendi. Erdoğan’ın bu konuşması stratejik açıdan vahim bir yanlıştır. Çevresindeki kurmaylar etkili değil veya son birkaç günde birileri Cumhurbaşkanı’nı Amerika ve İsrail adına birtakım hayallerle etkiledi. Cumhurbaşkanı’nın bunlardan etkilenmemesi lazım; çünkü bu durum çok genel bir strateji konumlanmasıdır. Devlet, dünya ölçeğinde yerini belirledikten sonra bocalamamalıdır. Bunlar taktik değil, Türkiye’nin ileride çok ağır ödeyeceği ciddi yanlışlardır.
Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat ve Terakki yönetiminin tutumu bizce bir ders olarak okutulmalıdır. “Bizi savaşa soktular” diye anlatılıyor ama zaten Türkiye savaşa girecekti çünkü Osmanlı Devleti’ni parçalamak için yapılan bir savaştı. Osmanlı, paylaşılmak istenen bir devletti ve savaşın dışında kalamazdı. İttihatçılar, 4 Ağustos 1914’te Almanya ile ittifak anlaşması yaptılar. 4 milyon altın borç aldılar. Ayrıca Goben ve Breslau zırhlıları Türkiye’ye gelerek Yavuz ve Midili isimleriyle Türk donanmasına katıldı. İngiltere parasını ödediğimiz zırhlıları vermezken, bu gelişme çok önemliydi. 29 Ekim’de İttihat ve Terakki, Rus limanlarını topa tutarak Rusya’nın amfibi harekât planlarını bozdu. Bu sayede Türkiye Çanakkale’de direnebildi. Yoksa Rusya Karadeniz’den, İngiltere ve Fransa boğazlardan baskı yapsaydı İstanbul düşerdi. Sovyet devrimi olmazdı çünkü Çarlık kurtulmuş olurdu. Sovyet devrimi olmadığı için de bizim İstiklal Savaşımız ertelenirdi; çünkü biz savaşı Rusya’ya sırtımızı dayayarak yaptık. İttihat ve Terakki, İngiltere ve Fransa ile anlaşamayınca Almanya ile ittifak dışında vatanı savunacak strateji kalmadığını gördü ve cesur adımlar attı.
Azerbaycan lideri de Ukrayna’daydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Arnavutluk’tan dönerken “Onunla da konuşacağım, ne olduğunu öğreneceğim” diye bir cümle kuruyor. Sonuçta bu konuyu kapatmadan önce, strateji kuramamayı bir kurmay eksikliğine bağladım. Günlük politikalarla açıklanamayacak bir durum bu. AK Parti kurmayları, 2022 sonuna doğru enflasyonu düşüreceklerini ve alım gücünü toparlayacaklarını söylüyorlar. Ancak Rusya’yı ve Çin’i karşıya alarak Türkiye ekonomisi kurtulamaz. Rus uçağını düşürdükten sonra Türkiye ekonomisi zor duruma düşmüştü. Rusya ile aramızı ancak biz yaptığımız girişimlerle düzelttik.
Sayın Erdoğan’ın esas çizgisi Asya’ya yöneliştir. Dünya ekonomisinin ağırlığı artık Asya’dadır. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu “Yeniden Asya” açılımından bahsediyor. Çin ile ekonomik ortaklık Türkiye için çok önemlidir. Amerika’nın ise Türkiye ekonomisini ayağa kaldıracak hiçbir imkânı yoktur; aksine batırdılar. Türkiye toparlanır; Vatan Partisi bu konuda bir sigortadır ancak bedeller ağırlaşacaktır.
NATO meselesine gelince; artık Türkiye’de NATO’dan çıkıp çıkmama tartışması başladı. NATO; Amerika’nın üyelerini kontrol aygıtı ve başka ülkelerin üzerine sürme aracıdır. 15-16 Temmuz darbesini, 12 Eylül’ü, 12 Mart’ı ve 6-7 Eylül olaylarını yapan NATO’nun “Gladio”su yani yeraltı örgütüdür. Türkiye’nin yakın tarihindeki bütün darbeler ve belalar NATO eksenlidir. Bu nedenle Türkiye’nin savunma konsepti, Amerika ve NATO’ya karşı kurulmalıdır. Savunma stratejisinde temel mesele nedir? Bir kere güvenlik konusunda tehdit nereden geliyor? Bu sorunun cevabını vereceksiniz ki bir savunma stratejisi kurabilesiniz. Yoksa Türkiye’yi havaya karşı, sabaha karşı savunamazsınız; Türkiye’yi bir tehdide karşı savunursunuz. Onun için her savunma stratejisinin ilk sorusu şudur: Bana tehdit nereden geliyor? O tehdide karşı hedeflerimi belirleyeyim, müttefiklerimi kazanayım, öz güçlerimizi seferber edeyim diye. Stratejinin sorunları bunlardır.
Şimdi tehdit Amerika ve NATO’dan geliyor. O zaman NATO ile beraber buna karşı koyabilir misiniz? Hadi koysaydınız; niye NATO, PKK’yı destekliyor? Veto etseydiniz! 15-16 Temmuz’da İncirlik’ten NATO darbesi başladığı zaman “Veto” diye bağırsaydınız, durdursaydınız NATO’nun uçaklarını! “Veto” diye bağırsaydınız, hangarlardan çıkan 15-16 Temmuz’daki FETÖ darbesi tanklarını niye durduramadınız? Ne işe yaradı sizin “Veto”nuz? Yani “veto hakkı” gerekçesiyle NATO üyeliğini savunanlara söylüyorum; NATO, 6-7 Eylül’den beri Türkiye’nin üzerine geliyor. Türkiye’nin başındaki bütün belaların arkasında NATO var.
Bu dönemde hiç Rusya’dan, İran’dan, Irak’tan veya Suriye’den bir askerî tehditle karşılaştık mı? Palavraları saymıyorum; gazetelerde çıkan yalanlar, “planlanmış, ihmal edilmiş haberler” falan demiyorum. Silahlı güç olarak diyorum. Bakın, saydıklarımın hepsi silahlı. Türkiye’yi kontrol eden bir yeraltı örgütü var, “Gladio” dedikleri. Türkiye’yi Amerika Birleşik Devletleri, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle kontrol ediyor. Bir de darbe yapmaya da lüzum yok; orada bir darbe yapacak yeraltı gücü var NATO’nun, onun için hizaya geliyorsun. Amerika seni hizaya getiriyor. Yani yalnız darbeleri konuşmayalım, Türkiye üzerinde öyle bir baskı gücünün olması, Türk ordusunun ve polisin içine yerleştirilmiş unsurlar bile yetiyor.
Daha önce “NATO kuvvetini ezen ilk NATO ülkesi olduk” diye anlatmıştınız. Evet, 15-16 Temmuz’da yeraltı örgütü olan FETÖ gladyosunu ezdik. Bunu ne Amerika, ne Almanya, ne Fransa, ne İngiltere, ne de İtalya yapabildi; ama Türkiye yapabildi. Yani aslında NATO’dan çıkmaya başladık. 15-16 Temmuz gecesi NATO ile savaştık. FETÖ kimmiş ya? NATO olmasa, Amerika olmasa FETÖ diye bir şey olabilir mi? Tamamen Amerika’nın kurduğu bir örgüt. Kazakistan’dan, Rusya’dan, Türkmenistan’dan, Kırgızistan’dan çıkıyor. Rusya’nın geçen ay FETÖ hücrelerine baskın yaptığını da hatırlatalım; bunu Türk basınında Aydınlık ve Ulusal Kanal dışında duyuran yok.
Sonuç itibarıyla Türkiye bir güvenlik stratejisi kuracaksa neye karşı kuracak? Amerika ve NATO’ya karşı. Bakın, bu haritaları ilk gösterdiğimizde NATO’nun sizi kuşattığını söyledik. Üstelik tatbikatlar yapıyorlar; Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de “Nabuldina” ve “Nemesis” tatbikatlarını yapıyor. Bu da NATO. Doğu Akdeniz’de karşınızda bunlar var. Sayın Tayyip Erdoğan “Rusya üsleri var” diyor ama Rusya üsleri olmasa Suriye Amerika’nın eline geçmişti. Suriye onları “Gel beni kurtar” diye çağırdı ve onların gelmesi sayesinde Suriye Amerika’ya direnmeye devam ediyor. Irak, İran’la iş birliği yaparak Amerika’ya direniyor; Amerikan işgalinden adım adım kurtuluyor.
“Bizi nükleer gücümüz olmadığı için Rusya’nın karşısında yapayalnız bıraktırma planı” diye bazı isimler yorum yapıyor; yani “NATO’dan çıktığımız anda tamamen savunmasız kalacağız, Rusya’nın karşısında boyun eğmek zorunda kalacağız” diyorlar. Şu haritaya baksınlar! NATO bizi korumak için mi namlularını Türkiye’ye çevirip bu kadar üs kurmuş? Gülünçler ya! Rusya’nın Türkiye’ye bir tehdidi yok çünkü Rusya, Amerika’dan gelen tehditlerle uğraşıyor. Rusya aptal bir devlet değil ki Türkiye’ye namlusunu çevirsin. Ama bizim devletimiz içinde hainler mi var diyeyim, gafiller mi var diyeyim, aptallar mı var diyeyim; NATO’nun içerisinde yer alarak, bize düşmanlık planları yapan kuvvetin içerisinden adam tutup “veto hakkı” üzerinden bir zafiyet yaratmakla bu mücadeleyi yürütmek mümkün değil.
Bir emekli orgeneral bana NATO tecrübelerini anlatmıştı; “Veto, veto… Bunlar hikâyedir” dedi. “Biz NATO içinde yaşadık, toplantılarda hep hor görülen, itilen, kakılan taraftık ve açık bir şekilde Yunanistan desteklendi.” 2017 yılındaki Napoli toplantısını hatırlayalım; oraya bir belge getirdiler, orada “Kürdistan” vardı ve Türkiye topraklarının bir kısmı o “özgür Kürdistan”ın altındaydı. Subaylarımız o toplantıyı terk etmek zorunda kaldı. NATO bu ya! 2017’de Norveç’teki NATO tatbikatında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Atatürk’ün resimleri düşman olarak gösterildi. Türk Silahlı Kuvvetleri açıklama yaptı ve askerlerimizi çektik.
Sayın Tayyip Erdoğan şimdi bu Rusya karşıtı söylemlerle NATO’yu ikna edebilir mi? Affettirebilir mi kendisini? Affetmezler. Çünkü ellerine geçirmişler bir fırsat, neden affetsinler? Güvenmiyorlar. Mesele o da değil; ABD, Tayyip Erdoğan’ı yıkmayı kafasına koymuş. Cumhurbaşkanımızın tekrar Amerika’ya dönüp sığınarak onları kendisini devirmekten vazgeçirmeye ikna etmesi mümkün değil. Eğer kafalarında böyle hayaller yaratılıyorsa, bunlar Türkiye’ye çok pahalıya mal olacak hayallerdir.
Sizin tarifinizde NATO’nun hedef aldığı ülkelerin fiilen bir silahlı ittifakı ortaya çıkıyor. İlk önce kafamızdaki kavram düzgün olacak; tehdit nereden geliyor diye berrak bir kavramımız olduğu zaman, diğerleri gelir. Önce Türkiye, bakın Mustafa Kemal Paşa niçin Sovyetlerin desteğini aldı? Savaştığı için. Sovyet Rusya o dönem Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa diye bir devrimci lider çıktığını, Ankara’da bir meclis kurduğunu ve direnmeye karar verdiğini gördü. “Ha, bunlar direnecek” dedi ve destekledi. Sen direnmezsen kimse seni desteklemez; hele bu kadar bocalarsan… Türkiye müttefik kazanmak istiyorsa, “Ben vatanım için direnmeye sonuna kadar varım” demeli ve bunu fiilen göstermeli ki herkes “Türkiye direnecek” desin.
NATO’dan çıkmanın bir bedeli olur mu? Ne bedeli olacak, kazancı olur! En başta kendi milletini bulunduğun cepheye yaklaştırırsın. Çünkü tehlikeleri veya tehditleri kim caydıracak? Türk milleti ve Türk ordusu. Ama Türk milletinin ve ordusunun kafası karışık olursa nasıl caydıracak? Burada en temel mesele Türk milletinin ve ordusunun bilincidir. Oralardaki karartmalar ve tortular çok zararlı olur. Cumhurbaşkanımızın Arnavutluk’tan dönerken yaptığı konuşma hem ordunun hem milletin kafasını karıştırır. Direnecek lider önce milletine ve ordusuna o güveni verecek.
Siz 70’lerin başında Sovyet sosyal emperyalizmine karşı tavır alarak sol içerisinde bağımsızlıkçı tutumu öne aldınız. O dönem “Ne ABD, ne Sovyet Rusya” diyordunuz. Bugün “Ne ABD, ne Çin, ne Rusya” denmiyor. O zaman iki süper devlet vardı ve Türkiye için ikisinden de bağımsızlık bir sorundu. Bugün “Ne ABD, ne Rusya, ne Çin” demek, “Yaşasın ABD” sloganına hizmet eder. O zaman Sovyetler Birliği ile Türkiye’nin müttefik olması diye bir seçenek yoktu, bugün ise Çin ve Rusya’nın Türkiye ile aynı cephede olması gibi bir gerçeklik var. Siz onları ittiğiniz zaman Amerikan planlarına hizmet eder ve Türkiye’yi Amerika’ya teslim edersiniz.
Şu haritaya bakalım; nerede Çin ve Rusya’nın namlusu Türkiye’ye dönük? Bunlar çok güncel tehditler, 20-30 yıl sonrasına ait öngörüler değil. İçerideki Amerikan üsleri niye yok bu haritada? Onlar da tehdit tabii. Haklısınız, aslında onları da koymak gerekir. Zaten İncirlik üssünün tehdit olduğunu 15-16 Temmuz’da gördük. Tehlikeli bir durum ortaya çıktığında Türk Silahlı Kuvvetleri oraya hemen vaziyet eder, o üsleri ortadan kaldırır.
Geçen hafta “NATO, Ukrayna’yı üye olarak kabul etmeden önce Türkiye tavır almalı, Rusya’ya karşı değil, seni de hedef alan kuvvete karşı birlikteyiz mesajı vermeli” demiştiniz. Şimdi NATO geri adım atmış görünüyor çünkü Rusya Ukrayna sınırına 100 bin kişilik kuvvet yığdı ve “Topraklarıma yönelik tehdidi izlemeyeceğim” mesajı verdi. Macaristan, Almanya ve Fransa da “Ukrayna’yı NATO’ya alamazsınız, ekonomimiz harap olur, bizi Rusya ile karşı karşıya getiremezsiniz” diye bastırıyor. Kararlı tutumlar sayesinde Amerika geri adım atıyor. Biz diyoruz ki; Amerika’ya karşı barışı koruyacaksak, Amerika’nın önüne kafamızı uzatarak NATO’yu önleyemezsiniz.
Rusya “yayılmacı” mı? Nerede yayılmacı kardeşim, bana bir şey göstersinler! Suriye’nin kuzeyinde kendi güvenliğini koruyor, Türkiye’nin bütünlüğünü kurtarıyor. Çünkü Suriye parçalandığı zaman Türkiye parçalanır. İyi ki Rusya ve İran Suriye’de var. Türk ordusu da orada belirleyici rol oynadı, Amerikan koridorunu yardı geçti. Suriye’yi hedef alması Cumhurbaşkanımızın çok büyük bir hatasıdır. Rus uçakları sayesinde ordun o harekâtı yapabiliyor; Türk ordusu hava güvenliğini Rusya’nın desteğiyle sağlıyor. Bunları bilmeden Cumhurbaşkanlığı yapılmaz. Vatan Partisi olarak 60’lardan beri “NATO’dan çıkalım” diyoruz. Programla güncel sloganı birbirine karıştırmamak lazım; “NATO’dan çıkalım” bizim stratejik programımızdır. Ama güncel gelişmeler o NATO’dan çıkma programını getirir, önünüze koyarsa, dayatırsa o zaman kampanya başlatırsınız. Vatan Partisi’nin programında “NATO’dan çıkalım” hedefi var ancak kampanya başlatma zamanı farklıdır. Diyelim ki Ukrayna’da savaş çıkar veya Türkiye’ye yönelik tehditler alevlenir; işte o zaman “NATO’dan çıkalım” diye güncel kampanyalar yapılabilir. İkisini karıştırmamak lazım. Stratejik programla güncel slogan ve kampanyalar iki ayrı düzlemdir. Bunları ayırt etmek gerekir.
***
Değerli izleyenler, 3-4 dakikalık bir aradan sonra tekrar buradayız. Efendim, Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Şimdi biraz iç siyaseti ve gündemdeki diğer başlıkları konuşacağız.
Bildiniz gibi Sayın Süleyman Soylu, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bir dişçi üzerinden Pensilvanya ile temas kurduğunu iddia etmişti. Söz konusu dişçi herhangi bir açıklama yapmadı, meseleyi yalanlamadı. O dişçinin ismi Ali Arif Özzeybek. Ne Ali Arif Bey’den ne de Sayın Kılıçdaroğlu ve çevresinden bir yalanlama geldi. Dolayısıyla bu bilginin doğruluğu şu ana kadar tescillenmiş oluyor. Oda TV’den Can Özçelik, Ali Arif Özzeybek’i aradığında, “Ben bu konuyla ilgili konuşmak istemiyorum” yanıtını alıyor; “Bizim böyle bir görüşmemiz olmadı” demiyor. Bu detay çok önemli.
Bir genel başkan, dişçi üzerinden telefon konuşması yapmaz. Benim yaptığım gibi yapar; kendi genel merkezinden telefonu çevirir, Pensilvanya’yla da, Amerika’yla da, Rusya’yla da, İsrail’le de konuşur. Kendine güvenen bir genel başkan, dişçiden aracılarla konuşmaz. Bu durum, onların güvenilmez bir tablo içinde olduklarını gösteriyor. Bu bir ahlak ve karakter meselesidir. Biz hiçbir şekilde böyle bir şey yapmayız, yapmadık.
Mesela ben geçmişte yurtdışına gittiğimde bunu hiçbir zaman gizlemedim. Bütün fotoğrafları dergimde manşetten yayınladım, açıklamaları paylaştım. DGM’de iki kere yargılandım, beraat ettim. 1991 seçimleri öncesinde Murat Karayılan Paris’ten beni aradığında, bize 21 milletvekilliği teklif ettiklerini açıkladım. “CHP listesinden seçime girin, size kontenjan verelim” dediler, reddettim. Bunu hiçbir zaman gizlemedim; 1991’de Sabah ve Milliyet gazetelerinde bu açıklamalarım yer aldı.
Aynı şekilde Fethullah Gülen ile bir fotoğraf çektirme teklifiyle de karşılaştım. İstanbul İl Merkezi’mizde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan 13 kişi ziyaretime geldi. “Sayın Fethullah Hocamızla bir otelin lobisinde buluşsanız, kamuoyuna bir fotoğraf verseniz, Türkiye’ye barış ve huzur mesajı olur” dediler. “Öyle şey olur mu? Fethullah terör örgütüdür ve o temizlenecek” dedim. Sonra Erol Mütercimler beni aradı; teklifin 5 milyon dolardan başladığını söyledi. “Bunu kabul ederseniz seçimde büyük başarı kazanırsınız, diğer partiler bu paraları aldılar” dediler. Hepsini reddettim ve bunları hem Anayasa Mahkemesi’ndeki savunmamda hem de Ergenekon davası zabıtlarında açıkladım.
Şimdi gelelim CHP’nin durumuna. Süleyman Soylu’nun elinde dinleme kayıtları olduğundan endişe ettikleri için dişçi meselesini yalanlayamıyorlar. Ancak bu dişçi meselesine gerek bile yok; çünkü manzara zaten meydanda. Kılıçdaroğlu, “FETÖ’yü hapisten çıkaracağım” diyor. Aralık 2021 itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 24 bin, Emniyet’ten 30 bin, Milli Eğitim’den 33 bin, yargıdan 4 bin kişi FETÖ bağlantısı nedeniyle tasfiye edildi. Toplamda 125 bin kişi. CHP, “Bunları tekrar devletin içine alacağım” diyor. Hatta genel başkan yardımcıları, “kesin hükümlü olsalar bile bir hafta içinde göreve iade edeceğiz” diyebiliyor. Bu, FETÖ ile ittifakın en açık kanıtıdır. 24 bin ihraç edilmiş subayı ordunun içine tekrar sokabilir misiniz? Bu bir kaos planıdır.
***
Şimdi bütün anketlerde kararsızların biriktiği gözlemleniyor. AK Parti, CHP, MHP ve İYİ Parti’den kopanlar var. Bu kararsızlar aslında çok kararlı. Şöyle ki; bu kesim tekrar CHP’ye, İYİ Parti’ye, HDP’ye veya AK Parti’ye/MHP’ye dönmeme konusunda kararlı. İşte bu orta kesim, Vatan Partisi’nin potansiyel gücüdür. Seçimi bu kararlı kitle belirleyecek. Ne Millet İttifakı ne de Cumhur İttifakı kendi başına bu kitleyi kazanabilir. Ancak Vatan Partisi üzerinden bir Türkiye İttifakı kurulabilir. Partimize katılımlar çığ gibi büyüyor; her taraftan, AK Parti’den, CHP’den, İYİ Parti’den gelenler var ve bu kriz derinleştikçe artmaya devam ediyor. Söz Parti’den açılmışken, Vatan Partisi’nin mücadelesine dair Diyarbakır’dan güzel bir haber geldi. Diyarbakır Ergani’deki taksicilerin ihale iptal davasını kazandık. Ferdi Başkan’ın yoğun çabalarıyla taksicilerimiz bu davayı kazandı. Ben Ergani taksicilerine ve şoförlerine üç yıl önce söz vermiştim; şimdi o sözü tutmanın ve davayı kazanmanın mutluluğunu yaşıyorum. Peki, bu nasıl oldu? Vatan Partisi Diyarbakır’da yerel bir sorunu mu çözdü? Evet, taksicilerimiz ihaleyi Vatan Partisi’nin çabasıyla kazandı. Buradan Diyarbakır’a ve taksicilerimize selamlarımı iletiyorum.
İptal davası açılmıştı çünkü ihale koşulları çok ağırdı; 100 bin lira gibi bir teminat isteniyor ve kooperatife üye olmayan herkese kapı açılıyordu. Yani taksiciye değil, şirketlere yönelik bir ihaleydi. Vatan Partisi böyle yerel sorunlarla ilgilenen bir parti. Gerçi genelde Türkiye’nin genel siyasetiyle ilgileniyoruz ama tüm örgütlerimiz yerel sorunların da takipçisi. Nasıl ki işçi-köylü meselesini konuşurken Fatsa’da fındık mitingi yapıldıysa; fındıkçılar, pamukçular, pancarcılar, tütüncüler gibi hep yerel sorunlarla ilgilene ilgilene 60 yılda buraya geldik.
HDP konusuna geçelim. Bu durumun tezkereyle bağlantısı var. Fezleke gündeme geldiğinde Cumhuriyet Halk Partisi, tezkeredeki tutumuna benzer bir şekilde bizi şaşırttı. Normalde Meclis’te teröre karşıymış gibi bir görüntü veriyor, HDP ile ilgili durumlarda hep ret noktasındaydılar. Ancak tezkerede farklı bir tutum aldılar ve CHP tarihinde ilk kez Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’ya operasyon yapmasını engellemeye çalıştılar. Şimdi fezleke konusunda da benzer bir tutum bekliyor musunuz? Birkaç günümüz kaldı, dileğimizi söyleyelim: Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin, HDP’li milletvekilinin dokunulmazlığının kalkması yönünde oy vermesini bekliyoruz. Türk milleti olarak bunu göreceğiz.
Şu an sanki sadece Semra Güzel olayı varmış gibi bir hava oluşturuluyor. Hem AK Parti tarafında hem de Millet İttifakı tarafında mesele sadece bir vekile indirgeniyor. Oysa HDP’nin lider kadrosu ve örgütlerinin önemli bir kısmı baştan sona PKK’nın hizmetindedir. Bu çok açık. Türkiye tarafına gelenlere kucak açmak ayrı bir mesele ama onlar PKK’ya olan bağlılıklarını sürdürüyorlar. Bir sürü fotoğraf, bir sürü ilişki… Mitinglerde “Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyorlar, “Türk ordusunu boğacağız” diyorlar. Daha ne olması gerekiyor?
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Bekir Şahin, iddianameden sonra da HDP’nin aynı eylemlere devam ettiğini belirtiyor. Sayın Başsavcımız çok değerli ve esaslı bir hukukçu; Yargıtay’ımızın başındaki Yargıtay Başkanı da öyle. Ancak bunu söylemelerine gerek yok; her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor. HDP’nin PKK’nın aleti olduğu biliniyor. Belki de Anayasa Mahkemesi’ne “Suç işlemeye devam ediyorlar, elinizi çabuk tutun” diye bir mesaj veriliyor.
Anayasa Mahkemesi eğer bir gaflet gösterip hukuki görevini yapmazsa ve 5 oy nisabıyla HDP’yi kapatmazsa, Türkiye’ye ihanet etmiş olur. Politika yaparken “ihanet” lafını kullanmam ama burada durum farklı. Kapatma kararı çıkmazsa PKK fermanlı bir terör örgütüne dönüşür ve HDP, PKK’ya yardım etmek için büyük bir hukuki yasallık zemin kazanır. Anayasa Mahkemesi beni akladı diyerek rahatça hareket ederler. PKK ile mücadeleyi Mehmetçik nasıl yürütecek? Bu, Mehmetçiği sırtından vurmak olur.
“Kapatmak Türkiye’nin elini zayıflatır, diktatör suçlamalarına yol açar, para cezasıyla yetinelim” gibi fikirler dillendiriliyor. Bunların hiçbir değeri yok. PKK’nın paraya ihtiyacı yok ki; Amerika parayı akıtıyor, uyuşturucu ticaretiyle muazzam gelir elde ediyor. Hazine yardımını 75 milyon lira aldılar; bu Türk milletinin alın teri ve vergileridir. Anayasa Mahkemesi kapatmayarak bu paranın PKK’ya akmasına cevaz vermiş oluyor.
“Kapatsak bile yenisini kurarlar” diyorlar. Atatürk döneminde terör örgütlerinin yasal partisi kurulabiliyor muydu? Sağlam bir devlet olursanız, halktan yana bir duruş sergilerseniz, buna izin vermezsiniz.
Şimdi bir de kaos planı tartışması var. “HDP’yi kapatırsak radikalleşir ve sokaklar karışır, seçim öncesi bu kararı almak daha iyi olur” diyorlar. Kapattığınız zaman radikalleşmezler, aksine süngüleri düşer ve tepelerini ezersiniz. Bugün topyekun bir mücadele var; Mehmetçik sahada, polisimiz görevde, belediyelere kayyum atanıyor. Bu mücadelenin tek eksiği, HDP’nin Meclis’te cirit atmasıdır. HDP’yi kapattığınız zaman Kürt vatandaşlarımız da “Türk devleti kararlı, bunlara hayat yok” diyecektir.
Süreci yavaşlatan Anayasa Mahkemesi Başkanı mı? Elbette başkandan inisiyatif bekliyoruz ama üyelerin de aktif tavır alması, başkana “Türkiye’ye ihanet edemeyiz” demesi gerekir. Ayrıca Pervin Buldan’ın “AKP sonrası kurulacak yönetimin parçası olacağız” açıklaması bir gerçeği ifade ediyor. Anayasa Mahkemesi HDP’yi kapatmadığı takdirde, onları hükümete taşıyacak sürece omuz vermiş olur.
Son olarak Cumhurbaşkanı’nın “İmralı’dakiler, Edirne’dekiler hesap verecek” ifadesine değinelim. Bu cümlenin sürpriz bir tarafı yok. Abdullah Öcalan, “Ben Türk devletinin elinde bir enstrümanım” diye bizzat itiraf etmiştir. Türk devleti Edirne’ye yani Selahattin Demirtaş’a ve HDP’ye hesap soracaktır. O enstrümanı kullanarak süreci hızlandırabilirler. PKK beyaz bayrak çekmek üzeredir, bu hamleler süreci bitirebilir. Önemli olan devletin kendi gücüne ve yürüttüğü stratejiye güvenerek bunu kamuoyuna net bir şekilde anlatabilmesidir. Veya da “Türk Devleti fena mı?” diyecek. PKK’yı bitiriyoruz, niçin feryat ediyorsunuz? PKK’nın bitmesinden, HDP’nin bitmesinden niye bu kadar telaşa düşüyorsunuz? Şu anda PKK’ya karşı mücadelede İmralı’dan ses çıkarmaya gerek var mı? Var. Çünkü PKK eziliyor; mağaradan çıkamıyor, saldırı yapamıyor. Daha hızlı ezilir, daha çabuk sonuç alınır. Mesela Suriye ile Türkiye iş birliği yapsa süreç çok hızlanır, hatta biter. Böyle bir şeye gerek de kalmaz. Tabii, o da olsun bu da olsun; Suriye’yle iş birliği yaparsın. Ezerken Abdullah Hoca da çıkartılsın. Abdullah Hoca, Atilla Uğur komutana söylediği gibi; “Ben Türkiye’nin toprak bütünlüğünden yanayım. Silahları bırakın, huzur ve barış olsun. Birbirimizi kardeş olarak vurmayalım, kırmayalım” diye çağrı yapar. Eskiden de yaptı zaten, hatırlayacaksınız; yine böyle bir çağrı olmuştu.
Yani bir yandan HDP ile resmi ittifak yapmayan, bunu sürekli reddeden ve tabanını teskin etmeye çalışan bir İYİ Parti var. Milliyetçi tabanda, birçok sebepten dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kitlenme ve İYİ Parti tabanı için söylüyorum, gerekirse HDP ile yıkma eğilimi bile yaygın. Yani Akşener bunu sürekli tabana yayıyor. Bu hamle; üstelik İYİ Parti, Milliyetçi Hareket Partisi’ne operasyon yaptı ve ciddi bir parçayı Akşener eliyle alıp HDP’nin yanına koydu. Şimdi sizin bu söylediğiniz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği ve sizin de az önce PKK’yı çözmek bakımından olumlu olur diye belirttiğiniz hamle yapılırsa; o hem gri alandaki milliyetçiler hem de İYİ Parti tabanındaki milliyetçiler ters propagandayla itilmiş olmaz mı?
Sevinirler. Mehmetçik ölmeyecek, bir an evvel HDP bitecek, PKK bitecek. Ama korkak korkak yaparsan, “Vallahi billahi Osman Öcalan’a ben yaptırmadım” der ve pısarsan, o zaman meydan onlara kalır. Ama Abdullah Öcalan bunu yaptığı zaman, Türk devleti “Daha ne istiyoruz ya? Bak PKK’yı dağıtıyoruz, PKK’yı çözüyoruz. Siz PKK’nın yanındasınız, onun için buna karşı çıkıyorsunuz” dediği zaman karşı taraf perişan olur.
Diğer konuya geçelim mi? Tabii. Yani bakın burada dönüp dolaşıyoruz. Buraya gelene kadar, ta Ukrayna-Suriye meselesinden başlayarak AK Parti yönetiminin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın içine girdiğimiz vatan savaşı ve şimdi eşiğinde olduğumuz üretim ekonomisi sürecinde —ki Sayın Cumhurbaşkanımız “ekonomik kurtuluş savaşı” diyor— sağlam bir strateji kuramadığını ve sağlam strateji kuramadığı için de siyasetler geliştiremediğini, cesur olamadığını görüyoruz. Bütün programımızın özeti bu.
Çok aslında sert bir eleştiride bulunuyorsunuz yumuşak cümlelerle.
Sert değil efendim, gerçeklik bu. Şunu da söyleyeyim; bu AK Parti iktidarını sonuna götürüyor. Yani bunlar, önümüzdeki aylarda telafi edilemeyecek bir yere doğru AK Parti’yi ve MHP’yi götürüyor. Zaten geldikleri nokta bu yanlışlar yüzünden. MHP’yi de kattınız; MHP’yi AK Parti mahvetti. E tabii.
MHP niye rıza oldu peki?
Onların bileceği bir şey, onu MHP’ye sorarsınız. Milliyetçi Hareket Partisi; şunun için, vatanı savunmak için Cumhur İttifakı’nda olması gerekiyordu. Ama Cumhur İttifakı’nda teslim olmak yerine iktidarın ortağı olarak…
Yetkisiz olmasını mı kastediyorsunuz?
Sırf yetkisizlik değil, ortak değil; kuyrukçu. MHP bugün AK Parti’nin kuyruğunda, yoksa ortağı değil. Halbuki bu tür beraberlikler ortak olunduğu zaman sağlıklı olur, her iki partinin de lehine olur. Bu durum AK Parti’nin erimesine yol açıyor; AK Parti’nin erimesi de MHP’nin erimesine yol açıyor. Vatan Partisi’nin üstünlüğü ise sorumlulukları paylaşmamasında. Vatan Partisi diyor ki: “Ancak ben hükümette olursam ve iktidarın ortağı olursam o beraberliğin içinde yer alırım, yoksa hiç kimseyi sırtımda taşımam.”
MHP, AK Parti’yi sırtında taşıyor ve bu yüzden de MHP tabanında çok büyük bir infial var. Haklı bir infial. “Biz niye AK Parti’yi sırtımızda taşıyoruz ya? Niye AK Parti’nin yanılgılarının ve vatandaştaki hoşnutsuzluğun muhatabı haline düşüyoruz? Hem hükümette değiliz hem de sorumluyuz.” MHP tabanı bunu düşünüyor. MHP’nin karşılaştığı sorun bu.
Kıbrıs seçimleri ile ilgili Sayın Perinçek’in fikirlerini alalım. Ulusal Birlik Partisi, Kıbrıs’ın vatanını, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ni, oradaki Türklerin refahını ve geleceğini savunmak bakımından en düzgün durumda olan parti.
Türkiye’nin Vatan Partisi olarak ve Türkiye’nin emek ve vatan davasını savunan parti olarak tabii ki Kıbrıs bizi çok ilgilendiriyor. Yalnız Kıbrıs değil; Suriye’deki seçimler, Irak’taki seçimler, Rusya’daki seçimler de ilgilendirir. Hiçbir yerde Batıcıların, Atlantikçilerin, yani Türkiye ve Kıbrıs düşmanlarının başarı kazanmasını istemeyiz. Orada iki seçenek var: Amerika’yı mı seçeceksin yoksa Ulusal Birlik Partisi’ni mi? Amerika ve Batı karşısında en yeterli, en büyük güç Ulusal Birlik Partisi.
Sayın Tatar çok önemli bir adım attı, bir danışma kurulu oluşturdu. Tebrik ediyoruz. Çok seçkin devlet adamlarını ve vatanseverleri Cumhurbaşkanı danışmanlığına atadı. Çok doğru, isabetli bir atama. Danışma kurulunda Taner Erginel, Prof. Dr. Ata Atun, Emekli Kıdemli Savcı Güven Silma ve Rauf Denktaş’ın Gezici Büyükelçisi Hüseyin Macit Yusuf var. Güzel bir heyet, umutlarımızı güçlendiren bir atama.
Ulusal Birlik Partisi hemen hemen her seçimde birinci oluyor ama tek başına iktidarı yakalayamıyor. Orada genelde ekonomik meseleler partiyi düşürüyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomisi bu dönemde biraz tartışmalı, hangi adımlar atılabilir?
Her şeyin başı bağımsızlık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsız olur ve o Avrupa Birliği’nden gelen, Güney’den, Rum kesiminden gelen rüzgarları göğüslerse Kuzey Kıbrıs ekonomisi de canlanır. Tanınma süreci ekonomiye katkı sağlar mı? Nasıl sağlamaz? Tabii sağlar. Devletler tanıdığı zaman oraya uçaklar gelecek, gemiler gelecek, ticaret genişleyecek; limonunu, portakalını satacak, turizmini geliştirecek. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması, ekonomisinin gelişmesi bakımından tayin edicidir.
Vatan Partisi Kültür Sanat Bürosu Başkanı Sayın Murat Demirbaş’ın bir oyunu var. Kendisi çok başarılı bir tiyatro sanatçısıdır. Biz de bir izleyicilerimize gösterelim istedik. Ayrıca Pekin Kış Olimpiyatları 2 Şubat’ta başlıyor ve Çin Devlet Televizyonu’nda benim olimpiyatlara mesajım yayınlanacak. Türkiye’den uluslararası olimpiyata mesajı alınan tek kişi benim.
Kış olimpiyatları çok önemli. Kar ve buzda yapılıyor ama aynı zamanda insan sıcaklığı var. Dünyanın yedi ikliminden sporcular katılıyor. Mesajımda da belirttim: Ne yarışıyor? İnsanlık, sportmenlik, ahlak, karakter, çetin mücadele azmi yarışıyor. Sloganım da şu: “Şampiyon insanlık.” Yani orada Türkler, Amerikalılar, Çinliler şampiyon olmayacak; insanlık şampiyon olacak.
*(Mesaj izlenir)*
Evet, güzel bir mesaj oldu. Çin basınına da haber atlattık şu anda. Şimdi Sayın Murat Demirbaş’ın oyununun tanıtımına geçelim, Ankara’daki bütün sanat çevrelerini de davet etmiş olalım.
Efendim, izleyicilere vereceğiniz armağanlara gelelim?
Kitap olarak Sayın Turan Özlü’nün “Yeni Cumhuriyet Halk Partisi (YCHP)” kitabını öneriyoruz. Hapishanede çalıştı, belgelere dayanan çok kıymetli bir kitap. 2010-2014 yılları arasında Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine nasıl oturtulduğunu ve izlenen politikaları bilimsel yöntemlerle topladı. Kendisini tebrik ediyoruz. Müzik olarak da Kemali’nin “Tek Ayak” oyunu vardır, çok estetiktir. Önümüzdeki hafta Malatya, bir sonrakinde de Kayseri’deyiz, merak etmeyin. Oralardan da devam edelim. Buran tarla başına da… Bu bizim tek ayak oyunumuz. Gelsene, sesini açar mısın? Çok güzel anlatır mısınız efendim? Bir yandan da izleyelim.
Eğin halayları çok farklıdır; omuz ve bel kırıtmaları vardır, çok enteresandır. Rus danslarında da Kıpçakların hep bel ve omuz kırıtmaları olduğu söylenir. Eğin halayları bu bakımdan değişiktir; yani bir Kafkas rüzgârı ve esintisi içerir. Babam da bu oyunları çok güzel oynardı. Ağır halaylardır, dikkat ederseniz; öyle haldır huldur oynanan oyunlar değildir, estetiktir. Omuzlara, ayaklara dikkat edin; müzik de tabii olağanüstü güzel.
İzleyicilerimizi bu görüntülerle baş başa bırakmadan önce size teşekkür edelim. Biz teşekkür ederiz, İlker Bey, teşekkür ederiz. Arkadaşlar gerekirse başa alalım; eğer uzun değilse ya da bittiğinde tekrar baştan verelim. İzleyicilerimize hem halayı hem de görüntüyü tekrar izletelim. Teşekkür ederiz efendim, sabırla izlediğiniz için. Şu anda veriyoruz, yayından sonra bir daha verelim. Şu an tamamı sizler için ekrana geliyor. Görüşmek üzere efendim.
Altyazı: M.K.

