Altyazı M.K. Merhabalar efendim. “Çıkış Yolu” saatindeyiz. Hoş geldiniz, ekranlarınızın başındasınız. Tabii kaç gündür gündemde yoğun konu başlıkları var. Sayın Doğu Perinçek hangi yorumları yapacak, hangi programı açıklayacak diye merak ediliyor. Kazakistan, Foreign Affairs raporu, ABD Derin Devleti’nin raporu, Suriye, ekonomi, HDP ve iç siyasetteki diğer konu başlıklarını bugün masaya yatıracağız. Sizlerden de sorularınızı ve görüşlerinizi bekliyoruz.
Mustafa İlker Yücel, siz de hoş geldiniz.
**Mustafa İlker Yücel:** Hoş bulduk, teşekkürler. Yine birlikteyiz.
Kazakistan tabii sıcak konu, onunla başlamak isteriz. Hem siz hem partinizin diğer yöneticileri çeşitli açıklamalar yaptınız. İsyan bastırılma noktasına doğru gidiyor ancak oradan çıkarılacak dersler nelerdir ve siz son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
**Doğu Perinçek:** Kazakistan kendi 15-16 Temmuz’unu yaşıyor. Nasıl Türkiye’de 2016’da Amerikan gladyosu bir darbe yapmaya kalkıştıysa ve Türk ordusu ile Türk milleti bunu bastırdıysa, orada da benzer bir durum var. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tankla bastırıldı; halk desteği burada çok önemlidir.
Kazakistan’da doğrudan bir gladyo yapısı yok ama Amerika’nın Batı Asya’da, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde beslediği terör örgütleri var. İslam bayrağını kullanan, İslam’la ilgisi olmayan, mazlumların karşısında Amerika’nın aleti olan DAEŞ gibi örgütler… O DAEŞ’in eğittiği; Özbek, Uygur gibi unsurları toplayıp Afganistan üzerinden Kazakistan’a yığdılar. Yani bizim gladyonun yerine, gladyonun kullandığı “ayak takımı” diyebileceğimiz güçleri kullandılar.
Burada çok büyük bir ders var. “Uygur Türklerimiz” deyip duruyorlar ama onlar Uygur Türkü falan değil; Uygur Türklerine de ihanet eden, Amerika’nın avucundaki terörist gruplar. Aynı PKK veya FETÖ gibi; bunlar ne Türk, ne Kürt, sadece Amerika’nın aletleridir. Kazakistan’da da bu terör örgütleri Türklüğün ve Kazakistan’ın karşısına sürüldü. Birinci dersimiz şudur: Bu terör örgütlerine karşı cepheyi doğru tutmalıyız. Bunlar Uygur ya da Özbek değil, Amerika’nın kullandığı terör örgütleridir.
İkinci ders ise kimin yanımızda, kimin düşmanımız olduğudur. Afganistan’da da bunu yaşadık; Amerika kaçarken piyonlarını tekerleğin altında bıraktı. Afganistan’ın kurtuluşunda Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan gibi Türk devletleri ortak bir tavır aldı. Karşılarında Amerika vardı; Türk devletlerinin yanında ise Rusya ve Çin yer aldı. Dünya çapındaki saflaşmada Rusya ve Çin, Türkiye’nin ve Türk devletlerinin yanında konumlanıyor. Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Libya’da, Suriye’de ve Irak’ta bu cepheleşmeyi iyi anlamamız lazım.
Ukrayna’nın gerçek yüzü de burada ortaya çıktı. Ukrayna, Kazakistan’daki darbeyi destekleyen karargâhlardan biri. Kazakistan’daki sözde İslami terör örgütleri aynı zamanda Ukrayna’da karargâh kurmuş durumda; orası aynı zamanda FETÖ ve PKK’nın bir üssü. Biz, FETÖ ve PKK üssü olan Ukrayna karşısında; Türkiye’nin Soçi’de ve Astana’da yanında yer alan Rusya ile hareket etmeliyiz. “Ukrayna’nın toprak bütünlüğü” adı altında Rusya’ya laf söylemek çok yanlıştır.
Üçüncü ders, bu işlerin silahla çözüldüğüdür. FETÖ darbesi silahla bastırıldı, PKK silahla temizleniyor. 2015’ten sonra Türkiye, teröre karşı silahla yürüdü ve sorunlarını bu şekilde çözdü. Afgan halkı da eline silahı alıp Amerikan kuklalarına karşı savaşmasaydı Afganistan kurtulmayacaktı.
Önümüzdeki süreçte Türkiye’de bir iktidar mücadelesi var. Sandığa giden süreçte Amerika’nın Türkiye’ye şiddet uygulama ihtimali yüksek. Dedeağaç’tan, Selanik’ten, Girit’ten namlularını gösteriyorlar; yığınak yapıyorlar. Hedefin Türkiye olduğu, yaptıkları askeri manevralardan belli.
Türkiye’de 15-16 Temmuz benzeri bir olay tekrar olur mu? Sanmıyorum, çünkü Türkiye’de NATO gladyosu ezildi. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milleti, NATO’nun yer altı örgütünü temizledi. Türkiye zincirlerini kırdı ve özgürleşti.
Kazakistan olayı aynı zamanda bütün Türk devletlerinin birleştiğini gösterdi. Türk devletleri, Amerika’nın piyonu olan DAEŞ türü terör örgütlerine karşı aynı cephede mevziye girdi. Birileri bu örgütleri “Türklük adına” koruyordu, oysa bu gruplar bizzat Türklüğe ve Mehmetçiklerimize karşı silah çekmiştir.
Basında Rusya’nın Kazakistan’a girmesi “işgal” gibi yansıtıldı. Oysa Kazakistan Devleti, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü çerçevesinde yardım istedi. Rusya bir hegemonya kurmuyor; Amerika tehdidi karşısında müttefikleriyle sağlıklı ilişkiler geliştiriyor. Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev de Rusya’nın yardımından memnun olduklarını, asıl operasyonu kendi polislerinin yürüttüğünü belirtiyor. Sonuç olarak, bu olay Kazakistan’ın içindeki FETÖ ve diğer terör unsurlarını temizlemesi adına bir dönüm noktası olmuştur. Dünyadaki cepheleşmede kimin nerede durduğu bir kez daha netleşmiştir. Türkiye var, Rusya var, Çin var. Türk devletleri var. Yani tekrar sayalım: Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan… Ayrıca İran var. Bizim tarafta Afganistan, Pakistan ve Bangladeş var. Bugün Bangladeş diplomatıyla Türkiye’den ayrılırken görüştüm, çok değerli dostumla bu konuları değerlendirdik. Onlar da Kazakistan devletini destekliyorlar. Ondan sonra Araplar ve bütün Arap dünyası var; mazlumlar dünyası… Latin Amerika’daki Maduro gibi devrimci cumhuriyetler var. Yani saflar belli oldu.
Peki, Ermenistan sizi şaşırttı mı ya da buradaki tutumu nasıl? Ermenistan artık o Karabağ yenilgisinden sonra; Türkiye, Rusya, İran ve Azerbaycan tarafından kuşatıldı. Orada başka yapabileceği bir şey yok. Kafkaslar’da artık kimse Amerikancılık falan böyle açıktan yapamaz. Yapmaya kalktılar ve ne oldu? Ezildiler. Buradan ders çıkardılar; şimdi o altılı platforma uyum göstermeye çalışıyorlar. Ermenistan’dan çok, Gürcistan bir tehlike olarak gözüküyor. Ermenistan daha dersini almış, uslanmış gibi; ama Gürcistan’da Amerika’nın üsleri var. Gürcistan, tıpkı Ukrayna gibi Karadeniz’de Amerika’nın bir üssü hâline geldi.
Uluslararası düzlemde saflaşmayı anlattınız; peki Türkiye iç politikasında bu saflaşma nasıl cereyan ediyor? Türkiye iç politikası da çok önemli çünkü önümüze ışık tutacak. Vatan Partisi, Amerikan emperyalizmine karşı cephenin en kararlı gücüdür. Afganistan’da da, Kazakistan’da da, Doğu Akdeniz’de de, Karadeniz’de de en kararlı güç Vatan Partisi’dir. Ankara, FETÖ ve PKK’ya karşı mücadelede de en kararlı tutumu sergilemektedir. Vatan Partisi ile birlikte Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti ve çeşitli partilerin içindeki milli unsurlar, Türkiye cephesini oluşturuyorlar. Karşı taraftaysa CHP var; bunu Kazakistan’da bir kez daha gördük. CHP yönetimi, Amerikancı kimliğiyle ortaya çıktı. Bütün saflaşmalarda ve çarpışmalarda Amerika nerede konumlanıyorsa, CHP hiç tereddütsüz onun eteğinin altına sığınıyor. Bunu görmemiz lazım. Milliyetçi iddiasında bulunan İYİ Parti de onunla beraber ve Kazakistan’da Türk dünyasının karşısına düştü.
Biz Türk milliyetçiliğinin ön cephesiyiz; Türk milliyetçiliği bayrağını bugün Vatan Partisi taşıyor. Bütün milliyetçilerimize şunu öneriyoruz: İzlediğiniz politikalarda ve söylemlerde bir mihenk taşına vurun; Kazakistan ne yapıyor, Özbekistan ne yapıyor, Azerbaycan ne yapıyor, Türkmenistan ne yapıyor, Kırgızistan ne yapıyor? Türkiye’yi bıraktım, “Dünya Türklüğü” deyip duruyorsunuz; dünya Türklüğü her olayda Rusya ve Çin’le birlikte hareket ediyor. Siz ise Amerika’yla birlikte, milliyetçilik adı altında dünya Türklüğüne karşı cephe tutuyorsunuz. Bazı rotasını şaşırmış, akılcı olmayan milliyetçilerimiz var.
Milliyetçilik ancak akılcı olabilir, bilimseldir. Çünkü milliyetçilik rasyonalizmle birlikte doğdu. Kapitalizmin geliştiği ortamlarda ortaya çıkan milliyetçilik, aynı zamanda Orta Çağ ideolojisine karşı önemli bir akımdı. Dolayısıyla Fransız, Alman, İngiliz milliyetçiliği; dünyada ne kadar milliyetçilik varsa aynı zamanda akılcıdır. Hurafelerle milliyetçilik yapılmaz. Milliyetçiliğin içinde hurafeler varsa, o Orta Çağ’dan kalan bir tortudur. O bakımdan milliyetçilik bilimseldir; “akılcıdır” demek yerine “bilimseldir” demek daha doğru.
İYİ Parti ise maalesef emperyalizmin güdümündeki sahte milliyetçiliktir. İYİ Parti İl Başkanı Buğra Kavuncu, Halk TV’de “Orada bir halk isyanı var ve diktatör devriliyor” şeklinde konuşmalar yaptı. İşte bunların Türk düşmanlığı ve maskeleri böylece düştü.
Peki, Kazakistan’da ekonomik sorunlar yok muydu? Elbette var. Orta Asya ülkelerinin hepsinde, Türkiye’de olduğu gibi ekonomik sorunlar ve demokrasi tartışmaları var. Ancak bunları “despotluk” olarak nitelendirmek, düşman ağzıyla bizim cepheye saldırmak olur. Şu an Amerikan emperyalizminin başlıca tezi bu. Der Spiegel, Economist, Time gibi Batı medyasının kontrolündeki yayın organları; Tayyip Erdoğan, Putin, Xi Jinping, Maduro ve İran gibi Amerika’ya kafa tutan kim varsa onları “otokrat” veya “despot” diye hedef alıyorlar.
AK Parti’nin içine baktığımızda ise çok göze çarpan bir kafa karışıklığı var. AK Parti netleşmiş değil. İçinden Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu gibi isimler çıkıyor; yani AK Parti’nin içinde o kadar kuvvetli bir Amerikan etkisi var ki… Ancak AK Parti, 2015 tarihinden sonra Amerika’ya cephe alınca, içindeki o küreselci unsurları adeta kusmaya başladı. Onları attıkça güçleniyor.
Sonuç olarak; bütün Batı medyası bir orkestra şefi tarafından yönetiliyor gibi aynı lafları söylüyor. Türkiye’de “Kazakistan’da despotluk var” diyenler, Amerika’nın ağzıyla konuşuyor ve aslında Tayyip Erdoğan’ın da kuyusunu kazıyorlar. Türkiye cephesinde yer almak varken, yeminli vatan düşmanı konumlara düşmek kabul edilemez. Vatan Partisi ise Tayyip Erdoğan’ın rakibi olarak çıksa da onu bir düşman olarak görmüyor; Amerika ile direnmede en ön safta yer alıyor. Çünkü 2015’ten beri PKK ile mücadelemiz, FETÖ’yü ezmemiz ve sınır ötesi harekâtlarımızla aslında doğrudan Amerika ile savaşıyoruz. Bir de namlular bize dönmüş durumda; Amerika’nın namluları. Bunu görmemiz lazım. Önümüzdeki dönem, daha ciddi boyutlarda devam edecek. Onun için siz, biz, Türkiye; Türkiye’den yana olan, vatanını seven herkese soruyorum: Biz Türkiye’yi bu önümüzdeki süreçte, Tayyip Erdoğan’ı kenara atarak savunabilir miyiz? Yani Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı, iktidar partisinin başkanı, hükümete kumanda eden başbakan gibi. Ordu, polis… Yani Tayyip Erdoğan’dan vazgeçerek, ordudan vazgeçerek, polisten vazgeçerek… Her şeyi bırakıyorum, AK Parti’nin toplum içindeki gücünü, millet içindeki gücünü falan bir yana bırakıyorum. Türkiye’nin silahlı güçleri ve devlet mekanizması bugün Tayyip Erdoğan’la beraber, onun komutası altında. Tayyip Erdoğan kelle koltukta Amerika’ya karşı mücadele ediyor. Amerika kazanırsa sadece iktidarı kaybedenler değil, başkaları da kaybeder; kellelerini de kaybederler. Öyle bir döneme giriyoruz.
Şimdi böyle bir döneme girerken “Tayyip Erdoğan’sız Amerika’ya direniriz” demek aptalcadır. Bugün Türkiye’de Tayyip Erdoğan’sız Amerika’ya direnme formülü, aptalcanın da aptalcasıdır. Koskoca Cumhurbaşkanını, devlet başkanını kenara iterek Amerika’ya mı direneceksin? Atatürk böyle mi yaptı? Dört kere Vahdettin’e niçin gitti? Niçin İstanbul hükümetini kazanmaya çalıştı? En kötüsünden, İstanbul hükümetinde kendisiyle beraber bir ekip vardı ve Ali Rıza Paşa hükümetiyle İstanbul hükümeti, Anadolu hükümetinin tarafına geçti. Bunlar Atatürk’ün doğru politikaları sayesinde oldu. Kaldı ki bugün Tayyip Erdoğan İstanbul hükümeti değil; Tayyip Erdoğan bugün Amerika ile en önde bizimle birlikte savaşan konumdadır. Sen onu dışlayarak Amerika’ya mı direneceksin?
Bunlar “parlamentarist kafa”dır; yani önünde şiddeti görmeyenler. Lay lay löm; balonlar uçacak, kroponlar yapılacak, mitingler olacak, sandıktan falan filan… Türkiye böyle bir sürece girmedi. Bunu çok iyi tespit etmemiz lazım. Türkiye, iktidar sorununun çözümünde şiddetin gündemde olduğu bir sürece girdi. Tekrar ediyorum; Türkiye’de hükümet sorununda, iktidar sorununda şiddetin gündemde olduğu bir sürece girdik. Amerika bunu bize namlularıyla dayatıyor. “Şiddet var, ben size şiddet uygulayacağım ve iktidarı ben belirleyeceğim” diyor. Tayyip Erdoğan’ı devirip Türkiye’nin milli güçlerini tasfiye etmeyi hedefliyor.
İktidara kimi getirecekler? HDP’yi, PKK’yı, FETÖ’yü; onlarla birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve İYİ Parti’yi. CHP ile İYİ Parti de FETÖ, PKK ve HDP ile beraber iktidar projesine, ABD’ye teslim oluyorlar. Teslim olduklarının kanıtı da şudur; “Hapistekileri çıkartacağız” diyorlar. Demirtaş kim? Hapishanedeki en büyük PKK’lı. PKK’nın yasal örgütünün lideri. Bundan daha ağır bir konum var mı? Suçun ağırlığı ortada; tabanca çekti, Mehmetçik’i öldürdü. Mehmetçik’i öldüren terör mekanizmasına siyasi alandan destek sağlayan bir iş yapıyor. Bunları mı hapisten çıkaracak CHP ile İYİ Parti? FETÖ’yü hapisten çıkartacakmış, bütün hapishaneleri boşaltacakmış! Devletin içinden tasfiye edilen 104 bin kamu görevlisini, ordudan atılan 24 bin FETÖ’cüyü tekrar devletin ve ordunun içine koyacakmış. Bu vaat ettikleri program aslında kaostur. İktidara gelemezler ama Türkiye’de karışıklık yaratabilirler; onun için ciddiye almak lazım.
Buradan birinci temamıza dönelim: Amerika Türkiye’ye hem dışarıdan hem de içeriden şiddet dayatıyor. Bugünün en temel fikri budur. ABD Türkiye’ye hem dıştan hem içten şiddet dayatıyor. Onun için Amerikan şiddetiyle savaşa savaşa hükümet olacağız; Tayyip Erdoğanlar da Amerikan şiddetine karşı savaşa savaşa hükümette kalabilir.
“Siz şimdi sandığı beklemeyin mi diyorsunuz?” demiyorum. Amerika şiddet dayattığına göre iktidar sadece sandıktan değil, bu mücadele içinden çıkacak. İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi; Ankara’da Meclis kuruluyor, sandıktan seçilen milletvekilleri var ama o milletvekilleri silahlı bir mücadele içerisinde hükümeti kuruyor ve ayakta tutuyorlar. Mücadele ederek sandıktan çıkıyorlar, mücadele ederek iktidarda kalıyorlar. Yunan orduları Ankara’ya yaklaştığında “Sandıktan çıkmış bir Meclis var, bunlara hürmet edeyim” mi diyecekler? Eğer silahın olmazsa, Ankara’ya girdiklerinde ne sandık kalır ne Meclis.
Önümüzdeki dönemde iktidar mücadelesi Amerika ile milli güçler arasında olacak. Milli güçler Amerika ile mücadele ederken en doğru programı, en doğru stratejiyi, en doğru siyaseti ve kadroları hükümet haline getirecek ki Amerika’nın üstesinden gelsin. İstiklal Savaşı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde oldu çünkü onu kazanacak seçenek oydu.
Özetle, önümüzdeki dönem Amerika’nın dayattığı dış ve iç şiddete karşı koymadan ve bunu püskürtmeden Türkiye’de bir milli egemenlik, milli irade ve milli iktidar olmaz. İçeriden dayatılan şiddet ile dışarıdan dayatılan şiddet arasında bir fark var; Amerika içeriden dayattığı şiddetle, yani PKK veya FETÖ artıklarıyla hedeflerine ulaşamaz. Dışarıdan müdahale belirleyici olacak. Yani Doğu Akdeniz ya da Suriye’nin kuzeyi… Oradaki olasılıklar iktidar sorununun çözümünde daha belirleyici olacak.
Amerika dünyanın en büyük silahlı gücü; dolar saltanatı çöktü ama silahlı gücü karşısında Rusya, Çin, Türkiye, İran gibi güçler oluştu. Doğu Akdeniz’de karşımızda ciddi güçler var. Nemesis ve Nabal-Dina tatbikatlarında Türkiye’ye çevrilen namluların arkasında Amerikan, İsrail, Yunan ve zaman zaman Fransız bayrakları görüyoruz. Doğu Akdeniz’deki tehdide karşı Türkiye’nin caydırıcı güçler inşa etmesi çok önemli. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Rusya ve İran varlığı nedeniyle durumumuz daha iyi. Ancak Karadeniz ve Akdeniz’in aynı deniz olduğunu görmeliyiz. Cepheleri de aynı cephedir; Karadeniz’de başka, Akdeniz’de başka cephe yoktur. Türkiye’nin bu bölünmüşlükten kurtulması lazım.
Ukrayna, Karadeniz’in Yunanistan’ıdır; Kazakistan’da darbe yapan Amerikancılarla beraberdir. Biz hâlâ Rusya’ya karşı Ukrayna’yı kollayan siyasetler izleyerek vatanımızı savunamayız. Son dönemde ara buluculuk girişimleri başladı, bunu memnuniyetle karşılayalım ama bununla yetinirsek işin içinden çıkamayız. Ermenistan’ı nasıl savaşla hizaya getirdiysek, Ukrayna da biraz yenilerek hizaya gelecektir.
Dedeağaç’a bin tane tank geliyor, Amerikan uçakları yerleşiyor. Bir kısmı “Bunlar bize değil, Rusya’ya karşı” diyor; bir kısmı “Hayır, Türkiye’ye karşı” diyor. Nasrettin Hoca misali; ikisi de haklı. Dedeağaç, Bulgaristan, Gürcistan veya Ukrayna’daki yığınak hem Türkiye’ye hem Rusya’ya karşıdır. Olay bir tutuşursa hepsi yayılır. Eğer biz Kazakistan’da, Azerbaycan’la, İran’la, Rusya’yla, Çin’le aynı cephedeysek, Ukrayna’ya yapılan yığınak bizi hedef alıyor demektir. Bunu görmediğimiz zaman vatanımızı savunamayız.
Sayın Hulusi Akar, “Dedeağaç’taki her yığınağı bize karşı görmeyelim” diyor. Burada bir aymazlık ve Türk milletini yanlış bilgilendirme var. Belki belayı görmek istemiyorlar ama bu, savunma zafiyeti yaratır. Milleti uyarmak yerine uykuya yönlendirmiş oluyoruz. Oysa Atatürk, bütün İstiklal Savaşı boyunca milleti bilgilendirerek arkasında tutmaya önem vermiştir. Biz Vatan Partisi olarak Türk milletini, Amerika’nın kullanacağı şiddete karşı hazırlıyoruz. Çünkü *Foreign Affairs* dergisinde yayımlanan kaos planı ve muhalefetin (Kılıçdaroğlu’nun) üzerine çizilen çarpı işareti, önümüzdeki sürecin yol haritasını bize gösteriyor. Bundan Amerika vazgeçti. Hakikaten şimdi bakın; Foreign Affairs’de çıkan yazıya… Foreign Affairs nedir? Amerikan derin devletinin organı. Yani Amerika’nın resmi bir organı değil ama derin devletin organı. O nedenle orada çıkan yazılar falancanın, feşmekancanın yazdığı yazılar değildir; Amerikan derin devletinin görüşüdür. O yazılar ısmarlanır, o görüşe göre yazılır. Eğer yanlış yazılırsa da düzelttirilir.
Peki, şimdi orada ne oluyor? Birincisi, Erdoğan Amerika yolundan ayrıldı. Makalenin başlığı: “Erdoğan İçin Oyunun Sonu”. Yani Amerika diyor ki: “Ben Erdoğan’ı devirmeye karar vermiştim, şimdi artık o sona yaklaşıyorum.” Bu makalenin başlığı değerli izleyenlerimiz; Erdoğan’ı devirme kararı almıştık, artık oyunun sonuna geldik, Erdoğan gidiyor.
Ana fikir şu: Erdoğan niçin gidiyor? Çünkü Amerika yolundan ayrıldı ve karşı tarafa geçti. Onu devireceğiz. Bu çok önemli. Bakın Türkiye’de hâlâ hayatla, gerçekle, pratikle ilgisi olmayan bir kesim “Tayyip Erdoğan Amerika’nın yanına dönecek” ya da “Tayyip Erdoğan aslında Amerikancı” diyor. Ama bütün Batı medyası; Spiegel, The Atlantic, The Economist… Bütün Batı medyası ve devlet adamları, “Erdoğan karşı tarafta, bizim tarafta değil” diyor. Burada da aynı vurgu var: “Erdoğan ABD yolundan ayrıldı, Putin ile yakınlaştı, artık Rusya ile beraber.”
Amerika; Akşener, İmamoğlu ve Yavaş’ı istiyor. Bakın Amerika’nın cumhurbaşkanı adaylarını da Foreign Affairs açıkladı. Kim bunlar? Kılıçdaroğlu orada yok. Bu çok önemli. En önce onun olması lazım değil mi? Cumhuriyet Halk Partisi, Millet İttifakı’nın merkezindeki güç; esas o ittifakın merkezinde. O zaman ittifakın merkezindeki partinin liderinin, birinci cumhurbaşkanı ve hükümet başkanı adayı olması gerekir. Hükümet başkanı adayı olmayan bir parti başkanı olur mu? Genel başkan, cumhurbaşkanı adayıdır. Fakat onun adı yok, esamesi okunmuyor. Kimlerin adı var? İmamoğlu, Yavaş, Akşener.
Millet İttifakı, Erdoğan için af teklifi yapsın istiyorlar. Yani “Devir Erdoğan’ı; devirdikten sonra üzerine gelmeyeceğiz, seni hapse atmayacağız veya öldürmeyeceğiz, bırak git” diyorlar. Burada hem psikolojik bir savaş var hem de karşı tarafı yumuşatma girişimi var. İki yönü de önemli. “Direnme kardeşim, sen artık bittin” diyorlar Tayyip Erdoğan’a.
Aynı zamanda bu makalede, “Erdoğan sandıktan çıkamayınca ortalığı karıştıracak, seçimleri iptal edecek bir sürece sokacak ve sokakta kullandığı güç, ordunun müdahale etmesine yol açacak” deniliyor. Yani aslında cumhurbaşkanına bağlı, sokakta faaliyet gösteren bir silahlı kuvvet tarif ediyorlar. Ordu buna müdahale edecek ve kargaşa büyüyecek diyorlar. Bu, aslında Amerika’nın “Bu süreçte silah kullanacağım” kararının çok açık bir itirafıdır. İşte bu yüzden diyorum; seçime giden süreçte Türkiye, Amerika’nın şiddetiyle karşı karşıya kalacak. Foreign Affairs’de söylenen, şiddeti karşı tarafın üzerine atma stratejisidir. Bütün saldırgan güçler, Naziler de Mussolini de böyle yapmıştır; şiddetini meşrulaştırmak için hep karşı tarafa kabahat bulurlar.
Amerika Birleşik Devletleri öyle bir senaryo kuruyor ki, Türkiye’de uygulanacak şiddetin suçu Tayyip Erdoğan’ın sırtına yükleniyor. “Seçimi kaybettiği için sokak güçlerine başvuracak” diyorlar. Ya sokak gücüyle siz hangi seçimi kazanabilirsiniz? Bugün sokağa başvurmayacak tek bir güç varsa, o da Tayyip Erdoğan’dır. Bu çok akıl dışı bir iddia.
Tam bu sırada bir bilgi daha aktarmak isterim; sizin de yorumunuzu alalım. Fethullahçılar sosyal medyada açık bir toplantı yaptı. Emre Uslu gibi elebaşları da bu toplantıda konuşmacıydı, pek çok gazeteci ve yazar katıldı. Orada şöyle bir tablo çizdiler: “Cumhurbaşkanı Erdoğan sandıktan çıkmayınca, Rusya’da eğitim almış grupları sokağa bırakacak ve ordunun buna müdahale etmesi gerekecek.” Yani makaleyle eş zamanlı bir şekilde Fethullahçılar da bunu söylemeye başladı. Bakın, burada da Putin ve Rusya düşmanlığı bir anda Fethullahçıların ağzından çıkıyor.
“Rusya’da eğitim almış güçler” Türkiye tarihinde olmayacak bir şeydir. Türkiye’de iktidar kavgalarına Rusya’nın karışması; sıfırın ötesidir. Türkiye ile Rusya, Amerika Birleşik Devletleri’nin dış tehditlerine karşı birlikte hareket edebilir; inşallah öyle olur ve bu Türkiye’nin güvenliği bakımından çok önemlidir. Ama Türkiye’de başka bir yabancı gücün iç çatışmalara karışması… Belki Kazakistan’daki olaylardan yola çıkarak böyle bir algı çiziyorlar. Ancak Türkiye, Kazakistan’a benzemez. Türkiye’nin koskoca bir ordusu var. Zaten senaryolarında da Türk ordusunu, Erdoğan’dan bağımsız olarak kargaşaya müdahale etmek zorunda kalacak bir güç olarak tarif ederek orduya göz kırpıyorlar.
En önemli tespit şudur: Bu muhalefetin ordusu hapishanede. Amerika’nın Türkiye’deki ordusu hapishanede veya mezarda. 15-16 Temmuz’da bir kısmı mezara gömüldü, bir kısmı hapishaneye atıldı, bir kısmı yurt dışına kaçtı. Türk ordusunun içinden bir gücü kullanma şansları çok zayıf ama yine de vazgeçmiyorlar. Foreign Affairs’deki yazıda “Millet İttifakı’nın ordu içinde gücü var” deniyor. Bu gerçek değil. Millet İttifakı’nın silahlı gücü Silivri’de, Sincan’da veya mezarda. Türkiye, devlet içindeki Amerikancı silahlı güçleri ezdi. Bugün Türk ordusunun ve polisinin içinde Amerika ile birlikte hareket edecek bir silahlı güç kalmadı. İşte Millet İttifakı’nın iktidar olamamasının sebebi de budur; silahı olmayan bir iktidar olmaz ki.
Eskiden Cumhuriyet Halk Partisi deyince bürokraside, orduda güçleri olduğu düşünülürdü. 60’larda, 70’lerde darbe kışkırtan bir parti vardı. Şu CHP’nin düştüğü duruma bakın: Bürokraside gücü yok, ordu içinde etkisi yok. 3-5 çapulcunun avucuna düşmüş, solculuk adına sol içinde dahi bir etkisi kalmamış, halk içinde bitmiş durumdalar. Seyit Rıza taraftarı, Şeyh Said taraftarı konumlara düşerek Türk milli devletinden tamamen koptular. Sahte sollaştılar, Amerikancılaştılar, PKK’laştılar, FETÖ’leştiler.
Sonuç itibarıyla, eğer bunlar sokak hareketleriyle iktidar olacaksa “son sözü silah söyler” ve o silah PKK’nın silahı olmaz. Devlet ise kaos getirmez; devletin görevi barışı, can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Cumhuriyet Halk Partisi, devlet olmaktan vazgeçmiş, anti-milli devlet pozisyonuna düşmüştür. Çeşitli terör örgütlerinin karargah kurduğu bir yapıya dönüşmüştür. Ecevit’in yıllar önce fark edip Demokratik Sol Parti’yi kurduğu süreç bugün en aşırı noktaya gelmiştir. CHP kongresinde Seyit Rıza’nın kahraman ilan edildiği, Kazakistan’daki Amerikancı darbenin desteklendiği bir noktadalar. İnsan sormadan edemiyor: İçlerinden üç tane vatansever çıkıp da “Siz ne yapıyorsunuz?” diyemeyecek mi? O üç tane adam var mı? Siz haberler falan topluyorsunuz. Attılar hepsini. Çıkacaklar yine. Vatan Partisi’ne katılıyorlar. Yılmaz Ateş ve Sayın Deniz Baykal’a yakın ekip buralarda. Sizin sunduğunuz çerçeveye yakın tutum alınmasını hep telkin ediyorlar ama onlar da dışarı atıldı.
Peki efendim, sokak eşittir kaos mudur? Hayır, hiçbir ilgisi yok. Sokak sözcüğünü hiç sevmiyorum; o yaratıcı yıkıcılık falan… Amerika’nın senaryolarında “sokak” diye bir dergi bile çıkartmışlardı bu kafayla. Alanlar diyelim, halk hareketi diyelim, eylem, halk mücadelesi diyelim. Sokak kavramı işi bayağılaştırıyor ve sahte solculaştırıyor. Halk hareketini sokak kavramıyla ifade etmek çok büyük bir yanlış.
Türkiye’de kitle eylemleri konusunda çok olgun bir geçmiş ve gelenek var. Türk Metal İş Sendikası daha bir hafta önce 20-30 bin kişiyle çok büyük bir miting yaptı. Ama ona sokak demiyoruz. Mekan olarak da sokak değil, dikkat edin. Türkiye’deki halk hareketinin mekanı sokak değil, meydanlardır. Vatan Partisi de o Kocaeli mitinginin içindeki en güçlü parti olarak yer aldı. Orada hakikaten emekçi, örgütlü ve vatandan yana bir güç var. Ergün Atalay’ı ve liderlerimizi de anmamız lazım; onlar da Türkiye için birer güvence. İşçi hareketi aynı zamanda vatansever, milli bir harekettir. Emekten de vazgeçmiyorlar, vatandan da. Bu çok önemli.
Siz 4-5 sene önce Türk-İş’in izlediği çizgiye muhalefet eden kişileri de uyarıyordunuz: “Bakınız, işçi hareketini milli cephede ilerletmemiz lazım” diye. O zaman Türk-İş Başkanı’na “yandaş sendikasınız” diyerek hücumlar oluyordu. Bu, işçi hareketi açısından önemli bir ders. Sayın Başkan’ı böldük ama kaos vurgusu yapmak hak arama mücadelesinin önünü keser mi? Tersine, hak arama mücadelesinin gelişmesini ve filizlenmesini sağlar. Çünkü işçi, kaos planlarında rol almaz. Mücadelenin haklı zeminde olması onun önünü kesmez, geliştirir. Ancak krizin yükü emekçinin sırtında ağırlaşırsa radikalleşme ve sözünü ettiğiniz gruplar için bir fırsat ortaya çıkmaz mı? Kazakistan’da biraz böyle oldu. O zaman sağlıklı şeyler olur; halk hareketleri, emekçi hareketleri olur. Onun başında da Vatan Partisi olur, Türk-İş olur, vatansever güçler olur. Ama onların “sokak” dediği hareket olmaz. Türk bayrağı altında kaos olmaz, sokak olmaz; vatan olur, meydan olur, disiplin olur. Milli devlet düşmanlığı olmaz.
Çünkü milli devlet, bugün Amerikan emperyalizmine karşı dirilişin bir numaralı mevzisidir. Milli devletle savaşarak hiç kimse hak elde edemez. Haklar ancak milli devletin ikna edilmesiyle ve içindeki iktidar değişiklikleriyle elde edilebilir. Bu Türkiye için sağlıklıdır ve Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine karşı direncini güçlendirir.
Polonya’yı hatırlayalım. 79’da liman işçileri ve maden işçilerinin lideri Valesa’yı CIA eline geçirdi. CIA, Polonya’da sözüm ona işçi hareketi düzenledi ve istediği rejimi kurdu. Bu örnekleri unutmayalım. Kurtuluş Savaşı sırasında da halk yoksuldu ancak İngiliz altınlarıyla ve sarayın dürtmesiyle isyanlara (Kızılcahamam, Düzce, Gerede, Adapazarı, Biga, Konya, Yozgat gibi) itilmişlerdi. Onlar da halktı ama kurtuluş savaşımıza karşı harekete geçirilmişlerdi.
Kaos demişken, Sayın Cumhurbaşkanı “Sokaklara dökülenler 15 Temmuz’u görür” dedi. Sayın Bahçeli de “Türkiye’de Kazakistan çıkarmaya çalışılmasın, küresel emperyalizm için deniz bitti” açıklamasını yaptı. Bu açıklamalar sizin çizdiğiniz kaos planlarına işaret ediyor mu?
Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklaması çok isabetli. Kaos planlarının küresel emperyalizmden geldiğini söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın yerinde olsam, devlet başkanı olarak Türk ordusunun ve Türk polisinin yaptırım gücünü gösterirdim. Devletin yasal güçlerinin yaptırım gücünü karşı tarafa hatırlatmak, huzur ve asayişi sağlar. 15-16 Temmuz dendiğinde “tankı insanla yendik” diyorlar ya, bu gerçek değil; tank, tankla yenildi. Ancak bu sözlerin çağrışımı, sokak gücüne karşı başka bir sokak gücü çıkarmak gibi algılanıyor ki bu çok yanlış. Cumhurbaşkanı devletin başıdır; “Böyle planlar yapanlar devletin yaptırım gücünü, ordusunu, polisini görür” demeli. Sokağın karşısına sokak dikmek çok tehlikelidir ve Cumhurbaşkanı’nın konumuna uymaz. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanımız “ben bu ordunun başkomutanıyım” diyor; bu da tam doğru değil. Ordunun başkomutanı TBMM’dir. 1922’de Mustafa Kemal Paşa’nın “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emri, “Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları” adınadır.
Bugün Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun Çin’e gideceği duyuruldu. Bu ziyaret çok tarihi. Türkiye’nin tehditleri ortada ve bu süreçten bir üretim devrimiyle, yatırım hamlesiyle çıkmamız lazım. Çin’in elinde 4 trilyon dolar var. Türkiye’nin Çin’den sıcak para değil, doğrudan fabrika açmak için yatırım sermayesi getirmesi çok önemli. Vatan Partisi olarak Çin, Rusya, İran ve Cezayir ile süreçler yürütüyoruz. Sayın Bakanımızın Asya çağının yükseldiğini söylemesi de Çin seyahatinin bir işaretiydi. İthalat listemizdeki motorlu taşıtlar, cep telefonu, ilaç ve gübre gibi kalemleri artık Türkiye’de üretmeliyiz. Çin’in de burada büyük çıkarı var; Türkiye’yi lojistik olarak dünyanın her yerine bağlamış olacağız.
Bangladeş İstanbul Başkonsolosu Sayın Münir-ül İslam da bizi ziyaret etti. New York’a gidiyor, büyük bir terfi aldı. Çok değerli bir Türk dostudur. Bangladeş’i tanımamız lazım; nüfusu %90 Müslüman ama fanatizm yok, taassup yok. Kadın-erkek eşitliği konusunda çok ilerideler; hükümet başkanları, muhalefet başkanları, meclis başkanları hep kadın. Hani İslam olan yerde taassup olur, ondan sonra kadın düşmanlığı olur gibi fikirleri tamamen çürüten bir zemin, bir coğrafya Bangladeş. Hükümet başkanı kadın, muhalefet başkanı kadın, meclis başkanı kadın. Kadınların hepsi çalışıyor, bu çok önemli. Ve feodalizm yok; yani sınıflar, kastlar yok. Eşitlikçi bir toplumsal, sosyal bünyeye sahip. O da çok ilginç. Onun için o Asya coğrafyasında böyle bir tolerans, hoşgörü memleketi. Kadın-erkek eşitliğinin olduğu, hoşgörünün olduğu, Müslüman bir ülke.
Ciddi bir üretim seferberliği de var Bangladeş’te. Tekstilde dünyada zirve ülkelerden. Çin’den sonra ikinci ihracatı yapan ülke. Türkiye’den de çok fazla yatırımcı çekme istekleri var. İlaç ihraç ediyor, tekstil ihraç ediyor. Suyun içinde, bilmem kaç yüz tane nehir var. Dünya bir su bunalımına gidiyor ya; orada da su her taraf. Nehirler ve deniz kıyısı, tatlı su, balıkçılık, su ürünleri… İleride su da ihraç edecektir. Dünya kuraklaştıkça su da ihraç edecektir. Bizim orayı incelememiz lazım. Bir halkının Müslüman olduğu ama hoşgörünün, kadın-erkek eşitliğinin, insana saygının olduğu, insani ilişkilerin yumuşak olduğu, şiddetin ve taassubun olmadığı bir ülke çok dikkat çekicidir. Heyet göndermeyi düşünüyor musunuz? Orayla da iyi ilişkilerimiz var. Pakistan’dan da devamlı hükümet yöneticileri geliyor, görüşüyoruz. Aynı şekilde Keşmir Devlet Başkanı da Vatan Partisi’ni ziyaret edecek. Yani yakın zamanda Bangladeş kamuoyu, “Kıbrıs’ı tanıyalım mı, tanımayalım mı?” diye tartışmaya başlayacak o zaman. Evet, tabii. Tartışmaya başlamaz, tanırlar doğrudan. Vatan Partisi’nin gittiği her yer…
Dış politikadan devam edelim efendim. Suriye ile ilgili önemli mesajlar verildi. İki bakan özellikle mesaj verdi. Birincisi Sayın Hulusi Akar gazetecilerle buluştu. O buluşmada “Suriye ile temas var mı?” diye açık açık soruldu Sayın Bakan’a. O da şöyle bir yanıt verdi: “Siz mi sordunuz? Hep sizi muhabirler soruyor. Evet, başka yerden soruldu bu sefer. Biz daha çok Yunanistan boyutunu sormuştuk. Suriye dahil her ülkeyle ilgili bakanlık ve kurumlar düzeyinde ne gerekiyorsa açık ve kapalı görüşmeler yaptık, yapacağız. Devlet refleksi ne gerekiyorsa onu yaptık, yapacağız.” Bu, Sayın Hulusi Akar’ın mesajı.
Sayın Süleyman Soylu da bugün şöyle bir ifade kullandı: “Huzurlu bir Suriye, huzurlu bir Bağdat, güçlü ve büyük bir Türkiye’dir.” Bu mesajları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin savunma ve güvenlik refleksleri açısından doğal olduğunu ifade ediyor. İçişleri Bakanımız, Irak ve Suriye’de huzurun, Türkiye’de de kuvvet ve bütünlük anlamına geleceğini, güçlü bir Türkiye anlamına geleceğini söylüyor. Doğru formüller tabii. Yani kapı aralandı mı sizce bu açıklamalarda? Aralanmış gibi bir ışık hüzmesi, bir ışın geliyor yani. Bir kapı aralandı, bir şeyler geliyor da; yalnız ışık gelmese, daha böyle kapı şöyle doğru dürüst açılsa, iş birliğine geçsek çok önemli. Zamanla yarışıyoruz. Kış Olimpiyatları’na Türkiye gitti ama Türkiye’de de zamanla yarışıyoruz. Bir ara verelim efendim, hem de izleyicilerimiz dinlensin. Değerli izleyenler, bir kısa ara veriyoruz. Aranın ardından biraz daha ekonomi ve iç siyasete döneceğiz.
***
Efendim, “Çıkış Yolu”na kaldığımız yerden devam ediyoruz. Şimdi gündem ekonomi; tabii bir yandan Türkiye’nin sıcak başlıklarından birisi. Bugün Aydınlık Gazetesi manşetinden verdi. Siz de bir süredir söylüyordunuz, bir politikanızı ilan ettiniz aslında. Daha doğrusu ayrıntılarıyla ilan etmiş oldunuz. Sayın Hakan Topkurulu, partinizin ekonomi bölümünün yöneticisi. Bir manşeti de getirelim bir yandan arkadaşlar ekrana. Siz Türkiye’nin üç alanda kaynak yaratabileceğine vurgu yapıyorsunuz.
Bunlar yeni söylediğimiz şeyler değil, yıllardır söylüyoruz ama şimdi tam gündem oldu. Nedir o üç kaynak? Birincisi 300 milyar dolar, belki 400 milyar dolar; çok ciddi bir tasarruf var, döviz tasarrufu var yabancı ülkelerde. Yani kıyı bankalarında, İsviçre’de, şurada, burada. Bu 300 milyar dolar tasarrufu Türkiye’ye getiririz. Biz Vatan Partisi olarak getirebileceğimizi biliyoruz. Kimlerin tasarrufları olduğu Hazine Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve MASAK kayıtlarında var. Bunları getirtiriz. Bunu nasıl getireceğimizi söylemenin fazla bir anlamı yok ama devletin yaptırım gücüyle getirtiriz. Devlet orada masaya yumruğunu vurur ve getirtir. Yani yasal yollardan, onu söyleyeyim. Yasal olmayan bir uygulama değil.
İkincisi, bankaların bu sene 80 milyar Türk lirası civarında kârı var. Çiftçi toprağına gübre alsın, tohum alsın, toprağını sürebilsin diye o 80 milyarı ne yapalım? Çiftçinin traktörüne dolduralım, eline gübre, tohum ve tarım ilacı olarak verelim ki gelecek sene tarım üretiminde ciddi bir atak yapalım veya en azından Türkiye gıda güvenliğini sağlasın. Bu 80 milyar nasıl olur? Vergi yoluyla olur. Kurumlar vergisinde bir defaya mahsus olmak üzere belli bir artış yaparak çok önemli bir kaynak sağlanabileceğini Hakan Topkurulu arkadaşımız hesapladı. Sadece bankalar değil, bütün kurumlardan… 182 milyar TL olarak öngörülen tahsilatı 300 milyar TL seviyesine yükseltiyoruz. Böylece 120 milyarlık bir tasarruf sağlanmış oluyor.
Üçüncüsü, döviz tevdiat hesapları var. Bu hesaplarda doların fiyat artışı dolayısıyla elde edilen kazançları vergiye bağladığımız zaman orada da çok önemli kaynaklar var. Bunu neyin örneği olarak söylüyoruz? Yalnız üç değil; dört, beş, sekiz, on sekiz… Bir acil program olarak da bunu ilan edeceğiz. Önümüzdeki dönem, bölüşüm ilişkilerine ve mülkiyet sistemine müdahale etmeden Türkiye’nin ekonomik çıkışı yok. Bakın, bunların hepsinde mülkiyet ilişkilerine bir müdahale var.
Bir devrim tarif ediyorsunuz. Evet, devrim. Yani buradan Türkiye devrimle çıkar. Zaten ekonomide kurtuluş savaşı da bir devrim çağrıştırıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız da, Maliye Bakanlarımız da “Artık sürdürülemez” diyorlar o eski sistem için. Hatta Sayın Devlet Bahçeli o sürdürülemeyen eski sistemin adını da koydu; “1980’de Türkiye’ye getirilen sistem artık devam etmez” dedi. O sistem bitti, yeni sisteme geçiliyor. Bu bir devrim. Biz ona “Üretim Devrimi” diyoruz.
Manşetin yanına Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yurt dışındaki dövizlerle ilgili konuşmasından bir cümle ekledik: “Merhamet göstermeyeceğiz” diyor. O bizden daha sert söylemiş. Ama bir devlet başkanının bu konuda kararlılığını ifade etmesi çok doğru. Artık bunları geciktirmeden devreye sokmak lazım. “Para kaçışına yol açar” diye bir itiraz yapılıyor; kaçanı yine geri getiririz. İhracat yapıp gelirini yurt dışında tutanlar, parayı kaçıranlar; bir kere bunlar kanunsuz. Bunların takip edilmesi lazım. Türk milletinin aç kalmaması, yatırımın artması, ekonomimizin ayakta kalması, başımızı dik tutmamız için bunları yapacağız.
Bugün Sayın Topkurulu şöyle bir ifade kullandı: “Ben bu programı liberaller ne diyecek diye anlatmıyorum, tarladaki kooperatif ne der diye ona bakıyorum.” Çok güzel bir ifadesi oldu. Tabii liberallerin bu programa karşı çıkacağı açık; çünkü bu, Türkiye’yi 1980’de gelen borçlanma ekonomisinden kurtaran programdır. “Panik yaratır mı?” diye eleştiriler var. Ne paniği? Paralarına el koymuyoruz ki, vergilendiriyoruz. Ya da Türk lirasına dönüştürüyoruz. Diyelim yurt dışında 300 milyar dolar var; “Arkadaş, senin yurt dışındaki bu tasarrufunu getir, Türkiye’de fabrika aç” diyoruz. Sana birtakım kolaylıklar sağlayalım, arazi verelim, teşvikler verelim. Hatta kur korumalı sistem gibi ona da güvence verelim. Yani “Paranı dışarıda tutma, yatırıma yönelsin” diyoruz.
Peki, “Mülkiyet ilişkisi” derken neyi kastediyorsunuz? Bir cerrah gibi ameliyat diyorsunuz, insanları korkutuyor. Ağrılar artınca insanlar gidip koşa koşa bıçağın altına yatıyor. Ameliyat zamanı geldi. Bu, topyekûn bir program; üretim odaklı bir program. Üretimi artırabilmek için de yatırım yapabilecek kaynak lazım, tasarruf lazım. Yatırım yaptığımız zaman fabrika açıyoruz, insanlar orada çalışıyor, istihdam artıyor, üretim artıyor. Mülkiyet ilişkilerinden kastım; vergi koyduğunuzda, tefeciliğe veya sıcak para komisyonculuğuna müdahale ettiğinizde bunlar mülkiyet ilişkilerine müdahaledir. Bankanın kârından alıyorum, köylüye veriyorum; bankanın kârından alıyorum, esnafa veriyorum. O sayede küçük-orta sanayi canlanıyor. Bunlar olmadan buradan çıkış yok.
“Bu adımlar halk desteğini alır mı?” diye soruluyor. Şu anda ekim yapamayan, tarlasına gübre atamayan çiftçinin durumunu düşün. Onlara “Ben yurt dışındaki o kaçırılmış 300-400 milyar doları getireceğim ve senin sorunlarını çözeceğim” dediğinizde halk bunu desteklemez mi? Hepsi feryat halinde; biberin, patlıcanın fiyatı karşısında eziliyorlar. Siz onların sorunlarını çözüyorsunuz. Okula çocuğunu yollayamayanın, sağlık hizmeti alamayanın sorununu çözüyorsunuz. Onun sorununu çözüyorsunuz. Veyahut işsiz… En önemlisi bu. Bana o kadar çok insan geliyor ki; “Oğlum delirecek,” diyor, “kızım delirecek,” diyor. “İşsizlikten yıllardır evde oturuyor ve kafayı üşütmeye başladı.” Sırf bu ay 40 bin civarında, 39 bin küsur artmış işsiz sayısı. Ben onların diliyle söylüyorum: “Oğlum, kızım evde oturmaktan kafayı üşütüyor.” Bunlara iş yok mu? Yani bu iş meselesi, ekonomi meselesinin ötesinde bir sağlık sorunu haline geldi. Düşünün; üniversiteyi bitiriyorsunuz, işsizsiniz. Onun yarattığı bunalımı düşünün, değil mi? O bakımdan halk bu programı hem de nasıl destekler! Bunun için sokağa dökülür bu program için.
Zamlar tartışılıyor, konuşuluyor. Zincir marketler, bazı büyük firmalar etiketleri indirmedi diye eleştiri konusu oluyor. Bir yandan da “Gıda fiyatlarında KDV %1’e indirilmeli” diye bir tartışma koptu. Vatan Partisi olarak etiketlerin inmesi için hangi önlemlerin alınması gerektiğini şöyle değerlendiriyoruz: Biz bu yaşadığımız bunalımın faturasını kabzımallara veya birtakım marketlere kesmeyi çok yanlış buluyoruz. Yani halkı onların üzerine sürmek doğru değil. Öbür türlü, maliyeti düşürmek veya KDV’yi indirmek istediğinizde devletin üzerine bir yük bindirmiş olmuyor muyuz? Etiket fiyatlarının inmesi için, bankalara dediğimiz gibi, “daha az kazanın” demeli; ama asıl fiyatlar üretim arttırılarak iner. Bu stratejik ve uzun vadeli bir şeydir. Kısa vadede tabii stokçularla mücadele olur, zaten kanunlarımızda bu var. Ancak televizyonların ve basının sürekli dikkati oralara çekmesi, halkı marketçiye, esnafa, pazarcıya veya aracı denilen kesimlere karşı kışkırtması halkı gerçek çözümden koparıyor.
Vatan Partisi olarak biz buralarda dikkatliyiz. Hükümet işi kolay yoldan götürmeye çalışıyor; yani radikal, üretim devrimine yönelik bir program uygulamak yerine “Bakın, işte bu marketçiler, bu zincir marketler yüzünden fiyatlar pahalı” diyerek topu taca atıyor. Bu da iktidarın çözüme yönelmesine engel; oralarda oyalanıyor ve halkı da oyalamış oluyor.
Zorlukların paylaşılmasına gelince; şu anda zorluklar paylaşılmıyor, aksine halkın sırtına yıkılıyor. Dar gelirlilerin, emekçilerin, memurların, işçilerin, çiftçilerin sırtına vuran bir süreç yaşıyoruz. Tasarrufa ve “Milli Direnme Ekonomisi”ne vurgu yapıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı da geçtiğimiz gün ekonomi, sağlık, adalet ve emniyette kaynak ayırma ve buralarda tasarruf etme noktasında taviz vermeyeceklerini belirtti. Bizim 5 maddelik Milli Direnme Ekonomisi programımızla örtüşen alanlar var. Birinci maddemiz gıda güvenliği, yani herkesin karnı doyacak; burada fedakarlık olmaz. İkinci maddemiz enerjinin güvenliği; enerji meselesi çok önem kazandı. Üçüncü maddemiz güvenliğin güvenliği; yani emniyet ve adalet. Bu kamu hizmetlerinden kısmak, güvenliği ve adalete erişimi zayıflatır.
Vatan Partisi’nin ekonomi programı, AK Parti ve MHP ekonomi kurmayları açısından üzerinde uzun uzun tartışılması gereken maddeler içeriyor. Biz, Vatan Partisi ekonomi biriminin çalışmalarını dört gözle bekliyoruz. Toplumumuzun önüne yeni kaynaklar koymamız lazım. Eskiden Aslan Başar, Kaya Erdem ve birçok değerli ekonomist ile günlerce toplantılar yaptık, programlar geliştirdik. Şimdi onların hepsini güncelliyoruz ve yeni duruma uygun çözümler üretiyoruz. Bugün uygulamaya önerdiğimiz çözümlerin esasları o zaman da vardı.
Üretim devrimi kurultaylarımız devam ediyor. Vatan Partisi teşkilatları programları bildiriyor; önümüzdeki cumartesi günü Yalova’da Sayın Şule Perinçek’in katılımıyla bir kurultayımız var. 22 Ocak’ta Ankara OSTİM’de, 27-29 Ocak tarihleri arasında Zonguldak’ta ve Çankırı’nın Kurşunlu ilçesinde kurultaylar yapacağız. Bunlar gösterişe yönelik olaylar değil; 100, 300, 500 kişiyle bir araya geldiğimiz, üreticilerle gerçek diyalog kurduğumuz, halktan öğrendiğimiz ve onlara anlattığımız bambaşka bir süreç. Diğer partilerin “Nasılsın hemşerim, patlıcan fiyatları nasıl?” diye sorduğu, siyasi şovdan ibaret gezilerle karıştırılmamalı. Vatan Partisi’nin kurultaylarına her partiden insan katılıyor; AK Partili belediye başkanı da geliyor, CHP’li de, İYİ Partili de. Çünkü çözümün peşinde olduğumuzu ve samimiyetimizi görüyorlar.
Son olarak HDP’ye gelecek olursak; Sayın Bahçeli bugün Anayasa Mahkemesi’ne görevini hatırlattı. Biz de daha önce “Teröristlere ferman veremezsiniz” demiştik. Anayasa Mahkemesi, HDP’nin kapatılmasını erteleyerek, geciktirerek gaflet ve aymazlık içinde tarihi bir hata yapıyor. HDP’yi kapatmamak kadar büyük bir sorumsuzluk ve hukuk dışı bir uygulama olamaz. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu tavrının iyi niyetli olduğunu veya bir hukukçu kimliğiyle yapıldığını düşünmüyorum. HDP’li milletvekillerinin terör kamplarındaki resimleri ortada, iddianameler ortada, Diyarbakır ve Hakkari analarının feryadı ortada. Anayasa Mahkemesi, Türkiye’nin adaletine ve Mehmetçiğe karşı vefasızlık içindedir. PKK’ya hazineden para gidiyor; Mehmetçiğe kurşun sıkılan paralar devletin hazinesinden gidiyor. Bunun hukuk adına hiçbir izahı yoktur. Tedbir kararı almadığı için… Efendim, HDP ile ilgili başka bir mesajınız yoksa, bugün Sayın Süleyman Soylu şöyle bir ifade kullanmış: “ABD’den yardım alıp yayın yapan medya kuruluşları var. Onlara açık açık söylüyoruz; haindirler.” Başta suçludurlar; bu, ta eskiden beri var. O Ertuğrul Kürkçüler, şunlar, bunlar falan… O zamanın parasıyla 1 milyon 300 bin lira gibi büyük paralar aldılar. Şimdi de görüyoruz; ilan edildi, çeşitli fonlardan, emperyalistlerin mali kaynaklarından besleniyorlar. Bu tabii ne vatan sevgisiyle, ne vatana bağlılıkla ne de vicdanla, insanlıkla izah edilebilir. Sizin dışarıdan fonlanma meselesiyle ilgili bir kanun teklifiniz olmuştu, yani bunu tamamen yasaklayıp suç haline getirebilecek bir öneri.
Sencer Bey’i izleyenlerimiz hatırlatıyor; “Üretim Devrimi” ve Türkiye’nin sanayileşmesi konusunda Sayın Perinçek’le emekleri var, onu saygıyla anıyoruz. Sencer İmer, ta lise son sınıfta Ankara’da Kurtuluş Lisesi’nin kültür kolu başkanıydı. Ben Bahçelievler Deneme Lisesi’nin kültür kolları toplantısındaki fotoğraflarımızı arıyorum, yığıntı halinde onları çıkartacağım. 27 Mayıs’tan sonra Ankara’da yüz binlerin katıldığı Hipodrom’daki o büyük mitingin komitesinde beraberdik. Çok ilginç bir anekdottur bu; o Kurtuluş Lisesi’ni, ben Bahçelievler Deneme Lisesi’ni temsil ediyorduk. Milyonluk bir mitingdi.
Oradan sonra Berlin’e gitti, üniversite okudu. Sonra yeniden buluştuk; Brüksel’de, Almanya’da, Fransa’da toplantılar yaptık. Ardından 2005 yılında beraber Suriye’ye gittik. Suriye Devleti bize, “Biz Türkiye’de bütünleşmek istiyoruz, Türkiye Devleti’nin içinde yer alırız” diye resmi açıklamada bulundu. O heyette sekiz kişiydik; Sönmez Koray, Sayın Sencer İmer, Korgeneral Yaşar Müjdeci komutanımız, Beyatlı ve diğer arkadaşlarımızla oradaydık. Çocukları Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve kızı Bilge Hanım’a da buradan tekrar başsağlığı diliyoruz. Türkiye’nin büyük entelektüellerindendi; sanayimizin kuruluşunda bilgisiyle, birikimiyle çok büyük hizmetleri olmuştur. Hatta bana sormuşlardı, ben onun ismini Sanayi Bakanlığı için vermiştim; çok esaslı bir sanayi bakanı olurdu. Çok tatlı, karakterli bir adamdı. Avrasyacıydı; Rusya ve Çin ile dostluk konularında çok netti. Biraz evvel konuştuğumuz gibi “akıllı milliyetçiliğin” timsaliydi. Onu koronadan kaybettik, bu çok acı.
Yarınki manşetimizde de gördük; Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi Halis Yerlikaya’nın, 6 Aralık 2020’de bir PKK panelinde “Kuzey Kürdistan” konuşmacısı olduğunu kamuoyuna duyurmuştuk. Halis Yerlikaya’yı takip ediyoruz; bu sefer de “Türkiye, Kürt yurttaşlarımızın yaşadığı illerde kanserin yayılmasına sebep olacak uygulamalar yapıyor” diye yazıyor. Bir doktor için bu çok vahim, cinayet işlemekten beter bir şeydir. Yarın Aydınlık Gazetesi’nde, “kanserli bir kötülük” başlığıyla manşetten vereceğiz. Amerika’nın kaos planındaki kışkırtmaları bu tür enstrümanlar üzerinden yapıyorlar. Bir hekimin “Türkiye, Güneydoğu’da kanser yayıyor” demesi yazıklar olsun dedirtecek bir durumdur. Ayrıca TTB yönetimi bir haftadır Türk aşısına da karşı propaganda yapıyor. Bunlar Türkiye’ye ait her şeye düşman. Hekimlerimizin kendi meslek birliğini bu kişilere teslim etmesi çok vahim. Cumhuriyet Hekimleri Derneği’nin bu konudaki bildirileri çok sağlam. Türk hekimi aslında devrimcidir; İttihat ve Terakki’nin tıbbiyesinden, Atatürk’ün etrafındaki o büyük hekimlerden gelir.
Elazığ’da, Nur Cemaati’ne ait bir öğrenci yurdunda Enes Kara isimli tıp fakültesi öğrencisi intihar etti. İntiharından önce paylaştığı videoda ailesinin onu zorla yurtta kaldırdığını, zorla ibadet ettirildiğini ve Risale-i Nur kitaplarını okutturduklarını, durumun dayanılmaz hale geldiğini anlatmıştı. Geçtiğimiz aylarda da benzer bir olay yaşanmıştı. Biz hapishaneden çıkarken de söyledik: FETÖ temizlendi, yurtlar devlet yurdu olmalıdır. Vatan Partisi programımızda da belirttiğimiz gibi, tarikat yurtları kamulaştırılmalıdır. Bu bir kamu hizmetidir; tarikatlara veya özel sektöre bırakılması kabul edilemez. Evlatlarımız bu yurtlarda zehirleniyor. Binlerce, on binlerce öğrenci okulunu bitirip kurtulma hayaliyle bu baskılara katlanıyor. Çaresi, bütün öğrenci yurtlarının kamulaştırılıp devlet tarafından yönetilmesidir.
“Bin yıllık kurumlar, insanların inancını yaşamasına engel oluyorsunuz” diye itirazlar geliyor. Yunus Emre zamanında tarikatlar ilerici bir görev yapmış olabilir ama bugün modern toplumda dernekler, sendikalar vardır. Tarikatlarda ise şeyh ve ona bağlı müritler vardır. Müritlerle demokrasi yapamazsınız; o, şeyhinden emir alır. Atatürk’ün dediği gibi, “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz.” Şeyhlik babadan oğula geçer, tıpkı padişahlık gibi. Enes Kara’nın babasının “şikayetçi değilim” demesi, insanlarımızın nasıl esir edildiğinin çok üzücü bir örneğidir.
Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın davetiyle katıldığımız toplantıda, kendisi hakikatleri esas alan, hurafelerden uzak bir din anlayışı için çabaladıklarını söyledi. Zararlı yapılarla ilgili İçişleri Bakanlığı ile çalışmalar yürüttüklerini belirtti. Ancak bu sorun sadece Diyanet’in çözeceği bir şey değil, hükümetin kararıyla çözülecek bir meseledir. 1924 tarihli Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu gibi devrim kanunları uygulanmalı ve bütün özel yurtlar kamulaştırılmalıdır.
Son olarak, Aydınlık Gazetesi’nde çok güzel bir gelişme var: Sesli Aydınlık. Türkiye’de ilk kez gazeteyi seslendirdik. İnsanlar sabah kahvaltısında, yolda veya günlük işlerini yaparken gazeteyi tıklayıp dinleyebilecekler. Bu büyük bir imkan ve başarı, tebrik ederim. Abone olan yurttaşlarımız gazeteyi en erken şekilde, hem yazılı hem de sesli olarak takip edebilirler. Köşe yazarlarımızı dinleyebilmek, haberleri dinleyebilmek çok büyük bir kolaylık. Gençler de kampüslerde dinlediklerini söylüyorlar. Aydınlık benim için vazgeçilmezdir, okumadığım gün kendimi eksik hissederim. Aydınlığı aldığım gün bir kere oh diyor, ferahlıyorum. “Aydınlık bugün geldi bize” diyorum. Aydınlık abonesi misiniz? Aboneliğiniz var; üstelik muhtemelen kapınıza kadar geliyor. Bu bir güvence. Çünkü devamlı evde değiliz diyelim; evde olduğumuz zaman gazete kapıya geliyor ama olmadığımız zaman komşularımıza tembih ediyoruz: “İşte komşulara bırak veya aşağıdaki dükkanlara bırak” diyoruz. Bu da bir örnek olmalı. Hem aydınlığa abone olalım; insan aydınıksız yaşayamıyor. Yani sabah bizim için bir ekmek, bir aydınlık, bir süt, bir aydınlık gibi… Tüm izleyenlerimiz Aydınlık sitesinden bilgileri rahatlıkla takip edebilir, hızlıca abone olabilirler. Herkesi bekliyoruz.
Efendim, bugün programın sonuna geldik. Hemen hemen bütün konu başlıklarını konuştuk. Şimdi kitap, müzik ne armağan edeceksiniz? İzleyiciler bekler. Müzikte Kazakistan’dan bir Kazak şarkısı dinleyelim. Kazakistan, Türk milletinin bir parçası olan, Dünya Türklüğü’nün bir parçası olan bir millet. Bizim türkülerimiz gibi… Dünya Türklüğü birleşti, Türk Devletleri Teşkilatı’nı kurdu. Bu teşkilat, Kazak milletiyle ve Kazak devletiyle omuz omuza verdi. Aynı zamanda Rusya ve Çin’le de dünya Türklüğü omuz omuza; bu çok önemli. Bakın, “Türkçülük yapıyorum” deyip de Amerika’nın yanında olanların Türkçülük yapması mümkün değil. Çünkü bütün dünya Türkleri Amerika’ya karşı mevzilendi. Bu da çok önemli.
Divan-ı Lügat-ı Türk, 1070’li yıllarda Kaşgarlı Mahmud tarafından, Türk dilinin zenginliğini göstermek için Arapça olarak yazıldı. Bu bizim büyük üstünlüğümüz. Neden? 11. yüzyılda İngilizlerin, Fransızların, Almanların böyle bir ansiklopedisi veya sözlüğü yoktu. Yani bugünün çağdaş devletlerinin hepsinden 400-500 sene evvel, hakikaten mükemmel diyebileceğimiz bir eserimiz var. Çünkü Divan-ı Lügat-ı Türk yalnız bir sözlük değil, bir ansiklopedi değeri taşıyor; içinde çok güzel tarihsel bilgiler de var. Onun için bugün kitap olarak Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-ı Türk’ünü öneriyoruz.
Divan-ı Lügat-ı Türk’ün çok sayıda baskısı yapıldı. Türk Dil Kurumu tarafından geçmişte basıldı; sonra çeşitli yayınevleri, Orhan Şaik Gökyay gibi isimler tarafından basımları oldu. Fakat en son Sayın Ahmet Bican Ercilasun ve Ziya Akkoyunlu’nun hazırladığı Divan-ı Lügat-ı Türk çıktı. Ben biraz da bu konuları bilen bir insan olarak baktım; çok iyi çalışmışlar. Hocalarımıza da teşekkür ve kutlamalarımızı buradan belirtiyoruz.
Bugün Divan-ı Lügat-ı Türk’ü öneriyoruz. Mesela biz Şule ile konuştuk; bundan sonra evlenenlere Divan-ı Lügat-ı Türk hediye edeceğiz. Çocuğu olanlara da Dede Korkut Destanı’nı hediye edeceğiz. Tamam, bekliyoruz o zaman; bundan sonra hediyelerimiz bu. Her evde mutlaka bir Divan-ı Lügat-ı Türk olmalı. Bugün de onu öneriyoruz. Türkü olarak da bir Kazak türküsü… Teşekkür ederiz efendim, ağzınıza sağlık. Değerli izleyenler, Kazakistan’ın mücadelesine de selam olsun. Sizler için gelsin efendim.
(Kazakça şarkı sözleri)

