Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programımızdan mutlu akşamlar. Hasan Yalçın stüdyomuzdan, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı soracağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek de sorularımızı bu akşam yanıtlayacak. Efendim, hoş geldiniz.
Dünyada ve Türkiye’de çok fazla sıcak gelişme var. Bizi doğrudan ve en yakıcı şekilde ilgilendiren konu başlıklarını bu akşam konuğumuzla birlikte ele alacağız. Bu kapsamda Filistin’le başlayacağız. Filistin’de İsrail’in saldırıları devam ediyor. Filistin sadece Filistinlilerin meselesi mi? Türkiye bu meseleye nasıl bakmalıdır?
Filistin şu anda ön cephe. Sadece Filistinlilerin, Arapların, İran’ın, Türkiye’nin, Batı Asya’nın veya Müslüman dünyasının değil; bütün insanlığın sorunu oldu. Şu anda Filistin, insanlığın emperyalizmle, hegemonyacılıkla ve İsrail Siyonizmiyle mücadelesinde en ön cephedir. Silahlar konuşuyor, canlar veriliyor, kanlar akıtılıyor.
O bakımdan, meseleye sadece “Filistin meselesi” diye bakmak çok yanlış. Üç cepheyi koyduğumuz zaman tablo ortaya çıkıyor: Birinci cephe, Filistin. Yani İsrail saldırganlığının doğrudan merkez olduğu yer; işgalci İsrail’in Filistin halkına karşı kan dökmesi. İkinci cephe, “İkinci İsrail” cephesi. Yani sözüm ona “Kürdistan” planı. Biz ona “İkinci İsrail” dedik ve artık Batı Asya’da hep bizim adlandırmamız kullanılıyor. Mısır’dan İran’a, Ürdün’den Arap Emirlikleri’ne kadar bu kavram yerleşti. İsrail orada da saldırgan; Amerika ile birlikte Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı ve Suriye’yi bölecek planı uyguluyor. Üçüncü cephe ise Doğu Akdeniz. İsrail; ABD, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte Doğu Akdeniz’e hâkim olmak için Türkiye’yi hedef alan askeri tatbikatlar yapıyor. Tatbikatların isimleri bile manidar: “Nabıldina” (Tevrat’tan bir intikam hikâyesi) ve “Nemesis” (Yunan intikam tanrıçası). Yani Türklerden Kıbrıs’ın intikamını alacaklar, Türkleri oradan atacaklar ve Türkiye’yi hapsedecekler.
Bu üç cepheyi beraber ele aldığımızda bir mücadele stratejisi kurabiliyoruz. “Çocuklar ölüyor” demek, sadece merhamete seslenmektir ancak dünyada merhamet propagandasıyla çözülen bir sorun yok. Batı’nın insan hakları söylemi, merhamet okşayarak insanları esir alıyor. İnsanlık sorunları silahla ve şiddetle çözülüyor; bugün belirleyici olan da bu. Vatan Partisi olarak hükümetimize, bu üç cephede geniş bir ittifak sağlayacak üç ayaklı bir plan önerdik. Bu planı İran, Azerbaycan, Rusya ve Çin televizyonlarında dünya kamuoyuna anlatıyorum. Türk hükümeti hemen inisiyatif almalı; Irak, İran, Suriye, Mısır, Ürdün, Lübnan, Körfez ülkeleri, Rusya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile bir araya gelip bu saldırganlığı sadece durdurmanın ötesinde cezalandırmalıyız.
Arap ülkeleri ile yakınlaşma konusunda “Arap düşmanlığı” propagandası yapılıyor. Bu, Amerika ve İsrail’in, sahte Atatürkçüler üzerinden gündeme getirdiği bir fesattır. Atatürk, 1920-21 yıllarında Irak ve Suriye ile bir konfederasyon planlıyordu. Suriye ve Irak ile birleşmeyi hedefliyordu. Arap uygarlığı, 7. ile 15. yüzyıllar arasında dünya uygarlığına önderlik etmiştir. İbn-i Sina’lar, Biruni’ler, Harazmi’ler bu uygarlığın ürünüdür. Bugün Türkiye; Suriye, Irak ve İran ile beraber olmaya mecburdur çünkü aynı tertiplerin hedefindeyiz.
Peki efendim, Kudüs’e gelecek olursak; Cumhurbaşkanı’nın Kudüs’ü Hristiyan, İslam ve Yahudi temsilcilerin beraber yönetmesi yönündeki önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanımız, bir yandan Batı ülkelerini yumuşatmak ve ikna etmek için söylemlerde bulunuyor; diğer yandan Kudüs merkezli bağımsız bir Filistin devletini savunduğunu ifade ediyor. Ancak Kudüs merkezli bir Filistin Devleti dendiğinde; Hristiyanların, Musevilerin ve Müslümanların bu şehri birlikte yönetmesi nasıl mümkün olacak? Biz Vatan Partisi olarak bağımsız, Doğu Kudüs merkezli ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devletini savunuyoruz. Uluslararası planda da olması gereken ve savunulan budur.
Doğu Kudüs ve Batı Kudüs olarak ikiye ayrılmış bir yapıda, Doğu Kudüs’ün başkent olduğu ve toprak bütünlüğünün sağlandığı bir Filistin devleti hedeflenmelidir. Şu anki durumda Batı Şeria ve Gazze birbirinden kopuk; araya İsrail girmiş durumda. İsrail pasaportu almadan bir bölgeden diğerine geçilemediği bir coğrafyada devlet bütünlüğünden söz edilemez. Gazze ile Batı Şeria arasında ciddi bir mesafe var. Bu toprakların bütünleştirilmesi şarttır.
Basın toplantısında Netanyahu’nun teşekkür ettiği ülkelere dikkat çektiniz. Ukrayna, Bosna Hersek, Güney Kıbrıs ve Gürcistan gibi ülkelerin İsrail’in teşekkürünü hak etmesi manidardır. Rusya, Çin, Suriye, Irak ve İran bizim gerçek ittifak birikimimizdir. Türkiye, Rusya’yı tercih etmek yerine Ukrayna’nın yanında yer alırsa, kendi menfaatlerini zedeler. Abhazya’yı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımak, Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul etmek ve Karabağ’ın kurtarılması; dört ayaklı projemizin adımlarıdır. Bu adımlar, Doğu Akdeniz’de, Batı Asya’da ve Karadeniz’de Türkiye’nin durumunu sağlamlaştırmakta ve ittifak ağımızı güçlendirmektedir.
Filistin olayı, dünyadaki saflaşmayı netleştirdi: Bir tarafta Asya, diğer tarafta Amerika ve onun iş birlikçileri. Bu durum iç cephemizde de takkelerin düşüp kellerin görünmesine neden oldu. Sayın Cumhurbaşkanımız, Biden’a yönelik sert ifadeleriyle bir duruş sergiledi. Sayın Devlet Bahçeli de Doğu Kudüs merkezli bağımsız Filistin’i savundu, NATO’yu tartışmaya açtı ve Kürecik ile İncirlik’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçmesi gerektiğini belirtti. Bu duruş, Türkiye’nin güvenliği açısından hayati önemdedir.
“Aynı gemideyiz” diyenlere karşı çıkanlar, şimdi Amerika’nın ve Biden tayfasının yanında yer alıyorlar. Kılıçdaroğlu, Akşener ve diğerleri bir kez bile Amerika’ya itiraz etmediler. Meral Akşener’in İsrail saldırganlığı karşısındaki tutumu ise kelimelerle ifade edilemeyecek kadar vahimdir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, Türkiye’yi baş düşman ilan eden İsrail’in büyükelçiliğinden yardım alması ve teşekkür belgesi düzenlemesi de bu “Biden tayfası”nın kimliğini ortaya koymaktadır. Türkiye düşmanlarıyla iş birliği yapanların, namlularını Çin’e çevirmeleri şaşırtıcı değildir.
Bosna Hersek meselesine gelince; Şefik Caferoviç’in Netanyahu’ya karşı bir duruş sergilemesi olumludur ancak Bosna Hersek devlet yönetimi içindeki dengeler, Amerika’nın güdümündeki yapıları göstermektedir. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Türkiye’deki bazı kesimlerin Müslümanlığı örtü olarak kullanıp Amerikan senaryolarında rol üstlenmesi, bugün gelinen noktanın başlangıcı olmuştur. Biz Filistin’in direnişçi liderleriyle telefon görüşmeleri yaparak Türk milletinin desteğini ilettik.
Son olarak, emekli amirallerin bildirisi konusuna değinirsek; bunlar hiyerarşiden uzak, “başıbozuk” bir takımdır. Söz konusu Filistin meselesi olduğunda, Erdoğan’a vurmak için bir araya gelenlerin, tüm insanlığı ilgilendiren bu konuda sessiz kalmaları manidardır. Gerçek bir asker, emekli olsa dahi hiyerarşi ve disiplin içinde hareket eder; oysa bunlar sadece kişisel hırslarıyla hareket etmektedirler. Amerika’nın emperyalizmi İsrail’dir; çünkü bağlı oldukları Global International Forum (GIF), İsrail ve Amerika merkezli bir forumdur. CFR’ye, yani Amerika’nın derin devletine uzanan bağları olan bir yapıdan bahsediyoruz. GIF üyesi olan insanlar arasında Ergun Mengi gibi isimler ile eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal gibi kişiler var. Sönmez Köksal “MOSSAD’ın damadı” olarak bilinir. Hiram Abbas ve Mehmet Demir gibi isimlerin de içinde olduğu, İsrail ile çok sıkı ilişkileri olan bir ekip var.
Bu ekipteki 95 kişi, önlerine konulan kağıda imza atıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki Montrö’yü bir araç olarak kullanmışlar. Ergun Mengi ne demişti? “Biz Montrö’yü araç olarak kullandık, kandırdık.” Bunu dedikten sonra ne beklenir? İmza atan bu 100 civarındaki kişiden kandırılanlar var, bir de işin organizasyonunu yapan çekirdek bir kadro var. GIF takımı dediğimiz bu Amerika-İsrail bağlantılı çekirdek dışında, bir de kandırılanlar ve kandırılamayanlar var. Emekli Tümamiral Semih Çetin ve Cihat Yaycı gibi yüzün üzerinde kandırılamayan emekli amiralimiz var. “Montrö’yü araç olarak kullandık” itirafı açıkça ortaya çıktığında, o imzayı atanların imzalarını geri çekmeleri gerekirdi.
Bugün “Mavi Vatan” diyenlerden şunu beklerdim: Mavi Vatan’ı İsrail’e karşı çıkmadan savunabilir misiniz? Doğu Akdeniz’deki bütün komploların merkezinde İsrail var, Amerika’yı da o kışkırtıyor. Hem İsrail ve Amerika’nın hedef alıp yıkmak için raporlar yazdığı Tayyip Erdoğan’ı önder olarak göreceksiniz hem de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının, Filistin halkının ve İsrail’in “İkinci İsrail” planlarına karşı mücadelenin yanında olmayacaksınız. Bu imza konusu sadece kandırılacak bir konu değil, hakiki bir imza meselesidir.
Önümüzdeki süreçte Filistin merkezli yeni bir toparlanma olur mu? Evet, oluyor. Tereddütlü olan, bu işe uzaktan bakan ülkelerde bir canlanma var ve saflar kızışıyor. Filistin Doğu Akdeniz’de; Uzak Doğu’da veya Güney Amerika’da değil. Doğu Akdeniz bugün dünya çelişkilerinin odağı haline geldi. Bu yüzden olayın Filistin’de patlaması şaşırtıcı değil. Sayın Cihat Yaycı’nın önerdiği, Libya ile yaptığımız gibi Filistin devleti ile de deniz yetki alanlarını belirleyen bir anlaşma yapılması çok doğru ve akıllıca olur.
Mısır’la normalleşme süreci başladı, ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Suudi Arabistan’a gitti. “Dış politikada bahar havası Şam’a da yansımalı mı?” sorusu akıllara geliyor. Mustafa Şen’in Suriye ile ilişkileri normalleştirmeye dönük sıcak mesajları çok doğru ve Türkiye’nin menfaatinedir. Hatta şunu söyleyeyim: Türkiye’nin Filistin’e desteği Suriye’den başlar, turnusol kağıdı orasıdır. Türkiye, İsrail siyonizmine ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele ediyorsa Beşar Esad’la ve Suriye devletiyle askeri ve siyasi her planda kararlı bir iş birliğine gitmelidir.
Askeri planı ele alalım; Gazze çok dar bir şerit. Gazze’ye yardıma gitmek isteseniz, Doğu Akdeniz’de İsrail donanması ve uçakları var. Sıhhi yardım yollasanız bile İsrail ile çatışmaya girmeden bunu yapamazsınız. Filistin’le dayanışma içinde olacak ve bunu fiili olarak gerçekleştireceksek; Suriye’yle, Lübnan’la, Ürdün’le ve Mısır’la dost olacağız. Suriye, Filistin’e en iyi davranan, bu uğurda çok savaşmış bir ülkedir. İsrail, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni işgal etmiş durumda ve sürekli saldırıyor. Saddam veya Kaddafi yaşasaydı, İsrail böyle rahat hareket edebilir miydi?
İsrail, kendisine dost olan alanlar yaratmaya çalışıyor. Bu yüzden Kürdistan projesi adı altında Irak ve Suriye topraklarında, Türkiye ve İran’a da tehdit oluşturacak “İkinci İsrail”i kurmak istiyor.
Perşembe günü Vatan Partisi olarak Kürecik Üssü’nü protesto eden bir yürüyüş düzenliyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kürecik ve İncirlik üslerine derhal el koyması gerektiğini bütün dünyaya ilan ediyoruz. İncirlik Üssü 15 Temmuz darbesinde kullanıldı. Kendi vatanımızda bize düşmanlık eden güçlere üs veriyoruz. İsrail’in gözcüsü olamayız, Amerikan eşkıyasına yataklık yapamayız. NATO ise Türkiye’yi koruyan bir örgüt değil, Amerika’nın bizi kontrol etme örgütüdür. Bunu 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde bizzat yaşadık. De Gaulle’ün dediği gibi; NATO, Amerika’nın üye ülkeleri kontrol mekanizmasıdır. Türkiye, Filistin’e gerçek bir destek vermek istiyorsa bu emperyalist kuşatmayı kırmalı ve bölge ülkeleriyle tam bir iş birliğine girmelidir. Kastederek; bizi Türkiye’deki dostlarımız uyardı ve “Veto ediyoruz” dedi. Anlam planı efendim, anlam planı da Rusların müdahalesiyle… Rahmetli Denktaş, “Allah razı olsun” demişti. 15 Temmuz’da Rus devleti bize “Türk ordusu içinde hareketlilik görüyoruz” diye bildirdi. Bir gün önce, iki gün önce bize bildirdi ve biz de hem Sayın Binali Bey’e -o zaman Başbakan’dı- Binali Yıldırım’a, hem Ankara Belediye Başkanımıza, ondan sonra hem de Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanımızın başdanışmanlarına söyledik. O gün Alexander Dugin görüşme yapıyordu; bizzat ben Dugin’e kendim söyledim. “Hepsine söyleyeceksin” dedim. Sonra akşam yemek yedik ve “Söyledin mi?” dedim. “Evet” dedi, “Her üçüne; Başbakan’a söyledim, Ankara Belediye Başkanı’na söyledim ve Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanlarına söyledim.” Sayın Dugin o gün AK Parti’nin meclisteki grup toplantısına katılmış, Sayın Binali Yıldırım’la birlikte poz vermişlerdi. Evet, görüştü; hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanlarıyla da görüşüyordu. Bir ihtimal Sayın Cumhurbaşkanımızla da o zaman görüşecek gibi bir şeyler söylendi o gün. Yani “Bir ihtimal Cumhurbaşkanı’yla görüşeceksin” falan dendi ama o gün zaten darbe günüydü.
Şöyle bir propaganda da başladı efendim: “İşte ey Filistin’e dikkat çekenler, oraya yardım çağrısı yapanlar, tırnak içinde söylüyorum, Doğu Türkistan’daki kardeşlerimizi görmüyorsunuz.” Böyle bir propaganda başladı. Bunların ikisi ayrı, tam düşman cepheler. Doğu Türkistan’da terör örgütlerini kışkırtan da Amerika, aslında İsrail’i kışkırtan da Amerika. Doğu Türkistan’da Çin’e düşmanlık yaparsan, “Çin mezalimi” diye bilmem protestolar yaparsan Amerika ve İsrail’in yanında tavır almış olursun. Bunların ikisi aslında tek; yani ikisinde de Amerika ve İsrail var. Filistin’e saldıran da Amerika ve İsrail, Doğu Türkistan adı altında oradaki “Doğu Türkistan İslami Partisi” terör örgütünü destekleyen de Amerika. Türkistan İslami Partisi’nin terör örgütü olduğunu Türk Devleti kabul ediyor, ben uydurmuyorum ki. Türk Devleti, Türkistan İslami Partisi’ni resmi olarak terör örgütü olarak kabul ediyor, Birleşmiş Milletler de terör örgütü olarak kabul ediyor. Onun için Çin’e karşı o terör örgütünün faaliyetine karşı çıkmakla, İsrail saldırganlığına karşı çıkmak aynı cephe. Zaten onu söyleyenler de o iki cephenin ikisinde de Amerika ve İsrail’in yanındalar. Yani Türkistan İslami Partisi terör örgütünü destekleyenler burada da, yani Filistin’de de İsrail saldırganlarını destekliyorlar; ama daha bir korkakça ve sinsice.
Rockings Answers’ın yeni bir rapor yayını var, bu yeni yayın organında mesela Çin’le ilgili bir değerlendirme yapıyor. Brzezinski’nin “Satranç Tahtası”nda 1980’lerde yazdığına atıfta bulunuyor ve “Çin’e karşı Rusya, Avrupa ve İran’la birlikte hareket edelim” diyebiliyor. Brzezinski’nin planı oydu. Brzezinski diyordu ki: “Biz Çin’le Rusya bir olursa, Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün dünya efendiliği planları çöker. Onun için ne yapacağız, Rusya’yı kendi yanımıza çekeceğiz.” Brzezinski’nin Satranç Tahtası’ndaki tezi buydu. En korktuğumuz senaryo; Çin, Rusya, İran ve Türkiye’nin birlikte olması. Burada İran’dan çok Türkiye’ye önem veriyorlar. Yine bu son birkaç gün içinde bir Amerikan yetkilisi de bunu ifade etti: “Biz de Çin’e düşman olalım, Rusya’yı biraz nötralize etmeye, tarafsızlaştırmaya çalışalım.” Yeni çıktı efendim, bu birkaç günlük bir rapor.
Evet, siz Aydınlık’ta bunları güzel yazıyorsunuz. Anayasaya geçelim mi artık? Bilmiyorum, Filistin meselesini herhalde yeteri kadar güzel konuştuk. Reklama gidelim, reklamlardan sonra yeni konu ve konularla devam edelim. Değerli izleyenler, Çıkış Yolu devam edecek, bizden ayrılmayın efendim.
Efendim, Çıkış Yolu programımıza devam ediyoruz. Programımızın bu bölümünde diğer gündem başlıklarını konuşacağız. İlk bölümümüzde uzun uzun Filistin’i konuştuk ama son bir başlık var: Suriye başlığı efendim. Suriye’den başlar dediniz, Filistin’e destek ama Türkiye’de Suriye ile iş birliğine karşı bazı yazılar var, makaleler var, gazeteler haberler yapıyorlar. Mesela bunlardan çok sayıda düşünce kuruluşu da bu sürecin içerisinde, bunlardan birisi SETA.
Valla, yorumlamak değil; Türk hükümeti, Sayın Cumhurbaşkanımızın başında bulunduğu hükümetimiz bu konuda çok ciddi bir hata içinde. Bir yandan Amerikan emperyalizmine, İsrail siyonizmine tavır alıyoruz, “Eli kanlı” diyoruz Biden’a. Sayın Cumhurbaşkanımız dün Biden’ın elindeki kanlarla tarihe geçtiğini söyledi. Yine bugün Sayın Devlet Bahçeli o çok esaslı açıklamaları yaptı; hem NATO’dan çıkmayı tartışalım hem de Kürecik ve İncirlik üssünün Türkiye’nin kontrolüne geçmesine yönelik açıklamalar… Bunlar çok güzel tavırlar. Ama bunları yapıp bir yandan da diyelim açıkça Amerika ve İsrail’in yanında konumlanan SETA gibi örgütleri beslemek… Tabii SETA kalkıp da “Ben Amerika ve İsrail’i destekliyorum” demiyor, değil mi? Nasıl yapıyor o desteğini? Beşar Esad’a, SETA vurarak, Suriye’ye vurarak, Türkiye ile Suriye’nin arasını açarak. Bakın biz ne diyoruz? “Filistin’e destek, Suriye ile iş birliğiyle başlar” diyoruz. O da bunu bildiği için İsrail’e desteği, Türkiye-Suriye ilişkilerini sabote ederek, baltalayarak, dinamitleyerek yapıyor. O da bir İsrail’e destek, o da bir Amerikan emperyalizmine destek.
Ve hatta onlardan bir tanesi, o programda, pazar akşamları Ülke TV’de yapılan programda, terbiyesiz ve ahlaksız bir şekilde kalktı; ondan sonra dedi ki, “Kahramanca savaşıyor Beşar Esad ve Suriye ordusu dediğim zaman, köpekçe savaşıyorlar” dedi. Bunu kulağından tutup programlarda da söyledim, geçen pazar bir daha söyledim, ondan evvelki pazar yine söyledim. Türkiye, buradan da Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum: Beşar Esad’a, Suriye ordusuna, Suriye devletine “Köpekçe savaşıyorlar” diyen insanları beslemek, bunlara maaş vermek, bunların içinde bulunduğu SETA örgütünü beslemek; bu, İsrail’i beslemek ve Amerika’yı beslemektir. Bakın açık söylüyorum, SETA’yı beslemek, İsrail’i ve Amerika’yı beslemektir. Çünkü SETA çok açık, sicili ortada. Ve bunun bütün ayrıntılarını da ortaya koyacağız. SETA, Amerika ve İsrail’in çıkarlarını savunan sözde bir strateji kuruluşudur ve aynı zamanda Türkiye hükümetinden kaynak sağlıyor. Bunlar aynı zamanda Sayın Cumhurbaşkanımızın etrafını da kuşatmaya çalışıyorlar. Ondan sonra şimdi bunlarla birlikte İsrail siyonizmine ve Amerikan emperyalizmine karşı sağlıklı, başarılı, netice alıcı mücadeleler yapamayız.
SETA önemli bir konu ve o konuyu iyi ki bu soruyu sordunuz, Türkiye’nin gündemini getirmeye başladık. O programlarda, Ülke TV’de pazar akşamı iki hafta üst üste bu konuyu gündeme getirdik ama şimdi ısrar edeceğiz. O SETA, Türk hükümeti tarafından desteklenemez. SETA’yı destekleyen hükümetimiz, İsrail ve Amerika emperyalizmine karşı tutarlı, kararlı bir mücadele yürütemez. Kendi içinde Amerika ve İsrail hesabına çalışan bir strateji kuruluşunu tuttuğun zaman, o zaman Amerika ve İsrail’le mücadele her zaman baltalanır, lekelenir, kamuoyuna karşı propaganda yürütülür. Hiç kimse artık Türkiye’de “Ben Amerika ve İsrail’in yanındayım” diyemiyor; Meral Akşener de diyemiyor, örgütlü olduğu halde. Kılıçdaroğlu da diyemiyor açıktan. Ama nasıl? Hep dolaylı yollarla, sinsi yollarla falan… SETA da öyle. Buradan tekrar Sayın Cumhurbaşkanımıza, hükümetimize buradan talebimizi ifade ediyoruz: SETA’ya olan bütün yardımlar, mali kaynaklar kesilmelidir ve hükümet SETA’yla hiçbir ilişkisi olmadığını Türkiye kamuoyuna ilan etmelidir. Aynı zamanda başka devlet büyüklerine karşı “Köpekçe savaşıyor” falan gibi sözler Türk Ceza Kanunu’na göre de suçtur. Ama onu ufak tefek adamlarla uğraşmamak için şey yapmıyoruz, gündeme getirmiyoruz ama o da var. Başka bir devlet başkanına, hiçbir devlet başkanına… Mesela bunu söyleyen insan Netanyahu için “Köpekçe savaşıyor” demiyor. Öyle desin de demiyorum yani, ben de söylemiyorum. Benim dilim devlet dilidir ve devlet dilinde hiçbir şekilde ben şu veya bu devletin başına falan filan “köpekçe” falan… Onları düşmana da kullanmam, düşmana karşı da o tür sözler söylemem. Çünkü o bir terbiye.
SETA konusunu buradan hükümete bir kez daha duyuruyoruz: SETA’ya olan bütün besleme kaynakları durdurulmalıdır. Ve aynı zamanda Türkiye hükümeti, bu SETA’yla falan en küçük bir ilişkisinin olmadığını ve bu SETA’nın ürettiği strateji, siyasetlerin falan filan hükümet tarafından dikkate alınmadığını ilan etmelidir. Çünkü bunlar “Hükümet adına çalışıyoruz” diyorlar, sağda solda hep hükümetin temsilcisi gibi konuşuyorlar, hatta “Hükümete yön veriyoruz” diyorlar. Ama onlara yön veren de Amerika ve İsrail.
Peki efendim, bizim kulağımıza şeyler geliyor, bilmiyorum size de geldi mi? Yani özellikle hükümetin Amerika ile ilişkilerini düzeltmek için birtakım faaliyet gösteren tipler ortalıkta dolaşıyor, Amerika’da faaliyet yaptıkları konuşuluyor. Sizin de kulağınıza geliyor mu bu tür ilişkiler?
Valla bana gelmesinin artık hiçbir kıymeti yok. Çünkü dün Biden’a “Elleri kanlı” dendiği andan itibaren, Amerika’ya bunlara hiçbir zaman ben önem vermedim. Yani burada da aşağı yukarı her programda ifade ettik bunu. Ben Sayın Tayyip Erdoğan’ın ve Türkiye hükümetinin, Tayyip Erdoğan veya kim olursa olsun, tekrar Amerika’ya dönme ihtimalini görmüyorum.
Ben efendim SETA’cıların bu tür faaliyetleri içerisinde oldukları için söylüyorum, bu tür bilgiler alıyoruz.
Onlar artık safra, yani zararlı. Çünkü bu tür laflarla hükümetin aleyhine bir kamuoyu yaratıyorlar, hükümetin itibarını zedeliyorlar sonuç itibariyle. Onun için diyorum; hükümet bu SETA’yı, SETA’nın kendisiyle ilgisi olmadığını açıkça ifade etmeli ve mali kaynaklarını derhal kesmelidir.
Evet. Yeni konulara geçelim isterseniz.
Geçelim. Anayasa var. Buyurun İsmet Bey, sizin oradan.
Efendim, şimdi bu anayasa tartışmasını sizle bir program daha yapmıştık burada, anayasa konusunda ne olmalıdır diye konuşmuştuk. Fakat tabloya baktığımızda bu meclisten bir anayasa çıkacak gibi gözükmüyor. Ama buna rağmen bir anayasa hareketliliği var. Yani bunu neye bağlıyorsunuz? Bir anayasa bu şekilde olur mu?
Şimdi bir kere sizin söylediğiniz gibi pratik bakalım. Bu meclisteki aritmetiğe baktığımız zaman bu meclisten üçte iki çoğunlukla bir anayasa değişikliği çıkmaz. İki; bugün bir seçim yapılsa, seçim yapılacak meclisten de o anayasa değişikliği çıkmaz. Ve şunu da görmemiz lazım: Türkiye öyle köklü bir değişiklik içine girdi ki 2014-2015’ten sonra. Yani Silivri duvarını yıkmamız, Amerikan duvarlarını yıkmamız, arkasından 24 Temmuz 2015’ten itibaren PKK’yı hendeklere gömmeye başlamamız, sonra 15-16 Temmuz’da Amerikan gladyosunu yerle bir etmemiz, öldürmemiz ve bir kısmını da hapse atmamız; Türkiye’nin köklü bir değişiklik dönemine girdiğini gösteriyor. Yani Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve Asya’ya yerleşiyor. Bu bir devrim, biz bir devrim sürecine girdik. Ve her devrim kendi anayasasını yapar. Yani bu köklü değişiklik de sonuç itibariyle 1982 Anayasası’nın prangalarını kırıp atacaktır. Yani şu anda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 82’de yapılan anayasa… Evet, çok değişiklik oldu, artık o anayasa kalmadı diyelim ama sonuç itibariyle bu anayasanın ekseni 82’de kuruldu. Ve bu anayasaya bir de en son başkanlık sistemi geldi, yani yamalı bohça oldu. Ve bu anayasa, önümüzdeki içine girdiğimiz devrimci süreçte Türk devletini örgütlemek açısından ve aynı zamanda Türk devletiyle vatandaş arasındaki ilişkileri, kamu hürriyetlerini düzenleme açısından yetersiz ve zararlı. Kısmen yetersiz, kısmen zararlı; yani bir devrim döneminin anayasası değil.
Şimdi bakın, Türkiye tarihine baktığımız zaman anayasalarına hep devrimler getiriyor. 1876 Devrimi ilk anayasamızı getirdi, ondan sonra 1908 Hürriyet Devrimi o anayasada köklü değişiklikler getirdi, yeni bir anayasa neredeyse yaptı 1909’da. 1920 devrimi başladı, 1921’in 20 Ocak’ında o devrim anayasasını yaptı. 1924’te devrim yeni bir kültürel devrim ve toplumsal devrim aşamasına girdi, icra yürütme organını güçlendirerek yine devrimin anayasasını yaptı. Şimdi içine girdiğimiz süreçte de bu anayasayla, 1982 Anayasası’yla Türkiye devleti kendi milletini yeterince seferber edemez, harekete geçiremez, zorlukları aşmada çeşitli sorunlarla karşılaşır. İçine girdiğimiz zorlukları görmemiz lazım. Bu zorluğu nasıl aşacağız? Milletin ve devletin gücüyle aşacağız. Devlet milleti seferber edecek ve bu zorluklardan çıkacağız. Milleti seferber etmenin ilişkileri, kurumları, hukuku olacak; o da nerede düzenlenir? Anayasa’da düzenlenir.
Bir kere otoriter, güçlü bir devlet olacak. Çünkü güçlü bir devlet milleti seferber eder. İkincisi, güçlü devlet milleti seferber edecek araçlara sahip olacak, örgütlü bir millet olacak ve özgür bir millet olacak. Ve o özgür ve örgütlü milletle devlet arasında esaslı ilişkiler, araçlar, seferberlik yöntemleri hukuki olarak anayasal düzende oluşturulacak. O bakımdan biz Vatan Partisi olarak köklü bir anayasada, yani ilk dört maddeyi koruyarak… Bu anlamda bir anayasa değişikliği ama bir anlamda da yeni bir anayasa oluyor bu. Yani ilk dört maddeden koruduğumuz için yeni anayasa olmuyor. Ama ilk dört maddeden sonra, demin söylediğimiz amaçlarla, milleti zorluklara karşı seferber eden güçlü bir meclis, güçlü bir hükümet, milleti zorluklara karşı ayağa kaldıran, özgür ve örgütlü bir millet ve zorlukları yenen güçlü bir meclis, güçlü bir hükümet… Bu ruhla bir anayasa yapmamız gerekiyor. “İkinci İstiklal Savaşı’nın anayasası” diyelim isterseniz buna veya “Üretim Devrimi’nin anayasası”. Üretim Devrimi’nin eşiğindeyiz, yapmak zorundayız. Yapmazsak çok büyük sorunlarla karşılaşacağız, hatta o sorunların içindeyiz şu anda.
O bakımdan Vatan Partisi de anayasa meselesine Türkiye’nin içinde yaşadığı süreç açısından bakıyor ve harekete geçiyor. Ulusal Strateji Merkezi’nin başında tabii Utku Reyhan arkadaşımız var, bir anayasa kurulu kurduğunu biliyorum. O Anayasa Kurulu çalışmalarına yakında başlayacak ve Türkiye’nin 21. yüzyılının anayasasını o kurul yapacak, göreceksiniz. 21. yüzyılda Türkiye devletini düzenleyen ve Türk milletini seferber edecek araçları, kurumları, ilişkileri getiren bir anayasa yapılacak. Onda Türkiye’nin milli güçleri, Ulusal Strateji Merkezi odaklı olarak çalışacak. Tabii milli güçler derken milyonların katılımı anlamında değil ama o milyonların özlemlerine cevap veren… Bu işin erbabı, uzmanları, bilgili insanlar o Anayasa Kurulu’nu oluşturacak ve onu yapacak.
İlk dört madde korunacak mı efendim?
Korunacak tabii. İlk dört madde… Zaten orada bir kamuoyunda birlik var ve korunması lazım. O, Türk Devleti’nin dokunulmayacak dört maddesidir. Meclis nerede olacak efendim? Hükümeti kuran, kanunları yapan ve devletin merkezindeki kurum. Meclis merkezli bir devlet örgütleyeceğiz. Meclis merkezi; bu çok önemli. Meclis halka dayanacak. Hükümet de mecliste kurulacak ve meclisten güven oyu alacak. Meclisten güven oyu aldığı için ve meclisin denetiminde olduğu için halka dayanacak ve halkı seferber etme olanaklarına sahip olacak. Onun için “güçlü meclis, güçlü hükümet” diyoruz. Başkanlık sistemi temelinde değil; e değil tabii.
Bakın, Sayın Devlet Bahçeli’nin açıkladığı, MHP’nin hazırladığı 100 maddelik anayasa da başkanlık sisteminden ayrılmıştı; orada “Türk tipi başkanlık” var. Kavramlara takılmayalım, meclis ağırlığı mecliste bulunuyor. Orada şu madde önemli: “Hükümet meclisten güven oyu alacak.” Bunu dediğiniz an artık başkanlık sistemi yok demektir. Başkanlık sisteminde katı bir kuvvetler ayrılığı vardır; seçimle gelen bir cumhurbaşkanı veya başkan, Amerika’da olduğu gibi kabinesini kurar, meclisten güven oyu almaz. Meclisten güven oyu aldığı an o sistem bozulur; Milliyetçi Hareket Partisi’nin yaptığı gibi parlamenter sistemi kabul etmiş olursunuz. “Türk usulü başkanlık” gibi ifadeler laftan ibarettir.
Şimdi, cumhurbaşkanlığı sisteminde cumhurbaşkanı beş yılda bir seçilir, istediği gibi kabinesini kurar, meclise karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Meclisin onu denetleme olanakları büyük ölçüde kaldırılmış, hatta meclisin kanun yapma yetkisi, cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle sınırlandırılmış durumdadır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin getirdiği öneri ise başlığı ne olursa olsun parlamenter sisteme benziyor. Hükümetin meclisten güven oyu alacağı maddesi, meclis merkezli bir parlamenter sistem kurduğunuz anlamına gelir.
Bence orada Milliyetçi Hareket Partisi ve AK Parti ciddi bir yanlış içerisindeler. MHP hem koalisyon ortağı hem hükümette yok; bu büyük bir yanlış ve MHP bu yüzden oy kaybediyor. AK Parti’yi sırtında taşıyan parti durumuna düştüğünüzde erirsiniz. Türkiye’yi birlikte yönetseler, MHP hükümette olsa güçlenir. AK Parti, MHP’yi zayıflatırken kendini de zayıflatmış oluyor. Cumhur İttifakı kendisini hükümette de göstermeliydi; Cumhurbaşkanı Yardımcısı MHP Genel Başkanı olmalı, bakanlar kurulunda da MHP’den isimler bulunmalıydı. Hükümetin hatalarını genellikle MHP düzeltiyor; halbuki kararları beraber alsalar hata az olur ve kamuoyunda bir zayıflama yaşanmaz.
“Türkiye’yi koalisyonlardan kurtardık” diyorlar ama bugün hem koalisyon var hem yok. Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti’yi sırtında taşıyan etkisiz bir koalisyon ortağı durumunda. Bu durum MHP’yi zayıflatıyor ve İYİ Parti buradan güç alıyor. Cumhur İttifakı, ilişkileri yanlış kurguladığı için AK Parti ve MHP’nin bu zayıflığı, Meral Akşener’e ve düşman tarafa yarıyor.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin bölünmesi bir Amerika-İsrail operasyonuydu ve bu operasyonda başrolü Meral Akşener oynadı. O bir Gladio operasyonuydu. Amerika’ya direnen bir Türkiye yönetimi ve bu yönetimi destekleyen bir Milliyetçi Hareket Partisi vardı. MHP’yi bölmek, bu milli koalisyonu zayıflatmak demekti. Meral Akşener’in bugünkü tavırları da aynı “Gladio görevini” sürdürdüğünü gösteriyor. Netanyahu ile Tayyip Erdoğan’ı aynı kefeye koyarak, Türkiye’deki haklı tepkiyi Erdoğan’a çevirmeye çalışıyor. Çin ile Türkiye’nin arasını açmaya çalışmak veya “Çin mezalimi” gibi temaları işlemek de Amerika’nın propagandasını yapmaktır. Bu konuşmalar, Türkiye düşmanı bir cephede yer aldığını gösteriyor.
Türkiye Gençlik Birliği ise Türkiye’nin önündeki 40 yılın sigortasıdır. Atatürk’ün devrimciliğini ve birikimini geleceğe taşıyan böyle ahlaklı ve karakterli bir gençliğe sahip olmak, Türkiye’nin en büyük güvencesidir. Yıl ama ben önümüzdeki 40 yıla bakıyorum. Önümüzdeki 40 yılda bu gençler Türkiye’nin başında olacaklar, Türkiye’yi yönetecekler ve şu anda çok açık söyleyeyim, bu arkadaşlarımız Türkiye’yi yönetmeye hazırlar. Yani şu anda bu gençlerle bir hükümet kuralım; Türkiye’yi büyük başarılara götürür, bu zorluklardan çıkartır, Türk milletini seferber eder, zorlukların üstesinden gelir, üretim devrimini başarır ve ikinci istiklal savaşımızda kesin zafere ulaşır. O bakımdan ben temel sloganın bu olduğunu düşünüyorum. Türkiye Gençlik Birliği, Türkiye’nin 40 yılının sigortasıdır.
TGB’li olmayan gençlere çağrınız var mı efendim? TGB’li olmayan gençlerin de görevi, Türkiye’nin önümüzdeki 40 yılında görev başına geçmeleri, Türkiye’nin yönetiminde yer almaları, Türkiye’nin geleceğini güvence altına almalarıdır; o çağrıyı yapıyoruz.
Evet, 19 Mayıs’a ilişkin birkaç yorumunuz var mı? Tabii, şimdi 19 Mayıs’ı somut konuşacağız. 19 Mayıs 1919, bir tarih olayı değil bence, 102 yıl önceki bir olaydan ibaret değil. 19 Mayıs, Ankara’ya adımdır. Yani hükümet olmak için Anadolu’ya çıkıyor Atatürk. Hükümet olmak için çıkıyor. Neden? 19 Mayıs’tan sonraki güzergaha, haritaya bakalım. Havza’ya geliyor, ondan sonra Amasya’ya geçiyor. Oradan ilk önce Sivas’ta kongre yapmayı düşünüyorlar fakat karşı komplolar var. Sivas’a gelip Erzurum’a geçiyor. Erzurum’da Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Kongresi’ni yapıp, Genel Kongre için; yani Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Teşkilatları Genel Kongresi için tekrar Sivas’a geliyor. Orada Cumhuriyet Halk Partisi, devrimin partisi olarak kuruluyor. Bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin reddettiği kuruluş… Bakın, hep “23’te kurulduk” diyerek Sivas’ta, 19 Mayıs’tan sonraki o güzergahta, Sivas’taki büyük kuruluşu hep reddediyorlar, dışlıyorlar. Bugünkü Kılıçdaroğlu Cumhuriyet Halk Partisi…
Ondan sonra Sivas’tan sonra Heyet-i Temsiliye kuruluyor. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin, yani o Heyet-i Temsiliye hem bir partinin merkez yürütme kurulu hem de hükümettir. O Heyet-i Temsiliye, Eylül 1919 başında Sivas Kongresi’nde kuruluyor ve hükümet görevi yapmaya başlıyor; İstanbul hükümetinin karşısına bir hükümet odağı dikiyor. “Ben hükümetim” diyor. “Türkiye İstanbul’dan kurtarılmaz, Anadolu’dan kurtarılır ve ben Anadolu’da kurulan hükümetim” diyor Heyet-i Temsiliye. O heyet, Sivas’tan sonra Ankara’ya geliyor ve 23 Nisan 1920’de meclis açılıyor; o hükümet oluşuyor. Önce Türkiye yoktu, Büyük Meclis Hükümeti Ankara’da oluşuyor. Heyet-i Temsiliye’nin kurduğu hükümet, bu sefer Ankara hükümetine, devrimci hükümete dönüşüyor.
Sonuç itibarıyla 19 Mayıs’a çok çeşitli anlamlar veriliyor ama işin özü bu: Ankara’da, Anadolu’da hükümet olmak. Anadolu’da bir devrimci hükümet kurmak ve İstanbul hükümetinin karşısına bir hükümet dikmek. TRT’de bundan birkaç ay önce çok güzel “Ya İstiklal Ya Ölüm” diye bir dizi vardı, çok beğendim. O dizide de süreç, İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında, Anadolu ile İstanbul arasındaki iktidar savaşı ekseninde anlatılıyordu. İstiklal Savaşı çok güzel, çok doğru. 19 Mayıs’ta İstanbul’a isyan etmek için; Ankara’ya, Anadolu’ya çıkıyor Mustafa Kemal Paşa. Çünkü İstanbul İngilizlerin, Fransızların kontrolünde.
Efendim, günün müziği ve kitap önerisi? Günün müziği; 19 Mayıs bugün, Türkiye Gençlik Birliği demek. Türkiye’nin 40 yılı, Gençlik Birliği’yle ve Vatan Partisi Öncü Gençlik ile sigortalanmıştır. Nazım Hikmet’in “Bu Memleket Bizim” şiirini bestelediler, onu dinleyelim. Kitap olarak da “Genç Aydınlıkçılar” kitabı var. Burada Türkiye Gençlik Birliği’nin liderlerinin yazıları ve benim bir sunuşum, önsözüm var. Burada Türkiye Gençlik Birliği liderlerinin birikimleri mevcut. Mesela şu anda Gençlik Birliği’nin başkanı olan Dilek Çınar arkadaşımızın ve diğerlerinin yazılarını okuduğumuz zaman diyoruz ki: “Evet, bunlar Türkiye’yi yönetir, Türkiye’yi bu zorluklardan çıkartır, Türkiye’yi Atatürk devriminin gelecekteki büyük Türkiye’si haline getirir, üretim devrimini başarır, bağımsız, demokratik, halkçı Türkiye’yi kurarlar.”
Teşekkür ediyoruz efendim. Biz teşekkür ediyoruz. Sayın Özçelik size de çok teşekkür ediyoruz. Bu arada Beşiktaş Türkiye Kupası’nı kazandı, tebrik ediyoruz. Antalya’yı yendi. Beşiktaş’ın bir kupası vardı, keşke Antalya alsaydı da güzel olurdu. Sen Antalyalısın ama şimdi Antalya şöyle oluyor; Beşiktaş Süper Lig’den dolayı katıldığı için Antalya da uluslararası maçlara oradan katılacak. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programımızı bu hafta Türkiye Gençlik Birliği ile beslemiş olduk. “Bu Memleket Bizim” müziğiyle sonlandırıyoruz. Herkese mutlu akşamlar diliyorum efendim, hoşça kalın.

