Çıkış Yolu • 26.05.2021

Çıkış Yolu • 26.05.2021

Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, çıkış yolu günündeyiz. Hoş geldiniz ekranlarınızın başına. Biliyoruz, bu hafta özellikle gündemdeki bir meseleyle ilgili Sayın Doğu Perinçek’in fikirleri merak ediliyor. Biz de sabahtan beri sizlerden gelen sorular ve ilgiden bunu anlıyoruz. Bütün merak edilenleri, tüm ayrıntılarıyla konuşacağız bugün.

Özellikle İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’ya dönük operasyon girişimini de bugün değerlendireceğiz. Kendisinin verdiği yanıtları ve toplamda Sayın Doğu Perinçek’in bu konuyu nasıl görüp değerlendirdiğini, buna ilişkin bütün ayrıntılı başlıkları ele alacağız. Bununla birlikte bir erken seçim baskısı da var; özellikle Millet İttifakı bileşenlerinden geliyor. Bu ne anlama geliyor ve erken seçim Türkiye’nin gündeminde mi? Bu iki başlığı özellikle inceleyeceğiz. Vatan Partisi’nin Filistin konusunda özel bir hazırlığı var, ona dair merak ettiklerimizi de Sayın Perinçek’e soracağız. Hızla başlayalım, merak ettikleriniz var çünkü beklemeyelim efendim. Hoş geldiniz. İlker Yücel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, bugün birlikteyiz.

**İlker Yücel:** Siz de hoş geldiniz.
**Doğu Perinçek:** Hoş bulduk, teşekkür ederim.

**İlker Yücel:** İlk soruyu size bırakalım o zaman. Sizinle başlayalım. Sayın Perinçek, 21 Eylül 1996’da bir açıklama yaptınız ve “Devlet içerisinde yuvalanan bir ekip yasa dışı faaliyetler yürütüyor” dediniz, siyasi bağlantılarını da açıkladınız. Sizin açıklamanızdan iki ay sonra bir trafik kazası oldu. Açıkladığınız ilişki ağının bir bölümü, Türkiye’nin önüne kazayla birlikte bir daha gelmiş oldu. Kaza mı yoksa suikast mı? “Susurluk kazası” diye bilinen olaydan sonra gözler yine size çevrildi, çünkü iki ay önce o ilişki ağını açıklamıştınız. O dönem bu bilgilere nasıl ulaştınız, o ilişki ağına neden odaklandınız ve üzerinde durdunuz? İkincisi, bu ekibin izleri neden günümüzde hâlâ konuşuluyor ve önümüzdeki süreçte bu ekibi konuşmaya devam edecek miyiz?

**Doğu Perinçek:** Şimdi o “ekip” dediğiniz Çiller Özel Örgütü’dür. Yani Gladio; Türkiye’deki NATO’nun yeraltı örgütü. Türkiye NATO’ya girdiği zaman Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, poliste ve devletin genelinde bu örgütlenme kuruldu. Bu örgütlenmenin başı da aslında Türkiye’nin hükümetindeki bazı unsurlardır. Her hükümet yöneticisi Gladio’nun tepesi değildir; ancak Turgut Özal, Çiller, Abdullah Gül gibi isimler, Gladio’da kilit yerlerde olan unsurlardı.

Burada Fethullah Terör Örgütü çok önemlidir. Bir tarihten sonra Gladio’nun merkezi gücü hâline geldi. Turgut Özal döneminde Gladio, FETÖ’ye dönüşmeye başladı ve önemli roller üstlendi. Tansu Çiller’in en önemli özelliği, Fethullah Gülen ile beraber olmasıydı. MİT’in Çiller-FETÖ raporu çok önemlidir. Bakınız, bu Vatan Partisi raporu değil, MİT’in raporudur. MİT’in Çiller-FETÖ raporu, Çiller Özel Örgütü’nü inceler; FETÖ ile iş birliği ve uyuşturucu kaçakçılığı konusunda aralarındaki ilişkiyi etraflı bir şekilde ortaya koyar.

Çiller bu işin tepesindedir ve Amerika ile çok sıkı ilişkileri vardır. Tansu Çiller’den sonra da o yapı FETÖ olarak devam etti ve 15 Temmuz 2016 gecesi ezildi, bastırıldı. Türkiye bu Gladio ile hesaplaşmasını o gece yaşadı. Ancak biz bu hesaplaşmayı Vatan Partisi olarak 1970’lerde başlattık. 12 Mart dönemindeki savunmamızın esası kontrgerilla ve Gladio ile mücadeleydi. İşkencehanelerde, hapishanelerde, sorgularda ve mahkemelerde dişe diş mücadele ettik. Bu mücadele, 15 Temmuz’da sonuçlandı ve bunlar temizlendi.

Tabii bu arada bizi 12 Mart’ta, 12 Eylül’de içeri attılar; arkasından Gladio, Ergenekon-Balyoz tertipleriyle bizi hapse attı. Ama son nihai darbeyi biz indirdik, Silivri duvarını yıktık ve Türk milleti ile Türk ordusu olarak 15 Temmuz gecesi o Gladio’yu temizledik.

“Çiller Özel Örgütü” ismini biz verdik. Bu isim devlet raporlarına da girdi. Sönmez Köksal’ın MİT raporunda da bu isim kullanıldı. O süreci çok kısa anlatayım: 1996 Eylül’ündeki açıklamalarımın ardından, 400 sayfalık dosyayı TBMM Başkanı Mustafa Kalemli’ye sunduk. Fakat Meclis’ten ses seda çıkmadı, hiçbir işlem yapılmadı. Bir süre bekledik, ardından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den bir görüşme istedim. Beni Çankaya’da kabul etti.

Görüşmeye başladığımızda Demirel, “Bakın Sayın Perinçek, adamlar bizi bölmek için harita bile yapmışlar” diyerek, 1996 yılında Amerikalıların hazırladığı ve NATO’da duvara yansıtılan bir haritayı gösterdi. Ben de bunun üzerine, 460 sayfalık Çiller Özel Örgütü dosyasını kendisine sundum. Allah rahmet eylesin, Demirel bu dosyayı aldı ve o zamanın Başbakanı Necmettin Erbakan’a bir yazı yazarak gönderdi.

Susurluk olayı patlayınca TBMM bir araştırma komisyonu kurdu. O komisyonda Mesut Yılmaz ve ben dinlendik. 4-5 saat boyunca milletvekillerine bu örgütü anlattık. MİT Müsteşarı Sönmez Köksal da bizim dosyayı inceleyerek bir rapor hazırladı. O raporda da iddialarımız; gerçek olanlar ve araştırılması gerekenler şeklinde tasnif edilmişti.

Geçenlerde İstinaf Mahkemesi bir aklama kararını bozdu. 1996’da sunduğumuz o dosyada “Çiller suç tanıklarını bir bir öldürtüyor” başlığıyla cinayetleri tek tek sıralamıştık: Behçet Cantürk’ün öldürülmesi, Tarık Ümit’in öldürülmesi, Yusuf Ekinci’nin öldürülmesi gibi. 2019 yılında, bizim 96’da işaret ettiğimiz bu cinayetlerle ilgili dava açıldı. Aradan 23 sene geçtikten sonra mahkemenin önüne gelmiş oldu.

Şemamızda Mehmet Ağar, Korkut Eken, İbrahim Şahin gibi isimler vardı. Çiller Özel Örgütü şemasında Ülkücü Mafya da, Sedat Peker de, Emniyet’teki ve MİT’teki uzantılar da mevcuttu. Bizim o dönem saptadığımız şahısların çoğu yargılandı.

Susurluk’taki kazaya gelirsek; otomobilin suikast olduğu kesindir, o bir kaza değil. Abdullah Çatlı, ölmeden birkaç ay önce “Beni yok edecekler, beni kurtaracak tek insan Doğu Perinçek’tir çünkü o Gladio ile mücadele ediyor” demişti. Yakın çevresi bize bunu iletti. Fakat bize ulaşamadan onu o arabanın içinde imha ettiler. O arabada bulunan Hüseyin Kocadağ da şemamızda yer alan isimlerdendi.

İbrahim Şahin de 2008 öncesinde, tutuklanmadan önce genel başkanlık büromuza Muzaffer Tekin ile birlikte gelmişti. Bana bir kâğıt uzatıp “Size suikast yapan şahıs bu” diyerek bir isim vermişti. O süreci de böylece yaşadık. İzmir’den bir grup minibüsle Ankara’ya getirildi. İbrahim Şahin, “Bu suikastı örgütleyen, planlayan şahıs budur” diyerek bana ismini yazdı. Sonra ben o kağıdı sakladım. İstanbul İl Merkezi’nde, yani o dönemki adıyla İşçi Partisi’nde yapılan aramalarda o kağıt bulundu ve Ergenekon davası dosyasında yer aldı. O şahıs şu an siyasi arenada milletvekili. İyi Parti’den milletvekili olan bu kişi, suikastı planlayan şahıstır.

İbrahim Şahin, o süreçlerde çok cesur davrandı. Yaptığı işleri fazla kurcalamadık ama hiçbirini inkar etmedi. “Bize bunlar devlet görevi diye verildi” dedi. Sizin de belirttiğiniz gibi, bunlar Gladio ve kontrgerilla işlemleriydi. “Çiller Özel Örgütü” dendiğinde aklıma doğrudan o süreçler geliyor. İbrahim Şahin, o dönem özel harekatın şefiydi. Candan ve samimi bir insandır; yanlışlar yaptı, bunu inkar etmediğini sanıyorum. Şimdi bu işlerin üzerine gidildiğinde, gerçekleri aydınlatacak insanlardan biridir.

Meral Akşener’e özel bir büyüteç tutuyor ve onun siyasi açıklamalarına işaret ediyorsunuz. O, o geleneğin ve örgütlenmenin içinden geliyor. O dönem İçişleri Bakanı yapıldı. Fethullah Gülen tarafından desteklendiği biliniyor. Bakanlığı sırasında yaptığı en önemli iş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine kulaklar yerleştirmekti. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na, “sarımsak” denilen o astsubayı yerleştirdi. İkinci önemli işi ise Emniyet Genel Müdürlüğü istihbaratının başına FETÖ unsurlarını getirmesiydi. O dönem (1992-93 yılları) bakan olmadan önce İzmit’te Fethullah Gülen’le doğrudan görüşüyor, insanları örgütlemek için ona götürüyordu. Sapanca’da 8-10 kişiyle yaptığım bir toplantıda, Meral Akşener’in Fethullah Gülen’le olan ilişkilerinin herkes tarafından bilindiği ifade edildi. Enver Altaylı’nın Orta Asya’ya kadar uzanan ilişkileri malumdur ancak Akşener’in bu yapıdaki konumu çok daha barizdir.

Bugün Gladio olmak için devletin içinde, orduda veya hükümette önemli bir mevkide olmak gerekir. Ancak 15-16 Temmuz’da bu yapı büyük ölçüde temizlendi. Gladio Türkiye’de yerle bir oldu, hapislere tıkıldı. Hem Türk ordusunun hem de polisin içindeki kontrgerilla örgütlenmesi büyük ölçüde ezildi. Süleyman Soylu’nun açıklamasına göre, polisten tasfiye edilen FETÖ bağlantılı kişi sayısı 21 binden 5-6 bine düştü. Bunlar Gladio’nun eli ayağı olan unsurlardı.

“Biden tayfası”na Gladio denir mi? Gladio hükümette olur, Biden tayfası ise şu an muhalefette. 15-16 Temmuz gecesi Türkiye’de yaşananlar, Sakarya Savaşı kadar önemli bir olaydır; Ankara’yı ele geçirecek olan güç o gece ezilmiştir. Bu yapılar geçmişte 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini, Maraş, Çorum, Erzincan katliamlarını ve 1 Mayıs 1977’deki 34 vatandaşımızın katledildiği olayları tertip ettiler. Süleyman Soylu’nun belirttiği gibi, ilk eylemlerine 6-7 Eylül olaylarıyla başladılar. Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül’ün dört dörtlük bir kontrgerilla tertibi olduğunu bizzat açıklamıştı. Ben o zaman 13 yaşındaydım, İstiklal Caddesi’nde mağazaların yakılıp yağmalandığına şahit oldum.

Fikri Sağlar, dostumdur ancak bu olayları değerlendirirken Amerika ve NATO bağlantısını hep örtbas etmiştir. Batı eksenli siyasetler izlediği için bugün söylediklerimizle onunkiler farklıdır. Hedef Süleyman Soylu üzerinden Türkiye’dir; hedef Tayyip Erdoğan’dır, hedef bütün Türk milletidir. Bakanımız da bu süreci çok esaslı bir şekilde ortaya koymuştur.

Çiller Özel Örgütü şemasında yer alan isimlerin birçoğu, kısa süre önce İstinaf Mahkemesi tarafından beraat kararı bozulan kişilerdir. Biz o zaman Medet Serhat, Yusuf Ekinci ve Buldan gibi katledilen insanların arkasındaki yapıyı tespit etmiştik. Mehmet Eymür gibi isimlerin operasyonel bölümlerde olduğu bu örgüt; uyuşturucu kaçakçılığı, siyasi komplolar, cinayetler ve Amerika namına propaganda faaliyetleri yürütmüştür. MİT raporlarında da Çiller ile Fethullah Gülen’in birlikte uyuşturucu işi yaptığı yazılıdır. Devletin kendisi, o dönemdeki yasa dışı faaliyetlerini MİT raporuyla saptamıştır.

Bu dosyaları ve Çiller Özel Örgütü kitabını o dönemde Aydınlık gazetesindeki ekip arkadaşlarımla hazırladık. Bizim kontrgerilla ile mücadelemiz 1978 Aydınlık gazetesine, hatta 1973 savunmalarımıza kadar uzanır. İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın açıklamaları, Gladio’nun askerin veya polisin değil, siyasetin merkezinde olduğunu kanıtlar niteliktedir. Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün dediği gibi; NATO bir savunma örgütü değil, Amerika’nın müttefik ülkeleri denetleme aygıtıdır. FETÖ ise 1970’lerden itibaren bu yeraltı NATO’sunun içine yerleştirilmiş ve zamanla çekirdek örgütü haline gelmiştir. Yargıtay’ın geçmişteki “Bu bir cemaattir, silahlı örgüt değildir” kararı büyük bir yanılgıydı. FETÖ’nün silahları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk Emniyet Teşkilatı’nın cephaneliklerinden çıktı. Peki, biz bu silahlarla ne zaman tanıştık? 15-16 Temmuz gecesi tanıştık. Mürtet Üssü’nden kalkan uçaklar, hangarlardan çıkan tanklar… FETÖ’nün silahlarını bir yerlerde gömülü arıyorlardı; oysa silahlar doğrudan devletin cephaneliklerinden çıktı. Bunu iyi anlamalıyız: FETÖ, devletin içine sızmış bir örgüt değil, devletin içine yerleştirilmiş bir örgüttür. Bu ikisi çok farklı şeylerdir. Kim yerleştirdi onları oraya? Türkiye’yi yöneten cumhurbaşkanları ve hükümet başkanları.

NATO ülkelerinin ve Türkiye’nin tepesindeki siyasi liderler, “Gladio”nun merkezini oluşturuyor. Türkiye’de de FETÖ’yü silahlı kuvvetlerin ve emniyetin içine yerleştirenler, bu siyasi iradenin tepesindeki liderlerdir. Turgut Özal burada çok kilit bir noktada duruyor, Tansu Çiller ise FETÖ ile içli dışlı olması ve MİT raporlarına yansıyan uyuşturucu iddialarıyla oldukça önemlidir. Bugün Gladio’nun artık bir merkezi kalmadı çünkü ezildi. Ancak siyasi alandaki temsilcileri olarak Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nu sayabiliriz. CHP ve İYİ Parti ise doğrudan Amerika bağlantıları sebebiyle “Biden tayfası” olarak adlandırdığımız bir yapı içindeler. İktidarı ele geçirseler Gladio’yu onlar kuracaklardır, ancak bu artık bir hayaldir. Türkiye, Atlantik zincirlerini kırdı; 2016’da Gladio’yu ezdi, Türk ordusunu ve yargısını temizledi. 12 Mart, 12 Eylül veya 15 Temmuz gibi girişimlerin tekrar sahnelenmesi artık mümkün değildir çünkü Amerika’nın Türkiye’deki silahlı gücü tasfiye edilmiştir.

Enver Altaylı iddianamesinde; Kavuncu ailesi ve Rasim Öztürk (Kılıçdaroğlu’nun danışmanı) üzerinden İYİ Parti siyasetine nasıl tesir edildiği, Enver Altaylı’nın ilişkileri ve “kontrollü darbe” söyleminin bir enstitüde üretilip aynı anda CHP ve İYİ Parti’de tedavüle sokulduğu savcılık tarafından tespit edilmiştir. Gladio şu an muhalefet kanadında yer alıyor. Enver Altaylı gibi isimler Gladio’nun önemli şefleridir. Biz onlarla 50 yıldır savaşıyoruz ve sonuçta biz kazandık. Hapishanelere tıkıldılar, bir kısmı tasfiye edildi. Ancak bugünkü duruşmalarda geçmiş 50 yılın kinini kusmaya devam ediyorlar.

Mehmet Eymür’ün “siyasi cinayetler” ifadesi yabana atılacak bir söz değildir. İçine girdiğimiz süreç bir hesaplaşma sürecidir. Bu hesaplaşma aslında 2015’te Silivri’de başladı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hapishaneden çıkışıyla devam etti ve 24 Temmuz 2015’te PKK’ya karşı yürütülen kararlı mücadele ile yeni bir boyuta taşındı. Amerika, buna FETÖ darbesiyle cevap verdi ama 15-16 Temmuz gecesi bu girişim ezildi.

Bugün İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, Hulusi Akar’ın, Mevlüt Çavuşoğlu’nun ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef alınması, bu büyük hesaplaşmanın bir parçasıdır. AK Parti yönetimi Amerika’ya kafa tutmaya, Suriye’de, Irak’ta, Karabağ’da ve Doğu Akdeniz’de Amerikan-İsrail tehditlerine karşı direnmeye başladığı için hedef tahtasındadır.

Süleyman Soylu’nun Habertürk’teki açıklamaları, 2015 yılını bir dönüm noktası olarak belirlemesi ve olayı Amerika ile bir hesaplaşma olarak tanımlaması son derece kıymetlidir. Soylu, Sedat Peker’in FETÖ ile ilişkilerine dikkat çekmiş, “yaratıcı yıkıcılık” gibi CIA kavramlarını kullananların aslında birer operasyonel araç olduğunu ifşa etmiştir.

Türkiye bugün Asya uygarlığının öncü konumlarından birine yerleşiyor. Bu tarihi süreç zorlu, inişli çıkışlı ve silahlı bir süreçtir; hendek operasyonlarından sınır ötesi harekâtlara kadar her adım bu mücadelenin bir parçasıdır. Cumhur İttifakı tarafında Amerika’ya direnenler partilerin başında kalırken, Atlantik İttifakı tarafında ise Amerika yandaşları tepede yer almaktadır. Dolayısıyla bugün ülkemizdeki tüm siyasi bölünmeler, “vatanseverlik ile Atlantikçilik” arasındaki cepheleşmeye dayanmaktadır. Cumhur İttifakı’nın ve Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu AK Parti’nin 2014-2015’ten beri Amerika’ya direndiği ortada. Zaten Amerika da bunu açıkça söylüyor; “Ben bu yönetimi yıkacağım” diyor. Niçin yıkacaksın? Çünkü Türkiye elimizden kurtuldu, zincirlerini kırdı ve Asya’ya yerleşiyor. Atlantik sisteminin denetiminden çıktı, gidiyor. “O yüzden devireceğiz” diyorlar. 2014-2015’te başlayan bu direnme süreci, zamanla keskinleşiyor ve şiddetleniyor. Hatta bu çarpışmalar silahlı boyuta ulaştı; yani biz Amerika ile savaşıyoruz. Merhum General Altıparmak’ın kitabında da belirttiği gibi, bu Türk-Amerikan savaşı sürecini çok iyi görmüştü.

Şimdi bu süreç siyasi cinayetler eksenine evriliyor. Vatansever cephe cinayet yapmaz, ancak Amerika tarafı cinayet işletebilir. Amerika tarafında yer alan siyasetçiler doğrudan bu cinayetleri örgütlemese bile, Amerika’nın kendi hesabına bu eylemleri gerçekleştireceği ve ardından bu çevrelerin “Bakın, Türkiye’de can güvenliği kalmadı” diyerek algı oluşturacağı bir süreçten bahsediyoruz. Şu anda Türkiye’de mafya-siyaset ilişkisi üzerinden bir rüzgâr estiriliyor; bu ikinci bir Susurluk skandalı olarak sunuluyor. Oysa bugün hükümet, mafya ile mücadele ediyor. Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda mafya her zaman Gladio ile iç içedir. Gladio da Amerika’nın Türk devletinin içine yerleştirdiği bir aygıttır. Dolayısıyla bugün mafyatik unsurlar, Amerika’nın kontrolünde ve Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP gibi partilerin yer aldığı cephede konumlanıyor.

İçişleri Bakanımız Sayın Süleyman Soylu’nun “Gladio’ya kılıcı çektiğini” görüyoruz; bu, olayın özünü ifade eden çok doğru bir tanımlamadır. Polisiye bir bakış açısıyla bu süreci anlayamayız; çünkü Amerika ve operasyonu yapanlar, konuyu sadece polisiye alana çekerek şüpheler yaratmaya çalışıyor. Ancak İçişleri Bakanı konuyu siyasi alana, yani vatan savaşına çekiyor. Bu bir istiklal savaşıdır. Türkiye, 2015 yılından beri bu sürecin içindedir.

Öte yandan, muhalefet cephesinin (Kılıçdaroğlu, Akşener, Saadet Partisi, HDP) Türkiye’nin etrafında kurulan Amerikan üslerine, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı yapılan tatbikatlara veya Amerika’nın kuşatma haritasına dair tek bir kelime ettiğini duydunuz mu? Duymuyoruz, çünkü onlar o cephede yer alıyorlar. Sırtlarını Amerika’ya dayamışlar ve bu operasyonlarla iktidara gelmeyi umuyorlar. Türkiye ise İran, Azerbaycan, Rusya ve Suriye gibi komşularıyla iş birliği yaparak nefes alıyor.

Şu anda Türkiye’ye yönelik “erken seçim” ve “128 milyar dolar” gibi başlıklarla yürütülen operasyonlar, psikolojik harp yöntemleridir. Amaç, Türkiye’yi istikrarsızlığa sürüklemektir. Erken seçim kararı alabilecek iki makam (Meclis ve Cumhurbaşkanlığı) AK Parti’nin elindedir. Dolayısıyla iktidar, bu süreçte ya devrimci ve kararlı bir tutum takınacak ya da teslim olacaktır. AK Parti, savaşın gereklerine uygun siyasetler üretmelidir.

Türkiye, Suriye ile derhal siyasi, askeri ve ekonomik planda iş birliğine geçmeli; bölgedeki PKK varlığını bitirmeli ve Doğu Akdeniz’de yetki alanları anlaşması yapmalıdır. Ukrayna meselesinde ise Türkiye, Rusya ile ilişkilerini bozacak bir tutumdan kaçınmalıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması için Rusya ile eşgüdümlü hareket edilmeli, Çin ile yüksek düzeyli yatırımlar artırılmalıdır.

En önemlisi, “sadaka siyaseti” terk edilerek “üretim devrimine” geçilmelidir. Kaynaklar tüketime değil, istihdam ve üretime yönelik yatırımlara aktarılmalıdır. Vatandaşa nakdi yardım yapmak yerine, o kaynağı yatırım yaparak vatandaşa iş imkânı sunmak, ülkenin refahını kalıcı olarak büyütecektir. Türkiye’nin önündeki bu “X zaman”, eğer kararlı adımlarla değerlendirilirse ülkemizin lehine, teslimiyetçi yaklaşımlarla sürdürülürse aleyhine işleyecektir. Türkiye açısından bu ilk zamanı kendimizi toparlamak, hem güvenlik hem de ekonomi açısından güçlenmek için bir fırsat olarak değerlendirmemiz lazım. Eğer biz bu ilk zamanı harcar ve değerlendirmezsek; Türkiye hükümeti, devleti ve halkı olarak Amerika’nın tepemize çullanacağı koşullar derinleşir ve sürer gider.

Muhalefet erken seçim kampanyasından sonuç alabilir mi? Bu, AK Parti’ye bağlı. AK Parti “Ben erken seçime gitmiyorum” derse, muhalefet iç kargaşa adımlarıyla hükümetin dengesini bozmaya çalışacaktır. Örneğin Meral Akşener’in Rize çıkartması çok konuşuldu ve olaylar çıktı. İlk önce Cumhurbaşkanı’nı Netanyahu’ya benzetti, arkasından memleketine gitti ve orada konuşma yapmaya çalıştı. Üç dört gün Türkiye’nin gündemini meşgul etti; ama ne oldu? Kaçmak zorunda kaldı galiba, değil mi? Konuşma yapamadı. Demek ki halktan istediğini bulamadı.

Son 7-8 aydır muhalefette bir “Biden özgüveni” görüyor musunuz? PKK Suriye’nin kuzeyinde yeniden saldırmaya başladı. Örneğin, Diyarbakır jet ana üssüne uzun süredir bir saldırı girişimi olmuyordu. FETÖ ise gizlenen bazı isimlerini kullanarak eylemler yapıyor. Anadolu Ajansı muhabirinin yaptığı eylem, gerçekten sonucunu bile bile bakanlara küstahça yapılmış bir eylemdi. Muhabirin FETÖ ile bağlantılı akrabaları olduğu tespit edildi. Şimdi Akşener’in çıkışları, erken seçim kampanyası ve Davutoğlu’nun dün başlattığı “Temiz Siyaset” kampanyası; beyaz gömleğini giyip “Temiz siyaset başlatıyorum” demesi… Tüm bunları düşündüğümüzde bunlar hükümetin dengesini bozacak adımlar olur mu?

Burada ben bir taarruzdan çok, özellikle PKK açısından ezilme ve temizlenmeye karşı bir telaş görüyorum. Cemil Bayık geçen gün Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan haberde, “Tehlikeliyiz, her an yok olabiliriz” diyor. Daha önce Murat Karayılan da aynı şeyi söyledi. PKK temizleniyor, Süleyman Soylu’nun verdiği rakamlarda da bunu görüyoruz. “Nefes alamıyoruz” diyorlar. Kendi saflarındaki morali yükseltmek ve tekrar toparlanabilmek için çarpıcı, göz boyayıcı eylemler yapıyorlar. Diyarbakır üssüne roket atmak gibi; ancak başarılı da olamıyorlar, önleniyor. Toplamda baktığımız zaman hep kaybediyorlar, eziliyorlar ve yok oluyorlar. PKK’nın sonu geldi, bu çok açık. FETÖ için de durum aynı; yenilmiş, tasfiye olmuş, bastırılmış unsurlar var.

FETÖ, kontrol edemediği kendine bağlı unsurları “Sizi ele veririm” diyerek tekrar ateşe sürüyor. Yani Anadolu Ajansı muhabiri gibi birçok unsuru cepheye sürüyor. O bakımdan burada bir özgüvenden veya bir taarruzdan söz etmek mümkün değil; panik halinde, geri çekilme sürecindeki örgütlerin rasyonel olmayan tepkileri ve son telaşları var.

(Reklam arası sonrası)

Muhalefetin, Millet İttifakı’nın seçim baskısını konuşuyorduk. İki temel argümanla çıkıyorlar: Adalet ve ekonomi. Ekonomi Türkiye’nin zayıf karnı mı? Evet. Peki, Türkiye’de bir adalet problemi var mı? PKK, FETÖ gibi teröre karşı mücadele davalarında adalet problemi yok; orada yargı kararlı ve doğru kararlar alıyor. Ancak mülkiyet, alacak-verecek, kira ve ticaret hukuku gibi genel hukuk davalarında yargı çok uzuyor. İnsanlar adalete erişemiyor, hakkını alamıyor. 10-15 yıl sonra gelen kararın hiçbir kıymeti kalmıyor. Ayrıca yargıç ve savcıların içerisinden FETÖ’cüler temizlenince (ki bu çok iyi oldu) geçmişten gelen bir kadro zaafı oluştu. Yerlerine çok genç ve tecrübesiz hakimler alındı; inisiyatif almakta ve hızlı karar vermekte cesur değiller.

HDP’nin kapatılması konusunda ise 8-9 ay önce Kobani iddianamesiyle süreç netleşmişti. Bütün kanıtlar ortada. Ancak “kapatılacak partiye bakanlık verme” tartışmaları dönüyor. Amerikancılar, HDP’yi kapatmazsanız bakanlık verecekler. Sen HDP’nin tepesine binmezsen, o senin tepene binecek. HDP’nin kapatılması konusunda hızlı değiliz; bu da bir adalet ve etkinlik problemidir.

Batı’nın “otoriterleşiyoruz” eleştirilerinden çekinerek mi bu konuda ayak sürünüyor? AK Parti’de böyle bir hesap olabilir. Vatan Partisi ısrarla 6-7 senedir mücadele etti, sonra sağ olsun Milliyetçi Hareket Partisi de bu yönde tavır aldı ve başsavcılık davayı açtı. Anayasa Mahkemesi’nde kapatma kararı için üçte iki çoğunluk gerekiyor. Onu göremedikleri için mi ağır ilerliyorlar? Türkiye, iki-üç yargıcın zaafına veya Biden yandaşlığına teslim olamaz. Devlet Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi’ne yönelik çıkışını çok doğru buluyorum; mahkeme aklını başına toplamalıdır.

Kılıçdaroğlu’nun adaylığı meselesine gelince; kulislerde erken seçim tantanasıyla bir istikrarsızlaştırma hamlesi yapıldığı konuşuluyor. “Ben adayım” deyip sonra başka bir adayı sürmek… Ancak bunun hükümetin dengesini nasıl bozacağını anlamıyorum. AK Parti madem sen adaysın, biz bu kavgayı kabul ederiz diyebilir. Siyasi parti lideri zaten hükümet başkanı adayı demektir. Genel başkanın aday olmaması, parti için çok büyük bir zaaftır. Kendi genel başkanını aday gösterememek; sistemin bilinmediğini, korkak bir tutumu ve iktidar umudunun olmadığını gösterir.

Son olarak; Kılıçdaroğlu, ortak aday meselesinde daha uygun olabilir çünkü HDP ve PKK ile daha sıkı bir beraberlik içinde. Meral Akşener’i aday yapsanız bu işin içine HDP’yi o kadar rahat sokamazsınız. Kılıçdaroğlu’nun, HDP ve PKK’nın o cephede yer aldığı konusunda çok daha keskin ve kararlı bir konumu var. O bakımdan Kılıçdaroğlu’nun kimliği, kişiliği, Dersimliliği, PKK dostluğu, FETÖ dostluğu falan… Oralarda tabii Meral Akşener’in de FETÖ dostluğu konusunda o cephede bir üstünlüğü var, FETÖ bağlantıları dolayısıyla. Ama Kılıçdaroğlu için de onlar geçerli. Zaten FETÖ o cepheye kesin oy verecek. Neden oy verecek? Hapisten çıkma umutları ona bağlı. Hapishanelerden gelen oylardan görüyoruz; FETÖ’den içeride olanların hepsi Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veriyor. Bugün Demirtaş da 6-8 Ekim davası savunmasında benzer bir şey söyledi: “Bizim hakkımızı savunacak, bizi içeriden çıkaracak bir uzlaşı olması gerekir” diye bunu sık sık vurguluyorlar.

Tabii onlar kendileriyle ittifak yapıldığının açık ve resmen kabul edilmesini ve hapishanelerin boşaltılması konusunda kamuoyu önünde açık bir taahhüt verilmesini isteyecekler. Zaten süreç öyle yürüyor. “Cezaevlerini boşaltacağız” diye ilan edilmedi mi? Sayın Akşener de en son “Garibanlar cezaevinde” dedi. Yani hapishaneleri boşaltmak en kolayı bence, orada bir anlaşmazlık olmaz. Meral Akşener “çaycı, çorbacı” diyerek bu ülkeyi kan revan içinde bırakan ve Amerika ile birlikte Ankara’yı ele geçirmek isteyenleri savunuyor. Meral Akşener de işte bu yüzden, biz kendisine “Gladio Kraliçesi” diyoruz.

Peki, seçimlerde “Türkiye cephesinin adayı” ve “Biden cephesinin adayı” şeklinde iki adaylı bir tablo öngörüyor musunuz? Üç aday da olabilir. Vatan Partisi, bağımsız olarak seçime girme kararındadır. Bir kere onu söyleyeyim; Vatan Partisi Türkiye’yi yönetmeye taliptir ve Türkiye’yi bu zorluklardan çıkaracak tek partidir. Bugünkü Türkiye koşullarında AK Parti veya MHP ile beraber olunabilir ama Vatan Partisi olmadan Türkiye’nin bu zorluklardan çıkamayacağı gözüküyor.

Filistin konusuna geçelim. Vatan Partisi son 3-4 ayda çıkışlarıyla etkili eleştirilerde bulundu. Filistin konusunda Kürecik’e gidildi, bayrak gösterildi ve icraat istendi. Ermeni meselesinde Habertürk’te çok sert konuşulmuştu; olay, Mısır meselesi de biraz öyleydi. Tartışa tartışa orada da icraat oldu. Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu bir toplantı yaptı, orada hangi kararlar alındı?

Evet, dediğiniz gibi Vatan Partisi’nin program, strateji ve siyasetleri Türkiye’de yankı buluyor. Bazıları AK Parti ile Vatan Partisi arasına fitne sokmak için sözlerime sarılıyorlar ama işin gerçeği bu. Vatan Partisi, Türkiye’nin içine girdiği dönemi en iyi tahlil eden partidir. Sayın Süleyman Soylu da artık çok güzel tahlil ediyor, hakkını teslim etmek lazım.

Filistin konusunda çok esaslı tartıştık ve şu sonuca vardık: Bir kere bağımsız, toprak bütünlüğü olan ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin Devleti hedefimizdir. Bu hedef, dünyada geniş kabul gören, Çin’in, Rusya’nın ve birçok Arap ülkesinin savunduğu gerçekleşebilir bir hedeftir. 1967 sınırları da aşağı yukarı bu şekildedir. Peki, bu hedefe nasıl ulaşacağız? Filistin halkının, silahlı mücadele dahil olmak üzere kendi bağımsız devletini kurmak için işgale son verme hakkını destekliyoruz.

Bu toplantı parti içi bir toplantıydı; Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanımız Prof. Dr. Semih Koray başkanlık etti. Filistinli yetkililerle ve bölge ülkeleriyle, İran ve Suriye ile de görüşüyoruz. Stratejimiz üç ayaklı bir çözüm etrafında birleşmektir:
1. İsrail işgaline son verilecek.
2. İsrail’in “ikinci İsrail” kurma girişimlerine, yani sözde Kürdistan planlarına set çekilecek.
3. Doğu Akdeniz’deki Amerika-İsrail emellerine son verilecek.

Vatan Partisi, bu planla sadece bölge ülkelerini değil, dünyada barış isteyen tüm ülkeleri birleştiren bir çözüm üretti. Bu çözüm; İran, Rusya, Azerbaycan ve Çin televizyonlarında büyük yankı buldu. İki devletli çözüm tabiri yerine “bağımsız Filistin” diyoruz. Ancak oradaki 7-8 milyon Yahudi’nin de silinip atılamayacağı gerçekçi, insani bir çözüm üretmek zorundayız. Birleşmiş Milletler’in geçmişteki Taksim planında olduğu gibi, Kudüs’ün bölünmesi birçok Filistinli örgüt tarafından da benimseniyor. Nihai çözüm, bağımsız Filistin’in kurulması ve İsrail ile yapılan barışın ardından düşmanca ilişkilerin son bulmasıdır.

Türkiye, Filistin Devleti’ni tanımalı ve Libya ile yaptığı gibi Doğu Akdeniz’de yetki alanları anlaşması yapmalıdır. Sayın emekli tümamiralimiz Cihat Yaycı’nın önerisi bu bakımdan çok isabetlidir.

Suriye konusuna gelince; Beşar Esad’ın kazanacağı belli olan bir seçim süreci var. Türkiye, Filistin’e desteğini Suriye ile iş birliğinden başlatmalıdır. Suriye’nin kuzeyindeki 14 Amerikan üssü, PKK devletçiğinin bekçileridir. Suriye ve Türkiye iş birliği yaparsa, hem PKK tasfiye edilir hem de Doğu Akdeniz’deki haklarımız güçlenir. Suriye doğrudan İsrail ile cephe cepheyedir. Eğer İsrail zulmüne karşıysak, Suriye ile PKK’yı bitirmek ve Filistin’i desteklemek için etkin iş birliğine geçmemiz şarttır. Bu politika, Beşar Esad’ın kazanmasına bağlı değildir; Türkiye’nin devlet çıkarları ve bölgesel güvenlik için kaçınılmazdır.

15 Haziran’daki NATO zirvesi ve Biden ile beklenen görüşmeye gelince; açıkçası o görüşmenin nasıl geçeceği konusunda şüpheliyim. Yani Biden’ın o görüşmeyi iptal eder gibi geliyor bana. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanımız, Biden’a “Senin elin kanlı” dedi. O nasıl görüşme olacak? Yani bana biraz… O sözlerden sonra sanki… Arkasından da Sayın Devlet Bahçeli; Vatan Partisi’nin, “Kürecik ve İncirlik üslerine Türk Silahlı Kuvvetleri el koysun veya daha doğru bir ifadeyle Kürecik ve İncirlik üslerini Türk Silahlı Kuvvetleri’nin denetimine alalım” politikalarını çok gümbür gümbür bir sesle dile getirdi.

Bunlardan sonra Biden’la nasıl olacak? O görüşme olur mu? Orada şüphelerim var. Biden açısından şüphelerim var. Biden diyebilir ki: “Sen bana ‘eli kanlı’ dedin, ne görüşeceğiz kardeşim? Birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız? Onun için görüşmeden vazgeçiyoruz.” Vazgeçmiyorsa o, Amerika açısından bir zaaftır ve ezikliktir. İnşallah vazgeçmez ve Amerika ezilmiş olur karşımızda. Ama o görüşmede ben yaşadığımız sürece bakıyorum; Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin ılımlılaşacağına, yumuşayacağına dair hiçbir emare, hiçbir işaret görmüyorum. Türkiye-Amerika ilişkileri çok keskinleşiyor çünkü çok ciddi karşılıklı çıkar çatışması var. Amerika ile Türkiye’yi bağdaştırmak mümkün değil. Neden? İki sebeple: Birincisi, Amerika Türkiye’yi bölmek istiyor, PKK’yı destekliyor ve Türkiye’yi kontrol altına almak istiyor. Açıkça “Tayyip Erdoğan’ı devireceğim” diye planlarını ilan ediyor. Soykırımcı ilan etti, soykırım diyerek Türkiye’yi hedef alıyor. Ekonomik olarak da Türkiye ekonomisini borç batağında boğmaya çalışıyor; Amerika’nın bize dayattığı ekonomi bizi borç batağına sapladı. Bütün bu cephelerden baktığımız zaman Amerika ile Türkiye’nin ilişkilerinin yumuşaması mümkün gözükmüyor.

Peki, şöyle bir ihtimali nasıl değerlendirirsiniz? Ukrayna’nın NATO’ya alınması ve Türkiye’nin buna onay vermesi bir kriz yaratır mı? Türkiye’nin dış politika denklemini bozar mı? AK Parti iktidarı açısından felaket olur. Türkiye’nin Karadeniz’de Yunanistan’ı desteklemesi -çünkü Ukrayna Karadeniz’deki Yunanistan’dır- ve Amerika’yı desteklemesi, Ukrayna’nın NATO’ya alınması, Türkiye’nin “Gelin beni boğun” demesi gibi bir anlam taşır. Aynı zamanda Türkiye’yi yakın dostlarından uzaklaştıran etkileri olur. O bakımdan çok tehlikeli. Lavrov da dün sert bir açıklama yaptı: “Türk meslektaşlarımızdan Ukrayna konusunu daha dikkatli, daha titiz incelemelerini rica ediyoruz.” Bir güzel, efendice açıklamış. Biz Vatan Partisi olarak dikkatli inceliyoruz.

2018 yılının Kasım ayında, 13 Kasım diye hatırlıyorum, Amerika ile Ukrayna Dışişleri Bakanları bir ortak anlaşma imzaladılar. Orada Türk Akımı’nın engellenmesi ve aynı zamanda Kuzey Akımı’nın, yani Rusya ile Avrupa arasındaki akımın engellenmesi var. Şimdi Amerika ile Ukrayna bize düşmanca bir anlaşma yapıyor. Ukrayna, Karadeniz’de aynı zamanda Türkiye’ye karşı Amerika’nın emellerini savunuyor. Ukrayna’dan yana tavır almak şu demek: Yetmiyor bize dönen namlular, Ukrayna’yı da Yunanistan haline getirin, bir de oradan bize namluları çeviriyorlar. Böyle aptalca bir şey yok.

Son bir soru, izleyicilerden çok geldi: Anayasa çalışması ne durumda Vatan Partisi’nin? Vatan Partisi, Ulusal Strateji Merkezi’nde bir anayasa çalışması başlattı. Çok verimli, çok güzel… Sanıyorum önümüzdeki dönemde bu ilan edilecektir. Hem bu anayasayı hazırlayan kurul hem de yaptığı işler kamuoyuna açıklanacaktır. Ama bugün şunu söyleyebilirim: Çok başarılı, çok verimli ve 21. yüzyılın anayasasını yapacağız. Türkiye’nin içine girdiği zorluklardan köklü, kararlı çözümlerle çıkması için devleti örgütleyecek ve aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki ilişkileri, yani vatandaşın özgürlüğünü düzenleyecek bir anayasa olacak. Bu yeni bir anayasa değil, anayasanın değiştirilmesi; çünkü ilk dört maddeyi korumak hepimizin görevi. Dolayısıyla ilk dört madde korunacak. Dördüncü maddeden sonra da Türkiye; üretim devriminin, vatanı bütünleştirmenin ve İkinci İstiklal Savaşı’nın anayasasını yapacak.

Efendim, sorularımız bitti. Süremizin de aslında sonuna geldik. Kitap önerilerinize geçelim. İlki, “Çiller Özel Örgütü”. Bu kitap, Türkiye’nin en çok satan kitaplarından biriydi, şimdi yeniden talep başladı. Bu kitap biraz evvel de anlattığım gibi; Sayın Cumhurbaşkanımıza, Süleyman Demirel’e, oradan Erbakan’a, Erbakan’dan Meclis Başkanlığı’na gelen süreci anlatıyor. İkincisi, TBMM Susurluk Komisyonu’nun 1 numaralı metni. TBMM Susurluk Komisyonu, bu “Çiller Özel Örgütü” dediğimiz kitabı önüne koyarak, gündemine alarak çalışmalarına başladı. Üçüncüsü, “MİT’in Çiller FETÖ Raporu”. O zamanki Erbakan hükümeti MİT’e bir görev verdi: “Doğu Perinçek’in getirdiği dosyayla ilgili iddiaları inceleyin” dediler. MİT o değerlendirmeyi yaptı, bizim iddialarımızın neredeyse tamamını benimsedi, “Çiller Özel Örgütü” kavramını kullandı ve Çiller ile FETÖ arasındaki uyuşturucu dahil o ilişkiye dikkat çekti. Nusret Senem arkadaşımız yayına hazırladı.

Dördüncüsü, yine Nusret Senem’in yayınladığı “Gizlenen Derin Devlet Raporu”, yani Kutlu Aktaş’ın raporu. Kutlu Aktaş, o zamanki Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı’ydı. Yıllarca saklandı ama Nusret Senem en sonunda o raporu elde etti. Herkesin okuması gereken bir kitap. Beşincisi, Nusret Senem’in “Fethullah ve Susurluk” başlıklı kitabı. Ergenekon davasında bütün o dosyaların getirilmesini mahkemeden talep ettik ve kabul edildi. 60-70 bin lira fotokopi masrafı çıkmıştı. Nusret Senem o dosyaların içine daldı ve bu kitapları peş peşe yayınladı. Sonrasında da “Devlet Arşivlerinde FETÖ” kitabını çıkardı. Bu Gladio’yu, Çiller Özel Örgütü’nü, FETÖ’yü merak edenlerin Türkiye’de ilk inceleyeceği kitaplardır. Bu konunun Türkiye’de bir numaralı uzmanı Nusret Senem’dir. Nusret Senem, Ergenekon davasında 6 yıl hapis yattı.

Müzik konusuna gelince; bizim türkülerimizin doruğunda olan, beş tane en sevdiğim türküden biridir “Kızardı Kayalar”. Eğin (Kemaliye) türküsüdür. Çok güzel bir kına türküsüdür, melodisi ve sözleri harikadır. Adile Kurt Karatepe de çok güzel söylüyor; türküleri tam ruhunu yansıtarak, içten duyarak, yüreğiyle söylüyor. Değerli izleyenler, bu türküyle sizlere veda ediyoruz. Teşekkürler.

Paylaş