İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, “Çıkış Yolu” günündeyiz ve yine sizlerin karşısındayız. Her hafta salı günü olduğu gibi aynı saatte, bu stüdyoda birlikteyiz. Gündemin öne çıkan başlıklarını, tabii merak ettiğiniz çözüm yollarını konuşacağız.
Bugün hangi konular var? İsrail’in saldırganlığı devam ediyor. Bu nasıl durdurulacak, bölgede huzur ve barış nasıl sağlanacak? Türkiye’nin ve bölgenin yanıtı ne olacak? Biraz da bunları işleyeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi’nde “Dersim” çıkışı geçtiğimiz hafta yine çok konuşulmuştu; buna ilişkin merak edilenleri Sayın Perinçek’e ileteceğiz. Yine tabii iç siyasette Abdullah Gül tartışması, özellikle Millet İttifakı’nın bir gündemi haline geldi; bunu da değerlendirmiş olacağız. Ayrıca bir yandan Türkiye’ye İstanbul Sözleşmesi baskısı yapılmaya çalışılıyor, buna ilişkin de bilgi ve yorumlarımız olacak. Aydınlık Gazetesi’nin yürüttüğü E-Aydınlık kampanyasını da bu programımızda değerlendireceğiz. Efendim, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, merhaba.
Sayın Osman Erbil, Aydınlık Gazetesi Genel Müdürü, bu hafta siz bizimlesiniz, hoş geldiniz.
— Merhaba, hoş bulduk.
Gündem sıcak, merak edilenler çok. Efendim isterseniz hızla başlayalım. İsrail’in Filistin’e dönük saldırıları; İsrail saldırganlığı nasıl durdurulacak ve bu dönemde başlamasının bir anlamı veya mesajı var mı? Tabii şimdi herkes kınıyor, “Durdurun” diye çağrılar yapılıyor. Karabağ’da da böyle olmuştu; hatırlayın, Ermenistan Azerbaycan’a saldırdığı zaman, o 44 günlük savaşın başında da “durdurun” diyorlardı. Bizim Türk devleti yetkilileri de uluslararası camiaya sesleniyordu. Burada da ona benzer talepler var; herkes havaya, atmosfere, uzaya çağrılarda bulunuyor.
Vatan Partisi, somut bir eylem planını ortaya koyuyor. İsrail bir sorun. Filistin Devleti’nin, Doğu Kudüs merkezli olarak kurulması konusunda bizim, bütün Batı Asya halklarının ve bütün insanlığın bir programı var. Hedefimiz bu. Bağımsız Özgür Filistin Devleti ve bunun merkezi Doğu Kudüs olacak. Zaten bu program uluslararası bir güç kazandı; Çin de bugün bunu destekliyor, Rusya da destekliyor.
Biz Vatan Partisi olarak başından beri bu programı savunuyoruz. Filistin davası uğruna sekiz arkadaşımızı şehit verdik. Merkez Komite üyemiz Bora Gözen başta olmak üzere; 1973 yılı Şubat ayında, yani 44 yıl önce, doğrudan bizim arkadaşlarımızın bulunduğu Nahrel Barid’deki kampa İsrail donanması bir çıkartma yaptı. Orası doğrudan bugünkü adıyla Vatan Partililerin bulunduğu kamptı. Oraya yapılan çıkartma sonucu sekiz arkadaşımız şehit edildi. Bora Gözen başta olmak üzere hepsini saygıyla anıyoruz.
Peki, bu sekiz arkadaşın yerini kim ihbar etti? Onlarla aynı kampta Cengiz Çandar vardı, dönek. O kamptan ayrıldı, Beyrut’ta Mehmet Eymür’ün adamlarıyla buluşuyordu. Mehmet Eymür, Ergenekon duruşmalarında bu sekiz Aydınlıkçıyı İsrail ile anlaşarak öldürttüğünü açıkça söyledi. Cengiz Çandar kampı bildiriyor, Mehmet Eymür de İsrail-Mossad ilişkisi çerçevesinde bu operasyonu yönetiyor. Bu olay; MİT içindeki CİA ve Mossad bağlantılarını, Hiram Abbas ve Mehmet Eymür gibi isimlerin rolünü ortaya koyan bir durumdur. Kendi itiraflarıyla, Mehmet Eymür’ün İsrail’e ihbarı üzerine İsrail donanması o çıkartmayı yaptı.
Biz Türkiye vatanseverleri, anti-emperyalistler ve Filistin dostları olarak olaylara bu perspektiften bakıyoruz. Bugün açısından ise durum üç ayaklı bir program gerektiriyor. Türk hükümetine, Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a şunu öneriyoruz:
Birincisi, Filistin’in Doğu Kudüs merkezli bağımsız devlet olması.
İkincisi, İsrail’in “Kürdistan” adı altında kurmaya çalıştığı “İkinci İsrail” planının, yani Batı Asya’da Müslüman bir İsrail yaratma hedefinin yerle bir edilmesi.
Üçüncüsü, Doğu Akdeniz’de Amerika, Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs’ın birleşerek yürüttüğü iddialara set çekilmesi.
Bu üçlü programla oluşturulacak bir beraberlik, Türkiye’nin, Irak’ın, İran’ın ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak adına çok daha sonuç alıcıdır. Hükümetimiz bu eylem planıyla bir konferans toplamalı ve en başta Suriye’yi davet etmelidir. Filistin dayanışması; Suriye, Irak, İran, Rusya, Arap dünyası ve bütün bölge ülkelerini içine alan bir stratejiyle anlam kazanır. Kimse kimseyi aldatmasın; kınamalarla bir yere varılamaz, eylem planı şarttır. Türkiye, bu bütünsel cephede bir ortaklık kurmak zorundadır. Biz Filistin davasını sadece muhafazakâr bir bakış açısıyla değil, Türkiye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğü perspektifiyle ele almalıyız. Ve biz yine Doğu Akdeniz’deki İsrail, Amerikan, Yunanistan beraberliğiyle karşı karşıyayız. Bakın, cepheleri birleştiriyoruz. Doğu Akdeniz, Filistin, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki cepheyi burada birleştiriyoruz ve o birlik temelinde bir konferans, birlikte bir dayanışma planı ortaya koyuyoruz. Türkiye hükümetinin bu konudaki bazı talihsizliklerinin de altını çiziyorsunuz. Peki bundan sonra bu konuda somut adımlar atılmazsa, yani bu olay da bu şekilde geçiştirilerek, kanıksanarak üzerinden atlanırsa süreç nasıl ilerler? Daha büyük olaylar gelir.
Şimdi bu dönem, bizim için bir fırsat dönemi. Çünkü Amerika’nın gerilediği, mağlup olduğu bir dönemden çıkıyoruz. Bunlar, yenilen Amerika’nın diyelim, yenilgi içerisindeki saldırganlıkları. Yani aslında bir ricat, bir geri çekiliş dönemi; ricat demeyelim de geri çekiliş içindeki taarruzlar bunlar. Yoksa genel bir taarruz stratejisi uygulamıyor. Gerileme stratejisinin, geri çekiliş stratejisinin içindeki taarruzlar. Geri çekiliş içinde taarruz olur, taarruz içinde geri çekilmeler olur. Biden, taarruza geçme iddialarıyla ortaya çıktı ama kuvveti buna yetmeyecek. Sonuç itibarıyla Amerika’nın gerilediği bir durumda, İsrail ile birlikte birtakım ataklar yapıyor.
Peki, zamanlama açısından Sayın Genel Başkan; Türkiye’nin Mısır’la ilişkilerini geliştirmeye başlaması, diplomatik ilişkilerde yeni bir sayfa açılması ve aynı zamanda Hamas’ın yaptığı, “Filistin davasında Türkiye’nin en önemli desteği, Mısır’la ilişkilerini geliştirmesidir” açıklaması… Suriye’ye bakıyoruz, orada da gelişmeler var; Suudi Arabistan İstihbarat Başkanı Suriye’ye giderek bir dizi temasta bulundu. Siz bu bölgesel gelişmelerle bir bağlantı kuruyor musunuz?
Tabii, sonuç itibarıyla bunlar genel nesnel duruma bir yanıt oluyor. Ama şunu da belirtmek gerekir: Biden, “Amerika yeniden” diyerek geldi. Yani “Yeniden taarruza geçecek Amerika, o geri çekilmeyi kabul etmiyoruz” dedi. Amerika’nın o eski hegemonya iddialarını sürdürmek için “Ben Amerika’nın başına geliyorum” dedi Biden. Seçimleri de kıyılarda kazandı; yani Atlas Okyanusu kıyılarında, Amerika’nın savaş ekonomisinin, büyük sanayisinin ve büyük finans merkezlerinin toplandığı yerlerde… Oradan aldığı kuvvetle, Amerika’nın saldırganlığının temsilcisi olarak, Trump’ın kabuğuna çekilme planına karşı geldi. 24 Nisan’da kalktı, Türkiye’ye karşı savaş borusunu, hücum borusunu öttürdü. Bu durum, geri çekilen Amerika’nın o geri çekilme süreci içindeki taarruzuyla bağlantılı.
Biden’ın “Amerika dönüyor” dediği, Amerika’nın hegemonyacılığı ve emperyalizminin dönmesidir. Ama neyle dönecek? Teksas’ta insanlar soğuktan ölürken Amerika nereye dönüyormuş? Kendi pantolonunu bağlayacak hali yok. İçinde kendi halkının sorunlarını çözemez noktaya geldi. Amerika’nın karşısında çok büyük güçler, silahlı yapılar oluştu ve en önemlisi dolar saltanatı çöküyor. Amerika’nın hegemonyacılığa dönme şansı ve kuvveti yok, ama Biden bu iddiayı gündeme getiriyor.
Bir izleyicimiz şöyle soruyor: “Sayın Çavuşoğlu bugün, ‘Gerekirse Kudüs’e silahlı güç de göndeririz, asker de göndeririz’ diye bir açıklama yaptı. Bunu mu kastediyor Sayın Perinçek acaba?” Ben öyle bir şey söylemedim. Bu kapsamda bir plan şu: Bu ülkeler bir araya gelip “Biz özgür, bağımsız Filistin devletinin yanındayız, bunu kuracağız ve başkenti de Doğu Kudüs olacak” dediği an olay biter. Birleşmiş Milletler’in 1967 sınırlarına dönüldüğünde yapılacak iş çoktur; asker göndermek bunların yanında teferruat kalır.
Bu ülkeler yan yana gelip bunu dayattığı zaman, İsrail’e de oradaki 2 milyon insanı söküp başka bir yere gönderemeyeceğine göre, onlara da bir yaşam alanı bırakarak bir çözüm bulunabilir. Kriter ne olmalı? Birleşmiş Milletler’in 1967 sınırları çağrısına Filistin de razı olacaktır, başka ülkeler de razı olacaktır. Nihayetinde orada İsrail’de yaşayan 2 milyon Yahudi’nin de yaşayacağı bir alan olur ama yanında özgür Filistin devleti ve başkenti Doğu Kudüs olur. Bunu İsrail’e dayatacak iradeyi bir araya getirmek lazım.
Mesela bugün Suriye ile ilişki kurmadığın sürece Filistin’e ihanet edersin. Bugün Suriye ile Türkiye hükümeti derhal dayanışmaya geçmelidir. Sen bir yandan “Filistin’in yanındayım” deyip diğer yandan Suriye devletine, Beşar Esad’a saldırırsan ve bazıları AK Parti adına utanmazca “Köpekler gibi savaşıyorlar” derse, sen İsrail’in köpeği olursun. Beşar Esad’ın, Suriye halkının ve ordusunun savaşına bu şekilde hakaret ettiğin zaman, İsrail’in hizmetine girmiş olursun. Hükümet adına konuşan, SETA gibi kuruluşlarda yer alan adamların bu söylemleri kabul edilemez. Hangi gerçek Müslüman, Beşar Esad’ın bu şekilde suçlanmasını kabul eder? Bunu ancak PKK, FETÖ, Amerika ve İsrail alkışlar. Hükümetin tutarlı, inandırıcı ve güven verici olması lazım.
Geçmişe gidersek; 1970’lerden bugünlere Filistin davası için çok çalıştınız. 79-90 yılları arasında Filistin’in Ankara Büyükelçisi Ebu Firas ile yakın temaslarınız vardı. Ebu Firas, Türkiye’den ayrılırken size çok anlamlı bir mesaj göndermişti. Evet, Ebu Firas ile çok yakın arkadaşlığımız oldu. O dönem MİT içindeki Mossad takımıyla ilgili birçok bilgiyi bize bizzat getirdi. Biz o takımı tanıyorduk; İran Mabaslar, Mehmet Eymürler… Onlar bizi “Uluslararası ilişkileriniz var” diye suçladıkları zaman, Hasan Yalçın, “Seni düelloya çağırıyorum, gel basının önünde konuşalım” dedi. Hasan Yalçın, “Evet, Filistin ile ilişkimiz var ve iftihar ediyoruz. Şimdi sen de açıkla, senin Mossad’la, CIA ile ilişkin var; hadi sen de iftihar et bakalım” dedi. Ebu Firas gerçek bir devrimci, anti-emperyalist ve Türkiye dostuydu.
“İkinci İsrail” kavramını biraz açar mısınız? Bu sadece Suriye’deki PKK varlığı mı, yoksa daha geniş bir plan mı?
Bu adı biz taktık. Herkes “Kürdistan” diyor ama biz “İkinci İsrail” dedik. Bu bir “Müslüman İsrail” kurma planıdır. Bunu 1991’de Diyarbakır cezaevindeyken “Amerika’nın Üç İsrail Planı” başlığıyla yayımladık. Birinci İsrail mevcut olan İsrail; ikinci İsrail sözde Kürdistan; üçüncü İsrail ise bölünen ve Amerika/İsrail denetimine giren Türkiye’dir. Amerika’nın planı, İsrail’i Kürtler üzerinden genişleterek Türkiye’yi mağlup ve esir etmektir.
O dönem Necdet Üruğ ve Necdet Öztorun gibi komutanlar bu plana karşı çıkmıştı, değil mi?
Tabii. Necdet Üruğ, vatansever ve Amerikan planlarına teslim olmayan bir Genelkurmay Başkanıydı. Turgut Özal, bu planı bozmak için onu ve Necdet Öztorun’u emekliye ayırıp Necip Torumtay’ı getirdi. Necdet Üruğ, o dönem Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı Taft ile görüşmeyi reddetmişti. Çünkü Taft, koltuğunun altında “Pentagon’un Kürt Senaryosu” ile gelmişti. “Kürdistan’ı size verelim, himayeniz altına alın” diyerek bizi çocuk gibi kandırmaya çalıştılar. Necdet Üruğ bu tuzağı reddetti ve o ziyaret dünya basınında “Yıldırım Ziyaret” diye geçti ama Türkiye’de hiçbir gazetede yer almadı, yazdırılmadı.
Daha sonra Necip Torumtay da Turgut Özal’ın Körfez Savaşı’ndaki “Irak’a gir” emrini dinlemedi ve istifa etti. Ordu, 1991’de Amerika’nın o havuç planını yutmadı. Bir koyup üç alma hikâyesi… Necip Torumtay, “İstifa ediyorum” dedi. Onun yerine gelen Doğan Güreş de -hatırladığım kadarıyla- “Ondan sonra ona emretse o da istifa edecek” diyebilecek bir konumdaydı. Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerikan MPSB ve İsrail planlarına karşı dirençli bir tavır aldı.
Turgut Özal ve onun takipçilerine bakalım. Hem mevcut hükümet “Ben Turgut Özal’ın takipçisiyim” diyor, hem Kılıçdaroğlu. Oysa Turgut Özal’ın takipçisi olmak, “Atlantik planlarında ben varım; Amerika’nın ekonomi ve güvenlik alanındaki emirlerini yerine getiririm” demektir. Turgut Özal kim? 1980’de Türkiye’nin dünya ekonomisiyle bütünleşme planının bayraktarı, Türkiye’yi borca batıran sistemin mimarı ve Amerika’nın Orta Doğu planlarının temsilcisi. Özal’ın takipçisi olmak demek; Amerika ve İsrail’in ortağı olmayı kabul etmektir. Bu da Türkiye’yi bölmek ve ekonomisini batırmaktır.
Gladyo şefleri Hiram Abbas ve Mehmet Eymür’ün Özal’ı bu denli beğenmesi tesadüf değildi. Özal da kendine göre bir yapı kurmaya çalışıyor; “sivilleştirme” adı altında MİT’i denetim altına alarak oradaki anti-emperyalist, vatansever unsurları temizlemeyi hedefliyordu. MİT’in başına Hiram Abbas ve Mehmet Eymür ikilisini getirecek, yani Amerika ve Mossad’ın adamlarını yerleştirecekti. Bu planı bozansa Vatan Partisi oldu. Birinci MİT Raporu ile bu yapı deşifre edildi. MİT’in içindeki Amerikan ve İsrail ajanlarının tasfiye edilmesi sürecinde önder rol oynadık.
Hiram Abbas ve Mehmet Eymür, o dönemde “Bu Perinçekler MİT’i üç kere felce uğrattı” dediler; en sonuncusu da bizim MİT’ten tasfiye edilmelerini sağlamamızdı. Şimdi bu savaş devam ediyor. Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde de bu isimlerin rol oynadığını görüyoruz. Ancak 15-16 Temmuz 2016 gecesi, Gladyo’nun Türkiye Silahlı Kuvvetleri ve polisi içindeki silahlı gücü yerle bir edildi ve merkezleri çökertildi. Bu, Türkiye için bir dönüm noktasıydı.
Tabii Gladyo temizleniyor ancak siyasetin, özellikle AK Parti’nin İsrail’e yaklaşımında zafiyetler var. AK Parti içinde farklı kuvvetler olduğu gözüküyor. İsrail saldırırken, birilerinin çıkıp Suriye ordusuna ve Beşer Esad’a hakaret etmesi, üstelik bunu SETA gibi kurumlarda görevli bir uzmanın yapması, içeride hâlâ Amerika ve İsrail güdümünde olanların varlığını gösteriyor. Devletin dilinde “köpek” gibi bir hakaret olmaz; devlet adamı nezaketi ve terbiyesi bunu gerektirir. Atatürk’ün tüm eserlerini inceleyin, Yunan veya İngiliz düşmanı için bile böyle bir ifade kullanmadığını görürsünüz.
Kürecik ve İncirlik üslerine gelince; bunlar Amerika’ya verilecek yanıtın merkezidir. Biden’ın “Ermeni soykırımı” yalanından sonra sunduğumuz dört maddelik plan hayata geçirilmelidir. İlk maddemiz: Kürecik ve İncirlik üsleri derhal Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tam kontrolüne alınmalıdır. “Amerika ile görüşeceğim, kükreyeceğim” demek yerine uygulamaya geçilmelidir. Türk Silahlı Kuvvetleri bu üslere el koyarsa Amerika düşünmeye başlar. Bu, Filistin halkına yapılacak en büyük destek ve bölgeye güven veren bir tavırdır.
Bunun yanında, Suriye ile derhal askeri iş birliği yapılmalı ve PKK bitirilmelidir. Bazıları bu adımların bölgesel kriz çıkaracağını iddia ediyor. Teslim olursanız kriz çıkmaz; başınızın üzerine basan ayağa gülerseniz kriz çıkmaz. Ancak bağımsızlık krizden geçer. Atatürk de Anadolu’ya geçerek bir kriz yaratmıştı. Krizsiz kurtuluş olmaz.
İkili dış politika sürdürülemez. Bıçak kemiğe dayandı. 1914 öncesindeki durumu hatırlayın. Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa ile ittifak arayışındaydı ama onlar “Biz sizin topraklarınızı paylaşacağız, ne ittifakı?” diyorlardı. Çanakkale’de direnmek ve Almanya ile ittifak yapmak o günün tek çıkış yoluydu. Çanakkale direnişi olmasaydı; İstanbul düşecek, savaş 1914’te bitecek ve İstiklal Savaşı’mız gerçekleşmeyecekti. Bugün de bölgede Türkiye’nin kendi kaderini eline alması ve ittifaklarını doğru kurması şarttır. Kurtuluş Savaşı’nda yeni bir ittifak süreci Sovyetlerle başlıyor. İşte orada bambaşka bir senaryo devreye giriyor. “O dönemde esir mi kalacaktık, 30’lu yıllar mı, 40’lı yıllar mı?” diye bakıldığında; evet, esir kalmayacaktık ama İngiltere ve Fransa’nın Suriye, Irak ve Suudi Arabistan’ı işgal etmesi gibi bizim de öyle bir dönemimiz olacaktı. Böyle bir pratik hiç denenmediği için süreci tam kestiremiyoruz ama İstanbul’u ele geçiren, paylaşılan, esir bir Osmanlı Devleti senaryosuyla karşı karşıya kalacaktık. Türkiye oradan nasıl toparlanıp çıkardı? Yukarıda da zaten Çarlık Rusya’sı varlığını sürdürüyor. Yani bu bambaşka bir senaryo.
Geçmişte de bugün de bu bölgenin kurtuluşu, doğru stratejik bakışa ve doğru ittifaklar temeline dayanır. “Almanya’yla dans edeyim, İngiltere ve Fransa’yla dans edeyim” gibi bir politika olamaz. Galiçya Cephesi’nde İngiltere ve Fransa ile, Çanakkale’de Almanya ile, Suriye ve Irak cephelerinde ise Rusya ile beraber olmak gibi bir strateji izlenemez. Cephenin tamamında Almanya, Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan ile berabersiniz; diğer tarafta ise İngiltere, Fransa ve Rusya var. Savaş içinde kamp değiştirmek olabilir ama dosta düşmana aynı anda oynamak gibi bir dünya tarihi, böyle bir savaş stratejisi görülmemiştir.
Cumhurbaşkanı’nın etrafında bu tür adamları tutması büyük bir yanlıştır. AK Parti denetimindeki çeşitli strateji kuruluşlarında, Türkiye’yi şaşkınlığa ve belirsiz bir stratejiye mahkûm eden, gerçekçi olmayan yaklaşımlar var. Buna “denge politikası” diyorlar. Oysa denge politikası yürütemeyeceğimiz bir döneme girdik. Filistin olayı da bize bunu ihtar ediyor. Biden sana “24 Nisan” diyerek elinde kırmızı kartla hücum edeceğini söylüyor; sen ise Amerika ile Rusya’yı veya Amerika ile Çin’i dengelemeye çalışıyorsun. Bu durum Türkiye’nin güven kaybetmesine yol açıyor ve geleceğini tehlikeye atıyor.
Türkiye, tehdidini çok net saptamalıdır. Amerikan tehditleri haritasına baktığımızda, Kırım’dan başlayarak Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’ın neredeyse Amerika işgali altında olduğunu, üslerle çevrildiğini görüyoruz. Namlular Türkiye’ye çevrilmiş; Güney Kıbrıs, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi ve Gürcistan Amerikan üsleriyle dolu. “Burada bana bir denge kurun” diyorum. Dengecilere soruyorum: Neresinde denge var bunun? Sana çevrilmiş Amerika ve İsrail namluları varken; ancak Amerika ve İsrail’in menfaatleri ile çelişen, aynı tehditlere maruz kalan ülkelerle iş birliği yaparak bu tehdidi caydırabilirsin. Denge budur.
Batı medyasının ve Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere muhalefetin, “herkesi düşmanlaştırdınız, Türkiye yalnız kaldı” söylemi en büyük yanlıştır. Tam tersine Türkiye bu süreçte gerçek dostlarıyla birleşti. 2017 yılında Suriye, Irak, İran ve Rusya ile iş birliği yaparak Barzanistan’da ilan edilecek Kürdistan planını bozguna uğrattık. Karabağ’ın kurtarılması da bu modelin devamıdır. Türkiye, Amerika ve İsrail eksenli tehditlere karşı bölge ülkeleriyle iş birliği yaparak sorunlarını tek tek çözmektedir.
“Amerika ile ilişkiler, Rusya ve İran ile birlikte hareket edilerek yürütülebilir mi?” sorusuna gelince; teslim olarak mı önleyeceksiniz? Doğu Akdeniz’de tek başına Yunanistan, İsrail ve Amerika ile baş edebilir miyiz? Yunanistan tek başına bir tehdit değildir; arkasında Amerika, Fransa ve İsrail olduğu için tehdit oluşturmaktadır. Türkiye’ye karşı yapılan “Nebel Dina” ve “Nemesis” gibi tatbikatlar doğrudan Türkiye’ye yöneliktir. “Yalnız kaldık” diyen CHP, “Amerika’dan kopmayın, Amerika’nın ayağının altına girin” demek istiyor. Atlantik sistemi sizi hem bölüyor hem de borca batırıyor.
AK Parti içinde de Mısır ve Suriye ile anlaşmaya karşı çıkan, “Cumhurbaşkanı’na darbe vurulmuş olur” fikrini işleyen Amerikancı unsurlar var. Gara Operasyonu’nda da bu unsurları gördük. Başarılı askeri operasyonu “rehineleri kurtarma” olarak tanımlayıp manipüle ettiler. Oysa operasyonun esas hedefi PKK’yı o bölgeden söküp atmaktı. Rehineleri kurtarmayı ana hedef olarak sunup, sonrasında “başarısız olduk” dedirterek Türkiye’nin başarısını gölgelediler. Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapılan en büyük kötülüktür.
Ali Babacan’ın itirafları, 2018’de CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi ile Abdullah Gül’ü aday yapma planlarını açığa çıkardı. Bu, bizzat Biden planının bir parçasıdır. Biden’ın birleştirmeye çalıştığı o yapıyı, bizim yürüttüğümüz mücadele ve propaganda bozmuştur. Bugün AK Parti içinde hâlâ o dönemin kalıntıları, kirleri bulunmaktadır. MKYK listelerine baktığınızda Babacan ve Davutoğlu çizgisindeki unsurların etkisini görebilirsiniz. Suriye ordusuna ve Beşer Esad’a karşı “köpekler gibi savaşıyor” gibi ahlaksız ifadeler kullananlar, bizzat bu Amerikancı unsurlardır. Rand Corporation raporlarında ve Biden’ın açıklamalarında görülen “Erdoğan’ı devirme” senaryosu, geçmişte bu yerli işbirlikçilerle yürütülmeye çalışılmış, bugün de benzer zihniyetle devam ettirilmektedir. Rent Corporation, Cumhuriyet Halk Partisi merkezli bir devirme planı hazırladı. İYİ Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Saadet Partisi gibi muhafazakâr kanadın temsilcileri o dönemde henüz partilerini tam olarak kurmamışlardı; Davutoğlu ve Babacan’a yapılan göndermeler de bu sürece aitti. “Hep birleştireceğiz ve Tayyip Erdoğan’ı yıkacağız” diyorlardı. Rand Corporation raporundan hemen birkaç gün sonra, henüz başkan seçilmemiş olan Biden, New York Times gazetesine verdiği beyanatta, ismi geçen muhalefet partilerini ve birtakım sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek Tayyip Erdoğan’ı darbe yoluyla değil, parlamenter yoldan devireceklerini ifade etti. Dolayısıyla Babacan’ın yaptığı açıklamalar, esasen herkesin gözü önünde yaşanan ve Amerika’nın Tayyip Erdoğan’ı devirme iddiasını çok daha sert bir biçimde sahneye taşıyan bir sürecin teyidiydi.
Türkiye-Amerika ilişkilerindeki 2014 kırılmasına dönecek olursak; 2016’nın Eylül ayında Babacan’ın “Saray’a darbe” içerikli manşetleri oldukça önemlidir. Babacan, Şubat 2006’da Davos’ta Merrill Lynch gibi büyük finans merkezlerine yaptığı konuşmada “Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz” diyerek Eylül ayını işaret etmişti. 15-16 Temmuz darbe girişimi, aslında Eylül ayına göre planlanmıştı. Ancak Türkiye’nin milli kuvvetleri ve hükümet, ordunun içindeki FETÖ’cü unsurları temizlemeye başlayınca; özellikle Ağustos başındaki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) öncesinde güç kaybedeceklerini anlayan bu yapılar, darbeyi 15-16 Temmuz’a çekmek zorunda kaldılar. Bu durum, Babacan’ın Türkiye’deki Gladio ve FETÖ merkezli Amerikan cephesinde yer aldığını açıkça göstermektedir.
AK Parti içindeki ayrışma, Türkiye’nin Silivri’deki FETÖ kumpaslarına karşı verdiği mücadelenin bir tezahürüdür. Bizler o dönem hem mahkemelerde hem de hapishanelerde mücadele ettik; 80 bin kişi Silivri duvarının önünde toplandığımızda o duvarları yıktık ve planları boşa çıkardık.
Bugün gelinen noktada AK Parti içinde Amerikancı unsurlar olsa da, CHP ve İYİ Parti’nin başında doğrudan Amerika tarafından yönetilen bir kadro bulunmaktadır. Meral Akşener’in geçmişi ve FETÖ ile olan örgütsel ilişkileri ortadadır. Kemal Kılıçdaroğlu da benzer bir Amerikan planıyla CHP’nin başına oturtulmuştur. Türkiye’deki saflaşma bu temel üzerinde yürümektedir. AK Parti, kendi içindeki bu temizliği tamamlamazsa, Amerika’ya direnmede ciddi zaaflar yaşayacaktır.
Peki, bu cephe ortak bir adayla seçime gidebilecek mi? Elbette gidecekler. HDP, Amerika’nın “ikinci İsrail’i PKK ile kurma” planındaki kilit unsurdur ve bu cephe HDP’siz olamaz. Amerika, PKK’dan vazgeçemeyeceği için HDP’yi ittifaka dahil etme üzerine bir çalışma yürütmektedir. CHP yönetimi de süreç içerisinde tamamen “HDP’leşmiş” durumdadır. Dersim konusu, bu işin en net göstergesidir. Atatürk’ün devrimci mücadelesine ve Cumhuriyet’e düşman tarafta konumlanan CHP yönetimi, “Dersimli Kemal” kimliğiyle hareket ederek, Cumhuriyet’in Dersim’de yaptığı modernleşme mücadelesini bir “katliam” olarak nitelendirmektedir.
Biden’ın 24 Nisan açıklamaları ve Türkiye’yi “Kürt soykırımı” ile tehdit eden Batılı merkezlerin söylemleri, CHP’nin Dersim konusundaki açıklamalarıyla birleşmektedir. Seyit Rıza, Atatürk’e silah çevirmiş, askerimizi şehit etmiş ve eşkıyalık düzeni kurmuş bir figürdür. Tunceli’de Atatürk heykeli ile Seyit Rıza heykelinin yan yana durması mümkün değildir; tarihsel olarak biri yıkılmalıdır. Atatürk heykeli kalıcıdır, Seyit Rıza heykeli ise bir gün resmi kararlarla kaldırılacaktır.
Cumhuriyet, Dersim’i aşiret savaşlarından ve feodal baskıdan kurtarmış; Sıdıka Avar’ın kitaplarında anlattığı “dağ çiçekleri” gibi genç kızlarımızı eğiterek modernleşmeyi sağlamıştır. Kılıçdaroğlu’nun 2010 sonrası CHP’nin başına geçmesiyle birlikte, Dersim üzerinden “özür dileyen” ve devrimci kazanımları hedef alan bu yeni rotaya karşı mücadelemizi cezaevindeyken de her zaman net bir şekilde sürdürdük. O günden bugüne kadar, yani 2011’den bu yana, bu meselenin hâlâ anlaşılamamış olması ve Cumhuriyet Halk Partisi içerisinden artık Atatürk’ü katliamcı ilan edecek unsurların çıkması kabul edilemez. Bu bir anlama meselesi değil; niyet meselesidir. “Biden tayfası” olarak adlandırılan zihniyet, meseleleri ancak bu şekilde çarpıtarak anlar.
Dersim neden önemliydi? Çünkü PKK, dayanmak istediği kitleyi Dersim üzerinden birleştirebilirdi. PKK, kendi içindeki Alevi liderleri infaz etmiş, daha çok Sünni Kürtlere dayanmıştı; Alevi Kürt kitlesini tam olarak pençesine alamamıştı. Bu bakımdan Dersim, PKK’nın nüfuz ve etki alanını güçlendirmek, geliştirmek ve tamamlamak için gündeme getirildi. Burada Kılıçdaroğlu bir piyon olarak kullanıldı. CHP, PKK’nın önünü açtı ve HDP’yi meclise soktu. Dersim meselesini kaşıyarak ve Seyit Rıza heykelleri dikerek, Tunceli’nin PKK’nın nüfuz alanına teslim edilmesi yolunda her şeyi yaptılar. Bu, bir Biden planıydı ve bugün de devam ediyor. Bu süreçte CHP, bir Türkiye partisi olmaktan çıkarılıp bir mezhep ve etnik parti yönetimine dönüştürüldü.
Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi bugün “Dersim katliamı oldu” diyor. Grup Başkanvekili Özgür Özel, “helalleştik” ve “yüzleştik” diyerek Dersim’in evladını genel başkan yaparak bu olayla yüzleştiklerini, öz eleştiri yaptıklarını iddia ediyor. Bir Atatürkçü, Atatürk’ün katliamcı olarak suçlanmasını nasıl kabul eder? Atatürk’ün en devrimci tavrı, feodalizme karşı verdiği mücadeledir. Kemalist devrimin tamamlanması, feodalizmin tasfiyesiyle mümkündür. Atatürk bunu görüyordu ve bu yüzden toprak reformunu gündeme getirmişti. Güneydoğu’da aşiretlerin şiddete dayanan, terörle beslenen, kadınların haklarını gasp eden feodal yapısına karşı Cumhuriyet bir tavır almıştı. O dönemde yaşayan köylüler, aşiretlerin yağma düzeninden bıkmıştı. Cumhuriyet, feodalizmi temizleyerek halkı özgürleştirmeyi hedefliyordu.
Atatürk, İstiklal Savaşı’nın başında da isyan çıkaran yobaz örgütlerini bastırmış, Kubilay olayında Menemen’de olduğu gibi kararlı bir tavır almıştır. Türkiye’nin doğusu veya batısı ayrımı yoktur; çağdaşlaşan, ortaçağ ilişkilerini tasfiye eden bir Türkiye planı vardır. Atatürk’ün başında bulunduğu Bakanlar Kurulu kararlarını okuduğunuzda, bu kararların gizli olmadığını, ülkedeki feodal terör yuvalarının dağıtılması ve huzurun sağlanması için alındığını görürsünüz. Atatürk, aşiret reislerini Dolmabahçe Sarayı’na çağırıp onlara “Cumhuriyet olarak böyle bir yağma düzenini kabul etmeyiz, gelin size toprak verelim, çalışın, üretin” demiştir. Ancak aşiret reisleri, halkın sömürüldüğü yağma düzeninin devam etmesini istedikleri için buna razı olmamışlardır.
Vatan Partisi olarak biz ise programımızda Kemalist devrimi tamamlamayı hedefliyoruz. Altı oku; Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik, Devrimci ilkelerini anayasamızın temeline koyuyoruz. Bizim devrimci programımız budur.
“Atatürk’ün Bütün Eserleri”ni hazırlarken, 30 ciltlik bu devasa külliyatı oluşturmak için büyük bir emek harcadık. Babam Sadık Perinçek, dayım Turhan Olcaytu ve birçok değerli aydınımızla birlikte eski yazı belgeleri tek tek inceledik. Bir kelimeyi doğru okumak için İzmir’e gittiğimiz, eski yazı uzmanlarıyla tartıştığımız günler oldu. Atatürk’ün sansürlenen “Medeni Bilgiler” kitabındaki bölümleri düzelttik, “mensuplar” diye yanlış okunan kelimeleri aslına çevirdik. İzmit Basın Toplantısı’na ait yayınlarda bir sayfada kırk küsur yanlış bulduk. Biz, Atatürk ne demişse ona sadakatle, sansürsüz ve doğru belgeleri gün yüzüne çıkardık. Atatürk’ten sonraki yönetimlerin sansürlediği gerçekleri, büyük bir titizlikle yeniden okuyucuya sunduk. Değiştikçe tabii siz… Atatürk’ün siyasi mücadelesine dair de bambaşka bir bakış açısı gelişiyor. Burada şu da önemli: Atatürk’ün 1931 programı üzerine bir akademisyenle görüştüm. Akademisyen, Cumhuriyet Halk Partisi’ne giderek 1931 programının orijinal şeklini arşivlerinde aradığını, ancak “Bizde öyle bir şey yok, Doğu Perinçek’e git” dediklerini anlattı.
Atatürk’ün CHP programları ve tüzükleri üzerine yaptığım çalışma yeni basıldı. Kemalist Devrim serisinin 6. kitabı olarak, İstiklal Savaşı’ndan başlayarak tüm tüzük ve programları en doğru şekilde derledim. Cumhuriyet Halk Partisi, her yıl kongreler yapıyor ancak kuruluş yılı olarak 1923’ü esas alıyor. Hâlbuki Atatürk, hem 4. hem de 5. kongrede açıkça “Bizim birinci kongremiz Sivas Kongresi’dir, biz Cumhuriyet Halk Fırkası’nı Sivas Kongresi’nde kurduk” diyor.
Kendi partilerinin ilk kuruluş kongresini bile dışlıyorlar. Hâlbuki İstiklal Savaşı’nın başında, 4 Eylül 1919’da Sivas’ta kuruldu. 1923 yılı, İçişleri Bakanlığı’na verilen dilekçeyle resmiyet kazanan tarihtir ama Atatürk’ün kendi ifadelerinde Sivas Kongresi esastır. Birinci kongreyi 1919 olarak kabul etmezseniz, kongre sayıları da eksik çıkar.
Bu çalışmada seçtiğim fotoğraflar, Sivas Kongresi’nde Atatürk’ün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti ile çektirdiği fotoğraflardır. Bu, CHP’nin ilk yönetimi, merkezidir. Heyet-i Temsiliye, henüz Ankara’ya gelip hükümeti kurmadan önce İstanbul Hükümeti ile iktidar savaşına girmiş, telgraf merkezlerini ve vilayetleri kontrol altına alarak bir hükümet gibi davranmıştır.
***
Aydınlık Gazetesi de büyük bir çalışma yürütüyor: e-Aydınlık kampanyası. Akşam saatlerinde bilgisayarımı açtığımda gazetem elime ulaşıyor. Bir gün öncesinden okumaya başlamak, en az 14-16 saatlik bir avantaj sağlıyor. Herkese tavsiye ederim; hem kâğıt tasarrufu hem de korona dönemi için büyük bir tedbir.
Türkiye’nin öncülerini Aydınlık ile buluşturuyoruz. Dijital gazete kampanyasına 1 Mayıs’ta başladık, kısa sürede 1000’e yakın abone kazandık. Bir yıl içinde 10.000 aboneye ulaşmayı hedefliyoruz. e-Aydınlık’ta yıllık abonelerde %33 indirim var; ayrıca Kaynak Yayınları’nda da %55 indirim kazanıyorlar. Aydınlık, Türkiye’nin gerçeklerini taşıyan, yol gösteren ve kriz dönemlerinde çözüm üreten bir kılavuzdur.
Aydınlık, tarihindeki tüm sıkıyönetimlere ve baskılara rağmen ayakta kalmıştır. 1921’de Şefik Hüsnü tarafından kurulan, Nâzım Hikmetlerin yazdığı bu gazete; 1968’den bugüne kadar Ergenekon-Balyoz tertipleriyle yöneticileri hapse atılmasına rağmen hiçbir zaman geri adım atmadı. Aydınlık satmak bir kahramanlıktı; bu uğurda şehitler verdik.
Aydınlık’a abone olmak çok kolay. Google Play veya App Store üzerinden “e-aydınlık” yazarak uygulamayı indirebilirsiniz. Bu kampanyanın sürükleyicileri gençlerimiz ve kadınlarımızdır. TGB ve Öncü Gençlik, büyük bir heyecanla bu çalışmayı yürütüyor. Aydınlık bizim güneşimizdir.
Aydınlık isminin hikayesine gelince; 1968’de teorik bir dergi çıkarırken arkadaşların önerisiyle bu ismi seçtik. 1978’de günlük gazete çıkarma kararını aldığımızda, Yaşar Kemal’e danıştık. Yaşar abi, “Siz zaten aydınlıkçısınız, bundan daha güzel isim mi olur?” dedi. 1978’de 17 arkadaşımızın kendi imkânlarını, gayrimenkullerini ortaya koymasıyla o genç ve cesur hareketle gazetemizi çıkardık. Bizimkisi bir savaş tarihi, bir aydınlanma mücadelesidir. Hepsi bunları verdi. Mesela Mehmet Atabert; Ataşehir’deki evini verdi, sokakta kaldı. Sultanahmet’te üç odalı, salonlu güzel bir yeri vardı, onu sattı. Aydınlar verdi, kendisi geldi burada. Herkes verdi. Kızlar, pazarcıktan oradan buradan; uzun saçlarını kestiler, gönderdiler. Saçları satıldı falan filan. Böylece o zamanın parasıyla 17 milyon lira… Bir feda etme, verme kültürüyle ortaya çıkıyor. Ne diyorum? 17 tane gayrimenkul tespit ettik, 17’den 17’si de verildi. Bir tanesi vermedi; ismini söylemeyeyim, o zaten çok zengindi. Büyük bir feodal ailenin ferdiydi. Onlar vermedi, onlar da dönek oldu gitti. Verenler devrimci olarak hayatlarını sürdürdüler; bütün zenginlikleriyle, gönül zenginlikleriyle… Vermeyen de silindi gitti. Böyle büyük bir birikim.
Efendim, söyleşimizin de sonuna geldik, kapatmamız lazım. “Aydınlık” çağrısıyla kapatmış olalım. Bugün ne armağan ediyorsunuz efendim izleyicilerimize?
Bugün o sekiz şehidi… “Dokuz şehit” diyoruz ya, aslında sekiz şehit ama bize ilk haber geldiği zaman biz hapishanedeydik. Şubat 1973, Filistin’de arkadaşlarımız şehit edildi. Haber bize “dokuz” diye geldi. Şükrü Öktü, Yücel Özbek… Enternasyonal dayanışmanın bir örneğini verdiler. Onlar, 1973 yılında Filistin halkının haklı davası uğruna Nahr el-Bared’de çarpışırken şehit düştüler. Dokuz yoldaşımızın kanları, halkımızla Arap ve Üçüncü Dünya halkları arasındaki birlik ve kardeşliği pekiştirdi. Bugün Filistin topraklarında yatan evlatlarımızı halkımız unutmadı.
Dokuz şehit için… Evet, siz cümlenizi bitirin.
Peki. Şimdi bu haber gelince ben bir şey yazdım; “Dokuz Şehide Ağıt” diye bir şiir yazdım. Serper Özcan da o sırada hapishanedeydi, o da beste yaptı. Yani bu “Dokuz Şehide Ağıt” benim yazdığım bir şiirdir, Serper Özcan da onu besteledi. Daha sonra İstanbul’da, Lütfi Kırdar Salonu’nda muazzam bir aydınlık şöleni yapmıştık. Salon tıklım tıklımdı; 7-8 bin kişi toplanmıştı. Orada Müjde ve Müjgan arkadaşlar ile Serper Özcan’ın yönettiği aydınlık korosu… Evet. Erkan Yücel arkadaşımız da, o büyük sanatçı, Türkiye’nin büyük tiyatro ve sinema sanatçısı, o sunuşu yapıyordu. Evet, sizler için gelsin efendim.
Çıkış Yolu’nun bugün de sonuna geldik. Teşekkür ederiz Sayın Osman Erbil, Sayın Perinçek. Sağ olun. Arkadaşlarımız bir yandan sizlere şehitlerin görüntülerini ulaştırsınlar. Sağ olun, var olun. Sağlığınıza da dikkat edin efendim.
Şehit düştü dokuz yiğit,
Zindan bir gün kopmuş gibi.
Şehit düştü dokuz yiğit,
Zindan bir gün kopmuş gibi.
Bir gün kopmuş gibi,
Uzak toprakta kanları,
Gelincikler açmış gibi.
Uzak toprakta kanları,
Gelincikler açmış gibi.

