Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, çıkış yolu gününde; her hafta olduğu gibi yine aynı saatte karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, gündeme ilişkin merak edilenleri, sorunları ve çözüm önerilerini bizlerle paylaşacak.
Gündemimiz yoğun; Türkiye’nin Rusya-Ukrayna gerilimindeki tutumu, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve bölgeden gelen tehditler, içerideki ekonomik tartışmalar ve çiftçilerle ilgili meclisten geçen düzenleme… Bugün ayrıca Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 1915 olayları ve Ermeni soykırımı yalanına karşı mücadele üzerine düzenlenen konferansı ve bu konferansın ayrıntılarını da değerlendireceğiz. Sayın Perinçek’in, Sayın Ahmet Davutoğlu’na yaptığı öneriye gelen yanıtı ve yansımalarını da konuşacağız.
Efendim, hoş geldiniz. Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Tevfik Kadan bugün bizimle birlikte. Tevfik Bey, hoş geldiniz.
***
**Tevfik Kadan:** Hoş bulduk, teşekkür ederim.
**Sunucu:** Sayın Perinçek, gündemimiz yoğun ancak çiftçiler de bir hayli dertli, dilerseniz onlarla başlayalım. Türkiye Çiftçi Dayanışması Platformu üyeleri sizi çeşitli illerden ziyaret ettiler. Özellikle takibe düşen ve vadesi geçen borçlarla ilgili meclisten bir düzenleme geçti ancak çiftçilerin beklentileri tam olarak karşılanmadı. Çiftçiler ne talep ediyor, sizden neler istediler?
**Doğu Perinçek:** Bakın, Türkiye’de şu anda çiftçilerimiz üzerinde bir haciz terörü, bir banka terörü var. Bu durum, bir aile için, bir baba veya bir ana için çok acı tablolar ortaya çıkarıyor. Tarlasını, evini, traktörünü kaybeden çiftçilerimiz var. Çiftçi üretiyor, rakamlar ortada; ancak pazarda çiftçinin sattığı fiyat ile bizim tüketirken ödediğimiz fiyat arasında uçurum var. Girdiler, dolar fiyatı yükseldiği için artıyor ve çiftçi borca batıyor. Sonunda haciz memuru kapıyı çalıyor.
Bu haciz terörü, sadece çiftçiye değil, Türkiye’nin önümüzdeki yılları için de büyük bir tehdittir. Bu durum, gıda güvenliğimiz için bir uyarıdır. Gelecek yıl buğday, patates, sebze, meyve, pamuk veya zeytin üretecek çiftçi; haciz altındayken, hayvanına yem alamazken nasıl üretim yapacak? Çiftçimize üretim yapacak mecali vermek zorundayız.
Manisa Saruhanlı’dan Mardin’e, Konya Cihanbeyli’den Trabzon Alucra’ya kadar Türkiye’nin her yerinden sürekli telefon alıyorum. Yüreğimiz burkuluyor, üzülerek söyleyeyim; intihar edenler dahi var. Bu duruma karşı çözüm önerilerimiz şunlardır:
1. Haciz terörüne son verilmeli, çiftçilere yönelik hacizler durdurulmalıdır.
2. Faiz borçları silinmelidir. Faiz, üretimin düşmanıdır; sanayici için de tarımcı için de bu geçerlidir.
3. Çiftçi borçları faizsiz olarak 5 takside bölünmeli ve 3 yıla yayılmalıdır.
4. Çiftçilerin özel bankalara olan borçlarını devlet bankaları devralmalı ve aynı kurallar çerçevesinde yapılandırılmalıdır.
Meclisten birkaç gün önce geçen kanun, çiftçinin derdine merhem olmamıştır. Türkiye’nin önümüzdeki yıl tarımsal üretim yapabilmesi için bu taleplerin kanunlaşması şarttır. Sayın Cumhurbaşkanımıza da bu 5 maddelik talebimizi ilettim; hükümetten cesur bir karar bekliyoruz.
**Sunucu:** Çiftçilerimiz adına dediniz, bunu birazdan daha detaylı konuşalım. Türkiye Çiftçi Dayanışması Platformu Başkanı Ömer Sarı Bey şu an hattımızda. Ömer Bey, hoş geldiniz. Sayın Perinçek ile yaptığınız ziyareti ve meclisten geçen tasarıyı konuşuyorduk. Sizin değerlendirmeleriniz nelerdir?
**Ömer Sarı:** Öncelikle Sayın Perinçek’e bizlere yer verdiği için teşekkür ederim. Sayın Perinçek’in ifade ettiği talepler, bizim de çiftçilerle beraber oluşturduğumuz taleplerdir. Biz borcumuzu ödemek istemiyor değiliz; aksine ana borcumuzu ödemek istiyoruz. Ancak yüksek faizlerin silinmesini ve kalan borcun 5 takside bölünerek 3 yıla yayılmasını istiyoruz.
Şu an meclisten geçen yapılandırma, çiftçinin istediği gibi değil. %18 faiz eklenmesi ve borcun bir kısmının peşin istenmesi, çiftçinin ödeyebileceği bir düzenleme değil. Bir çiftçi traktörünü mü satsın, tarlasının bir köşesini mi satsın bu taksitleri ödemek için? Çiftçinin bir yıl nefes alması, yani bir “can suyu” verilmesi lazım. Bu yıl kazansın, gelecek yıl taksitine başlasın; o zaman çiftçimiz borcunu babalar gibi öder.
Biz bu süreçte Tarım Bakan Yardımcımızdan Binali Yıldırım’a kadar pek çok yetkiliyle görüştük. Sadece dinlediler, not aldılar; bize hiçbir vaatte bulunulmadı. Çiftçi borçlandı çünkü ürünü para etmedi. Kuru fasulyeyi tarlada 2.600-3.500 liraya satıyoruz, markette 10-12 lira. Bu aradaki farkı çiftçi kazanmıyor. Çiftçimiz onurludur, her zaman devletinin yanındadır ancak artık takati kalmadı. Tarlasına ektiği mahsul için borçlandı. Ona güvenerek borçlandı. İyi, mahsulünü satıyor; sezon sonu hesabını kitabını yapıyor, ortada para yok. Nereye gitmiş para? Üretim var, köye dökülmüyor ama çarşıya gittiğimizde ürün pahalı. Şimdi diyelim ki çiftçide bolluk var, ürün satılmıyor; çarşıya gittiğimizde ise çok pahalı. Peki, bu para niye çiftçinin cebine girmiyor?
Sayın Ömer Sarı çok haklı. Girdi maliyetleri çok yüksek; tohum, gübre, mazot… Çoğu da ithal kalemler. Bir de yem var tabii. Bunları da Tarım Kredi Kooperatiflerinden alıyorlar. Bazıları “Aldığı krediyle düğün yapıyor, vurup har vurup harman savuruyor” diyor ama öyle değil; çiftçi tarladan çıkacak ürüne borçlanmış oluyor.
(Başkanım, sözümü kestim, bir şey daha söyleyebilir miyim?)
Buyur, buyur.
Geçen yıl Tarım Kredi Kooperatifi’nden domates fidesi aldım, 65 bin lira borçlandım. Domatesin maliyeti bin 500-bin 800 lira arasıyken biz domatesi 2 liraya satamadık. Vatandaş nasıl ödesin? Bu yıl 5 liraya aldım, eminim yine aynı olacak. Çünkü başkaları kazanıyor, biz kaybediyoruz. Sütte de ette de durum aynı. Manavdan, bakkaldan aldığımız fiyatlar ile çiftçinin aracılara satarken aldığı bedel arasında büyük fark var.
Türkiye’nin köklü bir tarım reformuna, çiftçiden yana bir üretim devrimine ihtiyacı var. Üreticiyi destekleyen, aracıyı değil, üreticiyi koruyan köklü çözümlere muhtacız. Çiftçi borçlarını erteletmek, beş takside bağlamak sorunu çözmüyor. Temel mesele üreticiyi baş tacı yapmaktır. 1980’de Turgut Özal’ın getirdiği dünya ekonomisiyle bütünleşme programıyla çiftçi “kambur” ilan edildi. Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” demişti, ancak bu programla efendi olan köylü birdenbire kambur oldu, altta kaldı, ezildi. Üreticiye yaslanmayan, onu güçlendirmeyen bu felsefeyi değiştirmemiz lazım. Üreteni efendi yaptığımız zaman sorunları çözmeye başlarız; hem girdi maliyetlerini düşürürüz hem de çiftçinin ailesini geçindireceği, çocuğunu okutabileceği bir refah seviyesini sağlarız.
(Sayın Ömer Sarı, efendim sizi uğurlayacağız. Son sözlerinizi alalım.)
Sorunlarımız çok. Yıllardır çiftçimizin ürünü para etmiyor. Tarım Bakanımız çiftçilikten anlamıyor; televizyonda sürekli tarımın büyüdüğünü söylüyor ama biz bunu hissetmiyoruz. Cumhurbaşkanımızdan ricamız, çiftçiliği bilen bir Tarım Bakanı atamasıdır. Çiftçiler arasında “Cumhurbaşkanımız bizi duymuyor, bizi görmüyor” diyenler var. Kendisi faize karşı olduğunu söylüyor ama çiftçinin üzerinde faiz yükü artıyor. Cumhurbaşkanımızla çiftçiler arasındaki gönül bağını koparmaya çalışanlar var. Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri, çiftçiye can suyu olacak bir yapılandırma yaparsa mutlu oluruz.
(Ömer Bey teşekkür ederim. Sizin sesiniz olmaya devam edeceğiz. Sayın Perinçek, konuyla ilgili sizin görüşleriniz nelerdir?)
Çiftçi Dayanışma Platformu üyelerinin Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmesi çok önemli. Bu talebi buradan duyuruyoruz. Eğer bu borçlar yapılandırılmazsa, 6 ay veya 1 yıl sonra bu kanunu çıkardığımıza pişman olacağız. Çiftçi traktörünü, evini satıyor; sermayesi kalmadı. Üretimi bırakmayı düşünüyorlar. Peki, bu insanlar ne yiyecek, nereye göç edecek? Türkiye’nin gıda sıkıntısı çekmemesi için çiftçinin ayakta tutulması şart. Terör yüzünden tarlasını terk etmiş çiftçilerimizin tekrar köylerine dönmesini sağlayacak politikalar üretmeliyiz.
Manisa Sarıgöl’de borçları yüzünden intihar eden 20’ye yakın çiftçinin haberi çok acı. Çiftçilerimiz sahipsiz hissediyor. Sahibi Vatan Partisi’dir ama devlet de sahip çıkmalı. Bizim kültürümüzde borç erdemdir; çiftçi borcunu ödemek ister, yaşamak ve üretmek ister. Şehirlere göç etmek Türkiye için başka bir yıkım olur. Ekmek, biçmek bir geçim kaynağı olmalı ve çiftçi korku içinde yaşamamalıdır. Vatan Partisi olarak sonuna kadar kararlı bir şekilde mücadele yürüteceğiz. Üretim devrimini yapacak üreticilerin milli hükümeti kurulacaktır.
(Sayın Perinçek, gündem yoğun. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından düzenlenen 1915 olaylarıyla ilgili konferansta “Tarihçiler tartışsın” vurgusu yapıldı. Siz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki (AİHM) kazanımlarınızı da göz önüne alarak bunu nasıl değerlendirirsiniz?)
Tarihçiler tartışsın peki; ama bu tartışmanın sonunda hüküm verecek bir makam var mı? Soykırım bir tarih tartışması değil, bir yargı ve hukuk tartışmasıdır. Mahkemenin hükmü kesindir. Biz AİHM’den ferman çıkarttık; “Ermeni soykırımı yalandır demek özgürlüktür” hükmünü aldık. Mahkemenin kılıcı keskindir, tartışmayı bitirmiştir. Biz hala “tarihçiler tartışsın” diyoruz. Cinayeti tarihçiler değil, mahkemeler çözer. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın bu konudaki yaklaşımını ve Sayın Fahrettin Altun’un konuşmasını bu yüzden ayıplıyorum. Devlet böyle yönetilmez, Türkiye böyle savunulmaz. Siz bana soruyorsunuz; “Niye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararından bir, iki, üç, dört buçuk sayfa sık satırlarla Sayın Fahrettin Altun’un konuşması var?” diyorsunuz. Konuşmayı da yazılı geçtiler, arkadaşlarımızdan rica edelim, bir yandan akıtsınlar. Biz koskoca üç tane AİHM kararını, onların yalanlarını çiğneyerek, onlara göre suç işleyerek aldık. Ve maalesef arkamızdan vurula vurula, ayağımıza çelme takıla takıla… O zaman bizi desteklemediler, bari bu zaferi kazandıktan sonra Türkiye için kullansınlar. Bakın biz Türkiye için bir şey kazandık.
AİHM kararları Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak bastık; başına da 15 sayfalık kazanımlarımızı yazdım. Neyi kazandık? AİHM, her üç kararında da gerekçesinde şunu söylüyor: “1915 olayları, Yahudi soykırımı (Holokost) ile aynı sınıflamaya girmez.” Bu altın cümledir. Alman, İsviçre, Fransız ve Avrupa basını; “Bu iş bitmiştir, soykırım iddiaları mahkeme kararıyla yerle bir olmuştur” başlıklarıyla verdi. Bizim Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımız ise ağlıyor. Dört buçuk sayfa ağlamadan ibaret bir konuşma. Bütün konuşma dönüp dönüp şuraya geliyor: “Çok acılar yaşanmıştır.” Evet, çok acılar yaşandı; ama bunu bir cümle söyle, bırak! Kime yaranmaya çalışıyorsun? Amerika, Avrupa ve Batı dünyası “çok acılar yaşandı” dediğin için sana acıyıp üzerine gelmekten vaz mı geçecek? Vay bu gaflete, vay bu hayallere! Sen böyle dedin diye Amerika, PKK’yı desteklemekten vaz mı geçecek? Namlularını Doğu Akdeniz’den çekecek mi? Siz Türkiye’nin yaşadığı sürecin farkında değilsiniz. Daha önemlisi, Türkiye için çok önemli bir sorun olan Ermeni soykırımı yalanlarına karşı kazandığımız mevzide yoksunuz. O savaşı verirken de yoktunuz.
Şimdi kazanılmış bir mevzi var. Türkiye’yi yöneten bir hükümet olarak görevleriniz, mecburiyetleriniz var. O mevzilerde Türkiye’yi savunmanız lazım. Konuşmada vatan savunması sözü sadece bir yerde ucundan geçiyor. Şunu söyleyeceksiniz: “Siz Birinci Dünya Savaşı’nda ülkemizi parçalamaya kalktınız, biz de vatanımızı savunduk. İçimizdeki Ermeni yurttaşlarımızı silahlandırıp kandırdınız, ‘denizden denize Ermenistan kuracağız’ dediniz.” Mehmet Perinçek, Rus ve Ermeni arşivlerine girdi; hepsini inceledi. Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni, kendi partisi olan Taşnak Partisi’nin 1923 Romanya kongresinde, “Artık bu partiyi kapatmaktan başka çare yok, işi bitmiştir” diyor. “Biz Türklere büyük acılar yaşattık, onları kuyulara attık, sonra da İngilizlerin, Çarlık Rusya’sının, Fransızların ateşine odun olduk, kendi topraklarımıza ihanet ettik” diyen bizzat kendi başbakanlarıdır.
Bütün bunlar ortadayken, devlet temsilcilerinin bunlardan haberi yok. Varsa yoksa kendini acındırmak: “Çok acılar yaşadık.” Bunu tekrarlayıp duruyorlar. Şunu söyleyin: “Ey Fransızlar, İngilizler, Çarlık Rusyası; siz emperyalistler ülkemizi bölmeye kalktınız, biz de vatanımızı savunduk. Çanakkale’de nasıl savunduysak, Doğumuzda da öyle savunduk. Bu iş bundan ibarettir.” Savaşta ölmek marifet değil, vatanı savunmak marifettir. Bir buçuk milyon Türk ve Müslüman ya öldürüldü ya da vatanını terk etmek zorunda bırakıldı. Bunu Ermeni tarihçi Boryan da söylüyor. Ermeni milliyetçiliğinin tarihi, emperyalizmle iş birliği tarihidir.
Bu eziklik nedir anlamıyorum; Amerika’ya yaranmak için mi? Yazık bu devletin paralarına! Biz Rauf Denktaş’la beraber Lozan’da, İstanbul Üniversitesi Rektörümüz Kemal Alemdaroğlu ile beraber meydanlara çıktık. Zürich’te, Winterthur’da, Lozan’da gümbür gümbür mitingler yaptık. Berlin’de Alman polisi “konuşmayacaksın” dediğinde, “Suç işliyorsam yapın ne yapıyorsanız ama konuşacağım, beni susturamazsınız” dedim. Bu davalar böyle kazanıldı. Şimdi ise tarih bilgisi olmayan, vatanseverlikten noksan bir tavır var. Batı beni nasıl hoş görür, üzerime gelmez diye düşünmek vatanseverlik değildir. Fahrettin Altun’a yazıklar olsun. Cumhurbaşkanı, böyle başdanışmanları barındırmamalı; bunlar Türkiye’yi yönetemez ve çok büyük sorunlara sürüklerler.
Siz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını burnuna dayayıp, “Bu olay soykırım tanımına girmez çünkü suçun mahkeme kararı yok, suç tanımı zaten 1948’de yapıldı” demelisiniz. Büyük dairedeki duruşmada Ermenistan tarafı, özgürlük hakkımızı kabul edip “yeter ki Yahudi soykırımı sınıflamasına girmez kısmını kaldırmayın” diye yalvardı. Biz orada Talat Paşa’yı ve vatan savunmasını da savunduk. O dönem Türkiye’deki birçok parti ve hükümet temsilcisi, “AİHM’ye gitmeyin, Türkiye’nin başına bela açılacak, Ermeni soykırımı tescil edilecek” diye bana baskı yaptı. Rauf Denktaş’a, “Bunlar bizi CIA ajanı ilan edeceklermiş” dediğinde, “Biz bu davayı kazanacağız” dedim. Kazandık da. Ama acı olan, Sayın Denktaş’ın bu zaferi göremeden aramızdan ayrılmasıdır.
Bu davalar, bu eziklikle savunulmaz. Bugün AİHM kararları, Avrupa’nın bütün önemli hukuk fakültelerinde ders olarak okutuluyor; seminerler, doktora tezleri yapılıyor. Türkiye’de ise maalesef bu konuda bir çalışma yok. YÖK Başkanı ile konuştum, “bir şeyler yapmayı düşünüyorum” dedi ama yapılmadı. Ermeni soykırımı yalanı, bazıları için vazgeçilmez bir oyuncak olmuş. Bu oyuncak ellerinden alınmasın diye telaş içindeler. Biz İsviçre’de yürüyüşler yaparken, hapis yatarız diye değil, vatanımızı nasıl savunuruz diye düşünerek hareket ettik. Peşimizden polis köpekleri ve yüzlerce polis gelirken, bu işi başaracağımızı bilerek yaptık; kumar oynamadık. O sıralarda birçok kişi “yapmayın, etmeyin” dedi. Berlin’de, Doğu Perinçek’in önderlik ettiği yürüyüşlere katılmamamız için afişler astılar. Hem büyükelçiliğin içine hem de tüm camilere astılar. Bir yandan bizi çelmeleyen kendi vatandaşlarımızla, kendi devletimizin yöneticileriyle uğraştık. “FETÖ’cüler miydi orada?” derseniz, hayır; her şeyi FETÖ’nün üstüne yıkmak doğru değil. Ancak kahramanlarımız da vardı; mesela Büyükelçi Gündüz Bey hakikaten muhteşem bir insandır. Böyle esaslı büyükelçileri ve başkonsolosları saygıyla anıyorum. Bu sabotajlara rağmen binlerce insan yürüyüşlere geldi. Lozan’da yürüyüş yaparken, bir yandan İsviçre devleti, diğer yandan gazeteler “Perinçeklerin yürüyüşünü PKK basacak” manşetleri atıyordu. Biz bu tür iddialara karşı kendimizi korumaya çalışırken, diğer yandan kendi devletimizin ve vatandaşlarımızın sabotajlarıyla uğraşıyorduk.
Şimdi önümüze yeni hedefler koyduk. Türk devletinin önüne koyması gereken hedef şudur: Avrupa’nın tarih kitaplarından “Ermeni soykırımı” yalanını çıkartacağız. Bu kararı alıp İngilizce, Fransızca veya başka dillerde; “Sen böyle bir tarih kitabında Ermeni soykırımından bahsedemezsin” diyeceğiz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 1915 olaylarının soykırım olarak nitelenemeyeceğine hükmetti ve bu karar bağlayıcıdır. Uluslararası bir mahkeme olarak doğrudan resmi bir hukuki bağlayıcılık olmasa bile, AİHM’nin Amerika ve diğer kıtalar üzerinde bir otoritesi ve saygınlığı var. Hukukçular artık “soykırımdan bahsedilemez” diyor.
Alman Meclisi’ne, Danimarka’ya ya da Hollanda’ya sesleniyorum: Siz yetkili değilsiniz. Alman Meclisi Başkanı’na yazdığım mektupta şunu söyledim: “Dortmund-Bayern Münih maçında tribünler ‘gol’ diye ayağa kalkıyor ama hakem ‘gol değil’ diyor. Hakemin dediği mi olur, tribünün mü? Ermeni soykırımı da böyledir; mahkemesi, hakemi, hakimi vardır. Sizin tribünlerden bağırmaya hakkınız yok.” Alman meclis başkanı bunu okuyunca gülmüştü. Bu yaklaşım Almanya’da kabul gördü; sonrasında Merkel’in sözcüsü, meclis kararının hukuki değil siyasi olduğunu belirterek geri adım attı.
İstişare meclislerinin gündeminde de bu konu var. Bir milletvekili, AİHM kararından sonra İsviçre Milli Meclisi’nin fi tarihinde aldığı “soykırımı tanıma” kararının artık hukuken geçersiz olduğunu söyleyerek kaldırılmasını teklif etti. Biz o kararı çıkartınca İsviçre Senatosu, daha önce alınmış karara uymadı ve reddetti. Şimdi meclisten de bu kararı geri aldırtacağız. Diğer Avrupa devletlerinde de AİHM kararını kullanarak benzer geri dönüşleri sağlayabiliriz. Ancak Fahrettin Altun Bey’in nutkunu götürüp kime verseniz, bunu okuyup geri alacak bir Avrupa devleti var mı? Dışişleri Bakanlığımız umarım aynı hataları yapmaz. Daha önce Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı, AİHM kararlarına göre soykırım iddiasının geçersiz olduğuna dair hukuki ve siyasi sonuçları olan doğru bir tablo yayınlamıştı. Dışişleri de 2013 Aralık ayında bu karara “devrim” demişti. Ancak zaman zaman bocalamalar oluyor.
Fransız Anayasa Mahkemesi, Fransa Meclisi’nin aldığı soykırım kararını iki defa iptal etti. Elçiliklerimiz bu çalışmaları yürütüyor mu? Tabii ki yürütüyorlar. Fransız Anayasa Mahkemesi, “AİHM’nin Perinçek-İsviçre davasında verdiği kararlar nedeniyle, Fransız Meclisi’nin soykırımı tanıma kararını iptal ediyorum” diyerek hüküm kurdu. Artık Fransız Meclisi’ne kimse bunları getiremiyor. İsviçre’de bir belediyenin anıt dikme girişimini de oradaki arkadaşlarımız bu kararı kullanarak engellediler. Bu başarılar Amerika’da da kazanılabilir çünkü AİHM dünya çapında otoritesi olan bir mahkemedir.
Tarihçiler tartışsın dursun ama soykırım hukuki ve cezai bir kavramdır, bir suç tanımıdır. Suçun kararını tarihçiler değil, mahkemeler verir. Rus ve Ermeni arşivlerinden çıkartılan, Mehmet Perinçek’in yıllarca emek vererek derlediği onca belgeye atıf yapılmıyor. Biz, Moskova’daki Rus Devlet Arşivi’nin Türkiye ile ilgili bölümlerini fotokopi fiyatına getirmeyi Türkiye hükümetine önerdik. İkna ettik ama hükümet olumsuz cevap verdi. Bir bakan, “Rus arşivlerinden komünizm de gelirse reddedelim” dedi. Oysa Rus arşivleri Ermeni ve Kürt meselelerinde bizden yana belgeler sunuyor. Biz bunları Dışişleri Bakanlığı arşivine koyup, uzmanların incelemesini istedik, reddettiler.
Şimdi 24 Nisan yaklaşıyor; Dışişleri Bakanlığımız bu konuyu gündemine almalıdır. Almanya’da bir grup arkadaşımız tarih kitaplarından bu ibarenin çıkartılması için harekete geçti. Biz bu başarıyı tek başımıza kazandık, yine başaracağız ama gönül ister ki devlet bu işin başında olsun. Olmazsa biz Vatan Partisi olarak devletin başına geçeceğiz; üreticilerin milli ve bağımsız hükümetini kuracağız. Türkiye istikrar döneminde değil; sorunları çok büyük. Devrimci bir bakış açısı ve pratikle bu sorunların üstesinden gelinebilir.
Ukrayna ve denizler konusuna gelince; Türkiye Doğu Akdeniz’de ciddi tehditlerle karşı karşıya. Yunanistan Amerikan üsleriyle çevrili. Dedeağaç burnumuzun dibinde; Marmara’yı, İstanbul’u ve Ege’yi tehdit ediyor. Suriye’nin, Irak’ın ve Gürcistan’ın kuzeyinde Amerikan üsleri var. Hükümetimiz ise “Kırım’a da gelin, namlularınızı çevirin” diyor. Bu kadar NATO tehdidi bize yetmiyor mu? Ukrayna’yı Karadeniz’deki Yunanistan haline getirmek nasıl bir dış politikadır? Sayın Dışişleri Bakanımız, Yunan mevkidaşına Türkiye’nin haysiyetine uygun cevabı verdi ama stratejik bütünlük şarttır. Tebrik ediyorum kendisini. Ama siz Yunanistan’a böyle cevap verdiniz vesaire… Peki, niye Kırım’ı da Yunanistan’a veriyorsunuz? Kırım’ı Ukrayna’ya vermek demek, Yunanistan’a vermek demektir; çünkü Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan’dır. Ukrayna ile Amerika arasındaki ilişki, aynı Amerika ile Yunanistan arasındaki ilişki gibidir. 16 Kasım 2018 yılında Ukrayna ve Amerika dışişleri bakanları bir mutabakat yaptılar ve 27 Kasım 2018’de bunu Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın sitesine koydular. Bugün de siteyi açtığınız zaman o mutabakatı görürsünüz. O mutabakattaki bir hükmü söyleyeyim: “Türk Akımı’nı engelleyeceğiz, Kuzey Akımı’nı da engelleyeceğiz” diyorlar. Yani Türkiye’yi, Rusya’yı, hatta Almanya’yı bile hedef alıyorlar. Ukrayna bu.
Bir de Rusya var; Amerika’ya kafa tutuyor, direniyor. Rusya’yla bizim kazanılmış ortak başarılarımız var. Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” planını; Irak, İran, Suriye ve Rusya ile iş birliği yaparak bozduk. Kürdistan planını Rusya ile beraber bozduk, değil mi? İkinci büyük başarımız ise geçen yıl yaşandı; vatan toprağımız Karabağ’ı kurtardık. Kahraman Azerbaycan ordusu kurtardı ama Rusya da bu olayda Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın yanında yer aldı. Bütün dünya gördü. Rusya ile ortaklığın bize kazandırdığı iki büyük olay var. Biz bu ortaklığı şimdi Doğu Akdeniz’e de taşımalıyız. Buradaki kilit sorun nedir? Biri Kırım sorunudur, ikincisi de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) sorunudur.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni biz gittik, Abhazya’da Abhazya Cumhurbaşkanı ile konuştuk. Sayın Hüseyin Macit Yusuf, KKTC’nin Sayın Denktaş’ın gezici büyükelçisidir, onu da beraberimizde götürdük. Abhazya’da bir millet meclisiyle ortak bildiri yayınladık. Ne deniyor ortak bildiride? “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Abhazya devletlerinin tanınması için birlikte çalışacağız.” Peki, bu bildirinin yanında kim var aynı zamanda? Rusya Federasyonu var. Abhazya, Rusya Federasyonu ile çok sıkı ilişkiler içinde; Rusya ile Gürcistan arasındaki durumu görüyoruz. Bizde de 500 bin kadar Abhazya kökenli Türk vatandaşımız var; Abhazya ile tarihi bağlarımız da var. Abhazya Cumhurbaşkanı ile anlaştık; Abhazya ve KKTC’yi tanıtacağız. Yani devletler arası diplomasi açısından tanınacak diyorum; yoksa “informasyon” anlamında tanınacak demiyorum. Bunu imzaladık, Rusya da bunu olumlu karşılıyor. Rusya ile görüşmelerimizde hep bu konuyu getiriyoruz. Türkiye ve Rusya’nın burada birlikte hareket etmesi lazım. Kırım’dan da Amerika’ya karşı bir tavır alacağız, KKTC’den de Amerika’ya karşı bir tavır alacağız. Çünkü tehdit bize Amerika’dan geliyor.
Kırım Türkleri ve Kırım’daki Müslüman Tatarlar Rusya’da kalmak istiyorlar, Ukrayna’da olmak istemiyorlar. Neden? Rusya’nın gelenekleri var; Sovyetler Birliği’nden kalan milliyetlere eşitlik tanıyan gelenekleri var. Rus Çarlığı’ndan gelen, büyük bir imparatorlukta halkları bir arada yaşatma kültürleri var. Ukrayna öyle değil ki; Ukrayna avuç kadar bir ülke ve Amerikan hükmü altında eziyor. Küçük ülkelerde milliyetler sorununda çok daha baskıcı ve eşitsizlikçi tavırlar görüyoruz. Onun için Kırım Türkleri de Rusya Federasyonu’nda olmak istiyor; çünkü Rusya Federasyonu’nda çok önemli bir Müslüman-Türk nüfusu var. Kafkaslar’daki Karaçaylar, Çeçenler, Lezgiler vesaire… O bakımdan çok önemli bir şey kazanıyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Rusya ve Abhazya tanıdığı zaman arkası sökülüp gelecek. Azerbaycan da tanıyacak, İran da tanıyacak, Orta Asya Türk devletleri de tanıyacak, Çin Halk Cumhuriyeti de tanıyacak.
Peki, bana bir alternatif gösterin. Buradan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na ve Sayın Cumhurbaşkanı’na soruyorum: Kime tanıtacaksınız bu Kuzey Kıbrıs’ı? Amerika tanır mı mesela? Almanya, Fransa… Ben bunu Sayın Ersin Tatar ve onun kurmaylarına bir brifing verdiğim zaman söyledim, hepsi güldüler; “Tabii Amerika tanır mı?” diye. Bakın ne oldu? Türk devleti dedi ki: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir devlettir. Birleşik Kıbrıs diye bir şey yoktur.” Peki, madem bu doğru politikayı benimsediniz, çok doğru; o zaman önümüze şu görev geliyor: Bu KKTC’yi hangi devletlere tanıtacaksınız? Hangi devletler “Ben bu Kuzey Kıbrıs’ı tanıyorum” diyecek? Sizin müttefik dediğiniz Amerika mı tanıyacak? Yunanistan mı, Fransa mı, NATO ülkeleri mi tanıyacak? Hangisi tanıyacak? Ama ben size diyorum ki; Abhazya tanıyor. Tanıyacak demiyorum, Abhazya tanıyor. Kapıda bekliyor. Rusya olumlu, Rusya tanımak üzere. Ama Rusya ile ortak menfaatler oluşturacaksınız. Karadeniz’de de ortaklığı kuracaksınız, Akdeniz’de de kuracağız. Ortaklıklar temelinde ittifaklar oluşur. Ne Rusya Türkiye’ye bunu dayatabilir, ne Türkiye Rusya’ya. Burada bir güvenlik sistemi ve ekonomik iş birliği sistemi kuruyoruz. Çünkü Rusya aynı zamanda bizim birinci ticaret ortağımız. Hem güvenlikte hem ekonomide beraberiz.
Almanya da Rusya ile Kuzey Akımı’ndan bağlanmış durumda. Almanya da Amerika’nın elini ayağını tutuyor; “Beni Rusya ile karşı karşıya getiremezsin, enerjide ben Rusya’ya bağlıyım” diyor. Dolayısıyla bizim ilk üç büyük ticaret ortağımız olan Almanya, Rusya ve Çin ile beraberlik oluşturan sistemler kurmalıyız. Bu da nereden geçiyor? KKTC tanınacak, Kırım tanınacak, Abhazya tanınacak. Karabağ’da bu sorunu çözdük. Bizim dört ayaklı projenin biri Karabağ’ın kurtarılmasıydı; onu başardık, Rusya omuz verdi. Şimdi Kırım ve Doğu Akdeniz’de bunu sağlayacağız.
Peki, bunu kabul etmiyorsanız kime tanıtacaksınız? Ben Vatan Partisi olarak tanıyacak ülkeleri sayıyorum: Abhazya tanımış, Rusya tanımak üzere. Arkasından Azerbaycan, İran, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Libya, Suriye, Lübnan, Irak gelecek. Bunları tanıtabilirsiniz. Buna karşı alternatifiniz nedir Sayın Cumhurbaşkanım? Buna karşı alternatifiniz nedir Sayın Mevlüt Çavuşoğlu? Kime tanıtacaksınız? Bu millete söyleyin. Madem “devlettir” dedik, bu devleti kime tanıtacağız? Dünyada hiç kimsenin tanımadığı bir devleti nasıl ayakta tutacağız? Bak, biz bunu başarıyoruz. Doğru politika burada. Yanlış stratejiyle Kırım’ı Amerika’ya verirseniz, KKTC’nin tanınmasını bırakın, Türkiye’nin toprak bütünlüğü üzerindeki tehditleri ağırlaştırırsınız. Her tarafınız Amerikan bayrağı olur.
(Program arası)
Şimdi bu “doğru strateji” haritası. Kırım’da Rusya ile iş birliği yaptığımız zaman, Kıbrıs’ta Rusya ve Abhazya ile iş birliği yaptığımız zaman hem Karadeniz’deki hem de Doğu Akdeniz’deki durumumuz muhkemleşiyor. Doğu Akdeniz’de karşımızda ciddi bir ağırlık var: Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs devamlı tatbikat yapıyor. Fransa onlarla beraber. Karşımızda Amerika, Fransa, İsrail, Yunanistan var. Almanya da fırkateyniyle gelip onlara katılıyor. Biz neyiz? Türkiye, Libya… Başka kim var yanımızda? İtalya ile bu arada çok iyiyiz ama İtalya bizi hiçbir zaman tam desteklemiyor; nötr, dışlanmış bir çocuk gibi. Tarafsızlar arasına koyabiliriz. NATO ülkesi olduğunu unutmayalım ama Yunanistan ve Amerika gibi bize karşı düşmanca bir tavrı yok. Geçen sene ilk defa Pakistan ve Ürdün donanmalarıyla ortak Akdeniz’de tatbikatlar yaptık, Akdeniz Kalkanı Harekâtı’na katıldılar. Ama onlar çok uzaktı. Burada bizim için kilit ülke Rusya Federasyonu’dur. Türkiye-Rusya iş birliği hem Kafkaslara hem Karadeniz’e hem de Akdeniz’e bir Türk-Rus barışı, yani “Pax-Turko-Ruso” getirir. Bu, Amerika’yı bitirir, terör örgütlerini bitirir, Amerika tehdidini caydırır.
Sayın Ömer Çelik, “Biz Rusya’yla birçok alanda olduğu gibi Suriye’de birlikteyiz ama Kırım’da aynı yerde olmak zorunda değiliz” dedi. Böyle bir strateji yürümez. Kırım’da Amerika’yla beraber olup Kuzey Kıbrıs’ta Rusya’yla, Suriye’de Rusya’yla beraber olmak… Ukrayna’yı NATO’ya davet ettiler. Böyle bir strateji kurulur mu? Sana yönelen tehdidi kabul edeceksin. NATO tatbikatlarında Atatürk’ün ve Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları düşman olarak konuyor. Türkiye’nin hem tarihini hem bugününü düşman olarak görüyorlar. Bu ülkeler NATO değil mi? Amerika değil mi? Sayın Nurettin Canikli, “Amerika Türkiye’nin %30’unu koparmak ve Türkiye’yi bölmek istiyor” dedi. Çok net. Peki Rusya, İran, Çin veya Suriye Türkiye’yi bölmek istiyor mu? Hayır. Amerika Türkiye’yi bölmek istiyor. O zaman Kırım’da nasıl Amerika ile beraber oluyorsunuz?
Bütüncül bir politika izlemek zorundayız. Kafkaslardan başlayıp Kırım, Karadeniz, Ege, Akdeniz, Libya, Mısır, Suriye, Irak’ın kuzeyi ve İran üzerinden Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan hilal şeklinde bir cephe var. “Şurasında Amerika ile beraberim, burasında Rusya ile beraberim, şurasında İran’a karşıyım” diyerek böyle saçma sapan bir strateji olmaz. Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Bunu saptadıktan sonra cephenin bütününde aynı tavrı almak zorundasınız. O zaman stratejinizi Vatan Partisi gibi kuracaksınız. Batıdan gelen Amerikan tehdidine karşı Libya’dan dolaşıp güney sınırlarımızdaki ülkeleri ve kuzeyimizdeki ülkeleri yanımıza alarak Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı’nı oluşturuyoruz.
Sayın Putin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaklaşa önerdikleri “altılı platform” çok önemli. Buraya hemen Abhazya’yı, Kuzey Kıbrıs’ı ve Kırım’ı da alalım. Putin bunu hemen kabul eder. Tanınma olayı böyle başlar. Hükümet yetkilileri “Rusya bir tehdittir” algısıyla Ukrayna’yı kalkan yapmaya çalışıyor. Ama Türkiye’de zekası olan kimse “Rusya bir tehdittir” demez. Sorun, Amerika’nın Türkiye’yi cepheye sürmeye çalışmasıdır. Uygur olayından Türkiye ile Çin’in arasını açmaya, Kırım olayından Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaya çalışıyorlar. Hükümet içindeki Atlantikçiler de onlara yar oluyor ve Tayyip Erdoğan hükümetini tuzaklara itiyorlar. Bu haritaları görmüyorlar mı kardeşim? Bu haritaları ben mi yaptım? Bakın, bir televizyon programında yine bunu tartışıyorduk. En sonunda şunu söylemek zorunda kaldım: Ya bu haritaları ben mi yaptım arkadaşlar? Ben mi Amerikan bayraklarını Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın, Romanya’nın, Ukrayna’nın üzerine, aşağıda Girit’in üzerine, Güney Kıbrıs’a ve Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üslerine diktim? Oralara ben mi Amerikan bayraklarını diktim? Ben mi Amerikan üslerini oraya getirdim? Yani bu gerçeği görmeden siz güvenlik politikası oluşturabilir misiniz?
İşte Nurettin Canikli çok güzel söylüyor. Diyor ki: “Amerika, Türkiye’yi bölmek istiyor.” Görüyor. Şu haritayı görmemek olur mu? Şu Amerikan üslerini çevremizde görmemek mümkün mü? Helikopterlerle Amerikan yönetimi, açıkça Dedeağaç’a kaç tane? 50 küsur helikopter getirdi, değil mi? 50 küsur helikopter getirdi. Bunlar öyle oyuncak helikopterler değil; saldırı helikopterleri, Apache’ler. Evet. Aynı zamanda geçen gün Karlov davasının gerekçeli kararında da gördük. Yani Türkiye-Rusya ilişkilerini bozma noktasında FETÖ’nün ve ABD’nin ilişkileri o gerekçeli karara da yansımıştı. Aslında bu, Rusya ile Türkiye dostluğunu bozmanın arkasında kimin olduğunu çok açık gösteriyor. Aydınlık, dünden önceki gün Karlov suikastının “FETÖ niye o suikastı yaptı?” sorusunun cevaplarından birini çok güzel yazdı. Hatta birinci cevap o; yani Karlov suikastının amacı Türkiye ile Rusya’nın arasını bozmak, Türkiye’yi istikrarsızlığa, yeni bir 15 Temmuz yaratmaya sürüklemek. Mahkeme kararı da bunları çok güzel tespit etmiş. Bunu bir İdlib örtüsü altında yapmışlardı aslında. Katil çıkıp Suriye meselesine atıf yapmıştı ama altından yine FETÖ çıkmış oldu.
Tabii Suriye’ye girmişken; bugün yeni gelişmeler de oldu. Aydınlık dün vermişti; Suriye Cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor. Türkiye’deki Suriyelilerin oy kullanması konusunda Türk istihbaratı ile Suriye istihbaratının yakın dönemde bir görüşme planladığına dair haberleri nasıl değerlendirirsiniz? Suriye yeniden bir Cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor, Türkiye’de ve Fırat Kalkanı bölgesinde çok sayıda Suriyeli var. Bunların seçime katılması noktasında Türkiye neler yapabilir? Türkiye burada her türlü kolaylığı göstermeli; zaten çözümler böyle olaylarla başlıyor.
Bakın, Suriye bizim için çok önemli. Neden? PKK’yı Suriye ile birlikte bitireceğiz. Türkiye’nin içinde PKK bitmek üzere; Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinden de Türk Silahlı Kuvvetleri çok büyük başarılarla PKK’yı temizliyor. O yönde de güzel gelişmeler var. Barzani de bizimle birlikte hareket ediyor, bu da olumlu bir gelişme. Ondan sonra bu işi köklü bir şekilde bitirmek, Suriye ile iş birliğine bağlı. Suriye ile iş birliği yaptığımız zaman, Suriye’nin neresine kaçarsa kaçsın PKK’yı orada bitiririz. Zaten PKK hemen beyaz bayrak çeker. Bakın, Türkiye ve Suriye askeri bir iş birliğini ilan etsin, hemen PKK, Kandil falan hepsi beyaz bayrak çeker ve kaçarlar. Onun için bu Suriye iş birliği çok önemli.
İkincisi, Suriye Doğu Akdeniz’de çok uzun kıyısı olan, Türkiye, Mısır ve Libya’dan sonra galiba en uzun kıyıya sahip olan ülke. O bakımdan da bizim için müttefik olarak çok önemli. Ekonomik bakımdan da; Suriye aslında Anadolu’nun bir tür uzantısı. Sanayi ürünlerimiz, tarım ürünlerimiz ve Suriye’nin yeniden inşasında müteahhitlerimiz, iş adamlarımız, işçilerimiz… Bu krizden çıkmada Suriye dostluğu ekonomik açıdan da çok önemli. Çünkü Suriye’de tekrar yıkılan yerleri inşa etme faaliyeti başladı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin büyük krediler vereceği görülüyor. Girelim Suriye’ye; müteahhitlerimiz girsin, sanayi ürünlerimizi satalım. Özellikle sanayi ürünlerimiz için çok iyi bir pazar. Suriye ile iş birliği, ekonomik ve güvenlik açısından çok ama çok önemli. PKK’yı bitirmek için de şart.
Mısır’la diyaloglar hızlandı, o da güzel. Dostluk grubu konuşuyor, o da güzel. Bakın böyle taşlar gittikçe yerine oturuyor. Bir dirençler oldu; Mısır’la karşı suçlamalar, Suriye’ye karşı küfürler, suçlamalar oldu. Şimdi ne oluyor? Vatan Partisi’nin kurduğu stratejiye doğru Türkiye adım adım ilerliyor ve ilerlemek zorunda. Çünkü bu strateji hayattan çıkıyor, gerçeklere dayalı. Mısır aslında hem Libya’daki sorunun anahtarı hem Doğu Akdeniz’deki sorunun kilit ülkelerinden biri. Yani Türkiye-Mısır ilişkilerinin düzelmesi aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki çok fazla problemi de bir anda ortadan kaldırabilecek. Türkiye-Mısır-İran; Batı Asya’nın üç büyük devleti bunlardır. Mısır’da çok büyük Türk varlığı var geçmişten; Kavalalı Mehmet Ali Paşa falan, bunlar Türklerdi. Mısır’ın kralları Türk kökenliydi. O bakımdan da Türkiye-Mısır iş birliği için çok önemli bir zemin var.
Demin yarım kalan bir konuyu soruyordunuz: Niye Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaktan bahsetmiyor? Federasyona karşıyız diyorlar ama “tanınma” ifadesini hiç duymadık. Federasyona karşı olmaktan öte, “Burası devlettir” diyorlar. Ama devlettir deyip orada bırakıyorlar. Çünkü tanıtacak bir stratejileri yok. Türkiye hükümetinin bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni dünyaya tanıtacak bir stratejisi yok. O stratejiyi Vatan Partisi kuruyor. Bakın, Batı’ya bel bağlayarak, Batı’ya yaranmaya çalışarak KKTC’yi tanıtman mümkün değil. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kim tanıyacak? Batı değil. Batı belki on sene sonra sökülüp gelir, ayrı mesele. Ama bu iş nereden başlayacak? Abhazya’dan başlamış; ikincisi Rusya, derken Azerbaycan, Libya. Yavaş yavaş Batı Asya’da oluşturacağımız ittifaklar ve oradan giderek Orta Asya, Çin’e kadar uzanan bir potansiyel var. Pakistan, Venezuela vesaire. Venezuela da “Biz de Avrasya ülkesiyiz” diyor.
Vatan Partisi’nin üç gün evvel yapılan çalıştayında Venezuela devletinin temsilcisi, başkanının başdanışmanı bir hanımefendi konuştu; “Biz de Avrasya ülkesiyiz” dedi. Evet, biz Latin Amerika ülkesi değiliz; bu çok önemli. Avrasya’yı Vatan Partisi gibi tanımlıyoruz; yani sırf coğrafi bir tanım değil, bu bir sosyoekonomik ve siyasal tanım, bir cephe. O zaman ne oluyor? Avrasya’nın Afrika’da bir kanadı, Latin Amerika’da bir kanadı oluyor.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin KKTC’yi tanıtma hedefi yok mu? Sen “devlet” diye ortaya koyduğun zaman, tanınmayan bir devlet olarak yaşayabilir mi? Ekonomisi ne olur, güvenliği ne olur? Biraz sonra bu, ağır gelir. KKTC yetkililerinde bu çabayı görebiliyor musunuz? İstek var ama imkanları sınırlı. Onlar Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin bu konudaki kararlı tavrına önem veriyorlar. Mesela orada güzel gelişmeler var; Mehmet Perinçek bir uluslararası basın konferansı topluyor, Sayın Ersin Tatar’ı dünya gazetecileriyle, çeşitli ülkelerin ajanslarıyla bir araya getiriyor. Bu çok önemli; dünya medyası KKTC’yi tanımaya başlıyor. Vatan Partisi her koldan KKTC’yi tanıtmak için faaliyet yapıyor. Abhazya’ya giderken yanına bir büyükelçiyi götürüyorlar, Rus resmi ajansları Sayın Ersin Tatar’la röportajlar yapıyor. Alexander Dugin buraya geldiği zaman bu konuları görüştük; o da Rus devletinin çekirdeğinde bulunan bir insandır, büyük bir entelektüel ve devlet adamıdır. O da bizim bu planımızı çok benimsemiş durumda.
Aslında plan şu: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanı.” Öyle dersen tanımazlar. Ama “Gel, KKTC’yi de Kırım’ı da tanıyalım, Abhazya’yı tanıyalım.” Zaten Karabağ’ı kurtardık. Kürdistan planını da bozduk, önledik. Bu Kafkasya’da, Karadeniz ve Akdeniz’de bir Türk-Rus barışını getirelim. İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya ile Türkiye iş birliği yaptı. Neden? Her ikisinin de menfaati Kafkaslardan İngiltere’nin temizlenmesindeydi. Atatürk’ün girişimiyle aradaki bu İngiliz seddini temizlediler. İki devrim iş birliği yaptı ve o İngiliz engelini yıktı attı. Şimdi buna benzer bir durumdayız. Kırım’ın Rusya toprağı olması Türkiye’nin de çıkarına; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sağlam durması ve tanınması da Rusya’nın çıkarına. Burada karşılıklı bir pazarlık yok, ortak çıkarlar var. Maalesef bizim hükümetimizde “al-sat, al-ver” gibi esnaf veya tüccar anlayışları var. Bunlar çok yanlış. Bunu görmemiz lazım. Ata Atun Bey’in de dediği gibi; eninde sonunda bu olay, Kıbrıs ve Kırım’ın tanınması olayı olacak. Ne kadar çabuk yaparsak o kadar büyük tehlikeleri savuşturmuş oluruz.
Amerika’ya düşmanlık diye bir tavrımız yok; Amerika bize düşman. Ve Amerika’dan korkan bir hükümetle biz ülkemizin bağımsızlık ve bütünlüğünü sağlayamayız. Nurettin Canikli “Amerika bizi bölmek istiyor” diyor. Bitti. Bunu dedikten sonra Amerika korkusunun bitmesi lazım. Çünkü korkarsanız sizi böler, korkmazsanız bölemez. Onun için Amerika’dan korkmamak lazım. Türkiye’nin, “Amerika bana şunu yapar mı, ekonomik operasyon yapar mı?” diye korkmayan bir yönetime ihtiyacı var. Amerika hiçbir şey yapamaz; şu haritalar Amerika’nın hiçbir şey yapamayacağını gösteriyor. Alexander Dugin de konferansta çok önemli bir şey söyledi: “Türkiye, İran, Rusya, Çin beraber oldukları an Amerika’nın yapabileceği hiçbir şey yok.” Amerika ancak bunların arasına fitne fesat sokmaya çalışır. Onun için Amerika’dan korkacak bir şey yok. Biz doğru stratejiyi kurduğumuzda, Amerika’nın teslim olmak dışında yapabileceği bir şey kalmaz. Zaten Trump bunun sinyallerini vermişti. Fakat dikkat edersek Biden da zorlanıyor; saldırgan politikalarını öyle kolay kolay yürürlüğe sokamıyor. Daha çok fitne ve fesat üzerinden gidiyor.
Efendim, peki “ilk zaman” diye tarif ettiğiniz bu sürece baktığınızda, özellikle son bir ayı ele aldığınızda hükümet bu zaman dilimini iyi değerlendiriyor mu? Ukrayna politikasında kesinlikle değerlendiremiyor, çok yanlışlar yapıyor. Mısır politikasında ise iyi gidiyor; orada yanlışlarını düzeltti ve adım adım daha iyiye doğru gidiyor. Libya’da başından itibaren doğru adımlar attı. PKK’nın üzerine giderek doğru yaptı. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekâtları doğru uygulamalardı ve bize ABD’den korkulmayacağını ispat etti. Bunların hepsi doğru ama Ukrayna politikası çok yanlış. Suriye’deki tutuk tavır ve iş birliği yapılmaması ise aklın alacağı bir şey değil; Suriye buna hazır ve iş birliği yaptığınız zaman PKK belasını bitiriyorsunuz. Genel hatlarıyla hükümetin hem Ukrayna hem de Suriye politikalarında çok ciddi yanlışlar var.
Uygur politikasında ise hükümet, yani Milliyetçi Hareket Partisi ile birlikte, esasen iyi bir çizgide. Aslında bölücülüğün sözcülüğünü son dönemde İYİ Parti tamamıyla üstlenmiş durumda. Türkiye’de Atlantik’e en bağlı, HDP’den sonra en Amerikancı parti İYİ Parti’dir. Geçtiğimiz günlerde Sayın Akşener bir ABD büyükelçisi ile görüşme gerçekleştirdi. Ben de geçmişte görüştüm, Sayın Davutoğlu da görüştü; görüşmeye itirazım yok. Ancak o fotoğraftaki tavır çok çarpıcı. Meral Hanım neredeyse hayran bir ifadeyle bakıyor. O fotoğrafın bir mesajı var mı bilmem ama çok memnun görünüyorlar. Meral Akşener’in ve İYİ Parti’nin bütün politikaları sapına kadar Amerikancı; Amerika’nın hoşuna gitmeyen tek bir siyasetleri veya tavırları yok. Kırım fesadında da, Türkiye ile Çin’in arasını açacak Uygur konusundaki fitnelerde de hep İYİ Parti ortaya çıkıyor. Yeni anayasa hazırlığının da merkezindeler; CHP, HDP ve İYİ Parti’nin hazırladığı anayasa çok açık zaten.
İç politikaya baktığınızda ise zaten bir ittifak kurmuş durumdalar. Seçimde bu tabak gibi ortaya çıkacak; HDP ile olan ittifakları belli. Bugünden de İYİ Parti’nin HDP’yi kolladığını görüyoruz, zaten o yüzden içlerinden ayrılmalar oldu.
Bugün Türkiye henüz doğru stratejisini kuramadı. Ukrayna ve Suriye’deki bocalamalar nedeniyle Türkiye’nin hâlâ belli zaafları var. ABD’nin Türkiye’ye düşmanlığını birkaç yıl içerisinde hayata geçirmesi gerekir; aksi takdirde 3-4 yıl sonra Türkiye bu doğru stratejisini oluşturmuş olacak ve Amerika’nın yapabileceği bir şey kalmayacak. Amerika şu an şapkasını önüne koyup “Eğer Türkiye’yi Avrasya’ya yerleşmekten caydıracaksak, önümüzdeki birkaç yıl içinde ne yapabiliriz?” diye düşünüyordur. Bunu göze alırsa Doğu Akdeniz’de veya başka bir yerde mızrağın ucunu gösterebilir. Ya bu sürece katlanacak ve Türkiye’nin Avrasya’da yerleşmesine, Atatürk devrimi rotasına girmesine boyun eğecek ya da tehdit yolunu seçecek. İşte bu yüzden “ilk zaman” diyoruz; bu kritik birkaç yıl, belki iki, belki üç yıl Türkiye’nin çevikliğine bağlı. Vatan Partisi’nin varlığı bu tehlikeli süreci kısaltıyor.
İktidar olduğumuz an Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti pat pat tanınmaya başlar. Amerika’nın Karadeniz’deki bütün iddiaları sona erer. Akdeniz’den bize yönelttiği tehditler biter. PKK çözülür, Kandil beyaz bayrak çeker ya da kaçar. Türkiye’ye huzur ve barış gelir; çiftçimizin, esnafımızın, zanaatkârımızın, sanayicimizin taleplerine uygun bir üretim devrimi sürecine gireriz.
Montrö meselesine gelince; Montrö’den çıkamayız. Atatürk’ün “makul ama parlak değil” sözüyle tanımladığı durum, aslında egemenliğimizin o günkü koşullarda geldiği noktayı ifade eder. Atatürk’ün bu sözü, kendi yaptığı anlaşmanın yetersiz olduğunu saptayabilen büyük bir devrimcinin tavrıdır. İtalya’nın imzalamaması meselesi ise konuyu saptırmaktır; Atatürk o mektubu imza öncesinde göndermiştir. Egemenlik kayıtsız, şartsız, sınırsız, devredilemez ve paylaşılamazdır. Montrö bir mevzi kazanımıdır, Lozan’a göre bir ilerlemedir ancak tam egemenlik değildir. Nihai hedefimiz, Atatürk’ün “parlak” dediği, boğazların tamamen Türk egemenliğinde olduğu o noktaya ulaşmaktır. Bunu görmeyenler, egemenlik kavramını bilmeyenlerdir. Tayyip Erdoğan düşmanlığı da bazı çevrelerin gözünü kör etmiş durumda; sanki iktidar Montrö’ye karşıymış gibi bir algı uydurdular. Hâlbuki gerçek şudur: Montrö büyük bir kazançtır ama uygun şartlar doğduğunda daha ilerisine gideceğiz. Atatürk de bunu hedefliyordu, biz de bunu hedefliyoruz. Atatürk’ün İtalya konusundaki tutumu nettir: “Aman bu İtalya buralara bulaşmasın, uzağımızda kalsın.” Çünkü İtalya o sırada Türkiye’yi tehdit ediyor. İtalya’nın “12 Ada” üzerinde hak iddia etmesi, Antalya ve çevresine yönelik tehditleri, Mussolini’nin “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) doktrini ve Habeşistan’a yönelik saldırgan politikaları Türkiye’yi tedirgin ediyordu. İtalya o dönemde Türkiye’ye karşı düşmanca bir tavır içindeydi. Bu koşullar altında “İtalya imzalamadı, o yüzden parlak değil” gibi eleştiriler tamamen ciddiyetsiz ve saçma görüşlerdir.
Türkiye’nin Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nde zaman kısıtı getirmesinin asıl sebebi, kendi taleplerinin tam anlamıyla karşılanmamasıdır. Bu yüzden 20 yılla sınırlı olsun istiyorlar. Ayrıca konferanstan 10 gün önce Mustafa Kemal, Yunus Nadi aracılığıyla Cumhuriyet gazetesinde çok önemli bir yazı yayımlatıyor. Bu yazıda “tam egemenlik” vurgusu yapılarak konferansa net bir mesaj gönderiliyor. Amaç, egemenliğimizin azamisini gerçekleştirmektir. Nihayetinde kendi vatan toprağınız ve mavi vatanınız hakkında sözleşme yapıyorsunuz.
Lozan’da Türkiye belli tavizler vermek zorunda kalmıştı. Çünkü düşman ülkeyi işgal etmişti; onları ülkeden atmıştınız ama ikinci bir savaşı faydalı görmüyordunuz. Misak-ı Millî hedeflerinden ve bazı düzenlemelerden taviz verilmesinin tek sebebi, Türkiye’nin yeni bir savaşı göze alamamasıydı. 1911 Trablusgarp Savaşı’ndan beri 11-20 yıldır aralıksız harpten çıkan bir ülke yeniden İngiltere ile savaşamazdı. Bu yüzden Musul konusu ertelendi, Milletler Cemiyeti üzerinden ele alınması kararlaştırıldı, Batı Trakya mecburen kabul edildi ve Boğazlar Komisyonu kurulması uygun görüldü. Bazıları Lozan düşmanlığı yapıyor; ancak Atatürk o Lozan’ı Türk askerinin süngüsüyle kazandı. Misak-ı Millî, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sırasında Türk askerinin bulunduğu yerlerin sınırıdır.
***
(Programın devamında Ahmet Davutoğlu ve Can Ataklı’nın iddialarına yanıt)
Benim hayatımda hiçbir sermayem, hiçbir şirketim olmadı. Şu an hiçbir taşınmazım, evim, arsam yok. Babamdan kalan tek bir evi üç kardeş paylaştık, ben de payıma düşeni Ulusal Kanal’a verdim. Mal, mülk peşinde değilim; hayatımda böyle bir anlam yok. Eşim Şule de babasından kalan küçük payı kanala bağışladı. Hiçbir şirketin yöneticisi olmadım.
Davutoğlu, birtakım sermaye ilişkileri olduğundan bahsederek araştırılmasını söylüyor. Araştırsınlar, ancak yalancılık ve çamur atmak namussuzluktur. Başbakanlık yapmış birinin böyle asılsız iddialarda bulunması ayıptır. Benim hayatım boyunca kazancım; üniversite öğretim üyeliğinden aldığım maaş, telif gelirlerim ve işçi emeklisi maaşımdan ibarettir. Hâlen asgari ücret seviyesinde bir emekli maaşıyla son derece mutlu ve mütevazı bir hayat yaşıyorum.
Davutoğlu’nun iddialarına ilişkin kendisine çağrıda bulundum: “Gelin, istediğiniz televizyonda çıkalım, Türkiye’nin sorunlarını görüşelim.” Ancak Gelecek Partisi Sözcüsü, “Cevabı sizden değil, size rol veren Beştepe’den bekliyoruz” diyerek kaçamak bir yanıt veriyor. Benim Tayyip Erdoğan hükümetiyle bir iş birliğim yok, sadece aynı cephedeyiz; Amerikan emperyalizmine karşı Türkiye cephesindeyiz. Ancak Davutoğlu’nun geçmişte Amerikan yayın organlarında “Ankara’daki adamımız” olarak anılması, neden bu saldırıları yaptığını açıkça gösteriyor.
Can Ataklı’nın “Maocuların hepsi toprak ağasıdır, malı götürüyorlar” iddiası da tamamen gerçeğe aykırıdır. Babam Sadık Perinçek hâkim, dedem Cemal Perinçek ve onun kardeşi Hacı Mahmut ise Osmanlı döneminde PTT müdürlüğü yapmış memurlardır. Ailemizde toprak ağalığı yoktur. Biz, Ankara’da Samanpazarı’nda iki göz bir evde oturarak büyüdük. Annemin babası bir öğretmendi ve emeklilikten sonra yaptığı tek şey bir gecekondu inşa etmekti. Benim ailemde ne baba ne de anne tarafında zenginlik, toprak ağalığı yoktur. Varsa bile bu ayıp değildir, ancak olmayan bir şeyi varmış gibi yansıtmak büyük bir yalancılıktır. Bu iftiralar için dava açacağım ve mahkemede bu iddialarını ispat etmelerini isteyeceğim. Son derece tutumlu ve mütevazı bir hayat yaşamaktan biz ailece; eşim ve çocuklarımla beraber o kültürün içerisinde mutluyuz ve memnunuz. Hiçbir yoksulluk hissetmiyoruz. Herhalde siyaseten “tutturamadıkları” için —tırnak içinde tutturamamayı soruyorum— bir bu kaldı herhalde. Bakın, ben de onlara “yalancısınız, iftiracısınız” diyorum. Bu bir dava konusu da olacak sanırım.
Şimdi tabii, “toprak ağası” demek bir hakaret değil. “Malı götürüyorlar Tayyip Erdoğan’la birlikte” gibi ifadeler kullanıyorlar. Tabii, hem onun parasını alacağım, tazminatı ulusal kanala bağışlayacağım hem de cezayı yiyecek. “Malı götürüyorlar” kısmını duymadım; öyle diyorsa cezayı yiyecek. Davutoğlu için de olacak mı? Böyle bir başvuru… Davutoğlu’nun söylediğinde ceza hukukunu ilgilendiren kısımlar var. Tayyip Erdoğan’la ortaklık değil ama şirket ilişkileri var falan filan; hukukçu arkadaşlarımız inceliyor. Ama “malı götürüyorlar” dediği an o cezayı yiyecek, tazminat da ödeyecek.
En büyük ceza haysiyet açısından, insan şerefi açısından olandır. Söylediği lafın altında kalıyor aslında kaybettiği zaman. Bir de şerefli bir insan hiçbir zaman iftira atmaz. Şerefli insan böyle tahminler üzerinden; “bilmem nedir, böyledir, muhtemelen falan” gibi konuşmaz. Mesela Aydınlık veya Ulusal Kanal, şerefli yayın organlarıdır; gerçekten bahsediyorlarsa bir kanıtı, belgesi vardır. Onlar olmadan belirtmezler ve hep haklı çıkmışlardır. Şerefli insan; “şu malı götürüyor, bu toprak ağasıdır” gibi sözler etmez. Kaldı ki az buçuk dostluğumuz da vardır. Aydınlık’ta yazarlık falan da yaptı; gerçi ben hapisteydim o zamanlar ama çıktıktan sonra benim hayatımı da bilmesi lazım.
***
— Efendim, bir son gündem daha var. Yakın dönemde çok tartışılıyor. Biz geçen gün Aydınlık Gazetesi olarak bir manşet attık: “FETÖ’nün umudu erken seçim” diye. Türkiye’de bir erken seçim tartışması bütün yalanlamalara rağmen devam ediyor. Bundan bir beklenti var ve bunu dillendirenler için FETÖ var, muhalefet cephesi var. Siz bu erken seçim tartışmalarını nasıl görüyorsunuz?
— Erken seçimi Amerika Birleşik Devletleri de Türkiye’ye dayatıyor. Türkiye’nin bu kritik zamanında ekonomik zorluklar, güvenlikle ilgili tehditler var. Türkiye’yi bu koşullarda seçime götürüp —Atlantikçi Biden’ın projesi bu— “bu sefer darbe yoluyla değil de seçimle yapacağız bu işi” diyorlar. HDP, İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden bir blok yaratıp buradan bir iktidar çıkartmaya çalışıyorlar. HDP ve PKK ile iş birliği halindeler. İYİ Parti bugün birçok tavrında HDP ile yan yana duruyor; Cumhuriyet Halk Partisi zaten HDP ile beraberliği çok daha açık bir şekilde savunuyor. Seçime gidildiği zaman da göreceğiz, bunlar iş birliği yapacaklar.
Bu Biden planı aynı zamanda bir erken seçim planı. Aslında cezaevindeki FETÖ’cülere de o şekilde umut veriyorlar; “erken seçim gelecek, biz bunları yıkacağız ve siz çıkacaksınız” beklentisi oluşturuyorlar. “Cezaevlerini boşaltacağız” diye ilan da ettiler. Zaten cezaevlerini inceledim; Silivri, Sincan… FETÖ’cülerin yattığı koğuşlarda hep CHP ve İYİ Parti oyları çıktı. Hiç kimse AK Parti’ye veya MHP’ye oy vermiyor. Vatan Partisi’ne oy veren yok. Siyasi koğuşların sandıklarını inceledik; silme CHP ve İYİ Parti… AK Parti’ye, Vatan Partisi’ne, MHP’ye tek bir oy bile yok, sıfır.
***
— Efendim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla ilgili yaptığınız eleştiriler üzerine çok soru geldi. Hükümet bu kararı kavrayamıyor mu yoksa Vatan Partisi çekincesi mi var?
— Onu bilmiyorum. Ama vatanseverlikte bir noksanlık olduğu çok açık. Diyelim ki hakikaten Vatan Partisi’ni kıskanıyorlar, o yüzden bunu söylemiyorlar; o da onların vatanseverliğinin düşük olduğunu gösterir. Vatan Partisi öyle mi yapıyor? Gara operasyonuydu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekâtlarıydı, FETÖ darbesinin bastırılmasıydı… AK Parti’nin başarılı olduğu her konuda biz alkışladık. “Bu bir rakip partidir, oylar oraya gider” demedik. Çünkü biz vatanseveriz; vatanseverliğimizin hiçbir kaydı, şartı yok.
Hatırlıyorum, mahkemeye giderken bazı milletvekilleri —şu an o parti içinde değiller ama— “biz Perinçeklerin şovuna katılmayız” gibi davanın özünden kopuk şeyler söylediler. İki AK Parti milletvekiline, “Perinçeklerin, Rauf Denktaşların arkasından yürümeyin” diye emir verip geri çektiler. Neyden geri çekildiler? Büyük bir zaferden, çocuklarına armağan edecekleri tarihi bir başarıdan. Mehmet Gül öyle mi yaptı? En önde, aslanlar gibi bizimle beraber yürüdü. Ertuğrul Kazancı, Harbi Sendikası yöneticileri, Kemal Alemdaroğlu, generallerimiz, Servet Cömert komutanımız… Onlar en ön cephede kararlı olarak yürüdüler.
***
— Efendim, süremizin sonuna geldik. Davutoğlu’na dair ek bir öneriniz var mı?
— Davutoğlu benden korkuyor, açık. Benim karşıma çıkamaz. Amerika’nın “benim adamım” dediği bir insan, Türkiye’yi Suriye, Irak ve İran ile karşı karşıya getirecek Amerikancı politikaların başbakanlığını yapmış bir insan benim karşıma çıkıp neyi konuşacak? “Tayyip Erdoğan’la şirketleri araştırın” diyor. Tamam, araştır arkadaş; söyle bakalım neymiş? “Utanmıyor musun yalan söylemeye?” dediğim zaman ne yapacak? Ben ona zaten bunları önermiyorum; gel Türkiye’nin sorunlarını konuşalım.
Buradan yeni bir öneri yapıyorum: Yanına Meral Akşener’i alsın, Kemal Kılıçdaroğlu’nu alsın, utanmıyorlarsa HDP eş başkanlarını da alsınlar. Dördü birden karşıma gelsinler. Onlar 15’er dakikadan toplam bir saat konuşsunlar, ben 15 dakika konuşayım. Hadi gelsinler, Türkiye’nin sorunlarını konuşalım. Meydan okuyorum onlara. Bütün müttefiklerini de topla, dizil karşıma. Ne diyeceksiniz? Amerika’nın politikalarıyla benim karşıma çıkabilir misiniz? Biden tayfası benden korkar ama Türk devriminin ve Türk milletinin öncüleri Biden tayfasından korkmaz.
***
— Efendim, bolca kitap önerdiniz, ek bir öneri var mı?
— Mehmet Perinçek’in Rus arşivlerinden 15 yıl uğraşarak çıkarttığı belgeler… Bunlar Ermeni arşivlerinden Moskova’ya taşınmış belgelerdir. Kaçaznuni’nin, Lalayan, Karinyan, Oryan, Bolhovitnov’un raporları… Bunlar Türkiye’nin tezlerini güçlendiren kitaplardır. Benim Rus arşivlerinden yazdığım küçük bir kitapçık ve diğerleri; Karibi, Pirumyan, “Çarlık Polis Raporlarında Taşnaklar”, Karinyan’ın “Ermeni Milliyetçiliği” hakkındaki kitabı… Bunların hepsi Kaynak Yayınları’ndan çıktı. İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak da bastık.
Kaçaznuni’nin ünlü kitabı 130-140 bin gibi çok yüksek bir baskı yaptı. Bu kitap saklanan bir kitaptı, Amerikan kütüphanelerinde bulamazsınız; Ermeniler bütün kütüphanelerde yok etmişler. Biz Rus arşivlerinden çıkartıp yayınladık. Dışişleri Bakanlığı arşivinde varmış ama maalesef akıl edip yayınlamamışlar. Dışişleri Bakanlığımızın geçmiş dönemlerde yayınladığı birçok kitap var ama çoğu yaramaz kitaplar. Hep Amerika karşısında ezik tavırlarla, sadece Ermeni diasporasıyla veya Ermenistan ile kavga ederek hazırlanmışlar. Senin Ermeni soykırımı konusunda karşındaki asıl güç Ermenistan değil, Amerika Birleşik Devletleri’dir.
— Efendim, günün müziği ne olsun?
— Çiftçilerimizden bahsettik, taleplerini belirttik. Benim sadık yarim kara topraktır. Tam o çiftçilerin ruhunu, güzel vicdanını yansıtan Aşık Veysel’den dinleyelim.

