Çıkış Yolu • 18.03.2017

Çıkış Yolu • 18.03.2017

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasvir ediliyordu. “Türk milletinin masaya açığını… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada.” Bırak! Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır’da birleşmek… Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler merhaba, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz malum; Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Ben hemen konulara gireceğim ama önce konuğumuza bir “hoş geldiniz” diyelim. Hoş geldiniz. Ankara’dan ayağınızın tozuyla geldiniz. Olympiakos-Beşiktaş maçından dolayı az daha gelemiyordunuz.

“Evet, iki buçuk üç saattir İstanbul’un içinde kıvranıp duruyoruz.”

“Peki, program olmasaydı izler miydiniz maçı?”

“İzlerdim, izlerdim. Hiç kaçırmıyorsunuz, tebrikler.”

“Yok, ben Galatasaraylıyım ama bugün Beşiktaş kazanacak, onu söyleyeyim. Ben de 2-3 fark bekliyorum. Yani Yunanistan’daki maçı izledim; inşallah… 1-1 bitti ama Beşiktaş’la denk bir takım değil. Yani Beşiktaş rahat yener onu.”

“Hemen konuya girelim. Buyurun.”

“Konumuz… Hollanda nereden çıktı diyeceğim ama bir iki cümle söyleyeyim. İzin verin, onu da sonra söyleyeyim. Bu bir şike mi, kriz mi? Avrupa’nın yarattığı bir kriz mi, bizimkilerin yarattığı bir kriz mi? Amacına sonra geçelim, önce buna… Yok, şike olarak gözükmüyor ama hükümetin çok ciddi bir hatası var burada. Evet, Hollandalılar hata yapıyor, Almanlar hata yapıyor. Bakanlarımızın oralarda kabul edilmemesi, sınırdan sokulmaması gibi işlemleri hiçbir vatandaşımız kabul etmez. Tamam, orada beraberiz. Ama bu yanlışlara gösterilen tepki bir devlet tepkisi değil. Hele Türk devleti, imparatorluk birikimi olan bir cumhuriyetin tepkisi hiç değil. Onun için orada başka bir şey aranabilir. Ama tarzları bu; yani Rusya’ya da böyle yaptılar, Suriye’ye de böyle yaptılar. Bağırarak, çağırarak devlet yönetilmez; hele Türk devleti hiç yönetilmez.”

“Bizimkiler niye böyle yapıyor?”

“Sanıyorum şöyle bir yanlış değerlendirmeleri var; böyle kaba saba milliyetçilikle oylarını yükselteceklerini sanıyorlar. Burada da büyük bir yanılgı içindeler. Çünkü Türk milleti, devlet adabı ve devlet erkanı terbiyesi olmayan tavırlara kesinlikle oy vermez. Türk milletini tanımıyorlar. AKP yöneticileri kesinlikle Türk milletini tanımıyor. Bu davranışları evet oylarını yükseltmedi, yükseltmez. Çünkü Türk milleti ağırbaşlılık ister, devlet adamı tavrı ister. Burada biz bir devlet adamı tavrı görmedik. Zaten Sayın Binali Yıldırım da… Bence bugünkü Aydınlık’ın haberi çok önemliydi; Sayın Başbakan, bakanı bayağı azarlıyor: ‘Ben sana demedim mi oralara gitme diye?’ Yani burada da AKP içinde ‘evet’ oylarını yükselteceğim diye devlet yönetme adabını unutan bir tavır var. Bir kısmı da bunun ne kadar yanlış olduğunu görüyor ama bunun çok ağır sonuçları var.”

“Yani diyorsunuz ki; AKP’nin dış ilişkiler tarzı bu. Suriye’ye de böyle yaptılar, buradan ‘evet’leri arttırabilir miyiz diye bir beklentiye girdiler.”

“AKP açısından, Türkiye yönetimi açısından durum bu. Peki, Avrupa niye böyle bir şey yaptı? Niye çanak tuttu ya da niye krizi patlattı?”

“Böyle bir engelleme yoluna gitmeseydi başka türlü olabilirdi bu iş. Tabii Avrupa’nın yaptığı yanlış, çok yanlış. Ama Avrupa’da ve Amerika’da Tayyip Erdoğan yönetimini indirme diye bir siyaset var. O çok açık. Yani Tayyip Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi hendeklere gömdüğü için, Fırat Kalkanı’yla PKK’nın ve IŞİD’in üzerine yürüdüğü için ve Amerika’nın Kürdistan planları bozulduğu için Batı’da bugünkü Türkiye’ye karşı bir tepki var. Şimdi esas hedef ‘Erdoğan’dan çok Türkiye’ diyorlar. Türkiye ama Erdoğan yönetimi de o Türkiye’nin içinde. Erdoğan’la da pek mutlu değiller benim gördüğüm kadarıyla. Bugünkü hükümeti bu açıdan suçluyorlar ve sorguluyorlar. Bugünkü hükümet ve ordu, özellikle ordunun kararlı duruşu Amerika’yı rahatsız ediyor. O nedenle bu tür uygulamalara başvuruyorlar. Çok yanlış yapıyorlar ama buna karşı tepki, devlet tepkisi olmalı.”

“Peki, Batı Erdoğan’ı istemiyor, doğru mudur?”

“Evet, Amerika Tayyip Erdoğan’ı istemiyor. Aslında burada Avrupa ile Amerika’yı ayıracak akıllı bir çizgi izlenebilir ama Erdoğan’ın o çizgiyi izleyecek dış politika kavrayışı, stratejisi, siyaseti yok. Erdoğan ayırmıyor, Avrupa’nın kendi içindeki bazı kesimler ayrışıyor. Ama Erdoğan’a vurmakta ve Türkiye’ye diz çöktürmekte müşterek gibi gözüküyorlar. Onları ayıracak siyaseti bugünkü Tayyip Erdoğan yönetiminin üretmesi lazım. Üretemeyince kabahati başkalarına bularak buradan çıkamayız. Biz Almanya’yı, Fransa’yı yönetemeyiz ama Türkiye’yi yöneterek onların siyasetlerini etkileyebiliriz. Onların böyle yapmamalarını sağlayacak doğru siyasetler izlemek lazım.”

“Yani nedir bu? Almanya ve Fransa Amerika’dan kopuyor. Ayrı bir ordu kurmaya çalışıyorlar. Almanya’da Cumhurbaşkanlığı’nı kazanan Steinmeier; Avrupacı, Atlantik karşıtı ve Avrasyacı. Fransa’da yükselen eğilim Avrasyacılar; Le Pen olsun, diğer aday olsun. İkisi de Amerika’ya meydan okuyor ve Avrupa Birliği’nin dağıldığını söylüyorlar. Milli devletlerden yanalar ve Rusya-Çin dostu.”

“Türkiye’deki hayırcılar da Erdoğan’ı istemiyor. Böyle bir paralellik yok mu sizce?”

“Var ama gerçekleri ortaya koymak lazım. Türk milletinin yararına olan ‘hayır’ın hangi amaçla yapıldığı çok önemli. Hayırdan sonra ne olacak? Doğru politika, Tayyip Erdoğan’ı da içine alan bir milli hükümet olmalıdır. Çünkü bu yönetimle Türkiye devam edemez. Tayyip Erdoğan yönetimi Türkiye’yi artık yönetemiyor; ne ekonomisini yönetebiliyor ne dış siyasetini ne de teröre karşı mücadelede tutarlı olabiliyor.”

“Batı burada Vatan Partisi’nin politikalarına karşı tavır alıyor diyebiliriz. Çünkü Türkiye’nin Şangay İşbirliği Örgütü’ne, Avrasya’ya yönelmesi, Rusya ile ilişkileri Avrupa’yı rahatsız ediyor. Türkiye’yi yönetenler, ‘Biz Avrupa’ya karşı değiliz, ihracatımızda Almanya en büyük payı taşıyor ama Amerika’nın Türkiye’yi bölme planlarına teslim olmayacağız’ deseler, Avrupa ile Amerika arasında nesnel bir farklılaşma yaratabilirler. Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümette Almanya ve Fransa, Türkiye’ye bugünkü tavrı almaz, Amerika’dan kopar. Çünkü Almanya artık geleceğini Rusya ve Çin’le, yani Avrasya’da görüyor. Ama Türkiye’nin hatası, bunları göremeden her tarafa saldırması. Bir kahveye girip iki adama birden saldırırsanız, o iki adam birleşip sizi döver.”

“Vatan Partisi son dönemde bir nevi Gölge Dışişleri Bakanlığı gibi çalıştı. Avrupa’da da bunu gündeminize almalısınız.”

“Başladık, böyle bir ihtiyaç var. Bir buçuk, iki sene evvel bunun kararını aldık. Almanya’da Türk-Alman dostluk kulüpleri kurma kararı aldık. Orada artık orayla bütünleşmiş, geleceğini orada gören 5 milyona yakın insanımız var. Onları Almanya düşmanı siyasetlere itemezsiniz, bu doğru da değil. Orada yapılacak şey, insanların hem Türkiye ile bağlantılarını ve vatanseverliklerini korumalarını sağlamak hem de Alman toplumuyla kaynaşmalarını desteklemektir. Biz bunu yapan birkaç Türk-Alman kulübü kurduk ve başarılı sonuçlar alıyoruz.” İngiltere, Avrupa’daki köprü başı konumuyla bu olayda Türkiye’ye destek verdi. Örneğin, Times gazetesindeki bir makalede Türklerin bu konuda haklı olduğu ifade ediliyor. Peki, bu durumu nasıl yorumlamak lazım? Bir hak teslimi mi, yoksa fırsattan istifade Türkiye’yi bir yerlere çekme çabası mı? Türkiye o tarafa doğru gitmez. Bugün S-400 füzeleri için anlaşma yapıldı. Milli Savunma Bakanı Sayın Fikri Işık’a, “Bu S-400 füzeleriyle NATO’ya nasıl entegre olacaksınız?” diye sorduklarında, “Biz NATO’yu entegre etmeyeceğiz ki” yanıtını verdi. Artık Türkiye’yi doğru okumak lazım. Türkiye Atlantik sisteminden koptu çünkü bu sistem Türkiye’yi bölmeye kalktı, bir boşluk batağına sürükledi. Artık Atlantik sisteminde Türkiye’nin yaşama şansı kalmadı.

Türkiye hem bölge ülkeleriyle yakınlaşıyor hem de güçleniyor. Moskova bildirisinde Türkiye, Rusya ve İran’ın ortak hareket ettiğini gördük. Batıdan gelen baskılar karşısında Çin de Türkiye’ye el uzatıyor ve sıcak mesajlar veriyor. Bu süreci dikkatle izlememiz lazım. Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopup uzaklaşması, dünya dengelerini değiştiren bir olay. Bu süreç devam ederse —ki edecektir— Atlantik çağı bitecek. Türkiye’nin bu tavrı, bir anlamda o çağın bittiğini mühürlüyor.

Almanya başta olmak üzere Avrupa’da 5 milyona yakın Türkiye kökenli insanımız var. Bunların önemli bir kısmı oraya yerleşmiş durumda ve dönmeyi düşünmüyorlar. Yaşanan son olaylardan sonra konuştuğum birçok kişi oldukça tedirgin. AKP, orada “Evet” yönünde yüksek bir oy beklerken, tabanda ciddi bir endişe hâkim; “Acaba AKP’yi desteklersek buradaki huzurumuz daha da bozulur mu?” diye korkuyorlar.

Öte yandan Türkiye’de yaşayan insanlar, Türk ekonomisinin zor bir dönemden, dar bir boğazdan geçtiğini görüyor. Siz bu dar boğazdayken, Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı Almanya ile kavgalı hale gelirseniz, bu yanlış bir politikadır. Birinden 5 milyon, diğerinden 1,5 milyon turist geliyordu; Alman turist sayısı 3,5 milyona düştü. Rus turistleri kapı dışarı ettikten sonra şimdi de Almanya’ya kapıları kapatmak büyük hata. Almanya, Türkiye’nin üçüncü ticaret ortağı ve ihracatta ilk sırada. Almanya ile dostluk, Rusya ve Çin dostluğu kadar gereklidir. Almanya dostluğu olmadan Türkiye, önümüzdeki dönemin sorunlarını çözemez.

Avrupa’daki 5 milyon insanımıza mesajımız şudur: Türkiye’de kurulacak milli bir hükümet, aynı zamanda Avrupa dostu bir hükümet olacaktır. Avrupa’daki Türklerin haklarını, onurunu ve haysiyetini koruma çerçevesinde o ülkelerin hükümetleriyle karşılıklı çıkarlar ve saygı temelinde ilişkiler kuracaktır. Bağıran, çağıran, kabadayı gibi davranan bir tavırla sorunlar çözülmez. Mevcut hükümet, geleceğin milli hükümetine ne yazık ki ağırlaşmış sorunlar devretmektedir.

AKP çevrelerinde anti-emperyalizm, anti-Amerikancılık ve anti-batıcılık yükseliyor; bunlar güzel gelişmeler. Ancak bunu sık sık “Hilal ve Haç kavgası” şeklinde sunmaya çalışanlar var. Erdoğan’ın konuşmalarında bile buna rastlayabiliyoruz. Oysa Hilal ve Haç çatışması ekseninde Türkiye’de kimse politika kuramaz. Dünyada hiçbir hükümet, İran dahil, bu eksende siyaset yapamaz; yaparsa yok olur. Bu tutumu, ancak çok dar ve fanatik çevreleri aldatmak için verilmiş zavallı bir görüntü olarak görüyorum. Devlet geleneğimizde böyle bir politika asla olmamıştır. Osmanlı’da, Selçuklu’da, Cumhuriyet’te ve daha öncesinde güçlü devlet her zaman sakin, ağırbaşlı ve okkalıdır; bağıran çağıran ise cılız ve küçük devletlerdir.

Avrupa’da yükselen aşırı sağcı partilere gelince; Fransa’da Marine Le Pen, Hollanda’da Wilders gibi isimlerin partileri aslında Amerikan hegemonyasına karşı şekilleniyor. Bu partilerin temel özelliği ırkçı olmaları değil, Amerika’ya karşı milli devletleri savunmalarıdır. Küreselleşme bitti, doğal olarak milli devlet eğilimi yükseliyor. Biz de Avrupa ile ilişkilerimizi geliştirmek için bir Avrupa Birliği Bürosu kurduk ve başına Avrupa çapında deneyimli bir siyaset adamı olan Prof. Dr. Hakkı Keskin’i getirdik.

Referandum konusuna gelecek olursak; bu anayasa değişikliği bir “atanmışlar rejimi” kurmak istiyor. Millete dayanan meclis ve meclise dayanan hükümet yerine, tamamen Cumhurbaşkanı tarafından atanan bürokratlardan, teknokratlardan oluşan bir sistem getirilmek isteniyor. Bu, meclisi etkisizleştirip hükümeti güçsüzleştiren, otoriteyi zayıflatan bir yapı olduğu için “Hayır” diyoruz. MHP tabanında %80, AKP tabanında da ciddi bir kesim “Hayır” diyor. İnsanlar artık Türkiye’nin yönetilemediğini ve bir maceraya sürüklendiğini görüyor. Başbakanın arkasına Kürdistan bayrağı asılması gibi olaylar, halkın vicdanında büyük bir kırılma yarattı. Türkiye, kendi geleceğini belirleyecek bu süreçte doğruyu görecek ve milli çıkarları doğrultusunda karar verecektir. Yani biz siyasetlerin tohumunu Ekim ayında atıp harmanı Temmuz ayında kaldırıyoruz. Tohumu attığınız zaman hemen biçmek yok. Biz tohumu attık, şimdi harmanını kaldıracağız. Türkiye’nin yönetilemediğini görüyoruz ve bu yönetilememe durumunun giderek derinleşeceğini, zaten derinleşmekte olduğunu da müşahede ediyoruz. AKP yönetimi bunun farkında mı? Rusya Büyükelçisi Ankara’da öldürüldüğü zaman Tayyip Erdoğan’la Binali Yıldırım’ın, özellikle Tayyip Erdoğan’ın yüzlerine bakın. Orada ne kadar perişan, büyük kaygı ve korku içinde olduklarını ve Türkiye’yi yönetemediklerini görürsünüz.

Değerli izleyiciler, bir ara veriyoruz. Aradan sonra tekrar Sayın Perinçek’le birlikte olacağız, bizden ayrılmayın.

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” programı devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Birinci bölümde Hollanda krizini konuştuk, değerlendirmemizi yaptık. Hazırsa bir Eğin türküsüyle devam edelim; gurbet ve sevda temalı bir türkü olsun.

Kongreye gelelim. Ankara’da 10. Olağan Kurultayınızı yaptınız. İlk iki gününe ben de katıldım, üçüncü gün İstanbul’daki randevularım nedeniyle ayrılmak durumunda kaldım. Kongre pek çok yönüyle dolu doluydu. Yıllardır görmediğim eski tanıdıkların yanı sıra pek çok yeni isimle de karşılaştım. Basın büronuzdan aldığım notlara göre, kongreye 1061 delege katılmış ve bunun üçte biri ile yüzde kırkı arasında bir kadın oranı var. Arena Spor Salonu’ndaki manzarada bu oran pek sezilmiyordu, tribünlerde erkek ağırlığı fazlaydı ama delege yapısında bu oranı görmek önemli.

Ayrıca 110 kişilik Merkez Karar Kurulu’nuzun üçte biri genç, üçte biri kadın. Partinizle ilgili “asker partisi” algısı vardı, ancak bana verdiğiniz bilgiye göre MKK’da sadece yüzde on civarında, yani 13 emekli asker var; 12 hukukçu, 9 öğretim üyesi ve 5 sanatçı bulunuyor. Bir önceki kurula göre 50 kişi değişmiş. Bu kadar büyük bir değişim yüksek değil mi? Büyüyen bir parti için değil. Şubat 2015 kurultayında Vatan Partisi adını aldığımızda yukarıdan önemli katılmalar oldu; bakanlar, eski meclis başkan vekilleri, generaller gibi. Şimdi alttan çok büyük bir dip dalgası geliyor; özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan. Bu taze kanı merkezde kucaklamak lazım. İnsan büyürken kafası da büyür, eğer vücut büyüyüp kafa küçük kalırsa oransız bir tablo oluşur. Partinin beynini küçük bırakmak doğaya aykırı.

Üç yıl içinde genel sekreterleriniz değişti: Serhan Bolluk, Osman Yılmaz ve şimdi Utku Reyhan. Bu sık bir değişim değil mi? Serhan Bolluk’u alırsanız beş yılda iki genel sekreter oluyor. Biz bir nevi rotasyona, arkadaşların farklı görevlerde pişmesine önem veriyoruz. Utku Reyhan arkadaşımız, Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanlığı’ndan sonra Diyarbakır’da önemli bir gelişmenin önderliğini yaptı. Bu tecrübeyle genel sekreter oldu; önümüzdeki dönem Güneydoğu ve Doğu’ya vereceğimiz önemi temsil ediyor.

Hapishane döneminizden sonra 3 yıl geçti. O süreçte hiç genel başkanlığı bırakmayı düşündünüz mü? Hep düşündüm. Hapishanede genel başkan olmaz dedim. Arkadaşlarıma mektuplar yazdım ama onlar fiilen genel başkanlığı benim yapmadığımı, ismimin orada durduğunu belirttiler. Çıktıktan sonra ise kritik bir dönem olduğu için arkadaşlarımın tecrübemden faydalanma isteği ve ısrarı üzerine görevi sürdürdüm. Vatan Partisi, Türkiye’nin 50-60 yıllık tecrübe birikimini taşıyan kadrolarla, bugün üniversitelerde hakim duruma gelen gençlik hareketini birleştiriyor.

Gurbet türkülerine dönersek; İstanbul’a giden ve orayı beslemeye çalışan Anadolu insanının serzenişini anlatıyorlar. İstanbul artık Anadolu oldu, gurbet olmaktan çıktı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi önemli isimler de Eğinlidir. Osmanlı’da merkez kabuk bağlayıp reform üretemeyince, reformlar kenarlardan; Balkanlardan, Mısır’dan çıkıyor. Dünya tarihi de böyledir; sistem mükemmelleşip kabuk bağladığında, onu aşan hamleler merkezden değil, kenarlardan gelir.

Son olarak, kurultaydaki “Vatan Partisi’nin ağırlığı bir realitedir. Bu ağırlığı hükümete taşıma zamanı geldi” sözlerinize değinmek istiyorum. Geçmişte hep iktidarlara ömür biçerdiniz, şimdi kendi iktidarınız için hesaplar yapıyorsunuz. Birçok delegeniz de buna yeni yeni inanıyor. Bu fikri partinize ne oranda nakledebildiniz? Devlet Bahçeli’nin “Tayyip Erdoğan ya da Vatan Partisi” çıkışı veya Amerikan basınının Tayyip Erdoğan’a alternatif olarak Vatan Partisi’ni göstermesi, bu durumun dışarıdan nasıl algılandığını da gösteriyor. Bunun içinde fesat var, fitne var ama eğer Vatan Partisi’nin bir gücü olmasa bu fesat ve fitne olmazdı. 15 Temmuz gecesine bakıyoruz; Vatan Partisi, bir askeri darbenin önlenmesinde merkezi bir görev yaptı. Yani hükümeti ve diğer kuvvetleri bir anlamda cepheye sokan, darbeye karşı harekete geçiren bir inisiyatif geliştirebildi.

Son 10 gün içinde Washington Times, New York Times, Izvestia ve Hollanda’nın en büyük gazetelerinden NRC gibi kuruluşlarla söyleşiler yaptım. Rus gazetecisi bana, “Ankara’da sizin Binali Yıldırım’dan daha kuvvetli, daha etkili ve daha nüfuz sahibi olduğunuz söyleniyor, bunun sebebi ne?” diye sordu. Hollanda’nın en büyük gazetesi de bir hafta evvel, “Brüksel’deki gazeteler, NATO’ya gelen yeni Türk subaylarını Doğu Perinçek atadı diye yazıyor” dedi. Tabii Doğu Perinçek’in atamadığını aklı başında herkes bilir. Ancak bu subaylar Avrasyacı ve NATO’ya kafa tutan kişiler oldukları için Batı, hemen oraya “Vatan Partisi” etiketini yapıştırıyor.

Avrupa’dan önemli siyaset adamları gelmeye başladı. Portekiz Avrupa Birliği Bakanı sırf benimle görüşmeye geldi. İngiltere’den gelen parlamento heyeti 12 saat kaldı; gündemlerinde üç görüşme vardı: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Vatan Partisi. Dünyadan da bu şekilde görülmeye başlandık. Çünkü Vatan Partisi’nin siyasetleri 2014’ten bu yana Türkiye’nin gündemine girdi ve uygulanmaya başladı. Başka hiçbir partinin savunmadığı programlar, Türkiye’nin gündemine taşındı. Dünyadan bakanlar şunu görüyor: Vatan Partisi, Türkiye’de etkili, ağırlığı olan ve yön çizen bir parti haline geldi. Öyleyse önemli bir alternatif.

Şimdi partimize de bu bilinci vermeye çalışıyoruz. Çünkü bir atlete “150 kiloyu kaldırabilirsin” demezseniz o o ağırlığı kaldıramaz. Bizim partimizin de önce kendisini tanıması gerekiyor. Beynindeki tortuların, geçmiş döneme ait tortuların temizlenmesi lazım. Arkada kalan 40-50 yıldır dik durduk, ayakta kaldık, geri düştük ama hemen ayağa fırladık, mücadeleye devam ettik. Bunların hepsi doğru ama hiçbir zaman iktidar iddiasında olduğumuz bir dönem yaşamamıştık. Bu ilktir. İlk olduğu için de bunu benimsetmek, kavratmak özel bir gayret gerektiriyor.

Kitleselleşmenin anahtarını iki yerde görüyorum: Birincisi vatan bütünlüğü mücadelesi. Türkiye’nin sorunlarının anahtarı burada; vatan bütünlüğünü Mardin’de, Diyarbakır’da, Hakkari’de, Kars’ta, Iğdır’da, Ardahan’da sağlarsınız. Vatan Partisi oralarda hızla büyüyor. İkincisi ise üretim ekonomisi. Büyük sanayiciden işçiye ve çiftçiye kadar Türk milletinin üreten kesimi, artık üretim ekonomisinin eşiğine geldiğimizin farkında ve bu talebi yükseltiyor. Üçüncüsü ise komşularla iş birliği. Rusya, Suriye, Irak ve İran ile iş birliği yapmak, mayınların kalkması ve ticaretin başlaması hayati öneme sahip.

Sizinle ilgili yansımaları gözlemleyen bir aydın olarak şunu söyleyebilirim: Türkiye’nin sinir uçlarında, yani devleti ve nizamı düşünen üst düzey çevrelerde programınız konusunda bir kanaat oluşmuş durumda. Artık o çevrelerin bizi parmaklarıyla gösterdiği bir sürece girdik. Çünkü bugün Vatan Partisi’nde toplanan kadrolar ne AKP’de ne CHP’de ne de MHP’de var. Hangi partinin Ermeni soykırımı yalanını bitirmek veya Silivri duvarlarını yıkmak gibi bir başarısı var? Başarıların hepsi Vatan Partisi’nde.

Kongredeki “feleğin çemberinden geçtik” sözlerimi halka, yani çetin bir döneme girdiğimizi anlatmak için söylüyorum. 15 Temmuz’da bütün partiler bir laboratuvardan geçti. Vatan Partisi o geceki kararlılığıyla, tehdidin Amerikancı ve Fethullahçı bir darbe olduğunu teşhis ederek farkını ortaya koydu. Zaten 2015’in Aralık ayında Moskova’ya giden heyetimiz, Rus yetkilileri bir darbe tehdidine karşı uyarmıştı.

Genelkurmay’ın, orduda darbe hazırlığı olduğu yönündeki asılsız yazılara karşı soruşturma açmasını çok doğru buluyorum. O yazılar, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik fitne ve fesat hareketinin bir parçasıdır. Amerika, Türkiye’nin yönetiminde Vatan Partisi’nin ağırlığının artmasından rahatsız; çünkü biz PKK’nın üzerine yürünmeli, FETÖ temizlenmeli ve İsrail-Amerikan koridoru dağıtılmalı diyoruz. Hedef alınmamızın temel sebebi budur. Çünkü bu iki partiyi Türkiye’nin vatan bütünlüğünü koruyan siyasi ağırlıklar olarak görmedi. Neyi gördü? Türk ordusu var, silahla bu vatanın bütünlüğünü korur; benim Kürdistan planımı bozar. Bir de kim var? Karşında duran siyasi merkez; İşçi Partisi, Vatan Partisi var. Bu ikisini hedef aldı. Şimdi onun devamı olarak, hele bu 15 Temmuz başarısından sonra, karşıda AKP ile Vatan Partisi’nin ittifakı—anlaşarak diyelim, ittifak manasında söylemiyorum ama onların böyle bir cephe tutması—Amerikan darbesini önledi. O zaman Amerika ne yaptı? Bu beraberliği bozmak, birbirine düşürmek. Sorumuza gelelim tekrar; evet, “düşürme” çizgisi. Şimdi bunu Rubin seslendiriyor. Türkiye’de de birtakım AKP içindeki Amerikancı, Atlantikçi yazarlar veya ona alet olanlar var. Belki kendileri öznel amaçları olarak Amerika ve Atlantik taraftarı değiller ama alet oluyorlar. Birileri onların kulağına üflüyor; o üfleyenler de büyük ihtimalle Amerika’nın ajanları.

Genelkurmay’ın soruşturma açmasını, bu iddiayı ciddiye almak anlamına yormuyorsunuz anladığım kadarıyla. Böyle bir söylenti varsa doğal tepki, normal adım budur diyorsunuz. Şimdi bakın, Hürriyet’teki manşeti hatırlayalım: “Genelkurmay’a 7 soru sordular” ve “Genelkurmay rahatsız” diye bir başlık atıldı. Bence son derece sağlıklı bir haberdi o. Yani niye AKP buna büyük bir rahatsızlık gösterdi, şaşırıyorum. Bizim bildiğimizden daha fazla rahatsızlık göstermişler. “Genelkurmay rahatsız” deyince, “karargâh rahatsız” deyince hemen oradan bir darbe korkusu oluşuyor AKP’de. Devamlı bir darbe korkusu ve kompleksi var. Hiçbir zaman devlete hâkim olamadıklarını düşünüyorlar ve hâkim de olamadılar. Çünkü Türkiye’de cumhuriyet temelli olan bu devlet, esas olarak tasfiye edilememiştir. Onun için böyle bu devletin başına geçip de cumhuriyet düşmanlığı yaparak devam etmek kolay değil. “Ben bu cumhuriyeti yıkmaya çalışıyorum, öyleyse bu cumhuriyeti koruyanlar var ve bana izin vermezler” korkusu içindeler.

Kurultaydaki konuşmamda da belirttim, çok olumlu bir sürece girdik. Yani Türkiye, AKP’nin tek başına yönettiği dönemden kurtulma sürecine girdi. Artık AKP, Türkiye’nin önünde tek başına yönetici değil ama milli hükümetin içinde tabii ki yer alacak. Tayyip Erdoğan’ın otoritesini güçlendirerek Türkiye hiçbir sorununu çözemez; ama Tayyip Erdoğan’ın AKP’sini kenara atarak da Türkiye’de bir milli hükümet kurulamaz. Tayyip Erdoğan derken, Amerika’ya direnen, yönünü doğuya çeviren, Rusya’dan füze alan, Şangay İşbirliği Örgütü’ne yönelen, Çin ve Rusya’yla ticaretini geliştirmeye çalışan, Fırat Kalkanı’yla Amerikan koridoruna giren, FETÖ’nün üzerine yürüyen, PKK’yı hendeklere gömen Türk Silahlı Kuvvetleri’yle beraber hareket eden bir Tayyip Erdoğan yönetimini kastediyorum. Bunların hepsi Vatan Partisi’nin Türkiye’nin önüne koyduğu programlar ve siyasetler.

Türkiye, parlamenter yoldan çözüm üretmenin eşiğine gelmişken, yani seçimlerle—seçim olacak, Tayyip Erdoğan seçilemeyecek veya önümüzdeki seçimde AKP tek başına iktidar olamayacak—böyle güzel bir sürece girdik. Parlamenter yoldan, yasal yollardan çözüm üretme mecrasına girdi. Bundan Amerika korkuyor. Onun için hangi gerekçeyle olursa olsun, bu sürece müdahale etmek çok zararlıdır. Darbeydi, müdahaleydi, kapı arkasından yöntemlerdi; bunlara kesinlikle karşıyız ve bunların hiçbir şekilde başarı şansını da görmüyoruz. 15 Temmuz darbesi bunu gösterdi ve Amerika’nın gladyosu ile silahlı kuvvetleri ezildi. “Kemalist subaylar darbe yapacak” diye yazanlara artık zavallı fikirler diyorum. Türk subayı Atatürkçüdür, onu “Kemalistler” diye bölmek bir fitnedir. Atatürkçü subay kesinlikle yasal sınırlar içerisindedir; parlamenter ve seçim yolu dışında bir iktidar değişikliğine alet olmaz.

Amerika iki deneme yaptı. Biri parlamenter yoldan; 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde Amerika bir hükümet kurmak istedi. Nasıl istedi? HDP’yi meclise sokmak; CHP buna çok açık bir şekilde alet oldu. Palat Rönesans Oteli’nde Sayın Kılıçdaroğlu’yla buluştuk; yanımızda Soner Polat ve Murat Karayalçın vardı. Onlara yazılı olarak verdik: “Gelin el ele verelim, vatan bütünlüğünü sağlayalım, bölücü terör örgütünü temizleyelim.” Bize verdikleri yazılı cevapta “Fay hatlarını çatlatırız” dediler. Yani PKK’nın üzerine yürümeyi fay hatlarını çatlatmak olarak görüyorlar. O proje 1 Kasım’da iflas etti. Ardından 15 Temmuz darbesini tezgâhladılar, orada da ezildiler. Şimdi Amerika çaresiz. Türkiye yönetilemiyor dedirtmek için Beşiktaş’ta, Maçka’da bombalar patlatarak, Rus Büyükelçisi’ni öldürterek AKP’yi bölmeye, FETÖ’cü kanadı (Abdullah Gül ve Davutoğlu) koparmaya çalışıyorlar.

Bu tablodan AKP tek başına kesinlikle çıkamaz. Önümüzdeki terör sorunu olsun, ekonomi sorunu olsun; bunlar bütün milleti kucaklayarak çözülebilir. İstiklal Savaşı’nda yaptığımız gibi, ikinci istiklal savaşı dediğimiz üretim ekonomisine geçiş sürecinde Türkiye’nin geniş güçlerini birleştiren siyasetler şarttır. Cumhurbaşkanı “milli seferberliğe çağırıyorum” dedi; o seferberliği örgütleyecek tek otorite hükümettir. AKP, CHP, MHP ve Vatan Partisi’ni birleştiren, bütün milleti kucaklayan bir hükümet oluşmalıdır. Milli mutabakat yerine milli seferberlik hükümeti bugünkü sürece daha uygundur. Milli mutabakat ara dönemlerin hükümeti gibi algılanır, sevimsizdir; ama milli seferberlik çok sevimli çünkü ihtiyaca cevap veriyor. Program basit: 1. Vatan bütünlüğü sağlanacak, terör tasfiye edilecek. 2. Üretim ekonomisine geçilecek. 3. Komşularla barış ve işbirliği sağlanacak. Tayyip Erdoğan’ın ikna edilmesi gerekiyor. Danışmanları “Bunlar sizin iktidarınıza ortak olmak istiyor” diyebilir; evet, ortak olmak istiyoruz. Türkiye’yi başka nasıl kurtaracağız? Yani Tayyip Erdoğan’ın iktidarını tamamen tek başına bırakarak Türkiye’yi kurtarabilir miyiz? Biz niçin Vatan Partisi’ni kurduk? Türkiye’yi yönetmek için. Muhalefetçilik yapmak için kurmadık. Tabii aynı zamanda biz CHP ve MHP’yi de iktidar sahibi yapmaya çalışıyoruz. Bakın, siz hiç CHP ve MHP yöneticilerinden son birkaç yılda “Biz hükümet olacağız, iktidar olacağız” diye bir iddia duydunuz mu? Maalesef duymadınız, duyamazsınız da. Çünkü böyle bir iddiada bulunacak bir altyapıları yok. Ama biz onlara “Gelin siz de hükümet olun” diyoruz. Çünkü onlara ihtiyacımız var. Yüz yüze konuştuğumuz ilgililer, milletvekilleri, özellikle CHP’nin tepkisini görüyor, bunu kabul ediyor. Reddeden var mı? Kabul eden tamam, eyvallah. Reddeden de vardır, yüzünüze “Olmaz böyle şey” diyenler de çıkıyor. Biz kendi arkadaşlarımızla konuşuyoruz. Yani şunu söyleyeyim; HDP’nin dostu olan, HDP’den kopamayan CHP’de bir ekip var. Onlar tabii buna karşı çıkacak.

Peki, bu hükümetin hedefi nedir? PKK’yı bitirmek. Zaten bitiyor. Tamamen bitirmesi nasıl olur? Fırat Kalkanı’nın kesin zaferiyle olur. Fırat Kalkanı kime karşı? PKK’ya karşı, IŞİD’e karşı, Amerika’ya karşı. Çok ciddi bir gelişme var orada. Referandumdan ve özellikle Hollanda-Almanya krizinden dolayı bunu konuşamıyoruz bile. Neyi? Suriye’de olanları. Bütün kamuoyunun dikkati kaçınılmaz bir şekilde başka tarafa çekiliyor maalesef. Türkiye, Suriye ile yakınlaşarak masaya oturacak; bunun kararı alındı. Benim kafamdaki de budur. Türkiye-Rusya görüşmelerinde, Suriye ile Türkiye’nin ve Rusya’nın birlikte masaya oturmaları kararı alındı. İnşallah.

Şimdi 17 Nisan’a gelelim. “Evet çıkmayacağı, Hayır çıkacağı kesindir” diyorsunuz. Benim kendi fikrim olmasa bile, 17 Nisan’da dediğini yaptıramamış, projesini geçirememiş, dolayısıyla iktidarı ve muktedirliği darbe almış bir Tayyip Erdoğan olacak sizin tarifinize göre. O zaman biz ona “Sen işe yaramazsın, muktedirliğin gitti” demeyeceğiz. Türkiye’ye lazımsınız. Bakın, 17 Nisan’da “Hayır” çıktığı zaman Tayyip Erdoğan’a veya Atlantikçi olmayan, Atlantik’e direnen, vatan bütünlüğü mücadelesinde ve üretim ekonomisine geçmede kararlı olan kesime şunu söyleyeceğiz: “Siz moralinizi bozmayın, Türkiye’ye lazımsınız. Kesinlikle Türkiye’yi artık tek başına yönetme iddiasını bırakın, bu ülkeye zarar veriyor. Gelin hep beraber Türkiye’yi yönetelim ve buradan çıkaralım.” İsterseniz erken seçime gidelim, erken seçimden sonra bunu yapalım. Bu da olur, bir milli seferberlik hükümeti kurulması da olur.

Hala ikna olmayan bazı insanlar diyecek ki: “Bakınız Perinçek, gördünüz mü? Tayyip Erdoğan’dan kopamıyor.” Tayyip Erdoğan’dan koparak Türkiye’yi buradan çıkaramayız ki. Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak, “Attım Tayyip Erdoğan’ı” diyerek ne yapacaksınız? Türkiye’nin en az yüzde kırkını reddederek bu iş olur mu? Biraz gerçekçi olalım. Şu anda mecliste ne var? AKP’nin 316 milletvekili var. 256 milletvekilini dışlayarak hangi hükümeti kuracaksınız? HDP ile kurabilirler; o Amerika’nın hükümeti olur. Zaten HDP ile de kuramazlar. Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak kuracağınız hükümet, Türkiye’yi bölen bir hükümet olur. MHP hiçbir şekilde HDP ile hükümete girmez, o ayrı mesele. Ama ne kadar zorlarsanız zorlayın, Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak Türkiye’de ancak Amerika’nın hükümetini kurabilirsiniz. Ve o da PKK’nın içinde bulunduğu bir hükümet olur.

Türkiye’nin önündeki sorun şudur: Ya Tayyip Erdoğan ile beraber hükümet kuracaksınız ya da PKK/HDP ile. Bu kadar nettir. Türkiye’yi böleceksiniz ve borç batağına gömeceksiniz. Böyle bir şey mümkün değil, hiç kimse bunu beceremez. Bu CHP’yi de parçalar. Veya Tayyip Erdoğanları da içine alan bir milli seferberlik hükümeti kuracaksınız. Aritmetik, matematik bunu gösteriyor. Ya da bir erken seçim yaparsınız; HDP %10 barajını geçemez, tasfiye olur. Vatan Partisi büyük ihtimalle meclise girer. Ama en sonunda yine şu tabloyla karşılaşacağız: Tayyip Erdoğan’ı katmadan bir milli hükümet bugün kuramazsınız.

Tayyip Erdoğan düşmanı değilim, bunu buradan ilan edeyim. Tayyip Erdoğan düşmanları bana ne oy versin, ne bir şey… Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla Türkiye hiçbir sorununu çözemez. Türkiye’nin önündeki hükümet Tayyip Erdoğan’ları da katacaktır. Bu hükümetle CHP’yi, hiç iddiası olmadığı halde hükümetin içine alıyorsunuz; MHP’yi, rüyasında bile görmediği halde hükümetin içine alıyorsunuz ve AKP ile de iktidarı paylaşıyorsunuz. AKP’siz bir hükümet kurabiliyorlar mı? Darbeyle kurabilirlerdi, kuramadılar. HDP’yi kullanarak kurmak istediler, onu da beceremediler. Bütün o denemelerden sonra Türkiye, büyük sorunları çözecek kuvvetleri birleştirecek bir milli seferberlik hükümeti noktasına geldi.

Bakın, 15 Temmuz’da da bu tablo ortaya çıktı. Tayyip Erdoğan’ı dışlarsanız ne olur? FETÖ darbesi başarılı olur. FETÖ darbesini kim önledi? Türk ordusu, Vatan Partisi ve Tayyip Erdoğan. O zaman Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak FETÖ ve PKK’nın başarılı olmasına yol açarsınız. Amerika, Türkiye’yi elinden bırakmak istemediğine göre; ya bir darbe seçeneği kalıyor ya da Tayyip Erdoğan’ı tasfiye edip AKP’yi devralma planı. Ancak CHP, HDP ve AKP’nin küskünleriyle hiçbir şekilde iktidar olunmuyor. Amerika, bombalarıyla, terörü azdırarak, ekonomik sıkıntıları üst üste bindirerek bir sarsıntı yaratıp AKP’yi parçalamak isteyebilir. Ama Amerika’nın bu tertiplere bel bağlamaktan başka çaresi kalmadı.

Amerika kaybetti; Suriye’de yenildi, Türkiye’de yenildi. İran zaten karşı. Amerika’nın elinde bir Barzani, bir PKK, bir de İsrail kaldı. Bu koşullarda Amerika, “Tamam, bir statüko oluşmuştur, beni de o kadar dışlamayın” diyerek bir uzlaşmaya razı olabilir. Trump politikası belki de buna yönelir.

17 Nisan’da kuvvetli bir “Hayır” çıktı diyelim. Bu Amerika’nın işine yaramaz mı? Tayyip Erdoğan’ı bütünüyle iktidarsızlaştırır. Hayır çıksa da, evet çıksa da Türkiye’nin gündeminde iki siyaset olacak: Biri milli seferberlik hükümeti, diğeri Amerika’nın güdümündeki seçenek. Vatan Partisi, bunları berrak gören tek partidir. Tayyip Erdoğan’sız olmaz derken bir şahıstan bahsetmiyorum; AKP’nin Atlantik’e direnen, terörün üzerine yürüyen kesiminden söz ediyorum. Tayyip Erdoğan bunun simgesidir. Türkiye’nin gerçekleri; doların ihalelerden kaldırılması, iç pazarın genişletilmesi gibi kararları dayatıyor. Türkiye’yi yönetirken kafanızdaki teorik şeyleri yapamazsınız, gerçekler önünüze çıkar.

Sonuç olarak Türkiye’ye şunu öğretmemiz lazım: AKP tek başına yönetemez, bunu hayat öğretiyor. CHP tabanı ve tepesi de Tayyip Erdoğan düşmanlığının hedefsiz bir saçmalık olduğunu öğrenmeli. Eğer vatanseversek, Tayyip Erdoğan’ı dışlayan bir vatanseverlik olmaz. Kılıçdaroğlu’nu ya da Devlet Bahçeli’yi dışlayan bir vatanseverlik de olmaz; vatanseverlik bütün bu kuvvetleri birleştirmeyi gerektirir. Sonuç itibarıyla MHP’nin vatansever bir kitlesi ve bir bünyesi var; yönetimde de bunlar bulunuyor. Bunları dışlayarak Türkiye’de bir çözüm üretemezsiniz. Vatan Partisi’ni dışlayarak da hiçbir çözüm üretemezsiniz. Yani herkesi, hiçbir kimseyi dışlamadan; bu dört kesimi kucaklamanız gerekiyor. Bu dört kesimi kucaklamadan Türkiye bu durumdan çıkamaz. Türkiye eninde sonunda bunu öğrenecek.

Biraz hızlanalım, çok az zamanımız kaldı ancak bu konu en önemlisi. Türkiye’nin şu anda acil 200 milyar dolara ihtiyacı olduğunu söylüyorsunuz. Ekonominin yıllık aşağı yukarı 40-50 milyar dolar dış finansmana ihtiyacı var. AKP, borçlanma kabiliyeti bakımından şu ana kadar rüştünü ispat etmiş durumda. Benim kanaatimce, Tayyip Erdoğan’ın ayakta kalmasını sağlayan kitleler nezdindeki temel faktör de bu. Halk, Tayyip Erdoğan’ı eleştiriyor, hakkında ciddi kaygıları ve kuşkuları var fakat “Bu adam ekonomiyi götürüyor; bu adam giderse Türkiye’de kriz olur” diye düşünüyor.

Peki, borçlanma kabiliyeti nedir biliyor musunuz? Türkiye’yi bölmeye razı olma kabiliyetidir. Bölme ile borçlanma arasında tam bir paralellik var. Niye borç veriliyor Türkiye’ye? “Türkiye’yi bölmeye kabul edersen borç hazır” şartıyla. Batı ne diyor? “Kürdistan’a özerklik vereceksin, PKK’ya yasallık tanıyacaksın, PKK’yı temizlemeyeceksin. Temizlersen ben senin karşındayım; temizlemezsen finans muslukları sana açık olur.” 2002’den beri yaşadığımız olay bu. AKP bu proje için Türkiye’nin başına getirildi. Ama Türkiye, hükümetlerin kritik bir noktada bölünmeye devam etmesine izin vermez. Türkiye var oldukça, bu projeyi sırtından atar. Bir keresinde hatırlayacaksınız, at Tayyip Erdoğan’ı sırtından atmıştı. Yani siz istediğiniz kadar atın üzerine binin, o at sizi sırtından atar. Türkiye de borçlanma siyasetlerinde ısrar ederlerse Tayyip Erdoğan’ı sırtından atacaktır. Çünkü borçlanmanın bedeli Türkiye’nin bölünmesidir. Bunu görmemiz lazım.

Halk bunu günlük bir çözüm olarak görüyor, “Borç buluyor, para geliyor, o parayla geçiniyoruz” diyor. O para yukarıda paylaşılsa da aşağıya da iniyor. Yukarıda paylaşılan her şey ekonomide aşağıya iner; yatırıma, tüketime ya da lüks israfa dönüşerek aşağıya doğru süzülür. Türkiye böyle bir dönem yaşadı ama bu dönemin sonuna geldik, o dönem bitti. İş dünyası bunun farkında mı? Hem de herkesten fazla. Türkiye ekonomisinin geldiği yeri bugün en iyi görenler büyük iş adamlarıdır.

Kurultay açış konuşmanızda bir bölüm dikkatimi çekti. Zannediyorum tam da o gün İstanbul’da Eczacıbaşı Holding’e ait bir helikopter düştü ve siz isim vererek Eczacıbaşı Grubu’na, Bülent Eczacıbaşı’na başsağlığı dilediniz. Bu alışılagelmiş bir şey değil. Onlarsız olmaz, kimlersiz? Türkiye’nin milli büyük sermayesinden bahsediyorum. “TÜSİAD mı?” derseniz, ben şimdi isim vermeyeyim, “büyük sermaye” diyeyim. Türkiye’de sol kesimde gerçekleri bilmeyen, “komprador” gibi kavramlardan hareket eden, Türkiye ekonomisinin özelliklerini anlamayan önyargılar vardır; bunlar çok yanlıştır. Türkiye’nin sermayesi bugün büyük ölçüde millidir. Gayrimilli olan, yani acentelik yapan kesimler Türkiye sermayesi içinde küçük bir azınlıktır.

Peki, bu kesimlerle başarılabilir mi? Evet. Tabii insani olarak başsağlığı diledim ama bunu milletin önünde yapmamın sebebi var. Türkiye nasıl önümüzdeki dönem Tayyip Erdoğan’sız bir çözüm üretemezse, çözümün esas dinamikleri de işçi, çiftçi, esnaf, zanaatkâr ve üreticilerdir. Ancak milli sermayeyi dışlayarak, işçiyi esnafla, çırağıyla kavga ettirerek Türkiye’nin çözümü olamaz. Fedakarlıkları ve zorlukları paylaşarak, toplumun bütün kesimlerini diri tutarak çözümler üretebiliriz. Büyük sermaye de bunu anlamak zorunda. “Krizi fakir fukaranın, emekçinin tepesine yıkarak çıkarız” gibi klasik şemaların artık geçerliliği yok. Sayın Eczacıbaşı, Koç Holding temsilcileri ve diğer büyük sermaye temsilcileri bunun idrakindedir. Emekçiyi sokağa atarak, ücretleri bastırarak bu krizden çıkamazsınız.

Üretim ekonomisi ve vatan bütünlüğü için bir milli seferberliğe; işçisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla, zanaatkârıyla ve büyük sermayesiyle sınıflar arasında bir kader birliğine ihtiyacımız var. Vatan Partisi bunu görüyor ve bunun için mücadele ediyor.

Avusturya’dan Ali Baz Bey, “Bizler burada çok rahatız, Avusturya hükümeti bizi sıkmıyor, Türk hükümeti bizden elini çeksin” diyor. Buna kesinlikle katılmıyorum. Avusturya’daki, Almanya’daki, Hollanda’daki adam, Türk hükümeti elini çekerse orada ayak altında kalır, hiçbir hakkını koruyamaz. Bunlar çok büyük yanlışlar ve arkasında Tayyip Erdoğan düşmanlığı var. Avrupa’daki insanlarımıza bir anket yapalım; ezici çoğunluk “Türk hükümeti bana sahip çıksın” diyecektir. Avrupa’da derin bir ekonomik kriz var ve bu kriz derinleştikçe ilk yapacakları iş, Türk işçilerini “Avrupa kültürüne uymayanlar” diyerek geri göndermek olacaktır.

Maçın sonucu 4-1 olmuş; üç fark olacağını söylemiştim. Hem de 10 kişiyle yaptılar. Olympiakos’u Atina’da izledim; bizim ligimizdeki 1. Lig takımları ayarında. Bizde Olympiakos’tan çok daha kuvvetli en az 10-12 takım var. Beşiktaş’ı kutluyorum, tam beklediğim gibi oldu.

Programımızın süresi doldu. Kitap konusuna gelince; Ferit İlsever arkadaşımızın “Aydınlık Hareketi 50 Yıl” kitabı ve genç yazarımız Onur Sinan Güzaltan’ın “Tanrı Bizi İster mi? – Kahire Sokaklarında İsyan” adlı eseri çok kıymetlidir. Güzaltan, Mısır’da bulunduğu iki yıl boyunca edindiği gözlemleri, İslam dünyasını içeriden bir devrimci bakış açısıyla yansıtarak kaleme aldı. İlber Ortaylı da bir önsöz yazdı. Tavsiye ediyorum.

Değerli izleyiciler, burada programımıza son veriyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, hoşça kalın. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz!

Paylaş