Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri… Türk milletinin mahşere çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim, çiğniyorum burada. Bırak! Bu ülkede ki bu yangın. Bırak takibi. “Hayır”da birleş. Birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz. Söz veriyoruz.
İyi akşamlar değerli izleyiciler, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz.
Hoş bulduk.
Değerli izleyiciler, dün Kadınlar Günü’ydü. Sayın Perinçek’ten rica ettik; bu haftaki türkü kadınlarla ilgili olsun dedik. O da bu türküyü seçti: “Narman kazasında bir gelin gördüm.” Aklımı başımdan… Daha yeni öğrendim, notumu da alamadım. Dolayısıyla niye bu türkü?
En güzel aşk türkülerindendir. Hem namesi olağanüstü güzel hem de o nanay havaları dediğimiz Erzurum, Kemaliye, o Fırat, yukarı Fırat havası… İlla kendi yörenizde olması gerekmez, bu Narman türküsü ama sözleri de çok güzel. Yasakaş da var, çok sevdiğim türkülerdendir. Aşık Veysel’den de dinledim ben bu türküyü, bizim evimize konuk olduğu zaman. O da söyler ama bu daha başka; onunki biraz daha donuk. Anladım.
Peki, bunu bütün kadınlarımıza, bütün sevenlerimize ve bütün aşıklara armağan olarak sunalım. Ama tam bu dönemde bir de acılı kadınlarımız var. Aslında bu 8 Mart’ın kadını; Çankırı’da, Kastamonu’da, Diyarbakır’da, Kars’ta, Kırşehir’de, Antalya’da, Denizli’de, Balıkesir’de, Trakya’da, Edirne’de, Keşan’da selam duran kadınlarımız var. Önlerinden oğulları, nişanlıları, eşleri, abileri geçerken o vakur duruşla selam veren kadınlarımız… Aslında onların günü bugün. İsterseniz Dilek Türker’den bir metin… Şiir demeyeyim, nesir, mensur şiir gibi… Çankırı’da şehit kadınların fotoğrafını görünce Hürriyet gazetesinde içimden satırlar geldi, öyle hemen karaladım. Hakikaten çok vakur, biraz puslu, bulutlu bakışlar ama son derece vakur, gururlu; omuzları dik, kendine güvenli o Anadolu kadını…
Bakın, Türkiye’nin her yerine girildi, Genelkurmay’ın kozmik odasına da girildi ama bir tek Türk kadınının kozmik odasına girilemedi, fethedilemedi Türk kadını. Aslında Mehmetçik’in ruhuna girin; o bir ana için, nişanlısı için, yavuklusu için savaşır. Onun arkasında dağ gibi bir kadın vardır. Bizim marşlarımıza bakalım; hep “Annem beni yetiştirdi” der. Batı marşlarında “Kırarım, çelik, vururum, ezerim” falandır, bizimkilerde hiç böyle ezme yoktur. “Annem beni yolladı bu ellere” der; o ana vardır, o yavuklu vardır. Kendisi vardır, ülkeye ve vatana bağlılığı vardır. Kesini bekleyen, kentinde, kasabasında onun yolunu gözleyen insanlar vardır. Bizim marşlarımız odur, onun için Batı marşlarına hiç benzemez. Belki de en çok savaşan millet biziz ama bizim marşlarımızda duygu var ve kadın var.
Şimdi herkes Suriye’yle ilgili bir giriş yapacağımı bekliyor ama ben bugün Batı’dan gireyim dedim. Siyasi bir gelişme; Ege’de kamuoyu pek de konuşmadı bunu. Sonradan öğreniyoruz ki Yunanistan Cumhurbaşkanı Pavlopoulos, 7 Mart’ta Muğla sınırlarına dahil Keçi Adası’nı ziyaret ediyor. Ne okumak lazım buradan? Almanya ile problemlerimiz belli, Suriye’deki gelişmeler malum. Bir de Yunanistan’da böyle kriz alametleri var. Türkiye’yi iki cephede savaşır noktaya getirmek istiyor Amerika. Bu Yunan hükümetinin kendi tasarrufuyla yapabileceği bir şey değil. Ben de Ulusal Kanal’da haberlerde izledim, bizzat Cumhurbaşkanı burnumuzun dibine geliyor. Burada büyük bir tahrik, bir kışkırtma var. Amerika diyor ki; “Seni iki cephede savaş noktasına düşürürüm.” Rusya’yı müttefik olarak kabul ediyorsun ama bir yandan orada Fırat Kalkanı devam ederken, seni Ege’de de bir savaş durumuna sokabilirim tehdidi bu. Yunanistan’ın da kendi cesaretiyle böyle bir girişimde bulunma şansı yok, düğmelerine basılmış.
“Türkiye ve Türk ordusu en zayıf dönemini yaşıyor, hazır Suriye’de problemle uğraşıyorlar, biz de Batı’dan bastıralım” diye değerlendirmeler yapılıyormuş. Bakın, bu filmi herkes 1920’den sonra gördü. 15 Mayıs’ta Yunan ordusu, İngilizlerin kışkırtmasıyla İzmir’e çıktı, Sakarya önlerine kadar geldi. Ne oldu? Küçük Asya faciası diyorlar. Böyle kökü olmayan, devlet tecrübesi olmayan ülkeler maalesef kolay dolduruşa gelebiliyorlar. Bir de Yunanistan’da çok derin bir kriz var, ekonomisi çökmüş durumda. Keçi Adası’na çıkmak… Keçi kadar akılları yok diyebiliriz.
Yunanistan Avrupa Birliği üyesi ama Amerika’ya, Avrupa’dan çok daha fazla bağlıdır. Şimdi İngiltere bölgemizde sahneye fırladı; Amerika ile senkronize mi yoksa bağımsız bir projesi mi var? İngiltere, Suriye olayında Amerika dışında da bir inisiyatifi, İsrail’le beraber temsil ediyor. Yunanistan’a da öyle gözüküyor ki; Amerika ve İngiltere, Türkiye’nin Suriye’deki kararlılığını kırmak için bu Keçi Adası hamlesini yaptırıyorlar. Ama bunlar tarihten ders almayan, sonu çok acı ödenen hesapsız çıkışlar.
Peki, Almanya’nın tavrını neyle izah etmek lazım? Türkiye’nin tavrına bakalım esas burada. Türkiye yönetilemiyor. Alman yönetimine haksız yere “faşist”, “Hitlerci” diyoruz. Bugünkü Alman yönetimi ile Hitler’in faşizmi arasında ne ilgi var? Toplantıların iptaline tepki konulması gerekir ama o tepkiyi bize teslim etselerdi biz o toplantı hakkını bile kazanırdık. 18 Mart 2006’da bizim de toplantımızı yasakladılar; Alman İdare Mahkemesi’nden karar çıkartıp mitingimizi yaptık.
Alman hükümetinin bakanlarımızın konuşmasını engellemesi yanlıştır, buna tepki olması lazım. Ama her tarafa “katil”, “faşist”, “Hitler” demek bir devlet yönetimi değildir. Almanya’da “Hitler” ile suçlanmak en ağır hakarettir ve kanunen suçtur. AKP yönetiminin amacı üzüm yemek mi bağcı dövmek mi? Ne üzüm yemek ne bağcı dövmek; son derece dengesiz, ne yaptığını bilmeyen bir tavır. Devlet yönetimi ağzından çıkan her sözü kırk kere tartar. Bu şekilde önüne gelene bağırmanın bedelini Türkiye ödüyor; Türkiye yalnızlaştırılıyor.
Peki, şu değerlendirmeye katılır mısınız? AKP yönetimi, içerideki referandum kampanyasında aradığı düşmanı bulamadı, muhalefet bu fırsatı vermedi. Dolayısıyla Erdoğan dışarıda bir düşmana ihtiyaç duyuyordu, Almanya’yı yarattılar.
Almanya’ya faşist diyerek hiç kimse “Evet” oylarını yükseltemez. Tam tersine bu sözler Türk milletinin sağduyusuna çarpar ve geri döner. Milletimiz “Böyle devlet mi yönetilir, bizi hangi maceralara sürüklüyorlar?” diye sorguluyor. Bunlar çok cahilce düşünceler; Türk milleti böyle kaba, sağa sola saldıran bir milliyetçiliği kabul etmez. Türk tarihinde strateji ve hedef vardır; dostları çoğaltmak esastır. Hunlar, Göktürkler strateji ve taktik ustasıdır. Kurtuluş Savaşımızda Fransızları ve İtalyanları bile tarafsızlaştırdık, kendi tarafımıza çektik.
Fakat şimdi bakıyoruz; Suriye’de Türkiye, Rusya ve Suriye anlaşıyor. Göreceksiniz, birkaç gün içinde aynı masaya oturacaklar. Yarın Moskova’da Putin ile Erdoğan buluşacak, orada son mühürler vurulacak. Bence Yunanistan’ın bu Keçi Adası’na çıkartılması da bu anlaşmaya karşı Amerika’nın ve İngiltere’nin bir tepkisidir. Türkiye’nin çevik davranması gereken yerde bocalama dönemi bitti; bunun bedeli Mehmetçiğin kanının ötesinde süreçlerle ödenir. Türkiye doğru yönetilmiyor, biz Türkiye’nin yönetimine talibiz.
Sizin açıklamalarınızı takip ediyorum; Almanya’yı Avrasya cephesinde, İngiltere’yi ise Atlantik bloğunda görüyorsunuz.
Evet, İngiltere tam tersine Anglo-Sakson bloğudur. Hele Avrupa Birliği’nden çıkmasıyla birlikte İngiltere daha da Atlantik sisteminin içine, batıya doğru savruldu. O bakımdan İngiltere, Fransa ve Almanya; Avrupa’nın birliğini, Rusya’yla, Çin’le, Orta Doğu’yla beraberliğini temsil ederken İngiltere, zaten Amerika’nın Avrupa Birliği içindeki Truva atıydı. Şimdi o Truva atı rolünü oynadı diyelim ama Avrupa’yı bölemedi; en sonunda Avrupa’dan dışlanmış oldu. Yani İngiltere Avrupa’dan çıktı ama kanımca aynı zamanda çıkartılmış oldu.
Peki, siz Avrasya içinde saydığınız bölge ülkeleriyle, Suriye’yle, İran’la, Rusya’yla ekipleriniz ve dış ilişkiler bürosu yöneticilerinizle sürekli temas halindesiniz, bunu biliyorum. Bunun neticilerini de zaman zaman kamuoyuyla paylaşıyorsunuz. Almanya ile Fransa ile böyle bir temasınız var mı ya da düşünüyor musunuz?
Avrupa bizimle çok ilgilenmeye başladı, onu söyleyeyim. Geçenlerde Portekiz’in Avrupa Birliği Bakanı benimle görüşmek için İstanbul’a, Türkiye’ye geldi. Kendisi şu anda Londra’da oturuyor ve Avrupa’nın önemli liderlerinden biri. Macias; onunla İstanbul’da 7-8 saat konuştuk. Bana şunu söyledi: “Ben Avrupa adına buraya geldim, sizinle görüşüyorum. Bundan sonra da ilişkilerimiz devam edecek.” Yani Avrupa Birliği ve Avrupa ülkeleri sizi tanımak, bilmek istiyor. Partide 4-5 saat kadar konuştuk, ardından yemeğe beraber çıktık ve 3-4 saat de yemekte beraber olduk; yani neredeyse 8 saat.
Arkasından İngiltere’den buraya bir heyet geldi, 12 saatliğine. Tespit ettikleri üç ziyaret yeri var: Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Vatan Partisi. Şimdi Avrupa bizimle, Vatan Partisi ile çok ilgilenmeye başladı. Amerikan basınında Vatan Partisi ile ilgili çıkan yazılar dünya basınında da yer alıyor. Mesela son bir hafta içinde Rusya’nın en büyük gazetesi İzvestiya röportaj yaptı. New York Times geldi, İstanbul’da görüşme yaptı. NCR, Hollanda’nın en büyük gazetesi, yine gelip görüşme yaptı. Bir senedir olan bir gelişme bu ama son günlerde daha da yoğunlaştı. Vatan Partisi ilgi odağı; Avrupa’nın da ilgi odaklarından biri.
Avrupa, Avrasya’nın bir parçası olduğunu keşfetmeye mi başlamış oldu böylece? E tabi, mesela o gelen Portekizli Bakan “Avrasya” adında bir kitap yazıyor. O kitapla da ilgili olarak konuştuk. Şimdi Avrupa’da yükselen akım Avrasyacılık. Mesela Fransa’da cumhurbaşkanı seçimi var, Avrasyacı adaylar ön planda. Almanya’da yükselen eğilim Avrasya; Almanya devleti de artık Çin’i, Rusya’yı stratejik ortak olarak görmeye başladı. Yani Amerika’dan kopuyor.
Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier de açık bir Avrasyacı; çok esaslı, Türkiye için de umut verici, Atatürk’ün değerini çok iyi bilen önemli bir siyasetçi. Genel soruyu sormadan önce şu sorunun cevabını önemsiyorum: Almanya’da AKP’li bakanların toplantıları peş peşe erteleniyor. Bu AKP’ye bir tavır mı, Türkiye’ye bir tavır mı?
AKP’ye bir tavır. Yani Almanya yönetimi AKP ile beraber yürümek istemiyor. AKP’ye karşı sert bir tavır var. Evet ama bunu alkışlayacak değiliz, onu söyleyeyim. Türkiye’ye yönelik tavırla da bağlantısı var. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile kararlı olarak Suriye topraklarına girmesi, PKK/PYD’yi ezmesi ve bitirmeye yönelmesi, Batı’da maalesef bir telaş yarattı. Buna karşı da bir tavır var. Ben kendi gözlemlerim itibarıyla, Almanya ve Avrupa açısından bu aşamada çok ciddi bir fark görmüyorum. İleride açılabileceğini varsayıyorum ama bu aşamada Almanya, Fransa, İngiltere üç aşağı beş yukarı aynıdır.
Bakın, bizi denklemin ve satranç tahtasının dışına çıkarttığımız zaman hiçbir fark olmaz, herkes düşman olur. Burada bütün analizlerde; biz, yani Türkiye, satranç tahtasında müdahil olacağız. Yani pasif, seyreden, “kim kimle müttefik” diye bakan değil; müdahale eden ve herkesin tavrını, politikalarını değiştirmeye çalışan bir konumda olacağız. Bu çok önemli. Eğer Türkiye müdahil olursa, satranç tahtasında aktif ve taarruza yönelik müdahaleci siyasetler izlerse Almanya’yı yanına çeker. Kesinlikle çeker. İktidarda olalım, Almanya’yı çok kısa zamanda yanımıza çekeriz ve Amerika’dan koparırız. Bunun koşulları var. Çünkü Almanya nereye yöneldi? Rusya’ya, Çin’e yöneldi. Almanya’nın bütün ekonomik ilişkileri, hızla Çin’le ilişkiler ve Rusya’yla olan doğal gaz, petrol bağlantıları var. Oradan da kopamaz Almanya.
Almanya’nın, Türkiye’nin bölünmesinde hiçbir çıkarı olmaması gerekir; onu Almanya’ya anlatacak konumda olmamız lazım. Siz “Almanya Hitler faşisti” falan derseniz hiçbir şey anlatamazsınız, düşmanlarınızı çoğaltmaktan başka hiçbir şey beceremezsiniz. Binali Yıldırım hükümeti kurulurken çok önemli bir söz söylendi: “Düşmanlarımızı azaltacağız, dostlarımızı çoğaltacağız.” Bu önemli bir formüldü. Tabii bu nesnel gerçeklere dayanıyor; istediğin zaman istediğin şekilde azaltıp çoğaltamazsın ama Türkiye büyük bir potansiyele sahip. Maalesef bu uygulanmıyor. Uygulanmadığı gibi fevri çıkışlar yapılıyor; devlet adamına yakışmayan, bağıran, çağıran bir üslup… Ses tonundaki yükselme aczi ifade eder ve ses tonu yükseldikçe başarı eğrisi de düşer.
Peki, Türkiye, Rusya ve Suriye aynı masaya oturacaklar mı? Tabii ki oturacaklar. Biliyoruz yani bunu. Zaten Sayın Binali Yıldırım üç gün önce şunu söyledi: “Münbiç’e Suriye’nin hâkim olması iyi bir şeydir, çünkü orası zaten Suriye toprağı.” Bakın, bu bir anahtar cümle. Bu yalnız başına bir tespit değil; Türkiye ile Rusya arasında son günlerde çok önemli görüşmeler oluyor. Bu görüşmelerde; Suriye, Türkiye ve Rusya’nın bir masaya oturması kararlaştırıldı. Bunları bilgiye dayanarak söylüyorum. Bu trafiklerin içinde Vatan Partisi her zaman var; doğrudan doğruya bunları görüyor, izliyor. Yarın Moskova’da Sayın Putin ile Sayın Erdoğan arasındaki görüşmelerde de göreceğiz, bu bağlanacak.
Yani Türkiye, Suriye, Rusya hangi temelde birleşecek? Suriye’de birlik, Suriye’de barış. Suriye’de barış, Türkiye’de barış demek. Komşularla barışırsak yurdumuzda barış olur.
Federal Suriye mi? Hayır. Federal Suriye demek, bölünmeye aday, “gelin beni bölün” diyen Suriye olur. Suriye gibi bir ülke federal olmaz. Zaten federal olması için bir temel de yok. İçinde bir etnik grubun belli bir coğrafyada çoğunluk olarak yaşaması lazım, öyle bir grup yok. Suriye’deki Kürt azınlığın nüfus oranı, Bulgaristan’daki Türk azınlığın nüfus oranıyla üç aşağı beş yukarı aynı. Bulgar Türklerinin “biz federasyon olacağız” demesine benziyor bu.
Münbiç’teki duruma gelelim. Münbiç’te herkes var artık; Rusya var, Amerika var, PKK/PYD/YPG var, Suriye var, Türkiye var. Nasıl netleşecek? Türkiye’nin hedefi belli: PKK ve YPG’yi temizlemek. Bunlar Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen, Amerika’nın kontrol ettiği terör örgütleridir. Biz bunları temizleyeceğiz diyor Türkiye ve kararlıyız diyor. Bu çok doğru bir siyaset. Eğer tepelemek istiyorsak ki tepelememiz lazım, Amerika onları koruduğu için biz Suriye’yle, Irak’la, Rusya’yla ve İran’la iş birliği yapacağız. Bu kadar açık.
Başka bir tercihi Türkiye’nin mümkün değil. Burada bocalama artık bitti. Türkiye’yi yönetenlerin belli bir noktanın ötesine geçemeyeceği algısı mı var? Hayır, Amerika siyaseti bilgiye, stratejiye dayanarak yapıyor. Hedefini koyuyor; “Burada Kürdistan’ı kuracağım” diyor. Buna bağlı olarak PKK’yı, PYD’yi, Barzani’yi destekliyorum diyor. İsrail benimle beraberdir diyor. Bu siyasetin gereği olarak koridoru açacağım diyor. Hepsini berrak bir şekilde koyuyor. Ama ne oldu? Amerika yenildi, çıkmaza girdi. Astana’da görüşülüyor, Amerika devre dışı kaldı. Suriye’de hedefine ulaşamadı, o koridoru açamadı, Türkiye oraya girdi. Suriye direndiği için bütün bunlar oldu. Bakın, Suriye direndiği için Türkiye o Kürt koridoruna girebildi. Rusya da oraya geldiği için Türkiye o Kürt koridoruna girebildi. Eğer Suriye direnmese, Rusya gelip sahaya inmese, Türkiye oraya girebilecek miydi? Türkiye bu koşullardan yararlanarak girdi. Onun için Türkiye; 24 Temmuz’da PKK’nın üzerine yürüyerek, hendeklere gömerek, arkasından 25 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı ile Amerika’nın yenilgisini görerek inisiyatifi ele geçirdi. Onun için Amerika yenildi ve Türkiye’nin bugünkü cesareti, kararlılığı; Amerika’nın yenilgisini görmesinden kaynaklanıyor.
Peki, bu bölüme 4 dakika sonra ara vereceğiz. Türkiye’yi yönetenler sağdaki tabloyu okuyabiliyor mu sizce? Okuyorlar mı, okumuyorlar mı bilmiyorum ama okumadıklarını çıkarıyorum; çünkü pratikten belli olur okudukları. Okusalardı, Suriye’ye bir kere terör ihraç etmezlerdi. Suriye’ye terör ihraç etmek ne demek? “Efendim, biz 15 gün sonra Emevi Camii’nde namaz kılacağız” dediler. Hani nerede kıldılar? Demek ki okuyamıyorlar. Suriye politikaları… O zaman anladık ama belli bir dönüş oldu. Şimdi politikalarda değişimler var. Yani Rusya’ya gidip el uzatmak, Rusya’dan özür dilemek… Biz “özür dile” demediğimiz halde Vatan Partisi’nin politikasına geldiler. Özür dilemek, okumaya başladıklarını gösteriyor ama orada da yetersiz okumalar var. Nedir? Rusya’dan özür diliyorsun ama özür dilemekten daha önemlisi, Suriye ile iş birliği yap. İran ile ilişkiler tekrar geldi. Eğer onuruna o kadar düşkünsen, Suriye ile iş birliği yap. Rusya da “benden özür dile” falan demiyor, yani Rusya’ya elini uzatman yeterliydi. Ama Rusya ne diyor? “Suriye ile iş birliği yapalım, başka türlü bu sorunları çözemeyiz” diyor. “İran’la beraber hareket et” diyor. Mesela “Fars milliyetçiliği” falan diye beyanatlar veriyorlar. “Bölücü, Şiilik yapıyorlar” dedikleri an tabloyu okuyamadıklarını göstermiş oluyorlar. Hristiyanlarla, Amerikan milliyetçiliğinden hiç şikayetiniz yok. İsrail’in şoven siyonizminden en ufak şikayet yok. Hiç duyduk mu ağızlarından İsrail’i siyonizm ile suçlayan bir şey? Son zamanlarda hayır. Şimdi bunları söylemiyoruz ama kalkıp “Fars milliyetçiliği” diye potansiyel müttefikimizi; aramızda hiçbir sorun yokken, beraber olmamız gereken İran’ı tamamen mezhep çatışması ekseninde suçluyoruz. Niçin? Katar şeyhi bizden bunu bekliyor diye.
O zaman bu bölümü şöyle bir özetleyelim isterseniz. Son günlerde yapılan görüşmelerden olumlu sonuçlar çıkacağını düşünüyorsunuz, hatta biliyorsunuz. Biz her zaman bu trafiğin içindeyiz. Bakın Vatan Partisi, Türkiye-Rusya ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesinde her zaman bu süreci yürüten lokomotif konumundadır ve herkesin; Rusya’nın, Türkiye’nin kabul ettiği, güvendiği bir konumdadır. Dolayısıyla Antalya’da önceki gün toplanan üç genelkurmay başkanının yaptığı görüşmelerden ve yarınki Putin-Erdoğan görüşmesinden çıkacak sonuçların sahaya, Suriye’ye olumlu yansıyacağı konusunda kaygınız yok. Suriye’de birlik ve barış yönünde çok önemli gelişmeler olacak. Değerli izleyiciler, kısa bir ara vereceğiz. İkinci bölümde başka bir konumuz daha var, ondan sonra Vatan Partisi Kongresi’ne geçeceğiz. Tekrar iyi akşamlar.
***
Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Mersin’deki gazeteci dostlara kısa bir not vermek istiyorum. Her hafta izleyicilerden uzmanlardan sorular alacağız demiştik. Bu hafta arkadaşlarımız Mersin’deki gazeteci dostlarla konuşmuşlar fakat maalesef ham halde geldiği için onları bu akşam yayınlayamayacağız. Buradan Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Ünal’a, Yönetim Kurulu Üyesi Erdal Erdemir’e ve gazeteci dostlarımız Fatih Şahin ve Serkan Avcı’ya teşekkür ediyoruz; bu soruları önümüzdeki haftalarda değerlendireceğiz.
Sayın Perinçek, birkaç gün evvel dikkat çekici bir açıklama yaptınız. AKP iktidarına, “Lütfen içinizdeki FETÖ’cüleri temizleyin” dediniz. Sizin 15 Temmuz’un hemen ardından “FETÖ işi esas olarak bitmiştir” dediğinizi hatırlıyorum. Şimdi tekrar bir görev çağrısı yapıyorsunuz. Ne oldu, bitmedi mi?
FETÖ terör örgütü darbe teşebbüsünden sonra çok ağır bir darbe yedi ve büyük ölçüde ezildi. Fakat FETÖ’ye karşı mücadele bir merkezden, doğru stratejiler ve siyasetlerle yürütülmediği için; bir de Fırat Kalkanı Harekatı’ndaki bocalamalar yüzünden örgüt canlanmaya başladı. Neden? Çünkü FETÖ, Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı bir örgüt. Siz Amerika’ya karşı tutarlı, kararlı bir siyaset izlemezseniz, Amerika ile dans etme gibi oyunlara ve manevralara yönelirseniz içerideki FETÖ hemen canlanır. Çünkü Amerika’ya yaklaşmak, FETÖ’yü hortlatmak demektir. Amerika’nın Türkiye’deki dans ortağı Tayyip Erdoğan olmaz, sonunda FETÖ olur. Onun için Amerika ile dans etmeye başladığınız an, içinizdeki FETÖ birdenbire sizi omuz atıp Amerika ile dans etmeye başlar.
Geldiğimiz nokta çok kritik. Türkiye Amerikan tehdidiyle, PKK-PYD ile göğüs göğüse geldi. Yunanistan Keçi Adası’na çıktı. Bu koşullarda iç cephenin sağlam tutulması hayati önem taşıyor. Biz FETÖ’nün Tayyip Erdoğan yönetimi içerisinde temizlenmesi gerektiğini söylüyoruz çünkü bunlar sürekli kararları etkiliyor, Cumhurbaşkanlığı çevresinde yuvalanıyorlar. Suriye düşmanlığı, Alman düşmanlığı yaptırtmaya veya ordunun başına türban geçirtmeye çalışıyorlar. Bütün bu politikalar, Türkiye’nin vatan savaşında yalpalamasına neden olan zaaflardır. AKP, FETÖ’den temizlendiği zaman vatan savaşında başarıya gideriz. Başarısızlık olursa hepimiz bedel öderiz.
Almanya’dan gazeteci dostum Gönül Kenter de “AKP içindeki FETÖ’cülerin temizlenmemesi bir kapatma nedeni değil midir?” diye soruyor. Ayrıca 6 ayı geçti ama AKP içinde adım atma yönünde herhangi bir hareket yok. AKP’nin kendi basınında çeşitli yazılar yayınlanıyor, temizlenme talebi var, bunları görmemiz lazım. Tam referandum öncesinde AKP böyle bir şeye kalkışırsa akıllık eder. AKP, meseleye dar parti çıkarları açısından baktığı için hep başarısızlığa gidiyor. Vatan Partisi ise Türkiye’nin menfaatlerini savunduğu için başarılı oluyor.
FETÖ konusunda izleme komitesi kurduk; başında Nusret Senem var. Onun FETÖ konusundaki 6-7 kitabı, Türkiye’deki başucu eseridir. Savcılar, polisler oradan öğreniyor. Bütün şikayetleri inceliyor ve kamu makamlarına yansıtıyoruz. Ordudaki ve yargıdaki temizliğin %95’i doğru. Ancak “mağdurlar” adı altında bir kampanya var; bunun üzerinden FETÖ veya PKK kurtarılmak isteniyor. Bunun şampiyonu da CHP. Ama bir merkez yok, bir strateji yok; çok sayıda inisiyatif sahibi, kamu makamı, savcı, polis kendi başına iş yapıyor. Esaslı bir merkezden siyaset inşa edilirse sabotajlar etkisiz hale gelir.
Referandum nasıl gidiyor diye sormayacağım; Tayyip Erdoğan’ın kamuoyu yoklamalarını gördüğünü ve sonucu hayır çıkacak bir referandumu istemediği, hatta iptal ettirebileceği iddialarını soracağım. Minderi AKP koydu, anayasayı meclisten geçirdi. Şimdi minderden kaçarsa, bu durum AKP’nin Türkiye’nin önünden hızlı bir şekilde silinip gitmesine yol açar; bu hayır çıkmasından daha beter bir sonuçtur. Referandum yapılmazsa anayasa değişikliğinden vazgeçmiş olurlar ve hükmen hayır cephesi galip gelir. Kimse kararnameyle referandumu erteleyemez. Anayasa’nın 78. maddesi bellidir; sadece savaş sebebiyle seçimlerin ertelenmesine meclis karar verebilir. Yüksek Seçim Kurulu’nun bu konuda hiçbir yetkisi yoktur; onlar sadece seçimin hukuka uygun yapılmasıyla görevli bir yargı makamıdır. Yani diyelim bugün Türkiye savaşıyor, bu sebeple “Bir yıl erteleyeceğiz” diye meclisi toplayıp karar çıkartırlarsa, bu “Biz teslim olduk” demektir AKP iktidarı açısından. Teslim oluyorlarsa, teslim almaya hazırız. Eğer vazgeçiyorlarsa, referandumu erteleyeceklerse, teslim almaya hazırız. Teslim olsunlar. “Teslim olun” diyoruz. Ama artık bundan geri dönüş olmadığı kanısındayım. AKP, hiçbir şekilde bunu erteleme yoluna gitmez. Çünkü ertelemenin onlar açısından hayır sonucundan çok daha beter olduğunu bilirler. Artık yuvarlanan taş çukura kadar gider; bayırda tutunacağı hiçbir yer yoktur. Onun için ben böyle bir ihtimal görmüyorum. Yani referandum öncesinde meclisin toplanarak referandumun ertelenmesi ihtimalini şahsen görmüyorum. Olursa da fark etmez.
Sormaya karar verdim: Siz diyorsunuz ki referandumdan evet de çıksa hayır da çıksa, tek başına AKP iktidarının sonuna gelinmiştir. “Hayır” çıkacak, bir kere onu söyleyeyim. “Evet çıksa, hayır çıksa” diye bir ihtimal yok; hayır çıkacağı gözüküyor. Ama artık AKP Türkiye’yi yönetemiyor. O bakımdan “Evet de çıksa, hayır da çıksa” diyorum. Evet çıksa Türkiye’yi yönetebilecek mi? AKP artık Türkiye’yi yönetemez hale gelmiş. Almanya’ya bağırıyor, Suriye’ye “katil” diyor. Ordunun başına gidiyor, savaşırken çuval geçirir gibi türban geçiriyor. Böyle bir AKP Türkiye’yi yönetemez. Askeri okulları, harp okullarını kapatıyor; kanun hükmünde kararnamelerle Milli Savunma Bakanlığı’na savaşan bir orduyu bağlıyor. Bütün bunlara baktığımız zaman, AKP’nin artık Türkiye’yi yönetemediğini görüyoruz.
AKP’nin buradan bir kurtuluşu yok. “Evet” ile de toparlanma şansı olmadığı gözüküyor. Hatta birçok AKP yorumcusu da sanıyorum bu fikirde. Evet çıktığı zaman belki de önlerindeki sorunlar çok daha büyümüş olacak. AKP yaşam alanını kaybetti. Bir yandan bölgemizde savaş var, Amerika karşısında müttefiklerini bulmakta zorlanıyor; kalkıyor durup dururken Almanya’yla olay yaratıyor. Türkiye bu şekilde yönetilmez. Almanya’ya bağıran, Suriye’ye “katil” diyen, Putin’e o ağır sözleri söyleyen Türkiye’yi yönetemez. Evet, sonradan toparladılar ama ip kopuyor; yeniden düğümlediğin zaman düğüm kalıyor.
İslamcı çevreler tarafından Tayyip Erdoğan’ın şahsıyla ilgili çok ciddi, derin endişeler dile getiriliyor; iktidarı kaybetmekten ve onun sonuçlarından endişe ediliyor. Şu anda bir seçim ufukta gözükmüyor. Türkiye asıl meselelerini; işsizliği, ekonomiyi, Suriye’yi, Avrupa Birliği sorunlarını konuşması gerekirken üç-dört aydır bir referanduma kilitlenmiş durumda. Niye? Tayyip Erdoğan’ın derin endişeleri yüzünden. Dolayısıyla Türkiye’nin ona bir güvence vermesi lazım; “Sen kendi sınırlarına, anayasanın emrettiği sınırların içine çekil, siyasi geleceğin garanti olsun, görevini yasal olarak tamamla” gibi telkinler konuşuluyor.
Ben bunun Türkiye’nin meselelerini tam anlayan bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’nin biricik çözümü şudur: Artık Türkiye tek başına Tayyip Erdoğan yönetimiyle devam etmez. Ama Tayyip Erdoğan’ı tamamen dışlayarak da bir hükümet çözümü bulmak mümkün değil. Parlamenter aritmetiğe bakalım: Darbe gibi seçenekleri kesinlikle reddediyoruz. Darbeyle Tayyip Erdoğan’ı devirmek, Amerika’dan gelen inisiyatiflerdir. Bugün parlamentoda AKP çoğunluğu var. AKP’yi ne kadar bölseniz ki Amerika bölmek istiyor, bölünmüş bir AKP var. Abdullah Gül ve Davutoğlu ekibini alıp; Kılıçdaroğlu’yla, HDP’yle, FETÖ’yle birleştirseniz yine karşıda bir Tayyip Erdoğan kitlesi var. Eğer Tayyip Erdoğan’ın AKP’sini tamamen dışlarsanız, ortaya sadece Amerikancı bir hükümet çıkar. Onun için Türkiye’nin önündeki hükümet Tayyip Erdoğan’ı da içinde tutmak zorundadır.
Türkiye’nin tek çözümü bir “Milli Seferberlik Hükümeti”dir. Türkiye bir savaş durumunda; içeride terörle savaşıyor, dışarıda karşısında Amerika var. Devlet ve millet güçlerinin tamamını harekete geçirmeye ihtiyaç var. Tayyip Erdoğan’a “Senden hesap sormayacağız” gibi çözümler bence yanlış. Doğru çözüm, onu hükümetin içine almaktır. Kurulacak hükümette Tayyip Erdoğan’ın AKP’si de, CHP de, MHP de, Vatan Partisi de olacak. Abdullah Gül ve Davutoğlu’lar bu çözümün içinde olamaz. Tayyip Erdoğan’sız hükümet formülleri; “Hesap soracağız, tepesine bineceğiz, yıkacağız” diyen formüllerin hepsi kaçınılmaz olarak Amerika ile buluşur. Bizim önerimiz; onunla beraber bir hükümet kuralım, Türkiye’yi birlikte yönetelim.
Vatan Partisi olarak “birleşen Türkiye, üreten Türkiye, komşularla barış” temelinde üç maddelik bir program öneriyoruz. Bu milli seferberlik hükümetinde Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği, PKK’nın üzerine yürüyen kesim yer almalıdır. “Abdullah Gül AKP’si” ise FETÖ ve HDP ile beraberdir. Biz Türkiye’yi birleştiren, vatanı bütünleştiren bir hükümetten yanayız. Vatan Partisi, Silivri duvarlarını yıkarak, Ermeni soykırımı yalanlarını tek başına yerle bir ederek gücünü kanıtlamıştır. Bu, Türkiye’nin son yüzyıllık tarihi içindeki önemli bir başarıdır. Bugün Vatan Partisi, Türkiye’nin yönetiminde şart olan, aklıselimi ve milli çıkarları temsil eden bir güçtür. Hangisi ne güç? Amerika’ya boyun eğmek mi güçlülük? Amerika’yla politika yapmak mı güçlülük? Amerikan planlarında piyon olmak mı güçlülük? Biz büyük bir gücüz ve hiçbir şekilde yok edilemiyoruz. Her darbede üzerimize geliyorlar. Biz bir gücüz ki ayakta kalıyoruz. Vatan Partisi çok önemli bir güçtür ve tarihinde olmadığı kadar önemli, büyük bir güç olmuştur. Son 1-2 yıldaki gelişme, özellikle Güneydoğu’da kendini gösteriyor. Güneydoğu’da gücü olmayan Türkiye’de iktidar iddiasında bulunmasın. Güneydoğu’da varsan iktidar olabilirsin, Türkiye’yi birleştirebilirsin. Şu anda Güneydoğu’da gelişen parti, ilk iki partiden biridir. Yalnız Güneydoğu değil; Kars’a kadar uzanan coğrafyada, Doğu’da, Güneydoğu’da ve bununla bağlantılı olarak Batı’da da Vatan Partisi çok büyük bir hızla gelişiyor.
İki yıl önceki kongremizde daha çok şahsiyetler Vatan Partisi’ne katılmıştı; yukarıdan bir katılma vardı. Şimdi ise yerel düzlemde halk önderleri, kitle önderleri akın hâlinde katılıyor. Tabii bu durumlar birbirleriyle bağlantılı. Büyük bir güç olduğumuz için bütün dünya bizden söz ediyor; Türkiye medyası da Vatan Partisi’nin bir güç olduğunu konuşuyor. Amerika’dan, Rusya’dan, Suriye’den veya İran’dan önemli bir güç olarak görülüyorsak biz bir gücüz demektir. Türkiye’nin sinir merkezlerindeki sermaye, bürokrasi, askeri ve sivil kadrolar önümüzdeki süreçte “Vatan Partisi var, parlayan yıldız Vatan Partisi” diyorlar.
Bugün Türkiye’de ciddi olan bütün çevreler, AKP içindeki birçok kuvvet de dâhil, Türkiye’nin geleceğinde Vatan Partisi’nin ağırlığını görüyor. Hazır mıyız? Programımızla da kadrolarımızla da hazırız. Bizdeki program kimsede yok. Bu program iki sene önce de vardı ama şimdi zamanı geldi. Zamanı gelen fikrin önünde kimse duramaz. Atatürk de programını 1905 yılında Şam’da yaptı ama 1920’de iktidar oldu. Programın iktidar olması için saatinin gelmesi lazım; Vatan Partisi’nin saati geliyor.
Vatan Partisi’ndeki kadro tecrübesi kimsede yok. Bugün Türkiye’yi yönetecek 2-3 tane bakanlar kurulu çıkaracak, devlet yönetme tecrübesi olan; 1970 darbesini, 80 darbesini, Turgut Özal dönemini, sürgün kararnamelerini görmüş; feleğin çemberinden geçmiş kadrolarımız var. Her yıkıldığında anında ayağa kalkmış bir Vatan Partisi var. Hazırız; yedi ateşten geçen bir parti olarak hazırlığımızı daha da pekiştiriyoruz.
Önderlik, süreci herkesten önce görmek ve kendi öncü güçlerine o süreci kavratmaktır. Vatan Partisi’nde hayat ve tecrübeler partiyi eğitiyor. Söylenenler bir bir çıkıyor ve tecrübe içerisinde parti önderliğine güven pekişiyor. Ben hiçbir zaman yalnız kalmadım, çünkü Vatan Partisi’nin cefakâr, fedakâr, çelikleşmiş kadroları var. Onların bir tecrübe birliği vardır.
Partinize iki yıl önceki kongre döneminde farklı tecrübelere sahip pek çok isim katıldı. 15 Temmuz sürecinde, AKP liderliğinin Fethullah Gülen, Amerika ve PKK meselesiyle karşı karşıya gelmesiyle birlikte, yeni dönemin stratejilerine uyum sağlamada eski kadrolarınız mı yoksa yeni kadrolarınız mı daha yetenekliydi? Bu ayrımı yapmak gerçekçi değil. Öyle bir maya tuttu ki, Vatan Partisi’nde yeni gelen-eski gelen diye bir ayrım yok. Ortak akılla doğruları buluyoruz. MHP tabanında da reddedilemeyecek, bağrımıza basmamız gereken çok önemli, vatansever bir birikim var.
Askeri kadrolarımızın çok iyi olduğu ve partide esaslı bir askeri kadro oluştuğu söyleniyor. Sivil kadrolarımız da çok esaslı ve devlet tecrübesi görmüş kişilerden oluşuyor. Türkiye bir savaş yürüttüğü için televizyonlar strateji ve askeri bilgi konusunda yetenekli olan komutanlarımızı ekranlara çıkarıyor. Ancak bizim sivil kadrolarımızdaki birikimi bu sistem milletten gizliyor. Askeri komutanlarımız, “Biz Milli Güvenlik Kurulu toplantılarına, hükümet toplantılarına katıldık ama bu seviyede bir birikim hiçbir yerde görmedik” diyorlar.
İstiklal Savaşı silahla veriliyor, bu yüzden ülkenin silahlı entelektüel birikimi olan generaller ve subaylar bu vatan savaşında Vatan Partisi’nin programında buluşuyor. Türkiye solu, tarihsel miras olarak İttihat ve Terakki geleneğinden besleniyor. İttihatçılık komitacılıktır, yani örgütlü öncü demektir. Eğer bize “komitacı” diyorlarsa, bu bizim lehimizedir. Namık Kemal, İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal çizgisi dışında Türkiye’de taş üzerine taş koymuş başka bir hat yoktur. Başka bir şey gösterin. Hiçbir şey yok. Geri kalanı ona muhalefet edenler. Kadın-erkek eşitliği; bakın 8 Mart değil mi? İttihat Terakki ne demek? Kadın-erkek eşitliği demek. İttihat Terakki iktidarı zamanında, 1908 devrimiyle birlikte kadın hareketi… İlk kadın hareketi o zaman. Tabii, Türkiye’nin büyük kadın önderleri, ondan sonra çağdaş kadınlar vesaire hep o dönemlerde geldi. Yani onun için İttihat Terakki, Türkiye’nin kökünde, temelinde olan, hepimizin kökünde olan çok büyük bir örgütlenme ve bir model kurdu. Onu da görmemiz lazım ve dünya çapında bir model.
“Jön Türk” bugün dünyada en çok itibar edilen Türk markasıdır. Amerika’da bile “Amerika’nın Jön Türkleri” diyorlar. Hatta şarkılar falan söyleniyor. Hindistan için, Çin için dendiğini biliyorum ama Amerika’yı da biliyorum; Amerika’da bugün “Jön Türk” şarkı grupları falan var. Japonya’da bir devrimci gençlik hareketi oldu mu “Japonya’nın Jön Türkleri” deniyor. Yani Jön Türk bir marka. Bütün dünyada en büyük marka.
Asker kökenli partinizin önder kadrolarının yoğun bir şekilde Anadolu’yu, hatta yurt dışını dolaştığını biliyorum. Vallahi evlerinde yatakları yok gibi, konferanslarda yatıyorlar. Hasan Atilla Uğur’a, Sönmez Polat komutanımıza bakıyorum; diğer komutanlarımıza bakıyorum. Yani bu arkadaşlarımız ne zaman evlerine gidiyorlar da kendi yataklarında yatıyorlar?
Siz bu subaylarla Silivri’de tanıştınız, değil mi? Evet, mahpus arkadaşlarımdı. Ama ailemde de var; dayım var, halamın oğulları var… Size ilk geldikleriyle, yani sivil hayata geçişten sonra ciddi bir farklılık oldu mu? Hepimiz farklıyız. Yani sadece onlarda değil, bizde de farklılık var. Askerler sizi nasıl değiştirdi, ne kattı? Tecrübe kattı, birikim kattı; devlet yönetme, askeri bilgi, cesaret, fedakârlık, kararlılık… Yani Türk askerinde, Türk subayında, Atatürk’te ne varsa bizde de onlar kısmen vardı ama onlar bizi o bakımdan yeniledi, geliştirdi, pekiştirdi.
Şimdi kamuoyu size katılımlarda askerleri görüyor. Kongrede de göreceksiniz, askerler orada yüzde beş değil. Bir de enteresan bir şey; sağda, geçmiş dönemde politika yapmış tanınmış isimler de partimizde. Şöyle bir şey: Kemalist askerler artı sağ çizgiden, sağ kökenden gelen vatansever, Atatürkçü isimler. Sağ gelenekten gelenler de vatansever ve Atatürkçü. Sol gelenekten gelen ise benim bildiğim pek yok. Olması olur mu ya da az mı? Çok var. Bakın, İşçi Partisi döneminde yarısı, belki en az yarısı TDKP kökenlidir. Mahir Çayan’ın partisinin büyük çoğunluğu… CHP’den gelen de çok. Anadolu’dan, önder kadrolardan yakın zamana kadar vardı, şimdi daha da çok olacak.
Ancak biz CHP’den gelenle iftihar etmiyoruz; biz neden iktidar olacağız? Bakın şimdi; CHP’ye HDP’den geliyor, HDP’ye CHP’den gidiyor, MHP’ye AKP’den, AKP’ye MHP’den gidiyor. Böyle sağ ve solun kendi içinde bir trafiği var. Bunu bozan tek parti Vatan Partisi. Vatan Partisi’ne AKP’den de, MHP’den de, CHP’den de, HDP’den de geliyor. Neden? Çünkü Vatan Partisi coğrafya olarak Türkiye’yi kucaklıyor; sınıflar olarak işçisinden çiftçisine, sermayedarından esnafına, zanaatkârına, kamu çalışanına, tüccarına, sanayicisine kadar hepsini kucaklıyor. Gencini, tecrübelisini, kadınını erkeğini kucaklıyor. O da çok önemli.
Şimdi gençlik içinde birinci partiyiz. Bütün partilerin gençlik gücünü toplasanız bizim kadar etkili olamazlar. İddialı bir söylem değil bu; sayı olarak değil ama güç olarak bugün üniversitelerde artık Vatan Partisi gençliği “Öncü Gençlik”tir. Üniversiteler huzura kavuştu, çünkü Vatan Partisi’nin öncü gençliği eli sopalı, ona buna tahakküm eden, yasaklayan bir gençlik değil. Onun gücü üniversitelerimize huzur, barış, kardeşlik ve sevgi getirdi.
Türkiye solunun bir çözüm üretmesi mümkündür. %20-25’lik bir orana sıkışıp orada debelenip durmakla sonuç alınmıyor. O makus talihi, o sınırları ve duvarları parçalayıp herkesi kucaklayan Vatan Partisi oldu. Onun için Vatan Partisi iktidara gidiyor. Solda eskiden kalan hiçbir grup kalmadı; 40-50 sene evvelki sol örgütlerin hiçbiri kalmadı. EMEP, ÖDP, TKP; hepsi silindi gitti. Tabelaları, örgütleri kalmadı. Çünkü hepsi Vatan Partisi’nde toplanıyor.
Partiniz ne partisi? Vatan Partisi; sol mu, sağ mı, milliyetçi mi? Türkiye’de devrimci bir parti. Fransız Devrimi’ndeki tasnife göre bakarsanız; tabii ki sol parti, yani kralcı değil cumhuriyetçi olan bir parti. Mustafa Kemal dönemine bakarsanız; İstiklal Savaşı çizgisinde olan, padişahçı değil Kuvayı Milliyeci olan bir parti. Emekten yana olmak anlamında yine orada. Ama halkın kafasındaki sağ-sol tasnifiyle siyaset bilimindeki tasnif örtüşmüyor. Halkın geniş kesimlerinde “solculuk uluslararasıcılıktır, enternasyonalizmdir, hatta vatansızlıktır” gibi yanlış bakış açıları var. Bu, propaganda ile oturtulmuş bir şey.
Şu tasnif çok doğru: Vatanseverler ve vatansızlar. Bunu söylediğiniz zaman Türkiye’de hiç kimse sizi yanlış anlamaz. Bugün Türkiye’de vatanseverler var, bir de Amerika’nın güdümündeki vatansızlar var. Biz vatanseverliğin merkezindeki en tutarlı, en kararlı gücüz. “Sadece biz vatanseveriz” demiyoruz, o çok büyük bir yanlış; onu diyen zaten vatansever olamaz. Tam tersine; AKP, CHP, MHP ve Vatan Partisi bir “Milli Seferberlik Hükümeti” oluşturalım diyoruz. Oralarda vatanseverlik cevheri görmesek böyle bir öneri yapar mıyız?
Türkiye soluyla ilgili bir tespit yapılır; hep Kemalizm’den etkilendi derler. Kemalizm’in kendisi devrimci, yani solcu. Devrimci demek; değiştiren demek. Kemalistler ne yaptı? Devrim yaptı. Sosyalist gelenekten, milliyetçi diye bildiğimiz MHP geleneğinden ve orta sahadan gelenlerin bir arada olduğu bir dönem; Kurtuluş Savaşı dönemi. 1800’lerin sonlarında Türkiye’de sosyalistlik, milliyetçilik ve halkçılık beraberdi. Namık Kemal’in Paris Komünü’nü öven yazıları vardı. Bütün ezilen dünya ülkelerinde milliyetçilik, emperyalizme ve kapitalizme karşı olduğu için aynı zamanda solculuk olarak çıktı.
Atatürk’ün 1905 notlarında “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” yazar. Bu ayrışma 1945’te Amerika’nın gelişiyle başladı. Amerika; halkçılara “milliyetçi olmayın”, milliyetçilere “halkçı olmayın”, sosyalistlere “milliyetçi olmayın” dedi. Türk devriminin geleneğindeki o bütünlüğü birbirinden kopardı. Vatan Partisi’nin bulduğu büyük çözüm; tarihimize bakıp o devrimci, milliyetçi ve halkçı gelenekleri yeniden birleştirmektir. 2000’lerden beri bu fikri savunuyoruz ama biz 1970’ten beri Kemalist Devrim’e bağlıyız. İlk Türkçülerin, Türk Yurdu dergilerinin hepsine bakın; istisnasız hepsi halkçıdır, sosyalisttir. Onlar için “sol” diye bir terminoloji yoktu ama yaptıkları iş devrimciydi, ilericiydi. Bugün de yapmaya çalıştığımız, bu tarihi köklere tutunarak Türkiye’yi yeniden birleştirmektir. Sağda, yani salona göre sağda oturanlar muhafazakâr, solda oturanlar da cumhuriyetçi. Yani solculuğun kökü cumhuriyetçiliktir. Ama ondan sonra tarih içinde nasıl bir anlam kazanıyor? Tutucular, “Ben koruyayım, aman değişmesin” diyorlar. Size daha önce sorulmamış yeni bir soru soracağım. Düşündünüz mü bilmiyorum; halkçıları saydık, milliyetçileri saydık, sosyalistleri saydık, sıra İslamcılara geldi. İslamcıları nereye koyacağız? Milliyetçi olanları, vatansever olanları da bu işin içinde. İslamcı kalarak insan vatansever olamaz mı? Olur. Yani bir insan hem İslamcı hem vatansever olabilir; hem İslamcı hem sosyalist olabilir. “Olmalı” diyorsunuz hatta. “Olmalılarla” konuşmuyoruz, “olur” diyoruz.
Dünya tarihinde de Türkiye tarihinde de önemli örnekler var. Mesela Cemalettin Afgani; modernleşmeci diyebiliriz ama aynı zamanda İslamcı, vatansever, milliyetçi diyelim. Türkiye’deki İslamcıların önemli bir kısmı vatansever, milliyetçi damardan gelir. Kurtuluş Savaşı’na katılan İslamcılar var, Mehmet Akif’i alalım mesela. Mehmet Akif hep yoksullardan yanadır, hammallardan yanadır, savaşan askerden yanadır, emekçiden yanadır. Mehmet Emin Yurdakul’u alalım; o milliyetçidir, İslamcı değildir.
Mesela partinize katılımlarda İslamcı göremiyor muyuz? Öyle çalışmalar olacak mı? Bence olmalı. Ben görüyorum, açık mısınız? Bu partinin programını kabul eden herkese, “Sen necisin?” demiyoruz. Geldiği anda o kişi Vatan Partilidir. Bizim partimize katılanlar arasında kendisini İslamcı olarak tanımlayanlar da var. Türkiye çapında çok meşhur insanlar olmayabilir ama varlar. Peki, Türkiye İslamcılığını siz şahsen ne kadar tanıyorsunuz? Yeterli buluyor musunuz? Çok iyi tanımıyorum ama okuyorum. Türkiye’de yüzde 50’ye yakın oy aldılar, on beş senedir Türkiye’yi yönetiyorlar. Onlar İslamcı değil mi? AKP tam bir İslamcı parti değil, önder kadroda neoliberaller de var. Doğrudur ama ana damar, iskelet İslamcıdır. Ayrımlarını sonra görelim isterseniz; yenilikçi ve gelenekçi diye ayrıldılar. Gelenekçiler Erbakan tarafında kaldı.
Erbakan’ı şahsen tanır mısınız? Beraber bir yıldan fazla hapis yattım. Geceleri matematik problemleri çözmeye çalışırdım, o da tuvalete kalkarken uğrardı. Hapishane arkadaşımdı. Ayrıldıktan sonra da her bayramda rahmetli Erbakan bize 15-20 kilo baklava yollardı. Çok kibar bir insandı. Kirazlıdere’de, “Liderler Hapishanesi”nde bana haber yolladı, odalarımıza misafirliğe geldi. Ergenekon sürecinde doğrudan ya da dolaylı bir mesajı oldu mu? 2011’de kaybettik, mutlaka olmuştur ama hatırlayamadım. Ondan evvel Kıbrıs mitinglerinde, faaliyetlerde sık sık beraber olduk. Telefonla görüşmelerimiz oldu. Erbakan oldukça ciddi, ilgili, birikimli ve vatansever bir insandı. Aramızdaki diyalog çok iyiydi. Yaşça benden büyük olduğu halde, bir kapıdan geçerken “Siz buyurun” diye birbirimizle nezaket yarışına girerdik. Onun hapishanedeki en iyi arkadaşı da rahmetli Durmuş Uyanık’tı; beraber dama oynarlardı. Türkeş de Durmuş Uyanık’ın dama arkadaşıydı. Eminim şu anda yaşıyor olsalardı, Türkeş kesin vatansever çizgide olurdu ve sağ-sol kavgasının içinde kesinlikle yer almazdı. Erbakan için de aynısını düşünüyorum; ikisi de aynıydı.
Değerli izleyiciler, programı şöyle kapatalım: Cumartesi sabahı saat 10.00’da Ankara Arena’da, yurttaşlarımızı bekliyoruz. Gelsinler Vatan Partisi’ni izlesinler, görsünler. Kongreden sonra Vatan Partisi’ni daha somut konuşacağız. İlk gün hem benim önemli mesajlar vereceğim bir konuşmam var hem de Türkiye’nin ilk kadın orkestra şefi Sayın İnci Özdil’in yönettiği bir sanat gösterisi var.
Programımız burada sona erdi. Haftaya tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın. Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde 50-52’ye döndüğü bir durum tasviri, Türk milletinin ayağa kalktığı bir dönem. Bu ülkedeki yangını söndüreceğiz. Birleşmek güzel; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

