Çıkış Yolu • 31.03.2017

Çıkış Yolu • 31.03.2017

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye döndüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahşere çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu nedir ki bu yangın? Irak’taki bu… Hayır da birleş, birleşmek… Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Değerli izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu”yla birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek. Bir an İşçi Partisi diyecektim, neyse, fark etmiyor. Gündem gerçekten yoğun. Konuşacağımız önemli konular var bu akşam. Biraz aykırı gideceğiz. Vatan Partisi kurultayından aldığım yetkiyle biraz hukuk konuşacağız, çeşitli yönleriyle hukukla başlayacağız. Merhaba, hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, merhaba. Bugün çok yoğun olduğunuzu anlayabildiğim kadarıyla oturup yüz yüze konuşamadık bile, ne yapacağız? Evet, burada karşılaştık.”

Şimdi hukukla başlayalım. Galatasaray Mali Kongresi’nde alınan ya da alınamayan, bazılarına göre vaktinde alınamayan kararlardan dolayı bir tartışma oldu. Kahramanları Hakan Şükür ve Arif Erdem; Galatasaray’ın eski ünlü futbolcuları. Önce bunların ihracının reddi yönünde karar verildi, sonra yönetim kurulu kararıyla bunlar ihraç edildi. Cumhurbaşkanı bunu pek yeterli bulmadı ama sonuçta böyle bir ihraç gerçekleşti. Bir insan sırf suçlandı diye hukuken böyle kararlara muhatap olmalı mı?

“Bir kesin hüküm kurulmadan insanları suçlu ilan etmek doğru değil. Galatasaray Kulübü’nün içinde bir yuvalanma olmuş olabilir ama bu, hemen suç demek değildir. Suç, Ceza Kanunu’nda tanımlanması gereken başka bir şeydir. Yanlışla suçu karıştırmamak gerekiyor. İnsanların belli eğilimleri, sempatileri farklı şeylerdir. Hakan Şükür ve Arif Erdem’in bir terör örgütüyle ilişkileri olup olmadığını bilmiyoruz; bu, ideolojik görüşlerden tamamen ayrı bir meseledir. Bugün öyle bir noktaya geldi ki, FETÖ mensubu olmak, bir terör örgütü mensubu olmaktan çıktı; her şey aynı torbaya atılıyor. Buna dikkat etmemiz lazım. Ceza hukukunda ‘kanunsuz suç olmaz’ ilkesi devrimsel bir kazanımdır; kanunda tanımlanmayan bir suçtan dolayı kimseyi mahkûm edemezsiniz. Mahkeme karar vermeden bu tür damgaları yapıştırmak doğru değildir.”

Üç yıl öncesine kadar siz de hapisteydiniz, altı yıldan fazla hapis yattınız. Bir anlamda yargısız infaza uğradınız ve hukuken beraat ettiniz. Şimdi size o operasyonu yapan kuvvetlere benzer bir operasyon yapılıyor. Kamuoyunda, örgütün taraftar ve alt kademesine çok fazla uğraşıldığı, oralarda çok fazla mağduriyet yaratıldığı yönünde geniş bir kanaat var. Buna karşı sizin diyeceğiniz bir şey olmalı diye düşünüyorum.

“Benzer operasyonlar fikrine hiç katılmıyorum. Bize karşı yapılanlar baştan sona kurguydu, düzmece deliller üretildi. Ama şimdi FETÖ’ye karşı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar hakikate dayanıyor; 15 Temmuz darbesini yaşadık. Amerika’nın Gladyosu o gece ezilmiştir, bu büyük bir başarıdır. Arkasından gelen polis, yargı ve TSK içindeki temizlikler Türkiye için çok hayırlıdır. Fakat hedefe, amaca uygun kovuşturmalar yürütmek gerekir. Hedefi çok genişletirsek karşı güçlere müttefik sağlarsınız. Şu anda gördüğüm en büyük zaaf, merkezi bir stratejinin olmaması; operasyonlar dağınık yürütülüyor. Bu durum hem başarısızlığa yol açar hem de hukuk devletine zarar verir.”

Siz “davaları fazla genişletmemek lazım” diyorsunuz. Avukatlarınızın FETÖ davasında, darbeye karışmamışsa suçlu bile olsa savunma yapabileceğini söylüyor musunuz?

“Genel olarak avukatlar görevlerini yapabilirler. Bir avukat bir caninin de suç işlemiş başka birinin de avukatlığını üstlenebilir ve üstlenmelidir. Çünkü biz şahsı değil, adaleti ve hukuku savunuyoruz. Ancak biz partimiz olarak, darbeye karışmış kişilerin savunmasını almamaları konusunda arkadaşlarımıza talimat verdik. Bu, bizim tercihimizdir.”

Gazeteci olarak çeşitli mahfilleri dolaşıyorum; FETÖ’cü olmasalar bile farklı çevrelerden yaygın işkence yapıldığı, cezaevlerinde bunalıma girmekten dolayı kırka yakın intihar olduğu söyleniyor. Sizin bu konudaki araştırmanız nedir?

“Kesinlikle işkence yok. Darbe gecesi küçük çatışma ortamlarında darplar yaşanmıştır ancak cezaevlerinde ve sorgulamalar sırasında işkence kesinlikle yoktur. İntiharlar da belirtildiği gibi kırka yakın değil, tek rakamlıdır ve bunlardan azdır. Bir insanın intihar durumuna düşmesi zor bir şeydir ancak burada ‘adam öldürme’ gibi bir durum görmüyoruz.”

Askeri okullardan topluca çıkarılan 16 bin öğrenci var. Haklarıyla kazanan, suçsuz gençler de tasfiye edildi. Bunlara bir çözüm getirmek gerekmiyor mu? Türk ordusu için büyük bir boşluk doğdu.

“Bu 16 bin gencimiz büyük bir kayıptır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin elindeki bu gençleri alır, yeniden eğitir ve Türk subayı karakteri verir. Fethullah’ın etkisini kırmak istiyorsanız, Türk devletinin eğitim gücüne güveneceksiniz. Türk subayının ideolojisini, imanını onlara verirseniz bu iş çözülür. Yeniçeri Ocağı’nda Osmanlı bunu yapmıştır, biz de yapabiliriz. Biricik çözüm budur.” Balkanlardaki çeşitli halkların Hristiyan çocuklarını alıp yetiştiriyor, Türk ailelerinin yanına veriyorlar. Devletin merkezi güvenliğini onlara emanet ediyorlar. Yeniçeri Ocağı; düzenli bir ordudur, padişahın merkezi gücüdür. Taşradaki kuvvetler ise tımar, zeamet ve has sistemiyle gelen sipahilerdir. Yeniçeriler, devletin ve padişahın güvenliğini temsil ederler; devlet onlara güvenir.

Yeniçeri, Hristiyan çocuğu olduğunu, annesinin memesinden koparılıp getirildiğini ve eğitimden geçtiğini bilir; ancak devlete sadıktır.

***

— Bir ara verelim mi?
— Buyurun.
— Peki. Değerli izleyiciler, devam edeceğiz. Bizden ayrılmayın.

***

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Programımız devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Harp okullarından topluca çıkarılan askeri öğrencilerle ilgili konuşuyorduk. Siz bir ilke getirdiniz: “Osmanlı’nın Yeniçeri’de yaptığını Cumhuriyet neden bu öğrencileri dönüştürmede kullanmıyor, cesaret etmiyor?” dediniz.

Cumhuriyet’in ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok büyük bir birikimi ve gelenekleri var. Bunları iyi eğitirseniz zaten başımıza bu işler gelmez. Yani Türk subayının karakterini, alması gereken eğitimi ve manevi birikimi onlara verirseniz sorun çözülür. Siz bu görüşü oluştururken kendi asker kökenli yöneticilerinizle mutlaka istişare etmişsinizdir. Oradan bir itiraz veya “risk” uyarısı geldi mi?

Kendine, yani Türk devletinin birikimine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneklerine güvenmezseniz her türlü risk oluşur. Tabii bunun bir şartı var: O insanları eğitme, dönüştürme ve bir kalıba sokma kararlılığıyla hareket etmelisiniz. Eğer bu eğitimi vermezseniz ve onları başıboş bırakırsanız, bahsettiğiniz riskler gerçekleşir ve büyük tehlikeler doğar. Ben bu fikirlerin sözde kalmasından ziyade rapor veya yazılı teklif haline getirilmesinden yanayım. Yazmak iyidir; naçizane tavsiyem, bu konuda devletin ilgili birimlerine bir rapor sunmanızdır.

Evet, zaten biz bunu yazmanın ötesinde; Merkez Karar Kurulu üyemiz ve Silivri çadırlarının sorumlusu Sayın Hıdır Hokka’nın önderliğinde Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya gibi Türkiye’nin çeşitli yerlerinde nöbet başındayız. Askeri okullar açılsın; ikincisi, ihraç edilen öğrenciler tekrar alınsın. Çünkü burada 1., 2., 3. ve 4. sınıf öğrencileri var. Bir boşluk doğdu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sadece 4 yıllık değil, önceki askeri okul dönemini de düşünürseniz muazzam bir boşluk oluşuyor. Bu çok tehlikeli. Onların yerine üniversitelerden, dışarıdan eğitim almamış kişiler getirilecek diye endişe ediyorum.

Türk ordusunun yeniden yapılanması gerekiyor. 1945’ten bu yana NATO döneminde Türk ordusunun temelleriyle oynandı. Oysa Türk ordusunun binlerce yıllık bir birikimi, bir Cumhuriyet ordusu geleneği vardı. 1800’lerin sonundan itibaren zadegan (soylu) olmayan, Anadolu’dan çıkan; milliyetçi, devrimci, halkçı bir Türk subayı ve onun Cumhuriyet ideolojisi oluştu.

“Zadegan olmama” süreci 18. yüzyılın sonlarında, II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırması ve sonrasındaki askeri reformlarla başladı. Türk ordusu, Anadolu’daki Türk köylüsüne dayandı. Çanakkale Savaşı’nı onlar kazandı. 1908 sonrası İttihat ve Terakki zamanında yapılan tasfiyeler, Türk ordusunu yeniden dinamik hale getirdi; Birinci Dünya Savaşı’ndaki o direnişi bu sayede gerçekleştirdik.

Bu karakteri anlatan Oktay Yıldırım’ın “Mehmetçik” kitabı var; cezaevinde yazılmıştır, çok önemlidir. Mehmetçik demek demokrasi demektir. Çünkü her Türk, 20 yaşına gelince askerlik yapar. Genel askerlik Cumhuriyet ile milleti kaynaştırmıştır. Mehmetçik; eli silahlı halktır, ailesinden koparılmış bir Yeniçeri değildir. Sınıfsal kökleri itibarıyla halka bağlıdır.

***

— İki gün sonra 30 Mart. 1972’de Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmişleri kurtarmak adına bir eylem yaptılar. Kızıldere’de kıstırıldılar ve öldürüldüler. 35 yıl oldu.

— Yapılan o iş bir cinayettir. Kuşatılmış bir evde kaçma ihtimalleri yoktu; sağ olarak ele geçirilebilirlerdi. Mehmet Eymür, o dönemdeki operasyonları marifetmiş gibi anlatıyor; Nahrel Baret’teki ve Kızıldere’deki olaylarda dahli olduğunu açıkça söylüyor.

— Mahir Çayan’ı tanır mıydınız?
— Tanırım. O eylemden önce Ankara’da benimle görüşmek için arıyordu. Ben o sırada Söke’de, Beşparmak Dağları’ndaydım. Aramızdaki Kamil Dede ile görüştü. Ben o dönemde ona, İngiliz teknisyenlerini kaçırmanın yanlış olduğunu, bunun bir intihar eylemi olacağını söyleyecek adam olduğum için arıyordu. Mahirler de bunun bilimsel sosyalizmde yeri olmadığını biliyordu ama bir “delikanlılık hukuku” çerçevesinde hareket ettiler.

Deniz Gezmişlerin kurtarılması şansı doğmuştu. Süphi Karaman ve Necdet Uğur’un anlattığına göre, senatoda idam kararı reddedilecekti. Ancak Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’e düzenlenen suikast gibi olaylar ortamı gerdi. İsmet Paşa, Necdet Uğur’a idam karşıtı bir konuşma yapması talimatını verdi. Uğur, mecliste çok etkileyici bir konuşma yaptı ve İsmet Paşa kürsüye kadar gelip onu alkışladı.

***

— Latin Amerika’ya gidelim. Partinizden bir heyet Meksika’daki Emek Partisi kongresine katıldı.

— Evet, Yunus Söner ve Özgür Uyanık’tan oluşan iki kişilik bir heyetle katıldık.

*(Haber metni)*

— Suriye’yi, İran’ı, Irak’ı, Moskova’yı anladık da Latin Amerika’da ne yapıyorsunuz?
— Biz her sene katılıyoruz. Meksika’da her yıl geleneksel olarak “Dünya Partiler Konferansı” yapılıyor. Sol eğilimli partiler mi? Sol eğilimli vatansever partiler, sosyalist partiler… Vatanseverlik de zaten solun bir parçasıdır. Biz her sene bu kurultaylara katılıyoruz. Yunus Soner; İngilizce, Almanca ve İspanyolca dillerine hâkimdir. İngilizce ve Almancayı ana dil düzeyinde bilir, İspanyolcası da çok iyidir. Kurultaylarda daima bir konuşma yapılıyor ve partimizin oralarda önemli bir itibarı var.

Bu kurultayda alınan iki karar tasarısı devrim niteliğindedir. Neden mi? Birincisi, yurt dışında sürekli “tokat yediğimiz” bir konuda ilaç gibi geldi. “İkinci İsrail” ne demek? Kürdistan. Oralarda bu kavram o kadar revaçta ki… Ama Kürdistan dememek lazım; biz tırnak içinde “İkinci İsrail” diyoruz. Zaten bu ifadeyi kullandığımız için onları ikna edebiliyoruz. Onlara, “Burada Kürdistan olmaz, olsa olsa ikinci bir İsrail olur” diye anlatıyoruz. PKK, Kürdistan ve Kürtçülük akımları Latin Amerika’dan Avrupa’ya kadar sol partiler arasında çok destekleniyor.

Dünyanın her yerinden, Rusya’dan, Avrupa ülkelerinden 41 ülkeden 272 delege katılıyor. Biz Vatan Partisi olarak 3 yıldır bu konuda çalışmalar, sunuşlar yapıyoruz ve sonunda onları ikna ettik. Geçen sene Yunus arkadaşımız çok aydınlatıcı konuşmalar yaptı, destek aldı. Bu sene ise çok önemli bir adım attık ve bir karar tasarısını resmen kabul ettirdik. Bu sadece bir bildirge değil, bir “rezolüsyon”dur; yani kongrenin nihai kararıdır. Bu kararda ABD’nin “İkinci İsrail” planı mahkûm edilmiştir.

Oradaki partileri ikna ettik ve tasarıyı, Venezuela gibi iktidarda olan prestijli bir partiyle birlikte Vatan Partisi ve Arjantin Partisi olarak sunduk. Kıbrıs konusunda da çok önemli bir adım attık. İlk defa, Kıbrıs’taki İngiliz üslerini mahkûm eden bir karar çıkarttık. Bu üsler, Kıbrıs Rum kesiminin Türk ordusunu adadan çıkartma planlarının bir parçasıdır; orayı tamamen ABD ve İngilizlerin silahlı kontrolü altına sokmak istiyorlar. Buna da onları ikna ettik ve bu iki karar tasarısı oy birliğiyle kabul edildi. Bu çok büyük bir başarıdır. Yunus Soner ve Arjantin temsilcimiz Özgür Uyanık arkadaşlarımızı tebrik ediyorum. Özgür Uyanık çok birikimli ve esaslı bir arkadaştır.

Avrupa’da çalışmalar yürütmek zor; göç ve güç dengeleri çok yoğun. Oradaki sol partilere nüfuz etmek kolay değil. Benim geçmişte, 1990-1991 yıllarında Belçika, Hollanda ve Danimarka’da başbakan ve bakan düzeyinde görüşmelerim olmuştu. 1996-2000 yılları arasında yaptığımız Avrasya konferanslarına da Avrupa’dan önemli partiler katılmıştı. O dönemde, Çin, Kore, Suriye ve Filistin’i yöneten partilerin de içinde olduğu bir girişim komitesinin oy birliğiyle başkanlığına seçilmiştim. Ancak daha sonra yaşanan tutuklamalar ve süreçler nedeniyle bu işi sürdüremedik. Uluslararası ilişkilerin her platformda son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bugünkü Alman Parlamentosu’ndaki sol partilerin liderleriyle de Berlin’de uzun görüşmelerim olmuştu; bunların hepsi kayıt altındadır. Şimdi Avrupa’daki sol partilerde emperyalizme karşı mevzilenemedikleri için bir kafa karışıklığı var ama Vatan Partisi, Avrupa partileri üzerinde olumlu etkiler yaratmaya devam ediyor.

Almanya Cumhurbaşkanı’na gönderdiğimiz mektuba ve hediyemiz olan Goethe’nin “Doğu-Batı Divanı”na gelince… Goethe, Alman aydınlanmasının ve şiirinin en büyük temsilcisidir. Onun olgunluk eseri olan “Doğu-Batı Divanı”, Doğu uygarlığına ve İslam aydınlanmasına duyulan derin bir hayranlığın ürünüdür. Goethe, Firdevsi ve Mütenebi gibi İslam filozoflarını ve Mutezile ekolünü akılcılıkları nedeniyle baş tacı eder. Goethe’nin Hz. Muhammed’e ve İslam’ın büyük kadın şahsiyetlerine (Hz. Hatice, Hz. Fatma, Hz. Ayşe, Hz. Meryem) duyduğu hayranlık çok iyi bilinir.

Biz, 3 milyon Türk’ün yaşadığı Almanya ile dostluğumuzun köklü temellerini hatırlatmak için bu kitabı hediye ettik. Kitabın Almanca-Türkçe karşılıklı basımını, deri üzerine el işi Türk motifleri işlenmiş özel bir baskıyla Sayın Steinmeier’e ilettik. Rahmi Saltuk dostum “Goethe’nin karşılığı Atatürk değildir” demişti; haklıdır, biri şair ve filozoftur, diğeri büyük bir devlet adamı ve devrimcidir. Ancak ikisinin de devrimci bir ruhu temsil ettiği aşikârdır. Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier’in de Atatürk’e büyük bir saygısı vardır; kendisi dışişleri bakanı iken “Biz ne şanslıyız ki Atatürk Türkiye’sinden insanlar ülkemizde yaşıyor” demiştir. Steinmeier’in, Ermeni soykırımı gibi meseleleri kurcalamanın yanlış olduğunu ifade etmesi de kıymetlidir. Şimdi, onun yemin törenindeki konuşmasını ve Türkiye’ye dair mesajlarını dinleyelim. Bir dakika. Evet. Alman Cumhurbaşkanı’nın eleştirileri ya da bana göre uyarıları böyleydi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da buna bir cevap verdi. Altı numaralı bandımızı rica edelim.

Üzülerek söylüyorum; hiç istemezdim böyle bir şey olsun. Almanya Cumhurbaşkanı, iyi arkadaş olduğumuz halde bir açıklama yaptı. Sizi hedef alan bir açıklama yaptı, özellikle sizin adınızı zikrederek yaptı. Yani bu açıklamayı yapmasından dolayı kendisine teessüf ediyorum. Keşke böyle bir açıklamayı yapmamış olsaydı. Eğer ben Almanya’daki faşizan baskıları söylüyorsam bunu tanımı içinde söylüyorum. Nazi benzetmesini yapıyorsam bunu yine tanımı içinde söylüyorum. Aynı şey Hollanda işinde de geçerli.

Steinmeier’in sözlerini ve Sayın Erdoğan’ın buna cevabını beraber dinledik. Şimdi efendim, bakın; Sayın Steinmeier’in konuşmasında Sayın Tayyip Erdoğan’ı hedef alan hiçbir şey yok. Tam tersine “Geçmişte bazı yaptıklarınız var, onları bozmayın” diyor. Bir el uzatma ve dostluk çağrısı var. Ama onların da hakkı olan bir şey var; “Nazi” benzetmesi konusunda hassas olmaları. Bugün Almanlara yapılacak en büyük hakaret Nazi benzetmesidir. Onun kadar ağır bir sövgü yok. Çünkü 10 milyon Alman, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler yüzünden hayatını kaybetmiş.

O bakımdan bizim devlet adamlarımızın bağırarak, çağırarak “Siz Nazisiniz, faşistsiniz” demesi… Şimdi “faşizan” diyerek biraz yumuşatılmaya çalışılıyor ama bu da düzeltilmiyor. Yani “faşist”i “faşizan” diyerek hafifletemezsiniz. Siz faşist veya Nazi dediğiniz zaman tabii ki onlar buna bir cevap verecek. Cevaplarına dikkat ederseniz bir karşı saldırı yok; son derece ılımlı, yumuşak bir şekilde bu suçlamaların gerçeğe uymadığını söylüyorlar. Bizim yöneticilerimiz, Alman Devleti’ne karşı Türk devlet erkanına ve adabına uygun bir tavır almamışlardır. Devlet geleneğimizle hiçbir şekilde bağdaşmayan bir söylem tutturulmuştur. Tarihimizde bu şekilde hakaretler yok.

Karşı taraf ise “Biz Nazi veya faşist değiliz” demenin ötesinde bir suçlama yapmadı. Steinmeier’in konuşmasında, “Aman dostluğu bozmayalım” diyor.

Şimdi birkaç olgu aktaracağım. Batı ve Erdoğan konusuna topluca geçeceğiz. Geçen haftaki programda Alman BND örgütünün 15 Temmuz ile ilgili raporunu konuşmuştuk. “İkna olmadık, bu işin arkasında Fethullah Gülen olduğundan ikna olmadık” diyorlar. Bu hafta Alman Anayasayı Koruma Örgütü başkanının da alaycı, galiz, çok çiğ ve sığ bir açıklaması var. “Türk devleti, darbenin arkasında Türkiye dışında yaşayan bir kişi olduğuna dair ikna etmiş midir?” gibi bir tekrara varıyorlar.

İngiltere Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nin raporu ise biraz daha esnek. “Evet, darbenin içinde FETÖ’cüler var” diyorlar fakat “Bu durum, emrin Fethullah Gülen’den geldiğini göstermez” diyerek özetliyorlar. Avrupa’da ve Almanya’da “Bu işin arkasında Fethullah Gülen vardır” fikrine kalın bir şekilde ikna olmadıkları belirtiliyor.

Biz Vatan Partisi olarak 1970’lerden beri Fethullah Gülen örgütünün bir terör örgütü olduğunu ve CIA’ya bağlı olduğunu anlatıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri ve Atlantik sistemi içindeki ülkeler bu yüzden reddediyorlar, çünkü planları bozuldu. Bir darbe teşebbüsünde bulundu Amerika ve o darbe ezildi.

İngilizler ve Almanlar ne durumda? İngilizler Amerikalılarla beraberdir. Almanya’nın içinde ise iki Almanya var. Almanya’da Atlantikçiler ve Milliciler arasında çok sert bir kapışma başladı. Geçen hafta Spiegel dergisi Amerikancıları “ihanetle” suçlayan bir kapak attı. İhanet sözcüğü Alman yüksek siyasetinde pek kullanılmaz. Amerika da Almanya’nın Volkswagen gibi önemli şirketlerine yaptırımlar uyguluyor. Trump, ihracat yapan Çin ve Almanya’yı hedef alıyor. Almanya-Amerika çelişmesi çok keskinleşti. Türkiye’nin bunu çok iyi görmesi ve değerlendirmesi lazım.

Siz “Düşman, Nazi, faşist” diyerek siyaset yaparsanız, onun tepkisi karşısında daha da gerginleşirsiniz. Bu şekilde vatan savunulmaz, Fırat Kalkanı’nda başarıya ulaşılmaz. Türkiye’nin diplomatisi maalesef “ilişki bozan” bir noktaya geldi. Davutoğlu döneminden sonra “Dostlarımızı çoğaltacağız, düşmanlarımızı azaltacağız” denmişti ve Rusya ile önemli adımlar atılmıştı. Peki neden şimdi bozuşma zinciri oluşturuldu? Bir merkezden strateji belirlemek yerine anlık, fevri, kontrolsüz çıkışlar görüyorum. Devlet aklı göremiyorum.

Tayyip Erdoğan’ı Batı’nın devirmek istediği çok açık. 15 Temmuz’da hamle yaptılar, başarılı olamadılar. Şimdi de referandum üzerinden bir planları var. Amerika bugün Türkiye’nin yönetimini denklem dışına çıkarıp, Abdullah Gül, Kılıçdaroğlu, FETÖ ve HDP eksenli bir hükümet kurmak istiyor. O zaman seyredin Türkiye’yi.

Erdoğan’ın batıdan gelen bu saldırıya tek başına karşı koyma gücü yok. Çözüm; milletin bütün güçlerini birleştiren, Kılıçdaroğlu’nu, MHP’yi ve Vatan Partisi’ni de bu yükün altına sokan bir milli seferberlik hükümetidir. Türkiye’yi kurtaracak olan budur. Bunun dışında bir çözüm yok. Mutat olduğu üzere size, Vatan Partisi’ne ve Aydınlık’a çattı. Ağır suçlamalarda bulundu. Aynı konuşmaları içinde yeni, hatta çok yakın zamanda bir darbe girişimi olabileceği tespitinde bulundu ya da açıklamasında bulundu. Bunları bir dinleyelim, onun üzerine bir konuşalım. Ben yönetmenimizden rica ediyorum; bir, iki, üç nolu bantlarımızı peş peşe versin.

“Asıl felaket Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Cumhuriyet mitinglerini kaldıraç olarak kullanan Cumhuriyet Halk Partisi, eli kanlı aydınlıkçılar, baharla birlikte yeni bir askeri müdahale için açık ve örtülü çağrı yapan demokrasi dışı gruplar, kanayan yara haline gelmiş bu sancının bir numaralı failleri olarak tarihe geçmişlerdir.”

Şimdi bazı isimler çıkmış… Neden Devlet Bahçeli sürekli her konuşmasında mutlaka size bir selam gönderiyor? Çünkü milliyetçiler Devlet Bahçeli’yi terk etti ve ona isyan ediyor; milliyetçiler Vatan Partisi ile birleşiyor, bütünleşiyor. Bakın, ben bu sorudan daha önemli şunu görüyorum: Şu konuşmayı bir değerlendirelim. Bu konuşma Türk milletini birleştirmiyor, bölüyor. Bu konuşma Türk milleti içinde kavga çıkartıyor. Türkiye bir vatan savaşı verirken, Türk Silahlı Kuvvetleri Fırat Kalkanı’nda savaşırken, polis bombaların üzerine atlarken bu konuşmalar yapılır mı? Nerelere takıldınız? “Eli kanlı”, “ölmem neceler”… Sövgüden başka bir şey yok. Böyle bir siyaset yapılır mı? Bakın, biz buna cevap veriyor muyuz? Devlet Bahçeli’ye ben onun üslubuyla cevap veriyor muyum? Eğer suçlama yapmaya kalksak, sicillerini açsak… Açmıyoruz, açmayız çünkü bir sorumluluk taşıyoruz.

Bakın, çok daha önemli bir şey söyleyeyim: Devlet Bahçeli, bırakalım Türk milletini birleştirmeyi, ülkücüleri birleştiremiyor, bölüyor. Ülkücüler arasında da kavga çıkartıyor. Ülkücülerin önemli bir kısmını en ağır sövgülerle suçluyor. Kendi dava arkadaşlarını, bırakın dava arkadaşlarını, kendi partisinin tabanının çoğunluğunu şimdi en ağır, galiz sövgülerle suçluyor. Onlara da düşman. E sen ülkücüye düşmansın, milliyetçiye düşmansın, Vatan Partisi’ne düşmansın, Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşmansın. Bunları körüklüyorsun. E o zaman bu milletin hangi sorununu çözeceksin? Böyle mi milliyetçilik yapılır? Milliyetçiliğin en önemli tarafı nedir? Milleti birleştirmek; milletin bağımsızlığı, bütünlüğü, başı dik yaşaması, milletin içinde bulunduğu savaşlardan Türk milletinin ve Türk devletinin başarıyla çıkmasıdır. Milliyetçilik budur. Şimdi Türkiye savaşırken şu konuşmaları yaparak sen Türkiye’yi nasıl bütünleştireceksin ve bu savaştan başarıyla çıkaracaksın? Eğer bunların eline düşse Türkiye, ne olacak Türkiye’nin hali? Onun için ülkücüleri bile birleştiremeyen bir Devlet Bahçeli’nin artık Türkiye’nin geleceğinde yeri yok. Bırakalım bize söylüyormuş, Türk milletini bölüyormuş, içimizde kavga çıkarıyormuş… Biz o kavgaya mukabele etmeyeceğiz, etmiyoruz. Çünkü biz o Milliyetçi Hareket Partisi’nin tabanındaki milliyetçilerin kardeşimiz olduğunu, milletimizin önemli bir parçası olduğunu biliyoruz ve onlara güveniyoruz. Onlarla bizi kavgalı hale getirecek bu provokasyonlara, bu kışkırtmalara niye gelelim?

Kışkırtma yapıyorlar. Eğer ağırlıkta olmasa da hem Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hem de Başbakan Binali Yıldırım, bütün kampanya konuşmalarında “Hayır” cephesini Fethullah’ın, PKK’nın ve HDP’nin kardeşi/arkadaşı olmakla suçluyorlar. Bir kere bunlar gerçeğe dayanmıyor. Bakın, ben “gerçeğe dayanmıyor” diye söylüyorum. Şimdi onlar, daha iki gün önce Fethullah’la beraber bizi hapse attılar. Biz mi onları Fethullah’la birleşip hapse attık? Biz, darbe geldiği zaman, 15 Temmuz gecesi Fethullah darbesi geldiği zaman onlardan önce o darbeyi göğüsledik.

Ama siz mesela bu iki lideri, iki odağı vatan savaşında “en tutarlı” demeyeyim de “daha tutarlı” odaklar olarak görüyorsunuz? E tabii, yani biz vatan savaşında Milliyetçi Hareket Partisi’ni de reddetmiyoruz. Onlar düşman tarafta demiyoruz. Onun hatırı için zaten o tutumu alıyoruz. Neyin hatırı için? MHP’nin hatırı için. MHP’nin hatırı için Devlet Bahçeli’nin bu şeylerine, hakaretlerine, bu tavırlarına karşı bir şey söylemiyoruz. Çünkü iç kavga çıkartmak istemiyoruz. Milleti bugün bölmenin, birbirine düşürmenin düşmanın işine yaradığını, bunun bir düşman görevi olduğunu çok iyi biliyoruz, görüyoruz. Biz ona gelir miyiz? O kışkırtmaya cevap verir miyiz?

Öbür tarafa geçelim… “Fethullah Terör Örgütü” diye biz koymuşuz. Bu hükümetler… Yani onları da ikide bir yüzlerine vurmak istemiyoruz ama böyle derlerse mecburen buna yol açıyorlar. Daha iki gün evvel Fethullah’la beraber koalisyon halindeydiler. Türkiye’yi yönetiyorlardı. Türk ordusunu hapse attılar Türkiye’yi bölmek için. “Evet” çıkmazsa mahvolduk anlayışıyla bu tür suçlamalara yönelen tavırlardan kesinlikle vazgeçsinler. Bunlar ülkeye faydalı olan, millete hizmet eden tavırlar değil. Millete “Evet” diyor, milleti bölmeye çalışıyor, milletin içinde kavga çıkartmaya çalışıyor. Niçin milletin güçleri, FETÖ’ye karşı kararlı olan güçler, Fırat Kalkanı’nda sağlam duran güçler birbirine girsin? Onlardan önce biz varız. FETÖ’ye karşı mücadelede de onlardan önce biz varız. Amerikan koridoruna karşı mücadelede de onlardan önce Vatan Partisi var. O zaman siz bu mücadelelerden başarılı çıkacaksanız, çıkacaksak hep beraber; o zaman birbirimize elimizi uzatacağız, birbirimizi destekleyeceğiz.

Ben Türk milletine güveniyorum. Türk milletinin önemli bir kısmı AKP’nin tabanında, önemli bir kısmı da MHP’nin tabanında. Ben o millete güveniyorum, onun için o tabanlara göre hareket ediyorum. O tabanların, eğer milletin birlik ve beraberliğine uymazlarsa, uymayanları cezalandıracağını çok iyi biliyorum. “Güvenmiyorum” diyemem. Öyleyse ne yapayım? Birlikten yana olmayayım mı? Bakın bu “güvenmeme” tavrı… Güvenmezseniz, ona güvenme, buna güvenme; peki neyle Amerika’ya karşı koyacaksınız? Kendine güvenen onlara güvenir. Bakın, ben size formülü söyleyeyim: Ben kendime güveniyorum, Vatan Partisi’ne güveniyorum, Türk milletine güveniyorum, Türk ordusuna, Türk polisine güveniyorum. Onlara güvendiğim için Türkiye’de ayağı yere basan herkese de güvenmek zorundayım. Güvenerek olumlu işler yaparım, güvenmezsem hiçbir olumlu iş yapamam.

Tuhaf dönemlerden geçiyoruz. Üstelik bu kahvehane sohbetlerinde değil, izledik işte; devlet kademelerinde, Meclis’in büyük partileri onları dillendiriyor. “Mayıs’ta, pardon baharda yeni bir kalkışmadan” söz ediliyor. Evet… Şimdi bir kere Amerika çok zorlaştı. Şunu söyleyeyim: Amerika Birleşik Devletleri’nin Türk ordusu ve polisi içerisindeki kuvvetleri çok ağır darbe yedi. Darbeyi kim yapacak? Amerika yapacak. Bugün Türkiye’nin milli güçlerinden, bazılarının söylediği gibi vatansever güçlerden, Atatürkçü güçlerden bir darbe vs. bu hiç geçerli değil. Niçin geçerli değil? Çünkü o milli güçler bugün Fırat Kalkanı mevzisinde. O milli güçler içeride teröre karşı kararlı bir duruş içerisinde. Dolayısıyla o milli güçler buralarda zaten Tayyip Erdoğan’la beraber ve o milli güçler batıdan gelen “Tayyip Erdoğan’ı devirme” tehdidine karşı da mevzilenmiş durumda. Onun için o milli güçlerden Tayyip Erdoğan’a niçin darbe gelsin? Bunun hiçbir makul sebebi yok. Atatürkçülerin bugün Tayyip Erdoğan’a darbe hazırladığı, darbe yapacağı falan bu tamamen bir Amerikan fitnesi. Neden Amerikan fitnesi? Çünkü milli güçlerin arasını açarak, Fırat Kalkanı’nda beraber hareket eden, PKK’nın üzerine yürüyen, FETÖ’nün üzerine yürüyen güçleri birbirine düşürerek Amerika amaçlarına ulaşabilir. Bu nedenle bu fitneler üretiliyor. Bu fitnelere gelenler de Amerikan planlarına hizmet eder.

Amerika kaybetti. Kaybettiği için önemli bir gücü kalmadı. Ve belki önümüzde ekonomik kriz koşullarında, halkın bu kötüleşen koşullara karşı bir tavra gireceği, hareketleneceği vesaire gibi umutlarla bu tür planlar yapılıyor olabilir. Ama Türkiye’nin Amerika’dan gelecek darbeleri yerle bir edecek gücü 15 Temmuz’a göre bugün çok daha fazla. Yani bir Amerikan planının tutma ihtimalini ben görmüyorum. Hele Vatan Partisi… Bir kere Vatan Partisi, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde örgütlenmeyi bir ihanet olarak görür. Siyasi partilerin ordu içinde, polis içinde örgüt yapması, taraftar araması, taraftar örgütlemesi gibi girişimleri… Terens olarak reddediyorsunuz. Reddetmenin ötesinde bunlar ihanettir; çünkü ordunun birliğini, bütünlüğünü korumak, ordu içinde çeşitli siyasal gruplar vesaire yoluyla bölünmelere yol açmak; yani ordunun başarısına vurulabilecek en ağır darbedir. O bakımdan bunları hiçbir vatansever…

Çok girdiğim mefillerde dile getiriliyor. Ben bunu olabildiği kadar törpüleyerek size nakletmeye çalışayım: Gerçekten baharda bir şeylerin olabileceği, hatta hedeflerden birinde sizin olacağınız, sizin ve arkadaşlarınızın tutuklanabileceği şeklinde senaryolar dolaştırılıyor. Amerika’nın hedefiyiz. Ciddiye alıyor musunuz? Amerika gibi büyük bir güçle savaşıyoruz. Tayyip Erdoğan, Amerikalıların hedefi; onun da başına her şey gelebilir. Ama Tayyip Erdoğan’dan önce Amerika’nın bir numaralı hedefinin Vatan Partisi ve onun yönetimi olduğu bütün dünyada dillendiriliyor. Yani bugün bütün Amerikan gazeteleri bunu yazıyor, Batı gazetelerinde bunlar yazılıyor. Amerika’nın hedefi olduğumuz için biz ayrıca bunlara alışığız, onu söyleyeyim.

Şu tür iddialar var: Yani “Darbe olsun ya da olmasın Perinçek’lere bir operasyon yapılacak.” Bu aslında Tayyip Erdoğan’dan gelecek ama Tayyip Erdoğan da bu işin sahibi gibi gözükmeyecek. Valla ben bu tür dedikodu, fitne, fesat bunlarla yönlenmem, onu söyleyeyim. Bunlar hem bizi hem Tayyip Erdoğan’ı yönlendirmek için üretilen fesatlar. Çünkü şunu gördü Amerika Birleşik Devletleri: Arkada kalan dönemde, özellikle 15 Temmuz’da ve daha sonrasında, Türkiye’nin… Daha da açık söyleyeyim; Vatan Partisi ile Tayyip Erdoğan ve AKP’si arasına fitne fesat sokarsa Amerika Birleşik Devletleri, kendi planladığı; Abdullah Güllerin, FETÖ’lerin merkezinde bulunduğu hükümeti kurabilir. O zaman demek ki hedef alınan güçler, düşmanın amacını ve fitnenin amacını çok iyi görecek, saptayacak.

Tayyip Erdoğan Cenab-ı Hakk’ın farkında mı? Ona sorun, Tayyip Erdoğan’a bunu yazılı olarak sorun; farkında mı, farkında değil mi? Ama şunu söyleyeyim: Biz böyle şeylerden hiçbir şekilde korkmayız. Hiçbir şekilde korkmayız çünkü bizim geçmişimiz var. Biz 12 Mart darbesini göğüslemişiz, 12 Eylül darbesini göğüslemişiz, Ergenekon, Balyoz darbelerini göğüslemişiz. Bütün bu olaylardan büyük başarılarla, güçlenerek, büyüyerek çıkmışız. Onun için biz bu tehditlerden korkmayız. Ülkemiz adına ancak bazı kaygılarımız olabilir ve onu dile getiriyoruz. Ama şunu söyleyeyim: Türkiye, Amerikan planlarını yerle bir edecek. Türkiye, Amerikan fitne ve fesatlarını da bozguna uğratacak.

Rusya konusuna geçelim. Onun için sorumlu davranmak gerekir. Devlet Bahçeli’nin de burada sorumlu davranması gerekir, Tayyip Erdoğan’ın da… Tabii, herkesin sorumlu davranması gerekir. Neden? Amerika’nın fitne ve fesadının hedefinin en başta Vatan Partisi olduğunu açıkça ilan ediyor bütün gazeteler, Amerikan gazeteleri. O zaman Devlet Bahçeli niye o Rubin’in ağzıyla konuşuyor? Niçin o fesadın merkezinde olan cihanın önemli sorumlularından Rubin’in söyledikleriyle… Bunu yapmasın. Bu çok hata, büyük hata.

Sayı konusuna da… Evet, “Hayır” gerginleştirmenin bir alemi yok. Yani 16 Nisan’a… Çünkü 17 Nisan’da o gerginliğin devam etmemesi lazım. Gerginlik olmaması lazım. Onun için 17 Nisan’a giderken şehit cenazesinde gibi olalım, hepimiz omuz omuza olalım. Bu referandum bir tercihtir, “Evet” veya “Hayır” tercihleri. Ve “Evet” de olsa, “Hayır” da olsa; hayır olacak. Ama ben iki ihtimali de ortaya koyayım: “Evet” de olsa, “Hayır” da olsa en sonunda su yolunu buluyor ve Türkiye belli bir yönde ilerliyor. O yön de belli: Bağımsızlık yönü, başı dik olma yönü, Asya ile bütünleşme yönü. Amerika’ya teslim olmama kararlılığı bu yönde ilerliyor. Onun için ne olursa olsun o yönde ilerlemeye Türkiye, birtakım zikzaklar, inişler, çıkışlar da olsa devam edecek.

Şimdi orada Vatan Partisi’ne… Süleyman Yurttaşer de sormuş, Ziraat Yüksek Mühendisi. “Vatan Partisi’nin size selamları var. Vatan Partisi bir miting yapmayı düşünüyor mu referandum için?” Evet, evet. Muş’ta bir mitingimiz olacak, 12 Nisan günü. Ve de İzmir’de mitingimiz olma ihtimali var. Ama biz mitinglerden çok şu kararı aldık: Yani mitinglerde kendi topladığımız ve bize inanan, güvenen, diyelim “Hayır” oyu verecek insanlara sesleniyoruz. Ama biz nedir? Özellikle AKP’nin tabanındaki yurttaşlarımızı, MHP’nin tabanındaki yurttaşlarımızı iknaya yönelik bir referandum kampanyası yürütüyoruz. Onların oturduğu mahallelere, onların oturduğu kahvelere, onların yönettiği sendikalara ve onların içinde bulunduğu apartmanlara gidiyoruz. O yurttaşlarımızla buluşuyoruz ve çok güzel, olumlu sonuçlar alıyoruz. Acele ediyorum çünkü süremiz az kaldı. Muş mitingini de özellikle… 12’sinde dediniz. Özellikle Muş mitingini, yani Türkiye’nin birlik, bütünlüğünü… Bakın dikkat edin, her seçimde; geçen seçimde Yüksekova’da miting yaptık, bu sefer Muş’ta miting yapıyoruz. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü Güneydoğu’dan, doğudan bütün dünyaya göstermek, o birliği sağlamak için.

Rusya konusunda bazı şeyler birikti. Rusya’nın PKK’yı, YPG’yi terör örgütü olarak görmediğini ilan etmesi, Menbiç’te, Afrin’de Türk ordusuyla PKK kuvvetleri arasına girmesi, bayrak göstermesi, onlarla ortak toplantılara katılması Türkiye’de rahatsızlık yarattı. Ben biliyorum, kendi çevremden de çok yakından biliyorum; temasta olduğum, konuştuğum insanlardan da… Buradan bazı tartışmalar başladı: “Amerika ile anlaştı mı? Ne kadar anlaştı? Taktik bir şey mi? PKK’yı Amerika’nın elinden almaya mı çalışıyor?” Neyse. Siz bu konuda kaygılı mısınız?

Şimdi bir kere Rusya büyük bir devlet ve bu yaptıkları kesinlikle büyük bir devlete yakışmıyor. Yani küçük devletler böyle ayak oyunlarıyla, diyelim Türkiye’yi belli politikalara getirmek için bu tür manevralar yapabilir. Küçük devlet politikasıdır bu ama Rusya gibi büyük, ağırbaşlı, oturaklı devletlerin böyle yapması hiç etkili olmaz. Rusya’nın çıkarları bakımından da etkili olmaz. Bunu bir kere tespit edelim ve Rusya yanlış yapıyor. Ama bu Rusya’nın yanlışını biz nasıl düzeltiriz? Kremlin’den düzeltemeyiz. Gerçi geçmişte onu da başardık, gittik Kremlin’le görüşerek başardık. Ama esas Türkiye’den düzeltiriz. Rusya’nın bu yanlışları Türkiye’nin yanlışlarına bir cevap oluyor. Hangi yanlışlarına cevap? Türkiye, Suriye ile iş birliği yapması lazım. Moskova bildirgesi bu iş birliğinin kapısını açmıştı. Mart başında Ankara’da, İstanbul’da Rusya-Türkiye heyetleri arasında görüşmeler oldu. O görüşmeleri de çok iyi biliyoruz ve Suriye ile masaya oturulması kararlaştırıldı. Ama Türkiye bu konularda kararlı adım atmayınca ve bir yandan da böyle sanki Amerika ile yaklaşıyormuş gibi görüntüler verince, Rusya da bu şekilde karşılık veriyor. Rusya’yı haklı görmüyoruz, yanlış yaptığını söylüyoruz. Ama burada biz kendi ülkemizin menfaatini, geleceğini düşünmek zorundayız. Yani bizim meselemiz Rusya ile kapışmak, Rusya ile iddialaşmak değil; sonuçta kaybeden biz oluruz. Onun için Türkiye, bir kere doğru bir strateji belirlemelidir. Nedir o strateji? Bölge ülkeleriyle beraberlik; Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür, bağımsızlığıdır ve ekonomik gelişmesidir. Rusya, bugün ikinci büyük ticaret ortağımız. Vatan bütünlüğümüz açısından beraber olmak zorundayız, ekonomimiz açısından da Rusya ile el ele olmamız lazım.

Peki, Rusya’dan böyle bir tavır bekliyor muydunuz? Öngörüyor muydunuz? Rusya’nın içinde iki farklı kanat var; biri Atlantikçiler, biri Avrasyacılar. Putin daha çok Avrasya’ya yakın. Atlantik kanadının bunu yaptığını düşünmüyorum; yapılan, devletin yukarıdan gelen iradesidir ancak belli kanatların ağır bastığı anlaşılıyor. “Atlantik kanadı” dediğiniz yine malum; Davutoğlu vardı, şimdi Binali Yıldırım var. Bu bile AKP’nin içinde neler olduğunu bize gösteriyor. Ben bunun uzun boylu sürdürülebilecek bir tutum olduğunu düşünmüyorum.

Biz tarihe nasıl müdahale edebiliriz? Suriye ile barışarak. Suriye’ye elimizi uzatacağız; cesur, kararlı olacağız. Derhal Suriye ile iş birliği yapacağız ve çorap söküğü gibi bütün bu süreci çözüp ilerleyeceğiz. PYD’yi Türkiye’yi bölen bir tehdit olarak etkisiz hâle getirmek temel hedefimizdir. Fırat Kalkanı’nda önemli başarılar kazandık, ilerledik ancak şimdi bir durgunluk, mola dönemi yaşıyoruz. Taşları yerinden oynatacak olan şey Şam’la barışmaktır; başka yolu yok. Tabii Şam’la barışırken İran’la da kararlı bir şekilde iş birliği yapacağız. Onlarla iş birliği yapınca Rusya ile iş birliğimiz güçlenecek, aynı zamanda Amerika’nın girişimleri de dumura uğrayacaktır.

Şimdi seyircilerimizden gelen sorulara geçelim. Bir kısmını zaten konuştuk, uygun olanları kısaca aktaracağım. Cevaplarımızı birer cümleyle, bazen evet veya hayır diyerek tamamlayacağız.

Gökhan Güner Bey, “Milli Seferberlik Hükümeti için Tayyip Erdoğan’a ne kadar güveniyorlar?” diye sormuş. Buna cevap verdik; güven sorusuyla dünyada yapılmış tek bir olumlu iş yoktur. Mustafa Katarcı Bey ise “Tayyip Erdoğan hangi tarikata mensup ve ne kadar güvenilir?” diye sormuş. Kendinize güvenin diyorum; ben bu “Tayyip Erdoğan’a güveniyor musun?” diyen arkadaşlardansa Tayyip Erdoğan’a daha çok güveniyorum.

Zarrab operasyonu, Türkiye-İran dostluğunu hedef alan bir operasyondur. Orada İran’a konan ambargoyu delen bir uygulama var ve bu Türkiye-İran dayanışmasıdır. Uygulamada bazı sızıntılar olmuş olabilir, hırsızlık vesaire ile ilgilenmem ama bu dayanışmanın hedef alınması Amerika kaynaklıdır.

Mersin’den Ayşe Hanım, uzman çavuş olan amcasının oğlunun FETÖ iddiasıyla cezaevinde olduğunu söylüyor ve “Biz Vatan Partisi üyesiyiz, bizden FETÖ’cü çıkmaz” diyor. Doğru söylüyor. Genel Başkan Yardımcımız Sayın Nusret Senem, Fethullahçılarla ilgili yedi ciltlik kitap yazmış, bu örgütü en iyi bilen hukukçumuzdur. Onun başkanlığında bir izleme komisyonu kurduk ve bu tür başvuruları inceliyoruz.

Latin Amerika’yı konuşurken PKK’nın pek çok çevrede “özgürlük savaşçısı” olarak kabul edildiğine değinmiştiniz; tespitiniz doğrudur. Ben Kuzey Afrika’yı da çok iyi biliyorum, 20 yıl önce gittiğim tüm o ülkelerde de durum aynıydı. Şimdi Vatan Partisi olarak bunları değiştiriyoruz.

Süleyman Yücesan, domuz etiyle ilgili bir soru sormuş. AKP’nin domuz etini serbest bırakacağını sanmıyorum. Müslüman olmayan misafirlerimiz veya turistler için yapılanları bahane ederek AKP’ye bu konuda muhalefet etmek doğru değildir; daha doğru yerlerden muhalefet edelim.

Kerkük meselesine gelince; Barzani bölgesinin bayrağının asılması ve oranın fiilen Kürt bölgesine dahil edilmiş gibi muamele görmesi kabul edilemez. Bu yürümez. Türk ordusu, Amerikan koridoruna girerek bu teşebbüsleri bozacaktır. 1945’ten beri Türk ordusunun genleriyle oynanıyor; Amerikan kültürü Türk subayının içine sokulmaya çalışıldı. Parti olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yeniden yapılandırılması gerektiğini savunuyoruz ve bu konuda çok olumlu koşullar doğmuştur.

Anket sonuçlarına gelirsek; “Evet” ve “Hayır”ın başa baş olduğu söyleniyor ancak biz “Hayır”ın %55 civarında olduğunu tespit ediyoruz. Önümüzdeki 15-16 günde “Evet”lerin %50’nin üstüne çıkma şansı pek gözükmüyor. “Hayır”ın önde olduğu apaçık ortada.

“Masayı devirirler mi?” diye soruluyor. Deviremezler. Masayı devirmek ancak Millet Meclisi’nin kararıyla olur, onun dışında kimse deviremez. Keşke AKP’de o devlet aklı olsa da referandumu savaş veya Fırat Kalkanı gerekçesiyle erteleseler; bunu eleştirmeyiz, bilakis “Çok iyi yaptınız” der alkışlarız. Ancak bu dönem artık bitmiştir.

Sözlerimi bağlayayım: Referandumda “Evet” oyu veren yurttaşlarımıza sesleniyorum; “Hayır” çıktığı zaman üzülmeyin, sarılacağız. Türkiye doğru bir çözüm üretmiştir. Şimdi gelin hep beraber Fırat Kalkanı’nda omuz omuza verelim, teröre karşı el birliği yapalım ve Türkiye’yi borçlanma batağından çıkarmak için kolları sıvayalım. Yarın Aydınlık gazetesindeki yazımda da bunları işleyeceğim.

Katılımınız için teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

Paylaş