Çıkış Yolu • 18.02.2019

Çıkış Yolu • 18.02.2019

Kaynak Yayınları’nın sunduğu Çıkış Yolu programı başlıyor. Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir Çıkış Yolu programıyla birlikteyiz. Konuğumu tanıyorsunuz; her zaman olduğu gibi Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Hemen kendisine hoş geldiniz diyorum.

Bugün çok şey konuşacağız. Öncelikle Sayın Perinçek hafta içinde Çin’e heyetli bir ziyaret yapacak. Onun esbabı mucibesini ve muhtemel beklentilerini soracağım. Ekonomiyi konuşacağız her zaman olduğu gibi. Amerika’nın Suriye’ye önerdiği yeni çekiç güç modeline ve NATO ülkelerinin bu tavrına dair yorumlarını rica edeceğiz. Ayrıca Sayın Perinçek’in son 4-5 yazısında gündeme getirdiği; halk, millet, milli, üreten gibi kavramlar üzerinden vaktimiz kalırsa bir konuşma yapacağız.

Çöken binalarla başlayalım. Birdenbire son dönemde çok mu yağmur yağdı ya da bir şeyler mi miadını doldurdu bilmiyorum; binalar peş peşe çökmeye başladı. Her semtten, her gün haber bültenlerinde ya çöken ya da çökmekte olan bir bina haberi geliyor. Neyin habercisi bunlar? Sizin sismograflarınız ne diyor? “Binalar çökmüyor, sistem çöküyor” diyeceğinizi biliyorum.

Bakın, Sayın Tayfun Tabakoğlu bizim genel başkan yardımcılığımızı da yaptı, Kartal ilçe örgütümüzün başındaydı bir tarihte. Biz bu binaların çökeceğini, o adresleri vererek 90’ların başında, yani bu binalar yapıldığı zaman söyledik. Kartal’daki o çöken binalar için; belediyeden aldığımız, oradaki vatansever ve emeksever insanlarımızın bize verdiği belgelere dayanarak ben ve Tayfun Tabakoğlu beraber basın toplantıları yaptık, dosyalarla ve belgelerle kamuoyuna sunduk. İlker Yücel, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayımız da birkaç gün önce yine o belgeleri kamuoyuyla paylaştı.

Yani biz bu binaların çökeceğini zamanında, belgelere dayanarak söyledik. Kanun dışı birtakım ruhsatlar verilmesi ve inşaat izni çıkarılması gibi hukuka uygun olmayan şartlara dayanarak bunları belgeledik. Hukuktan kopmuş, hiçbir kaygısı olmayan, tamamen rastgele ve keyfi yönetimlerde bunlar oluyor. Nasıl oluyor? Rüşvetle oluyor. Çok açık, bugün Türkiye’de inşaat ruhsatı konusunda muazzam bir rüşvet dönüyor. Bunlara da güzel, kibar adlar bulmuşlar. Maalesef bu, AK Parti belediyelerinde de böyle, Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerinde de böyle, başka belediyelerde de böyle. Bir rant, arazi rantı ve rüşvet üzerine kurulmuş bir düzen var. Aksi takdirde şu anki İstanbul manzarası olur muydu?

İstanbul’un silüeti dünya çapında bir silüetti; camileri, minareleri ve dünyadaki en güzel gün batımı burada yaşanır. Şimdi birdenbire o silüetin yerine sivri sivri göğe doğru uzanan binalar geldi. Yüksek binaya karşı değiliz, arazimiz sınırlı olduğu için yukarı çıkmak mecburiyetimiz var; ancak korunması gereken bir İstanbul var. Çok “ecdat” diyen, minareler üzerine kutsamalar yapan bir siyasi iktidar döneminde İstanbul’un silüeti bozuldu. Bunu ben söylemiyorum, İslamcı sanatçılar söylüyor, Sayın Cumhurbaşkanı da “Mahvettik” diyerek söyledi.

Yıkmak kolay, yapmak zor. Bedrettin Dalan döneminde Park Otel’e çok yüksek, acayip bir imar izni verilmişti; Nurettin Sözen yıkacağım dedi ve gerçekten yıkımı hayırlı oldu. Ama bizler yapamayacağımız şey için söz vermeyelim. En azından şunu yapabiliriz: Vatan Partisi yönetimi, 15 milyon nüfuslu bu kenti 5 milyon nüfuslu bir kente indirir. Nasıl? İstanbul’u bir sanayi kenti olarak değil de bir kültür, turizm, ticaret ve finans kenti olarak planlarsanız; fabrikaları adım adım taşırsınız. Yeni fabrikaya izin vermeyip sanayi alanlarını kıraç topraklara kaydırırsanız, iş gücü İstanbul dışına doğru göç eder.

İstanbul 15-20 milyona tırmanırken altyapı yetmiyordu. Şimdi o altyapı hizmete devam edecek, boş kalmayacak; biz bu araziyi daha iyi planlayıp parklar, bahçeler ve yeşil alanlar oluşturacağız. Zaten maalesef doğa, depremle bizi tehdit ediyor. Amcamın oğlu Doğan Perinçek de dünyanın sayılı yer bilimcilerinden biridir, diğer jeologlarımız da söylüyor; bir İstanbul depremi kaçınılmazdır. O deprem İstanbul’u yıkacak. Yıkılan yerlerin yerine yenisini yapmak yerine geniş yeşil alanlar, parklar, bahçeler, spor sahaları yani ferah, nefes alınan bir İstanbul inşa edeceğiz. Büyükşehir Belediye Başkan Adayımız İlker Yücel, “Mavi Kent” projesini çok güzel anlatıyor. Her tarafı deniz olan, iki yakası boğazla ayrılmış bir kentte denizi ulaşımda sadece %3,5 oranında kullanıyoruz. Bunu 13-15’lere çıkarmak mümkündür.

Sizin seçim bildirgenizde “Mafya-tarikat rejimi” diyorsunuz. Bu sistem 80’den sonra kuruldu. 80’e kadar Türkiye’de Atatürk’ün kurduğu ekonomi; yani korumacılık ve kamu iktisadi teşebbüsleri vardı. Kötü şehirleşme esas olarak 80’den sonra başladı. Mahalle merkezli toplum hayatı, insan ilişkileri, sevgi ve muhabbet 1980’den sonra büyük ölçüde tasfiye edildi. 12 Eylül ve 24 Ocak kararları bir milattır. Dünya ekonomisiyle bütünleşme adı altında bizi borç batağına sürükleyen, kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştiren, sosyal devleti tasfiye eden bir yoksullaştırma programıydı bu. İnsanlar bir kum tanesine döndürüldü.

27 Mayıs’a gelince; o bir vatansever, Atatürkçü girişimdi. Parlamenter rejimin önünü açtı. 1960’ta hukuk devletinin tasfiye edilmesini durdurdu ve Türkiye’yi özgürlükçü bir döneme soktu. 61 Anayasası iyi bir anayasaydı. Ancak 27 Mayıs’ın bir hatası oldu; 24 Anayasası’nı kaldırdı. 61 Anayasası’nın ikinci maddesinde Atatürk’ün “Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci” ilkeleri vardı; bunlar Türk devriminin programıydı, amentüsüydü. Onun yerine Avrupa’daki kapitalist süreçlerden çıkmış “Demokratik, sosyal, laik, hukuk devleti” formülünü getirdiler. Bu formül bizim değil ve hiçbir şeyi kurtarmadı. “Devrimcilik” kavramı olmayınca laik de, demokratik de, halkçı da olamazsınız. Bizim halkçılığımız ile Avrupa’daki sosyal hukuk devleti anlayışı aynı değildir; bizimkisi bağımsızlık felsefesine ve kamu ekonomisine dayanan bir halkçılıktır.

Tahsin Bekir Balta hocamız, o dönem kurulan anayasa komisyonunda Atatürk’ün getirdiği 1924 Anayasası’nı korumamız gerektiğini savunmuştu. Ben de o günlerde üniversiteye yeni başlamıştım ve o tartışmaları ayakta izlerdim. O günkü Türkiye’yi yöneten Milli Birlik Komitesi üyeleri de halkla beraberdi. O ruh, o anayasa tartışmaları çok önemliydi. Ona dokunmayalım ama bazı değişiklikler gerekiyor. O değişiklikleri yapalım. Eğer Atatürk’ün anayasasını korursak ileride korumak da kolay olur. Birisi gelir, yeni yaptığımız anayasaya bir tekme atar. Siz ne diyeceksiniz ona? Yeni anayasa yaparsanız “Bunu askeri müdahale getirdi” der, bir tekme atar ve tasfiye eder. Ama Atatürk’ün anayasasına dokunmak zordur.

Hangi etki, 1924 Anayasası’nı toptan kaldırmaya götürdü? Bence bunun kökü 1945-1946 yıllarıdır. Milli Birlik Komitesi’nde ve üniversitede bir “yenilik budalılığı” vardı. “Yeni bir anayasa yapacağız” falan diyorduk. Biz de gençler olarak o zaman “yenilik olsun” demiştik. Tahsin Bekir Balta’nın o tutumunu o sırada anlayan çok az insan vardı. İsmet İnönü’nün tutumu neydi, hatırlıyor musunuz? İnönü de 1961 Kurucu Meclisi’ndeydi ve yeni anayasanın yapılmasına katıldı.

O dönemde milliyetçilik tartışmaları oldu. Mesela birtakım ilericiler… Pardon, bu tartışmaların zabıtları var mı? Var, okudum onları. “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” adlı kitabımda bunlar çok iyi anlatılır. Orada çok ciddi tartışmalar oldu. CHP’lilerin önemli bir kısmı milliyetçiliğe karşı çıktı. İlericilerin de önemli bir kısmı milliyetçilik maddesini istemedi. Ama milliyetçiliği savunanlar da vardı; mesela Sopi Karaman savundu. Milliyetçilik karşıtlığı ta o zamandan varmış.

Orada şöyle bir şey oldu: Altı Ok nasıl çıkartıldı? “Efendim, Altı Ok bir programdır ama Altı Ok’u savunmayan bir parti de olabilir. Biz bunu anayasaya koyduğumuz zaman, Altı Ok bütün partiler için bağlayıcı hale geliyor, bütün partiler Altı Okçu oluyor” dediler. Mantığı yok mu? Mantık bu; yanlış. O, devletin temelidir. Nasıl bugün siz “demokratik, sosyal hukuk devleti”ni anayasaya koyuyorsanız, anayasa devletin temel prensiplerini ve programını ortaya koyar. Devlet, stratejik hedeflerini anayasada ifade eder. O bakımdan Altı Ok, Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik hedeflerinin bir özetidir. Ondan vazgeçerseniz ekseni, omurgayı kaybedersiniz.

1960 darbesi, 1924 Anayasası’nın değiştirilmesinin çok ciddi bir hata olduğunu düşünen Tahsin Bekir Balta gibi anayasa hukukçularının itirazlarına rağmen gerçekleşti. 1946’da çok partili rejime geçildi; aslında o dönemde değişen sistemin anayasası 1960’ta geldi. Çok partili rejim, yeni bir anayasa yapmadı ama Batı’ya doğru bir açılma oldu. 1945’te İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Amerika büyük bir itibara sahipti; devletlerin içerisinde kurtarıcı gibiydi. Sovyetler Birliği esas yükü taşımasına rağmen Amerika’nın da demokratik devletler bloğunda çok büyük bir prestiji vardı. O ortamda Türkiye çok partili düzene geçti. 1924 Anayasası her şeye rağmen Türk devriminin anayasasıydı; 1946’daki geçiş ise Batı ile Türkiye’nin bütünleşmesi sürecinin kapısını açtı.

1961 Anayasası esas olarak devrimci bir anayasadır; Atatürk devriminin bir uzantısı olmakla beraber, Türkiye’nin 1946’dan sonra Atlantik sisteminin içine girdiği koşullarda yapıldı. 1960 devriminin ikili bir karakteri vardır. Türkiye’nin gemisi Atlantik sisteminin içinde giderken, geminin kaptanları bir süre ona muhalefet etmeseler bile Atatürk devriminin izlerini taşıyan önemli uygulamalar getirdiler. 1960 devrimi, Türkiye’nin Atlantik sistemi içindeki macerasına son vermedi.

Celal Bayar’ı hapse atan, Adnan Menderes’i idam eden 1961 yönetimi, bir yandan da tıkanmış olan sistemin önünü açtı. Mecliste bir Tahkikat Komisyonu kurulmuştu, yargı yetkisini üstlenmek anayasanın çiğnenmesiydi. Basın hürriyetine yönelik baskılar, muhalefete uygulanan zorbalıklar Türkiye’yi bir yere doğru sürüklemekteydi. 27 Mayıs olduğunda babam Sadık Perinçek Elazığ’daydı; “Doğu, çok iyi oldu, Türkiye büyük bir kardeş kavgasına gidiyordu, önlenmiş oldu” demişti. Babam daha sonra Adalet Partisi’nde milletvekili oldu ama 1961’den sonra hep 27 Mayıs’ı savundu.

Sosyalist kesimde milliyetçilik lekeli bir kavramdı. CHP içindeki liberal kanat -Turan Güneşler, daha sonra Deniz Baykal’lar- “Anayasa hiçbir şekilde partilerden birinin programını kabul edemez ve dayatamaz” diyerek milliyetçiliğe karşı çıktılar. 1960’lardan sonra CHP’den Atatürkçülük tasfiye edildi. Sonuç olarak 1960’lı yıllarda Türkiye’de bir taraftan sol rüzgarlar eserken, diğer taraftan çok kuvvetli bir liberal damar varmış.

1946’nın bir “karşı devrim” olduğu solda yaygın bir fikirdir. Ancak ben artık buna katılmıyorum; bence karşı devrim 1980’dir. Demokrat Parti döneminde kamu iktisadi teşebbüsleri geliştirildi, fabrikalar açıldı, barajlar yapıldı. Köylüye destek verildi, traktör sayısı 10 yılda 20 kat arttı. 1980’e kadar süren ekonomi, esas olarak Atatürk devriminin ekonomisidir.

Dörtlü Takrir’i veren Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan, Atatürk döneminin önemli isimleriydi. Fuat Köprülü, Cumhuriyet tarihimizin en büyük tarihçilerinden biridir; “Annales” ekolüne mensup, toplumsal ve solcu bir tarihçiliği vardır. Türk tarihini, Osmanlı’yı ve öncesindeki Selçuklu dönemini hep sınıfsal hareketler ve mücadelelerle açıklamak gerekir. Fuat Köprülü’nün tarihçiliği sadece bir tarihçilik değil, tarihsel materyalizmden büyük ölçüde etkilenmiş bir tarihçiliktir. Halil Berktay’ın Fuat Köprülü üzerine bir kitapçığı vardı; oradaki tahlilleri doğru bulup bulmadığınız sorulursa, oldukça tutarlı olduklarını söyleyebilirim. Zaten o dönemdeki o tahliller aslında benim tahlillerimdir. O zamanki arkadaşımız Halil Berktay, hapse düştüğümüz dönemde Fuat Köprülü’yü falan bilmiyordu. Daha çok Batı tarihçilerinden Türk tarihini yazıyordu ve ona göre Osmanlı Devleti, Bizans’ın bir devamıydı. Bilmeyen izleyicilerimiz için söyleyeyim; Halil Berktay, 1980 öncesinde bizim partimizdeydi, 1990’a kadar da öyle. Sonra ayrıldılar.

1971’deki hapis sürecimizde tarih tartışmalarımız oldu. O tartışmalarda Halil Berktay, Osmanlı ve Selçuklu devletlerinin Bizans’ın devamı olduğunu savunuyordu. Köprülü ise şiddetle buna karşı çıkıyordu. Ben ise Selçuklu ve Osmanlı’nın Bizans’ın devamı olmadığını, Bizans’tan etkilendiğini ancak kesinlikle onun bir devamı sayılamayacağını savunuyordum. Bizim tezimizde, bu “Bizans’ın devamıdır” görüşünü reddettik. Selçuklu, Doğu İmparatorluklarının geleneğine yaslanmıştır; tabii Bizans’tan da etkilenmiştir ama esas itibarıyla bu, Hunlardan Göktürklere, Karahanlılardan Selçuklulara uzanan Türk tarihinin gelişme sürecidir. Selçuklu ile Osmanlı’yı koparıyorlardı, hâlbuki Osmanlı aslında bir Selçuklu beyliğidir. Hatta Selçuklu Hanedanı’nın Konya’daki varlığının Söğüt’te ve sonrasında Bursa’da Osmanlı Hanedanı olarak devam ettiği bile söylenebilir.

Yine bir ara verelim; sizin Çin seyahatinize gelemedik ama bu tartışmaların önünü açmak iyi oldu. Söz sözü açtı. Değerli izleyiciler, kısa bir aradan sonra Sayın Perinçek başkanlığındaki 15 kişilik heyetin Çin seyahatinin maksadını konuşacağız.

*(Reklam arası)*

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Biraz aramız uzun oldu, kusura bakmayınız. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Çin’e hareket edecek heyetin Uygur meselesiyle ilgili görüşmeler yapmak üzere gideceğini biliyoruz. Bu ziyaret nereden icap etti?

Çin Halk Cumhuriyeti ve Çin Komünist Partisi, Vatan Partisi’ni zaman zaman davet eder. Bir ay kadar önce yine böyle ani bir davet aldık. “Sincan Uygur Özerk Bölgesi meselesiyle ilgili yeni siyasetler ve anlayışlar oluşturuyoruz, bu konuda fikirlerinizi almak istiyoruz” dediler. Aslında gitmek istemedim; çünkü geçen yıl hem aralıkta hem de mayısta Çin’deydim. Ancak ısrarla genel başkanın gelmesini rica ettiler. Uygur meselesinde fikirlerimizi söylemek ve süreci yerinde öğrenmek için 15 kişilik bir heyetle yola çıkıyoruz.

Bu bir teftiş heyeti mi olacak? Hayır, bu çok yanlış bir yaklaşım olur. Türkiye’ye dışarıdan denetleyiciler gelir; cezaevlerini sorgularlar, “buraya burnumuzu sokalım” derler. Bizim heyetimiz bir parti heyetidir; ancak Vatan Partisi her zaman bir devlet sorumluluğu ve ciddiyetiyle hareket eder. Hedefimiz devlet iktidarını yönetmektir; 50 yıldır Atatürk devriminin devlet geleneğini temsil ediyoruz. Çin Komünist Partisi ile 50 yıldır yürüttüğümüz ilişkilerde de herkes kendi fikrini karşılıklı olarak söyler; hiçbir taraf diğerine dayatmada bulunmaz. Onlar da her zaman “Bizim tecrübemiz budur ama Türkiye başka bir ülke, özel koşullarınızı siz bizden iyi bilirsiniz” demişlerdir.

Mao Zedong bu anlayışı yerleştirmiştir. Çünkü onlar da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ve Komünist Enternasyonal’in dayatmalarından çok acı çekmişlerdi. 1929 ile 1934 arasında, yani 5 yıl içinde dört lider değişti; gelen her lider kendisinden öncekini suçladı ve daha sol maceracı siyasetler izledi. Bu süreçte Çin Komünist Partisi şehirlerdeki örgütlerinin tamamını, köylerdekilerin ise yüzde doksanını kaybetti. Uzun Yürüyüş işte bu başarısızlıkların ardından başladı.

Bu Çin seyahati gündeme gelince, ben hem Uygur meselesiyle ilgili metinleri okudum hem de Türkiye’deki Uygur diasporasının en üst düzey isimleriyle görüştüm. Kafamda bir soru oluştu: “Doğu Bey, Mao’cu olduğu için mi Çin’i destekliyor?” Hayır, ben Türkiye’den yana olduğum için bu görüşü savunuyorum. Türkiye ile Çin’in arasına dinamit koyup dostluğu berhava ederseniz, Türkiye hem Doğu Akdeniz’deki tehditlere karşı koyamaz hem de ekonomisini bir üretim ekonomisine geçiremez. PKK’yı bitirmek ve güvenliğimizi sağlamak için Suriye, Irak, İran, Azerbaycan, Rusya ve Çin ile dostluk şarttır.

Bu, Atatürk’ün İstiklal Savaşı başındaki yaklaşımına benzer. Havza’da Sovyet temsilcileriyle yapılan görüşmelerden tutun da, Mehmet Perinçek’in arşiv belgeleriyle ortaya koyduğu Sovyet-Türk ittifakına kadar, süreç hep aynı stratejiye dayanır. Nasıl o zaman Türkiye, Sovyet Rusya ile ittifak yapmadan İngiliz ve Fransız emperyalizmini yenemezdi; bugün de aynı koşullardayız. Doğu’da bir istinadgâh yaratmadan, o bölgeyle iletişim kanallarını açmadan zafere ulaşılamazdı. Bugün de Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik başarısı, Avrasya coğrafyasıyla kuracağı sağlıklı iş birliğine bağlıdır. Çin, bugün Türkiye’nin en büyük ticaret ortağıdır; bu dengesizliği gidermek de ancak bu dostluğu güçlendirmekle mümkün olacaktır. Türkiye’yi Rusya ve Çin’e yaklaştıran ekonomik bir zorunluluk var. Türkiye ekonomisinin Çin ve Rusya’yla alışveriş yaparak ayakta kalabildiği ve ilerleyebildiği gerçeğini görmemiz lazım. Ancak bu ticaretteki dengesizliği de gidermeliyiz; bunu zaten Çin tarafı da dile getiriyor. Bu durum, Çin’e karşı özel bir dostluk ve ilişkiyle aşılabilir.

Uygur meselesine Türkiye merkezli bakıyoruz. Amerika neden bizim Çin’le aramızı açmaya, Türkiye ile Çin arasına kama sokmaya çalışıyor? Türkiye’yi yalnızlaştırıp tepesine binmek için. Sokaktaki, kahvedeki “sözüm ona” milliyetçilerin kafasıyla Türkiye hiçbir şey yapamaz. Onlar milliyetçi değil, Amerikan milliyetçisidir. Bugün Çin düşmanlığını; Çin mezalimini körükleyen İYİ Parti, CHP’nin tepesindeki Kılıçdaroğlu kliği, Büyük Birlik Partisi ve MHP içindeki bazı unsurların milliyetçilikle ilgisi yoktur. Milliyetçi, Atatürk gibi, Yusuf Akçura gibi, Ziya Gökalp gibi olur. Milliyetçilik dünyada bilimle birlikte yükselmiştir; bilimsel olmayan bir milliyetçilik Türk milliyetçiliği olamaz.

Biz Uygur meselesine Türkiye’nin bağımsızlığı ve üretim devrimi penceresinden bakıyoruz. Türkiye’nin menfaatleri, Uygurların menfaatleri, Çin’in menfaatleri ve tüm mazlum dünyanın menfaatleri aslında ortaktır; mesele bu ortaklığı görebilmektir. Milliyetçilik budur. Tıpkı Lenin ile Atatürk’ün emperyalizme karşı ortak davası ve menfaatleri olduğu gibi. 1917-1921 yılları arasında 700 bin kişilik Amerikan, Fransız ve İngiliz askeri doğrudan emperyalist müdahale için topraklara girmişti ve onlara karşı savaşıldı.

Eğer Amerika, Türkiye ile Çin arasına bir kama sokup gerginlik yaratırsa, bunun en büyük kaybedeni sadece Türkiye olmaz; Uygurlar ve Çin de kaybeder. Sorunları silahlı terör hareketleriyle, PKK ve Amerika’nın kontrolündeki şiddet yöntemleriyle çözemezsiniz. Bu, Amerika’ya alet olmaktır. Uygurların hakları, kültürel zenginlikleri ve refahları ancak Türkiye-Çin dostluğu çerçevesinde, karşılıklı anlayışla çözülebilir.

Bakın, Doğu Türkistan İslami Partisi tamamen Amerika’nın kontrolündedir. Bu örgüt Suriye’de Türk ordusuna ve Mehmetçik’e kurşun sıkmıştır; Çin’de de Çin askerine kurşun sıkmaktadır. Fırat Kalkanı Harekatı sırasında DAEŞ saflarında Mehmetçik’e kurşun sıkan bu örgütün mensupları vardı. Amerika’nın güdümündeki bazı yapılar, adı ne olursa olsun, Türk ordusuna silah çekmiş ve “Kahrolsun Kemalist devrim” diye bağırmıştır. Bazı Uygurların, “Uygurlar Türk ordusuna silah çekmez” demesi maalesef gerçeği yansıtmıyor; bunları sahada gördük.

Uygurları Çin’den ayıracağınızı söylediğiniz an, Amerikan emperyalizminin kulu olursunuz. Bugün Amerika’nın Çin’e şiddet yoluyla diş geçirme veya Çin’den herhangi bir toprak parçası koparma şansı yoktur. Amerika ile bir “Uygur Devleti” kurmaya kalksanız bile, o devlet olsa olsa Amerika’nın kuklası olur. Görüştüğüm Uygur ileri gelenleri de bu gerçeğin farkında. Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve artık Türkiye bu oyuna gelmiyor.

Uygur bölgesinde asimilasyon yapıldığı iddiaları gerçeği yansıtmıyor. Çin’de Türk tarihi üzerine yapılan araştırmalar, basılan kitaplar ve yürütülen çalışmalar Türkiye’dekinden çok daha fazladır. Uygur bölgesinde kişi başına düşen cami sayısı, Türkiye’den ve Mısır’dan iki kat fazladır. Kutadgu Bilig’den Divan-ı Lügat-it Türk’e, Hun İmparatorluğu tarihinden Karahanlılar’a kadar her türlü eser Uygurca, Çince ve diğer dillerde yayımlanmaktadır. Uygur bölgesinde Türkiye’den daha fazla müze bulunmaktadır ve bu müzelerde Türk kültürüne ait eserler titizlikle korunmaktadır. Türkiye’de kaç kitap var? Ahmet Taşağıl’ın kitabı var. Bakın şimdi… Göktürk tarihi üzerine 3-5 kitap vardır ancak Çin’de Göktürkler üzerine yüzlerce kitap var. Hiçbir sorun yok mudur? Sorun yok demiyorum. Bugün ne konuşuluyor? “Sorun yok” diye bir şey olur mu? Sorunsuz bir ülke var mı? Kendi ülkemizde sorun yok mu? Türk diliyle ilgili Türkiye’de sorunlar yok mu?

Şimdi çıkıyorsunuz; “detaydı, şuydu, buydu” diyorsunuz. Uygurcanın korunması, geliştirilmesi gibi sorunlar tabii ki var. Farklı kavimler belli topraklarda yaşıyorsa aralarında anlayış noksanlıkları, haksızlıklar ve yanlışlıklar olur. Sorun elbette vardır ama Amerika’nın anlattığı gibi bir sorun yok. Bugün bunu anlatmak zorundayız, sorunları (kışkırtma amacıyla) vurgulamak değil.

Dursun Özden oraya gittiğinde gönderilmesine yardımcı olmuştum, bizim de orada çekilmiş çok fotoğrafımız var. Uygur bölgesindeki eski kentler… Orada Türk kültürü yok edildi diyorlar. Ben Urumçi’ye bizzat gittim. Hangi gazinoya gitsem olay aynı. Dursun Özden orada bizim samahımızı yapıyor. Ben Uygur danslarına baktım; bizim halaylarımıza, özellikle karşılıklı oynanan ve bizim samahlara olağanüstü benzeyen danslar. Çalgıları öyle, müzikleri öyle.

Çin hükümetine ya da Çin Komünist Partisi’ne önerileriniz olacak, doğru mudur? Tabii, bunların nasıl çözüleceğini konuşacağız. Önerimiz şudur: Türkiye ve Çin dostluğu geliştikçe, Türkiye Avrasya’da yerini aldıkça ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girdikçe; Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan gibi ülkelerle olan bu beraberlikler; karşılıklı anlayışı, hoşgörüyü ve güç birliğini geliştiriyor. Sorunlar bu yollarla çözülür. Yoksa eline silah alarak, dinamit veya bomba atarak değil.

Mesela 2015-2016 yıllarında Adnan Akfırat’ın yazısında da yer alan bilgiler ışığında bir olay oldu. Urumçi’de 100 kişi öldü. Basın, “Han milliyetinden Çinlilerle Uygurlar arasında kavga oldu” diye yazdı. Hatta “100 Uygur öldü” dendi. Olay şu: 90 Han milliyetinden Çinli, 10 Uygur öldü. Yani 90 Çinliyi öldürmüşler, bu arada 10 Uygur da ölmüş. Şimdi kışkırtıldığı zaman; mesela Sıçuan eyaletindeki bir istasyonda Doğu Türkistan İslami Partisi’nin teröristleri palaları çektiler ve orada 30 küsur insanı öldürdüler. Bunlar yaşandı. “Evlere Türk koyuyorlar, şöyle mezalim var” gibi iddiaların hepsi yalandır. Çünkü Çin devleti, büyük imparatorluk geleneği olan, devrim yapmış bir devlettir.

(Ara verilir.)

Değerli izleyiciler, kısa bir aramız olacak. Dönüşte sorulara öncelik verelim. Kaynak Yayınları’nın sunduğu “Çıkış Yolu” devam edecek.

(Dönüş)

“Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Uygur meselesini görüşüyorduk. Antalya’dan İsmail Büyükbaş isimli izleyicimizin bir önerisi var: “Çin seyahatinize AKP, İYİ Parti, CHP ve MHP’den birer temsilci çağırın, paralarını kendileri versin.”

Heyetimizde AK Parti’den bir dostumuz var. Cumhuriyet Halk Partisi’nden de bir milletvekilimiz olacaktı ancak sanıyorum genel başkanları izin vermedi, son ana kadar vardı ama çekildi. Ayrıca eski CHP milletvekili Sayın Birgül Ayman Güler var. MHP kökenli olmasa da Türk milliyetçilerinin şu andaki en önemli ideoloğu Prof. Dr. Kemal Üçüncü var. Yiğidimiz (heyetimiz) sadece Vatan Partililerden oluşmuyor.

Sorularınıza kısa cevaplar vereyim. Emekli öğretmen Necibe Hanım, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1930’larda meclise ağaların topraklarının dağıtılması için teklif sunduğunu ve kabul edilmediğini söylüyor. Bilmiyor hanımefendi; o iş 1940’larda oldu, Atatürk yaşamıyordu. CHP’den ayrılanlar Demokrat Parti’yi kurdu. Madem Demokrat Parti çok iyiydi, neden Atatürk ülküsüne başkaldırdı? “Demokrat Parti Cumhuriyetçi değildir” sözü feci bir yanlıştır demiyoruz; Demokrat Parti’nin cumhuriyetçilikten saptığı doğrudur.

1935 yılında CHP’nin 4. Büyük Kongresi’nde toprak reformu ilk defa programa girdi. Atatürk zamanında toprak reformu maalesef tam yapılamadı. Kemalist Devrim 7: Toprak Ağalığı ve Kürt Meselesi kitabımda bu ayrıntılar var. 1937’de Atatürk’ün önerisiyle anayasada önemli bir değişiklik yapıldı; toprakların bedelinin peşin değil, 20 yıl vadeyle ödenmesi kararlaştırıldı. Bu aslında tazminatsız el koymaya yakın bir adımdı. Ancak 1938’de Atatürk’ü kaybettik ve İkinci Dünya Savaşı başladı. Savaş dönemi dış tehditler (Almanya faktörü) nedeniyle toprak reformu yapılamadı, İsmet Paşa’nın tavrı doğrudur.

Kaşif Kozinoğlu’nun “Sırlar” kitabının yeni baskısını yaptık. Kozinoğlu, Orta Asya Masası Başkanıydı. Amerika’nın, NATO’nun Asya’daki faaliyetlerini, CIA ile birlikte radikal İslamcı hareketlerin nasıl desteklendiğini bilen bir kahramandı. Silivri’de bana el yazısı mektuplar gönderdi, hepsini sakladım. İçeride kuşkulu şekilde öldürüldü. O mektuplarda “Biz Uygur meselesinde CIA ile Amerika ile birlikte çalıştık, onların aleti olduk” diye itiraflar vardır.

Sayın İlker Başbuğ’un “Ergenekon’dan Çıkış” kitabı da çok kıymetlidir. FETÖ kumpaslarını, Kozmik Oda olayını ve TSK’nın neden hedef alındığını bu kitapta anlatıyor. Okunmasını tavsiye ederim.

Ayrıca kıymetli arkadaşım Erdal Orhan’ı kaybettik, Muğla Fethiye’de onun adına bir fidanlık oluşturuluyor. Ailesine ve sevenlerine selamlarımızı iletiyoruz.

Hakkı Aktok, “İlber Ortaylı, Osmanlı’nın 3. Roma olduğunu söyler” demiş. Çok yanlış. Osmanlı bir Türk imparatorluğudur. “Diyarı Rum” ifadesindeki “Rum”, coğrafyanın adıdır; Roma diyarı demektir. Bu bir magazin tarihçiliğidir. Bir bilim adamının her şeye “3. Roma” demesi pek bilimsel değil.

Kars’tan Zeynep Hanım, Tuncay Mutluer’in adaylığını sormuş. Kendisi efsane bir başkandır, anketlerde önde. Amerika’nın PKK/HDP eliyle kurmaya çalıştığı “Kafkas Seddi” planını bozan kahramandır.

Son soru: “Suriye’de iç savaş bitince Rusya-Amerika masaya oturduğunda Türkiye’nin konumu ne olacak?” Masaya oturmak yok. Suriye devletinin koltuğu var. Orada Amerika’ya, Rusya’ya veya Türkiye’ye söz düşmez. Suriye’nin geleceğini sadece Suriye devleti ve milleti belirler. Onlar Amerika’yı ve ona hizmet eden terör gruplarını yendiler. Ve insanlığın ufkunu önüne açan, Türkiye’nin de bütünlüğüne büyük bir katkıda bulunan büyük bir savaş verdiler. Sayın Beşşar Esad’a buradan teşekkür ediyoruz. Amerika’yı yenmek suretiyle aynı zamanda Amerika’nın sözde “Kürdistan” planını bozdular. Süremiz bitti, teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum. Sevgili seyirciler, şimdi burada çok ufak iki üç cümle söyleyeyim. Bu emeklilikte yaşa takılanlar konusunda geçen Canan Koç, Yıldırım Koç ve Akif Yılmaz arkadaşlarım beni uyardılar ve eleştirdiler de. “Destek vermediğin için mi?” dediler. Hayır, orada ben bizim partimizin 45. maddesindeki görüşü belirttim. “Vatan Partisi’nin iktidarı işçiye, işsize ve emekliye ne getirecek?” bu broşürün 45. maddesinde mevcut. Şimdi uygulama nedir? Sigorta ödediği süre dolmuş ama emeklilik yaşı dolmadığı için sigorta primini ödediği ve gerekli olan ödemeleri yaptığı halde emekli olamayanlar var. Bu mağduriyetleri kesinlikle gidereceğiz. Vatan Partisi yönetimi olarak, emeklilik yaşı dolmasa dahi primini ödemiş, 25 yıl sigortası yatmış ve çalışmış olanlara bu emeklilik hakkını tanıyacağız. Tabii bu, Türkiye’nin bütçesine ciddi yükler de getiriyor. Onunla ilgili sorunları; kaynakları geliştirerek ve aynı zamanda genç yaşta emekliliği de önleyecek çareler üreterek çözeceğiz. Yani 45 yaşında insanları emekli etmenin yarattığı sorunlarla, emeklilik hakkını tanıma konusunu bir arada değerlendirerek çözümler bulunabilir.

Değerli izleyiciler, sevgili dinleyiciler, Çıkış Yolu programımız burada sona eriyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’ti. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Haftaya burada olmayacağız; ya Pekin’de ya Urumçi’de olacağız. Dönüşte görüşmek dileğiyle, saygılar.

Geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi… Ama Türk milletinin bağımsızlığa çıktığını görüyoruz. Yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada! Bölgedeki bir yangın… Kaynak Yayınları’nın sunduğu Çıkış Yolu programı sona erdi.

Paylaş