Çıkış Yolu • 12.02.2019

Çıkış Yolu • 12.02.2019

Geçmişteki yer, bu geçmişteki yer. Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin mahşere çıktığı önü… Ben yere atmıyorum, çiğnerim. Çiğniyorum burada. Güneydoğu’daki bu yangın, Irak’taki öyle… Türkiye’yi dinleyenler, üretenler üretecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo ortak yayını “Çıkış Yolu” programında birlikteyiz. Bu programı normalde Sayın Perinçek ile Rafet Ballı birlikte yapıyorlar. Ancak Sayın Perinçek’in Ankara’da olduğu günlerde beraber yapma imkanımız oluyor. Rafet Ballı’ya da buradan bir selam gönderiyoruz. Kendisiyle de bugün görüştüm, gayet iyi, selamları var. Onun da soruları var; onları da Rafet Ballı adına Sayın Perinçek’e yönelteceğim. Lütfen.

— Efendim, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk.

Şimdi tabii Türkiye’de dış sorunlar nedense sık sık öne geçiyor. Yani normal gündemimizde öne geçiyor ama aslında biraz da iç sorun. Rus uçağı düşmüştü, büyük sıkıntılar oldu. Sanki şimdi bir de “Çin uçağı” düşürdük. Dışişleri Bakanlığı ilginç bir açıklama yaptı; Çin’deki bir hapiste olan birisinin öldüğünü iddia etti. Bizim öğrendiğimize göre bu doğrulatılmadan bir Dışişleri sözcüsü çıktı ve açıklama yaptı. Çin ise çok sert tepki gösterdi. Siz dış politikayı yıllardır izliyorsunuz, uzmanlığınız biliniyor. Böyle bir şey bizim Türk dışişleri geleneğinde var mıdır? Nasıl bir şeydir bu?

— Valla ben hayatımda böyle bir gafı, böyle bir rezaleti hatırlamıyorum. Türkiye gibi köklü, imparatorluktan gelen bir devlet geleneği olan, Atatürk devrimini yaşamış ve hariciyesi esaslı büyük bir kurumdur. Oturaklıdır, kendi gelenekleri vardır. İktidarlar değişir ama o dışişleri kurumlaşmıştır; geleneklerinden vazgeçmez. Böyle bir hariciye nasıl oluyor da bir tevatüre, sosyal medyadan atılan bir tweete dayanabiliyor? Onları küçümsemek bizim için ayıp olur ama 15-16 yaşındaki bir çocuğun hesabından atılan bir bilgiye, bir habere dayanarak koskoca Dışişleri Bakanlığı kalkıp açıklama yapıyor. Halbuki Dışişleri Bakanlığı, devlet, hükümet dediğiniz bir dakika durur; Çin’deki büyükelçiliğinizi harekete geçirirsiniz, Çin hükümetine sorarsınız, “Böyle bir bilgi aldık, doğru mudur?” dersiniz.

Fakat şimdi bakıyoruz; koskoca Türk Devleti, artık ben burada devlet geleneğinin dışına çıkmış, o gelenekten kopuk bir yönetim görüyorum. AK Parti hep böyle yapıyor çünkü o gelenekten gelmiyor. Yani Atatürk devrimine böyle yan çizerseniz böyle olur. Bu aynı zamanda imparatorluk geleneğine de yan çizmektir. İstediği kadar “Osmanlı” desin; tarikatçılıkla, cemaatçilikle Osmanlı Devleti’nin mirası sürdürülmez. O tarikatlar, cemaatler bu mirasa aslında aykırıdır. Araştırmadan, devlet terbiyesi dışında açıklamalar, protestolar yapılıyor. Yalnız Dışişleri Bakanlığı değil; Cumhurbaşkanlığı’nın başdanışmanı, hükümet sözcüleri… En son Ömer Çelik; bilmiyorum hala sitede mi ama arkadaşlarıma sürekli soruyordum, Dışişleri Bakanlığı sitesinde o CIA yalanı duruyor. Yani CIA bir yalan uyduruyor, hükümet onun kuyruğuna takılıyor. Muhalefetin ise muhalefetlikle ilgisi yok, onlar çok daha beter bir konumda. Çünkü hükümet hiç olmazsa “Çin zulmünü araştıralım” gibi önergelere karşı koydu, reddetti. Milliyetçi Hareket Partisi de çekimser kaldı. Muhalefet ise; Cumhuriyet Halk Partisi’yle, HDP’siyle, İYİ Parti’siyle hepsi cümbür cemaat bir Çin düşmanlığına girdiler. Daha doğrusu Amerika onları Çin düşmanlığının içine itti.

Neden? Çünkü Amerika korkuyor. Türkiye ile Çin arasındaki ittifak güçlenirse; Türkiye, Rusya, İran, Irak, Suriye, Azerbaycan gibi bölge ülkeleri birleşirse bu, bütün Amerikan planlarını bozar. Biz bu olaya Çin’den bakmıyoruz, Türkiye’den bakıyoruz. Burada Türkiye’yi savunuyoruz. Türkiye’yi savunan adam, CIA yalanlarının kışkırtmasıyla Çin düşmanlığı yapmaz. Çünkü Çin düşmanlığı, en sonunda Türkiye düşmanlığı olur.

Türkiye’nin başında ciddi sorunlar var; Doğu Akdeniz’den, Ege’den tehdit ediliyor. Amerika’sı, İsrail’i, Yunanistan’ı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi namlularını Türkiye’ye çevirmişler. Amerikan 6. Filosu ufak tefek donanmalar değil, bunlar ciddi tehditlerdir. Karadeniz’de Ukrayna ile Amerika, Türk Akımı’nı engellemek için anlaşma yaptılar. Sayın Cumhurbaşkanı “Fırat’ın doğusuna gireceğim, kararlıyım” dedi. Türkiye neredeyse dört cepheden tehdit altında. Ekonomisi boğulma içinde, batakta.

Bütün bu koşullarda Çin, Türkiye için son derece önemli bir müttefik. Hatta 21. yüzyılın dengelerini belirleyecek bir ittifaktır. Türkiye’nin hem bağımsızlığı, hem toprak bütünlüğü için, PKK’yı ve DAEŞ gibi yobaz terör örgütlerini temizlemek için Çin önemli bir güvencedir. Hem de ekonomimiz için; Çin’in 24 trilyon dolar rezervi olduğunu bütün dünya biliyor. Bir Vatan Partisi’nin bulunduğu iktidarda, Türkiye’ye 300-400 milyar dolarlık bir yatırım yapmak, Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirmek… Çinliler buna hazır. İşte bu ortamda Amerika, Çin-Türkiye ilişkilerini dinamitleyen bir yalanı piyasaya sürüyor.

Bakın şunu söyleyeyim; olayı incelemiyorsunuz, bari sağınıza solunuza bakın. PKK ile HDP ile yan yana Çin’i protesto ediyorsunuz. Niye PKK, HDP ve o bölücü terör örgütleri Çin’i protesto edip duruyor? Amerika onları sürdüğü için. Ey CHP, ey İYİ Parti, ey AK Parti; kiminle beraber hareket ediyorsunuz? Amerika’nın bu CIA yalanlarını sizi dolduruşa getirmek için kullandığını nasıl görmüyorsunuz?

Bence burada en önemlisi; AK Parti bir türlü Türk devlet geleneğiyle bağlantısını kuramadı. O devlet geleneğinin dışında ortaya çıktı. Türkiye’de devrimci bir hükümet o devlet geleneğine yaslanacak; bunlar devrimci de değil, o devlet geleneğine yaslanan bir sağcı hükümet de değil. O bakımdan AK Parti iktidarının kendini sorgulaması çok önemli.

Seyit Tümtürk diye birisi çıktı, Türkiye’de dolaştırılıyor. Isparta’da vali kabul ediyor, Uşak’ta vali kabul ediyor. “Çin, Uygur bölgesinde şunu yapıyor, bunu yapıyor” diye haberler yayılıyor. Sanki bir el bunu yürütüyor. Çok açık bir şekilde bu planlı olarak geldi ve Uşak ile Isparta valileri hemen görevden alınmalıydı. Ama alamazlar çünkü o valiler telefonla sormadan Seyit Tümtürk’ü kabul edemez. İçişleri Bakanlığı’na, hükümete sormuşlardır; onlar da “görüş” demiştir. Yani bunun bir AK Parti hükümet politikası olduğu gözüküyor.

Öte yandan, Doğu Türkistan İslami Partisi denen örgüt… Tabii Doğu Türkistan ismini de, Türkistan Türklüğü’nü de kötüye kullanıyorlar. Bunların Türklükle bir alakası yok. Bu, Birleşmiş Milletler tarafından terör listesinde olan, Mehmetçik’e kurşun sıkan yobaz bir örgüttür. 2016 yılındaki Fırat Kalkanı Harekatı’nda Türk Silahlı Kuvvetleri, Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin de içinde bulunduğu DAEŞ’i kovaladı. Şimdi kalkıyoruz, Mehmetçik ile savaşan örgütün liderlerini devlet protokolü içerisinde kabul ediyoruz. Üniversitenin kapılarını bunlara açıyoruz, sonra da Çin’e gidip “Gelin Türkiye’de yatırım yapın” diyoruz. Bu tutarsızlıkla Türkiye’nin devam etmesi mümkün değil.

AK Parti; Suriye politikasıyla, bugün ortaya çıkan Çin politikasıyla, ekonomideki çıkmazlarla, neoliberal siyasetlerden kurtulamayışıyla ve Vatan Savaşı konusundaki tutarsızlıklarıyla Türkiye’nin sorunlarını çözemez.

— Efendim, siz de gittiniz Sincan-Uygur bölgesine. Ben de iki kez gittim, yanılmıyorsam 2008 ve 2009’du. Hatta heyetimizde ülkücü kökenden gelen arkadaşlar da vardı. Oraya gittiğimiz zaman Urumçi’de son derece modern bir şehirle karşılaştık. Otelin lobisinde sohbet ederken arkadaşlar “Ya bizi kandırmışlar” dediler. Çinliler, “Biz küçük ölçekli yatırımları kapattık, Sincan-Uygur bölgesi için çok büyük ölçekli yatırımlara izin veriyoruz” dediler. Şimdi ben düşünüyorum; Çin’in böyle bir kaygısı olsa, orada bir baskı olsa ayrılıkçıları oraya yönlendirir mi? Kesinlikle öyle bir şey yapacaklarını sanmıyorum.

— Madem oradaki gözlemlerden hareket ediyoruz; Çin’in en hızlı gelişen bölgesi Sincan-Uygur bölgesidir. Bunu rakamlara dayanarak söylüyorum. 1977’den beri oraya gidiyorum, her gidişimde bambaşka, yepyeni bir Urumçi görüyorum. Olağanüstü hızlı bir kalkınma var. Çin, bu azınlıkların yaşadığı bölgelere bütçesinden özel bir fon ayırıyor. 21 milyon Müslüman nüfusa 46 bin cami düşüyor. Türkiye’de nüfusa oranla düşen cami sayısı belli. Kendimiz gidiyoruz, görüyoruz; insanlar namazını kılıyor.

Ben Kaşgarlı Mahmud’un türbesinin olduğu yere gittim, “Divânu Lugati’t-Türk”ün hem Uygurcasını hem Çincesini oradan satın aldım. Okullarda Uygurca öğretim yapılıyor, üniversitelerde Uygurca var. Uygur sanatına, kültürüne, “kâriz” kanalları gibi dünya çapındaki medeniyet eserlerine özel değer veriyorlar. “Türk kültürüne baskı var” denilenler gerçek değil. Onu buradan açıkça söyleyelim. Ama teröre müsamaha etmezler. Bakın terör başka bir olaydır; Atatürk nasıl Seyid Rıza ve Şeyh Said terörüne izin vermediyse, Çin de kendi ülkesinde hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın teröre izin vermez. Bir ülke ancak barış ortamında ilerleyebilir ve refaha kavuşabilir. Uygurların başındaki bela, bu terör örgütleridir. Uygurlara en büyük zararı yine bu örgütler veriyor; onları şüpheli durumuna düşürüyorlar. Çin gümrüklerinde veya hava yollarında, Türk pasaportu taşıyanlar ayrı bir titizlikle inceleniyor. Bunun nedeni, teröristlerin veya teröre yardım eden unsurların bu pasaportlarla sızmasıdır. Bu durum hem Türk-Çin ilişkilerine hem de Uygur Türklerine zarar veriyor.

Geçmişte Afganistan-Çin-Urumçi hattında gayriresmi pek çok iş çevrildi. Bugün de Türk ordusuna kurşun sıkan ve yenilgiye uğratılan DEAŞ içindeki teröristler, Afgan ve Pakistan sınırlarından Çin’e sokuluyor. Yani Mehmetçik’e kurşun sıkanlar, bu kez de Çin askerine ve polisine kurşun sıksın diye o sınırlardan geçiriliyor. Bizim bu gerçekleri görmemiz lazım. Bir devlet ile dışişleri arasında ufak tefek sorunlar olabilir, bunun çözümü bellidir. Ancak bu, dünyanın en zor meselelerinden biri olan milli meseledir. Sovyetler Birliği’ndeki milli meselelerin çözümlerini incelemiş, Türkiye’deki Kürt meselesini ve diğer meseleleri yıllardır izleyen biri olarak söyleyebilirim ki; Çin’deki çözüm, dünya tarihindeki en ileri, çağdaş, eşitlikçi ve demokratik çözümlerden biridir.

Çin tarihinde de bu hoşgörü mevcuttur. Kubilay Han ve Cengiz Han döneminde Moğollar Çin’i ele geçirmiş, Pekin’e oturmuşlardır (Yuan Hanedanı). 13. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Çin’i yönetmişlerdir. Daha önceki dönemlerde de Manço, Xia ve Zhou hanedanları hep kuzeyden gelip Çin’in tepesine oturmuştur; Çin ise onları benimsemiş, kendi içinde eritmiştir. Bu yüzden Çin’de yabancıya karşı hoşgörü ve birlikte yaşama duygusu tarihsel olarak çok kuvvetli bir mirastır. 2004 yılında ziyaret ettiğim Çin Askeri Müzesi’nde, girişteki devasa heykellerden birinin Cengiz Han’a ait olduğunu görmüştüm. Çinliler ona “büyük askeri liderimiz, hükümdarımız” diyerek sahip çıkıyorlardı. Bugün Çin’de yaşayanlar da aslında tarihsel süreçte çeşitli kavimlerin kaynaşmasıyla oluşmuştur; bu yüzden ırkçılık onlara yabancıdır.

Çin’in yeni büyükelçisi Sayın Dengli, Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın en üst düzey yöneticilerinden, Kuzey Afrika ve Batı Asya Dairesi’nin genel müdürüdür. Büyükelçi düzeyinin üstünde, çok önemli bir diplomatın Türkiye’ye gönderilmesi, Çin’in ülkemize verdiği önemi gösteriyor. Gerçek bir devlet adamı ve birikimli bir diplomatla karşılaştık. Türkiye-Çin ilişkileri; sosyal medyadan veya birtakım tweetlerden etkilenecek kadar zayıf değildir; çok sağlam temellere dayanmaktadır. İki ülke her konuda birbirine muhtaçtır; Çin’in güvenliği Türkiye’den, Türkiye’nin güvenliği Çin’den başlar.

Uygurları temsil ettiğini iddia eden Rabia Kadir gibi figürlerin arkasında Amerikan parası ve kışkırtması vardır. Tıpkı PKK’nın Amerika tarafından silahlandırılıp Türkiye’nin üzerine sürülmesi gibi, Doğu Türkistan odaklı terör hareketleri de Çin’e karşı örgütlenmektedir. Rabia Kadir, Çin vatandaşıyken ülkenin en zengin insanıydı. Azınlık bölgelerinde nüfus artışı kontrolü uygulanmazdı, yani Uygurların mülk edinmeleri veya para kazanmaları önünde bir engel yoktu. Ancak bu gruplar, Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in desteğiyle, esas işlevi Türkiye ile Çin’in arasını bozmak olan terör hareketlerine dönüştüler. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde DEAŞ ve El-Nusra gibi örgütlerin içerisinde toplam 10.000 civarında Uygur kökenli terörist bulunmaktadır. Bunlar, Uygurların huzurlu yaşamına ve refahına zarar veren bir yapıya dönüşmüştür.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin daveti üzerine 15 kişilik bir heyetle 10 günlük bir geziye çıkıyoruz. Kazakistan üzerinden Urumçi’ye, oradan Pekin’e geçeceğiz. Çin devleti ve Çin Komünist Partisi ile; ülkelerimizin geleceği, dostluğu, ekonomik iş birliği ve terörle mücadele konularında fikir alışverişinde bulunacağız. Türkiye’yi gelecekte yönetecek bir kadro olarak, Türkiye-Çin dostluğunu stratejik bir zorunluluk olarak görüyoruz. Rus uçağı krizinde olduğu gibi, partimiz her zaman kriz çözme ve yapıcı siyaset geliştirme konusunda görev almıştır. Bizim muhalefetimiz, bir iktidar adaylığıdır. Ekonomiyi kurtaracak, Türkiye’nin güvenliğini sağlayacak ve terörün kökünü kazıyacak olan vizyonumuzla, bu dostluğu güçlendirmeye kararlıyız. Tayyip Erdoğan yönetimi 2010 yılında açılıma girmişti. PKK ile birlikte Türkiye’ye yol haritaları çiziyorlardı. O dönemde bu duruma karşı çıkan tek biz vardık. Cumhuriyet Halk Partisi, Kürt açılımını destekliyordu. “Akiller”e dar ettiniz. Evet, akillerin toplantılarına arkadaşlarımızı gönderdik. Oralarda Türkiye’nin bu açılımla PKK’yı güçlendireceğini; hendek kazmalarına ve silahları gömmelerine izin verilmesine yol açacağını anlattık. Neyse ki dediklerimiz çıktı ve Türkiye o süreçten kurtuldu. Yani Vatan Partisi, muhalefetteyken bile bir iktidar partisi gibi yapıcı davranan ve Türkiye’nin kaderini belirleyen bir konumdaydı. Şunu da söyleyebilirim: Benim karşıma AK Parti, CHP veya MHP yönetimi bizim yaptıklarımıza denk bir başarıyla çıksınlar. Hangisi Ermeni soykırımı yalanını bitirmiş? Hangisi FETÖ darbesinde Vatan Partisi’nin kararlılığını göstermiş? Hangisi Silivri Duvarı’nı yıkmış? Silivri Duvarı’nı başımıza onlar ördü, biz yıktık. Ama Silivri Duvarı sadece bizleri özgürlüğe kavuşturma meselesi değildi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kurtarma meselesiydi. Eğer o duvar yıkılmasaydı, Türkiye PKK’nın üzerine yürüyemezdi. Vatan Partisi, dışarıdan ve içeriden verdiği kararlı mücadeleyle, 80-100 bin insanı üç kere o duvarın önüne getirerek, o bıçak gibi soğuğa rağmen Türkiye’yi ve Türk ordusunu özgürleştirdi. Diğer partilere sesleniyorum: “Sandığa gidiyoruz” diyorsunuz, bize başarılarınızla gelin. İtişmekten, takışmaktan ve birbirinize sataşmaktan başka hangi marifetiniz var?

Çin meselesini yavaş yavaş bitirelim ama dış politikada bir konu daha var. İsterseniz kısaca o konuda birkaç soru yönelteyim, sonra ekonomiye geçelim. Venezuela konusunu önemsiyoruz çünkü Amerika benzer tertipleri bize de kurabilir; zaten bir anlamda kuruyor da. İran, Türkiye ve Venezuela; hamleler sanki birebir kopyası gibi. Venezuela Devlet Başkanı Maduro, geçtiğimiz günlerde Amerikan halkına açık bir mektup gönderdi. Özetleyecek olursak: “Yoksul bir mahallede dünyaya geldim, sizlerden biriyim” diyor. Vietnam hatırlatması yaparak, “Eğer askeri müdahale yaparsanız Vietnam’daki gibi direniriz” mesajını veriyor. Amerika’da “Vietnam sendromu” diye bir şey vardır; Amerikan halkı ne demek istediğini anlamıştır. Müdahalenin geri dönülmez sonuçlara yol açacağını ve Trump’ın kurbanı olmamaları gerektiğini söylüyor. Maduro bugün kahraman; kendi vatanını koruyan, halkın içinden gelen, Chavez devriminden sonra görevi devralan, birikimli ve gerçek bir vatansever. Aslanlar gibi Amerikan tehditlerine karşı direniyor. Bütün dünyanın kalbi onlarla birlikte atıyor. Amerikalılar bir harita yaptılar; Venezuela’yı destekleyen ve Amerika’ya direnen ülkeleri kırmızıya boyadılar. Çin, Rusya ve Türkiye de o haritada kırmızıya boyandı; bu bizim için iftihar konusudur. Tayyip Erdoğan yönetiminin de orada kararlı bir tavır alması çok önemli.

Ancak yine aynı kadro; yani Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP ve PKK, Maduro düşmanlığı yapıyor. Çünkü onların tek bir pusulası var: Amerika Birleşik Devletleri neye karşıysa, onlar da ona karşı. “Maduro diktatör” diyerek Amerikan ağzıyla konuşuyorlar. Saadet Partisi de gariptir ve yazıktır ki Erbakan’ın mirası üzerinde kurulduğunu söylemesine rağmen onlarla birlikte hareket ediyor. Venezuela, sahip olduğu devasa petrol rezervleri nedeniyle Amerika’nın hedefinde. Venezuela’nın direnmesi, bütün insanlığın direnmesi anlamına geliyor. Vatan Partisi’nin de Venezuela ile çok iyi ilişkileri var. Tabii durum kolay değil; Amerika’nın hemen burnunun dibinde, Kolombiya gibi zayıf ve baskı altındaki ülkelerin olduğu bir coğrafyada, lojistik olarak zor bir bölgede yer alıyor. Ancak nasıl Vietnam başardıysa, nasıl Amerika burada Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail kuramadıysa, nasıl Irak ve Suriye başardıysa, Venezuela da başaracaktır.

Türkiye, S-400 füzelerini almaktan vazgeçecek mi diye soruyorlar. S-400 füzeleri basit bir silah tercihi değil, stratejik bir tercihtir. Türkiye’ye tehdit Amerika, İsrail ve üzerimize sürdükleri terör örgütlerinden geliyor. O zaman Türkiye, silah donanımını ve stratejisini buna göre kuracaktır. S-400’ler; Sayın Komutanımız Beyazıt Karataş’ın da çok güzel anlattığı gibi Patriotlardan çok daha üstün, güvenilir füzelerdir. Türkiye’nin bundan vazgeçmesi mümkün değildir.

Börü filmi konusuna gelince; izleyemedim ama vatansever filmlerden biri olduğunu sanıyorum. Kırgız yönetmen Akayev’in “Kurt” filmini izlemiştim, dünyanın en önemli on filminden biridir. O filmde kurtlar başroldedir. Akayev o filmi bana bizzat izletmişti, unutulmazdı. Börü filmini de artık izlememiz farz oldu.

Türkiye günlerdir domates, biber ve patlıcan konuşuyor. Sanki yaşadığımız ekonomik kriz, bu sebze fiyatlarına indirgendi. Halk doğrudan etkilendiği için durum böyle algılanıyor. Devlet, tanzim satışlarla devreye girdi. Domates, biber, patlıcan görünürdeki olay; esas köküne inmek lazım. Dış ticaret açığınız 60-70 milyar doları, ödemeler açığınız 40-50 milyar doları bulursa; sadece sebze değil, her şeyin fiyatı yükselir. Biz 1980’lerden beri “Devlet bakkallık yapmaz” denilerek üretimden koparıldık. Her şeyi ithal eder hale geldik; pamuğu, samanı, buğdayı bile dışarıdan alıyoruz. Borçla çevrilen ekonomi 2019 itibarıyla artık tıkandı ve haciz noktasına geldi.

Kayseri’de Prof. Dr. Selahattin Karakaş’ın hatırlattığı gibi: “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” Şimdi toplum sıkıştı ve Hızır yetişecek; o Hızır da “Üretim Devrimi”dir. Biz “AK Parti gitsin” demiyoruz, “Yerine ne gelecek?” diyoruz. Vatan Partisi olarak üretim ekonomisini, üreticiyi baş tacı yapan bir sistemi getiriyoruz. Sıcak para komisyoncuları, borsa vurguncuları ve rantçılar tasfiye edilecek. Kaynaklar üretime yönlendirilecek. Gümrüklerle üreticiyi koruyacağız; Zonguldak’ın kömürünü, Çukurova’nın pamuğunu kendi insanımızla işleyeceğiz. Zorlukları paylaşan bir hükümetle, PKK-HDP’yi dışlayan ama Türkiye’yi bu krizden çıkaracak bir üretim hamlesini başlatacağız. Vatan Partisi, AK Parti, CHP ve MHP… Diyelim ki bu dört partinin bir milli hükümetini kuracağız. Bu dört parti hem zorlukları hem de nimetleri paylaşacak. Türkiye’nin girdiği bu noktada milleti birleştiren; işçi, çiftçi, küçük-orta sanayici, esnaf, sanatkâr ve büyük sanayici gibi tüm üreten sınıfları kucaklayan bir “Üreticiler Hükümeti” ile çıkış yolu bulacağız. “Üretime yarayan her şey doğrudur, üretime zarar veren her siyaset yanlıştır” temel felsefesiyle Türkiye buradan çıkacaktır.

Efendim, üretim diyoruz ama mesela Ziraat Mühendisleri Odası ve çeşitli ziraat odalarıyla görüşüyoruz. Türkiye’de gübre kullanımında ciddi bir düşüş var. Buğday birçok yerde ekildi ancak çiftçinin mecali ve sermayesi yok; gübreyi nasıl atsın? Eğer taban gübresi zamanında atılmazsa verim %60’a kadar düşüyor. Burada ciddi bir sıkıntı var.

Tanzim satış konusuna gelince; Çinlilerin 3 milyar dolarlık bir kredi verdiğini ve bununla tanzim satış mağazaları kurulacağını duyuyorum. Ben ise o 3 milyar dolarla gübre fabrikası, tarım ilacı fabrikası açarım; yani tarımı ayağa kaldıracak sanayi yatırımları yaparım. Siz tanzim satış ile üretimi Türkiye içinde dağıtmış oluyorsunuz ama gübre fabrikası açtığınızda ve çiftçiye ucuz gübre/ilaç sağladığınızda üretimi doğrudan desteklemiş olursunuz. Türkiye tarımına her yıl 10-12 milyar dolar destek verdiğimizde tarım kanatlanır, uçuşa geçer. 3 milyar dolar az para değil; tanzim satış gibi mevcut aracıları dışlayan ama başka bir işsizlik yaratan projeler yerine, üretimi doğrudan büyüten yatırımlar yapmak zorundayız. Domates, biber fiyatlarını da üretimi artırarak düşürmeliyiz. Türkiye’nin geleceği oradadır.

Ayrıca Türkiye’de kooperatifleşme meselesinde de ciddi bir sıkıntı var. Avrupa’da üretici de tüketici de bizden çok daha örgütlü. Örneğin Gazipaşa’daki Macar köyündeki bir üretim kooperatifi, ürününü Ankara’da doğrudan halka pazarlayabilmeli. Belediyelerin getirdiği kısıtlamalardan kurtulursa hem kooperatifçilik teşvik edilmiş olur hem de vatandaşa daha ucuz mal ulaşır.

Burada planlı ve karma ekonomi ile tercihlerin doğru kullanımı çok önemlidir. Şu an Türkiye’de 2 milyon 200 bin konut stoku var. Her birinin maliyetinin 300 bin lira olduğunu varsayarsak, yaklaşık 700 milyar Türk lirasını duvara gömmüşüz ama içinde insan yaşamıyor. Ekonominin tanımı, insan ihtiyacını karşılamak için yürütülen faaliyettir. Kaç kişinin konuta ihtiyacı olduğu hesabı çok basitken, bunu yapmadığımız için inşaat sektörüne yükleniyoruz ve yapılan inşaatlar elde kalıyor. O 700 milyar lirayı tarıma, fındık ağaçlarını gençleştirmeye veya hayvancılığa ayırsaydık; bugün et ve peynir fiyatları bu kadar yükselmez, ihracatımız katlanırdı.

Geçtiğimiz günlerde İzmir Torbalı ve Bayındır’daki üretici kurultayında Bayındır Çiftçi Gediği Köyü muhtarı Mustafa Çeker ile beraberdik. “Başımı kaşıyacak vakit bulamıyorum, komşularıma sürekli haciz kâğıtları götürüyorum” dedi. Çiftçi, işçi, sanayici, devlet… Herkes borçlu. Türk milleti borçlu bir millet, Türk devleti borçlu bir devlet oldu. Bu neoliberal ekonomi; borçlu millet, borçlu devlet ve iki yakası bir araya gelmeyen bir yapı demektir. Atlantik sistemi, borç karşılığında Türkiye’nin bölünmesini şart koşuyor.

Vatan Partisi olarak “Türkiye battı, mahvolduk” diyerek ahu vah etmiyoruz. “Tayyip Erdoğan gitsin de ne olursa olsun” gibi ciddi insanların söylemeyeceği, çözümsüzlük içeren yaklaşımlara da girmiyoruz. Bugün AK Parti tek başına Türkiye’yi yönetemiyor; ancak AK Parti’nin de dışlanmayacağı, bütün zorlukları paylaşan ve milleti kucaklayan bir hükümet biricik çözümdür. 31 Mart veya 24 Haziran seçimleri bir şeyi çözmedi; çünkü mevcut Cumhurbaşkanlığı sistemi tıkandı ve kendi kendisini bağladı. Türkiye, önümüzdeki bir veya iki yıl içinde o milli “Üreticiler Hükümeti”ni kuracaktır.

Türkiye’de son altı ayda inşaat sektöründe işsiz kalan işçi sayısı 550 bini, hatta bazı verilere göre 700 bini buldu. Antep’te 50 bin, Kayseri’de 30 bin rakamları telaffuz ediliyor. Türkiye’de üreticiyi baş tacı yapacağız ve ekmek teknelerini koruyacağız.

Anketlere bakarak Türkiye’nin geleceğini tahmin etmiyorum. Hiçbir anket Türkiye’nin nereye gideceğini söyleyemez; maalesef bugün siyasi partileri anketçiler yönetiyor. Anketçilerin Türkiye’nin dış ticaret açığı, dış siyaset veya üretimin durumu konusunda en ufak bir görüşü yok. Türkiye AK Parti’nin tek başına hükümetiyle devam edemez, ekonomileri iflas etti. Ancak Türkiye parçalanmayacak ve bu borç batağında boğulmayacaktır. Türkiye, bir üretim devrimiyle çıkacak; güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayacak hükümeti mutlaka üretecektir. Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nın başında bu millete güvendiği gibi, biz de buna inanıyoruz. 31 Mart seçimlerinden şu veya bu sonuç çıkabilir. Ancak üreticiler hükümetine yönelik bir çözüm üretilmezse -ki bu bir yerel seçimdir, oradan bazı işaretler çıkabilir- 8-10 ay ya da bir sene sonra yeniden sandık kurulacaktır. Türkiye o çözümü bulana kadar sandıklar kurulmaya devam edecektir. Vatan Partisi’nin, sıradan olayların içerisinde kendini kaybeden politikacılardan farkı budur; önündeki süreci görüyor, okuyor ve ona göre mevzileniyor. Buradan hareketle Türkiye’nin en geç iki yıl içinde bir üreticiler hükümeti kuracağını görüyoruz; çünkü başka bir çözüm yolu yok.

Bu noktada bütün milleti ve üreten sınıfları; işçiyi, çiftçiyi, esnafı, zanaatkârı, tüccarı ve sanayiciyi kucaklayan bir hükümetten bahsediyoruz. Bu üreticiler farklı partilerde mevcut, dolayısıyla o partileri bir araya getirmemiz lazım. Önümüzde zorluklar var ve bu zorlukları Türkiye’yi siyasi bakımdan bölerek yenemeyiz. Enerjimizi birbirimizi yıpratmaya değil, zorlukları aşmaya yöneltmeliyiz.

Toplumun birliğini sağlamak gerekirken, son günlerdeki “domates, biber, patlıcan” tartışmaları, marketçilerle pazarcıları karşı karşıya getirerek ciddi bir sıkıntı yaratmıyor mu? Türkiye’nin temel sorunu borçlanma ekonomisi ve dış ticaret açığıdır; borçlanma ekonomisi ülkeyi batırıyor. Ancak biz, Türkiye’yi bu hale getiren sıcak para komisyoncuları, borsa vurguncuları ve “sülükler” dediğimiz havadan para kazanan kesimle uğraşmıyoruz. Birbirine kırdırılanlar yine üreticiler. Tüketici de üreticidir; fabrikada çalışan işçi, ürettiği değerle pazardan alışveriş yapıyor. Sonuçta çalışan insanlar birbirlerinin ürettiklerini alıyorlar. Bu sistemi kuranlar, hıncı ve öfkeyi üreticilere yönlendirerek sülükleri koruyor. Türkiye’nin o faizcileri, rantçıları ve borsa vurguncularını vücudundan çıkarıp atması lazım.

Erdoğan’ın Erzurum konuşmasında sorduğu “Siz bir merminin kaça olduğunu biliyor musunuz?” sorusu tuhaf karşılandı. Bence tuhaf değil; çünkü vatan savunması Türkiye için çok önemli. Türkiye’nin mermisi olmazsa domatesi, biberi de olmaz. Bir devlet başkanının, güvenlik harcamalarından şikâyet etmek yerine, huzur ve barış için Türkiye’nin güvenliğine kaynak ayrılması gerektiğini anlatması gerekir. Ekonomi, huzura bağlıdır; ülkede huzur olmazsa ekemezsin, biçemezsin. Geçmişte Selçukluların Anadolu’da sağladığı üretim patlaması, sağladıkları güvenlik ve asayişle mümkün olmuştur. Vatan Partisi olarak bu zor dönemden çıkış için dört maddelik bir program öneriyoruz: Gıda güvenliği, güvenliğin güvenliği (asker ve polis), sağlık ve eğitim. Devlet, bu dört temel görevi yerine getirmelidir.

Mehmetçik geleneğinden vazgeçmek ise büyük bir yanlıştır. Parayla vatan savunulamaz; Mehmetçik kavramı Türkiye’yi ayakta tutan ve demokrasinin temeli olan genel askerlik anlayışıdır. Askerlik; zengin-fakir ayrımı gözetmeksizin herkesi birleştiren, milli birliği pekiştiren ve milli kültürü geliştiren bir kurumdur. Askeri liselerin ve harp okullarının kapatılması gibi uygulamalarla o asker ruhunu ve bilincini yaratamazsınız. Atatürk’ün numarası okunduğunda “Burada!” diye bağıran o gelenek tekrar yaşatılmalıdır; Atatürksüz Türkiye ayakta kalamaz.

TSK’da yapılan FETÖ operasyonlarına gelince; deliller bulundukça soruşturmaların yapılması doğal bir süreçtir. Ancak sırf hapishane, savcı ve polisle bu meseleyi halledemeyiz. FETÖ’nün veya diğer tarikatların ağına düşmüş insanları dönüştürmemiz ve onları Cumhuriyet yurttaşı yapmamız lazım. AK Parti’nin bu kabiliyeti yok çünkü kendi ideolojileri de benzer bir kültürden besleniyor. Atatürk, devrimleri ve kurumlarıyla (halk evleri, köy enstitüleri vb.) feodal toplumdan modern bir millet yarattı. Bizim de devletin eğitici rolünü, Atatürk devrimi temelinde güçlendirmemiz gerekiyor. Sadece din eğitimiyle veya operasyonlarla modern bir toplum yaratamazsınız; nitelikli insan gücünü yetiştiremezseniz, cemaatler toplumun dokusunu sarmaya devam eder. Bakın buradan uyarıyorum; o kurslar o insanları kurtarmadı. Hiç kimse kalkıp bana, “Ben Kur’an kurslarıyla o insanları FETÖ’den kurtaracağım” diyemez. Kur’an kursu elbette yapılsın; hepimiz Müslümanız ve dinimizi öğreneceğiz, buna bir şey demiyorum. Ama siz insanları sadece din eğitimiyle bir yere getiremez ve çağdaş bir toplum yaratamazsınız.

Evet, kısa bir ara veriyoruz, sonra tekrar görüşeceğiz. Neyse, devamını da konuşalım.

Tekrar birlikteyiz; Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo ortak yayınındayız. Gündeme ilişkin değerlendirmelerimizi sürdürüyoruz. Konuya girmeden önce gelen birkaç soruyu cevaplayalım. Benzer soruları tekrarlamıyoruz ama isimlerini analım; Hüseyin Akdoğan’ı söylemiştik, Taner Doğan aramış. Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), “Bu hafta sonu 250 bin kişi meydandaydı, onlara nasıl destek vereceksiniz?” diye soruyorlar. Tabii destek vereceğiz ama onlara devlet bütçesinden kaynak aktarılması gerekiyor. Yani sadece bizim desteğimizle olmuyor; Türkiye’nin geldiği nokta bir kaynak sorunudur. Yoksa herkese verelim, verelim, verelim… Üretimi artırmadan neyi vereceğiz? Bakın, Türkiye’nin sorunu üretime dayanıyor. Devletin gelirleri, vergiler ve diğer kalemler, üretimin içinden alınan paylardır. Siz Türkiye’nin üretimini artırmazsanız, sonra hepimiz devletin üzerine yürüyüp “bana ver” diye bağırıp çağırırsak, devlette olmayınca neyi verecek? Zaten bir bütçe açığı var.

Toplumda şöyle bir durum var: 1960’ların sonuna doğru Türkiye’de ekonomi büyüyordu ve herkes grev yaparak, yürüyüş yaparak bu büyüyen ekonomiden pay alıyordu. Hatta o zaman Orgeneral Memduh Tağmaç, 1969 yılında şunu söylemişti: “Toplumun talepleri ekonominin gelişmesinin önüne geçmeye başladı.” Çünkü sonuç itibarıyla ekonomi ne üretiyorsa oradan pay verebilirsiniz; ürettiğinin dışında bir şey verme şansınız yok. Bu yüzden halkımızın; memurlarımızın, işçilerimizin, çiftçilerimizin dikkatini buraya çekmek istiyorum. Üretimi artırmaya, büyütmeye ve buna yönelik parti programlarına omuz vermelisiniz. Yoksa üretimi daraltan, borç batağında olan iktidarlardan istediğiniz kadar isteyin; et üretimi, pamuk üretimi artmıyorsa veya devlet gelirleri yükselmiyorsa size ne verecek?

Benim önerim şu: Vatan Partisi’ne girin. 250 bin kişi Vatan Partisi’ne katılsın; bir müddet sonra yaş sınırlarına takılmazsınız, bu sorunlar çözülür. Çünkü üretim artar, devlet gelirleri artar; emeklisine de, işçisine de, çiftçisine de bu toplumun verecek kaynağı olur. Biliyorum, ben de emekliyim, eşim Şule Perinçek ile biz de asgari ücret seviyesinde emekli maaşı ile geçiniyoruz. Emekli de olamıyorlar, işe de giremiyorlar, böyle bir sıkıntı var; ama dediğim gibi, bu bir kaynak sorunudur.

Bir izleyicimiz Ayşe Şenol, “Bu programı her zaman pazartesi yapardınız, misafir de kabul etmiyordunuz, duyurmadan neden gününü değiştirdiniz?” diye sormuş. Dün İran Büyükelçiliği’nin daveti vardı, ona katılmamız gerektiği için bizi bağışlasınlar. Gelecek haftadan itibaren pazartesiye devam edeceğiz.

Gülçin Lambaz demiş ki: “Yeni AKM’nin temelinin atılması ve isminin değişmeyecek olması güzel haber. Gelgelelim orada restoran ve kafelerin yer alacak olması pek güzel değil, büyük olasılıkla AVM olacaktır.” Bir kültür merkezinde tiyatro, opera, bale, ödüllü filmlerin gösterildiği salonlar, resim ve heykel sergileri yer almalı; Taksim ve Beyoğlu restoranlardan geçilmiyor, kültür merkezinde böyle yerlerin olması doğru değil.

Buna hemen ön yargıyla yaklaşmayalım. Yapılan plana göre eski Atatürk Kültür Merkezi’nden çok daha büyük ve çağdaş bir merkez inşa edileceği gözüküyor. Kültür merkezlerinin altında restoran veya kafe olması son derece normal; gelen insanlar dinlenip çayını, kahvesini içebilmeli. İyi yapılan şeylerde bile kusur bulmaya çalışan bir gayret var; bunu yanlış buluyorum. Bu AK Parti düşmanlığına kilitlenmiş bir tavır. Kültür merkezine gelen insan orada yemek yiyecek, sergiye gidecek, tiyatroyu izleyecek; dünyadaki birçok kültür merkezinde bu tür hizmetler var.

Sayın Yaşar Rukyan’ın bir akrabası, Firuzan Yalçın, “Türkiye’yi o kurtaracaktır, hayranıyım” demiş. Bu benim için bir övgüdür; evet, Vatan Partisi Türkiye’yi bu zorluklardan çıkaracaktır. Ayrıca Turan Koçal’ın eşine de buradan saygılarımızı yolluyoruz, kendisi çok önemli bir Türk milliyetçisiydi.

Şimdi seçim bildirgemizle ilgili gelen bir soruya gelelim. Rafet Bey’in hazırladığı sorulardan biri; sanırım bugünden itibaren ondan kurtuldum diyordum ama yakamı bırakmıyor. Bildirgemizde “demokratik kent, halk meclisleriyle yönetim” ifadesini Yeniçağ Gazetesi, “HDP ile aynı vaat” diye yorumlamış. Halk meclisleriyle yönetim bizim 50 sene evvelki programımız. Eğer başka partiler de bundan yararlanıyorsa ne mutlu bize! Fakat Yeniçağ’daki dostlarımızın dikkatini çekmek isterim; HDP, bu sistemi milli devletten kopararak yapmak istiyor. Bizimki ise güçlü bir merkezi milli devlet üzerine kurulu; Ankara’da güçlü bir merkezi devlet olacak ve o devlet köyden, mahalleden gelen halk meclisleri tabanına oturacak. Yani aşağıdan yukarıya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne uzanan bir düzen kuracağız. HDP ise yerel yönetimleri merkezi devletten koparıp bir özerklik yapısı kurmaya çalışıyor. Maalesef CHP ve AK Parti’nin kurultay kararları da Avrupa’nın dayattığı bu özerklik şartlarına kapı aralıyor. Bizimkiyle hiç alakası yok; o bakımdan kelime benzerliğine takılmamak lazım. Demokrasi sözcüğünü en çok HDP kullanıyor diye ondan vaz mı geçeceğiz? Yeniçağ Gazetesi yanlış bir tespit yapıyor.

Anadolu’yu geziyoruz; “Bütünşehir Yasası” ile belediye hizmetleri köylere kadar genişletildi ancak bu durum yerel yönetimi öldürdü. Belediyeleri şirketleştirdiler; şirket kar için çalışır, kamu hizmeti yapmaz. Çöpü, kaldırımı, parkı şirkete verdiğiniz zaman kamu hizmeti kavramı ortadan kalkar. Biz tekrar muhtarlıkları güçlendireceğiz, belde belediyelerini ihya edeceğiz. 5.000 nüfusu bulan her yerde belediye kuracağız; Toros Dağı’nın tepesindeki köylü, işini kendi belediyesinde çözecek.

Sormuşlar; “Halk meclislerinin yasal dayanağı ne olacak?” Tabii ki yasal düzenlemelerle olacak. Türkiye’yi kanunlarla yönetirsiniz; biz iktidara geldiğimizde halkın lehine yeni yasalar yapıp mevcut sistemdeki tıkanıklıkları gidereceğiz.

Son olarak meclis ve torba yasa konusuna değinelim. Meclis şu an işsiz kaldı; kimse mecliste ne olduğuna bakmıyor, herkes “Beştepe’de ne oluyor?” diye külliyeye bakıyor. Eskiden kanunlar mecliste yapılırdı, şimdi kanun hükmünde kararnamelerle meclis devre dışı bırakıldı. Eskiden “atanmışlara karşıyız, seçilmişlerle yöneteceğiz” diyenler, şimdi seçilmiş bir padişahlık sistemi kurdular. Bu sistem tıkandı ve çözümsüzlüğe geldi. İstiklal Savaşı’nı bile Atatürk, orduyu değil, meclisi kurarak başlattı. Orduya hükmeden siyasi irade Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Şimdi bunu devre dışı bıraktılar. Türkiye yeniden meclisi esas alan bir sisteme dönecek; şeffaf, müzakereci bir sistem… Çünkü meclis, toplumun önünde müzakere eder. Parlamento muhabirliği eskiden çok önemliydi, şimdi ise mecliste müzakere değil sadece atışma ve sataşma var. Ama bu durum sürmeyecek, Türkiye o eski, meclis odaklı yönetim anlayışına mutlaka dönecektir. Onda bir şey yok. Yani meclisteki basın büroları falan çok şey yaptı. Kanunlar orada yapılmıyor. Polislere falan inme dönemi geçti. Milletvekillerinin hiçbir haberi yok, boş yere maaş veriliyor. Yetkisini azaltıp sayısını artırmak kadar da abes bir durum olmamıştı. Meclis, bugün getirdikleri Cumhurbaşkanlığı sistemi ile AK Parti’nin intiharına sebep oldu. AK Parti’yi bitirecek olan olay, meclisi devre dışı bırakmalarıdır ve bunu önümüzdeki dönemde yaşayacağız. Çünkü çözüm koşullarını yok ettiler. Meclis, çözüm üreten bir merkezdi; Türkiye’nin geçmiş kriz dönemlerini incelediğimizde, meclisin her zaman bir çözüm ürettiğini veya seçime gittiğini görürüz.

Şimdi her şey Cumhurbaşkanı’nın tayin ettiği atanmışlara bağlı olduğu için, Cumhurbaşkanı’nın değişmesi veya istifa etmesi dışında hiçbir çözüm kalmadı. Bu da sistemin tıkandığını gösteriyor. Yardımcısı bile “Cumhurbaşkanı’nın üzerinde çok yük var, onu almaya çalışıyoruz” diyor. İsterseniz Cumhurbaşkanı biyonik olsun, bin kişilik zekaya sahip olsun; sonuç itibarıyla tek bir kişi, 83 milyonluk, büyük gelenekleri olan koskoca Türk milletini yönetemez.

Cumhurbaşkanlığı sisteminin yaklaşık bir yıllık deneyimini yaşadık; ancak süreç asıl 24 Haziran’dan sonra resmileşti. 24 Haziran’a giden süreçte AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanı, devlet iktidarının merkezileşeceğini, tüm yetkilerin ellerinde toplanacağını ve böylece devlet içindeki sürtüşmelerin ortadan kalkacağını söylüyorlardı. Ancak bugün Türkiye daha büyük bir çıkmaza girdi. Bunun ekonomik sebepleri olduğu kadar siyasi sebepleri de var; çünkü siyaset, ekonomideki çıkmazları çözecek düzlemdir. Parlamentoyu devre dışı bırakmak çözümsüzlük yaratır. Külliye’nin içinden atanmışlarla bir şey çözemezsiniz çünkü onlar sizin etrafınızda durup sizi destekleyen kişilerdir. Bu durum çözümsüzlüğü katmerleştirir.

Türkiye’de 1980 sonrası kurulan ekonomi, bir “mafya ekonomisine” dönüştü. Eskiden kamu iktisadi teşebbüsleri, sanayiciler ve tüccarlar hakimdi; bunlar üretimle ilgili sınıflardı. 1980’den sonra ise borçlanma ekonomisi içinde faizciler, sıcak para komisyoncuları, dolar-borsa vurguncuları ve tarikat rantçıları öne çıktı. Ben bunlara “dört sülük” diyorum. Bunlar üretim yapmıyor, üretilen değere el koyuyorlar. Sanayicileri sistemin dışına itip kendi mafya düzenlerini kurdular. Meclis, sanayicinin ve tüccarın sesini duyurabildiği bir yerdi; bu yeni sistemle ise halk, sanayici ve tüccar iktidar merkezlerinin dışına sürüldü.

Bu yeni sistem, Sayıştay denetiminden uzak, büyük paralara hükmeden ve kapitalizmin verimlilik ilkesine çelme takan bir yapıdır. Kâr ile rant arasındaki savaşta kârın yerine faizi ve rantı koydular. Bu da ekonomiyi verimsizliğe sürükledi.

Geçtiğimiz günlerde Kartal’da yaşanan göçük olayı da benzer bir ihmaldir. 21 yıl önce Kartal ilçe başkanımız Tayfun Tabakoğlu ve teşkilatımızla birlikte belediyenin hatalı kararlarını ve yolsuzluklarını belgeleriyle ortaya koymuş, bu binaların çökeceğini söylemiştik. Bugün de Türkiye’nin karşılaştığı tehditleri aynı bilimsel kararlılıkla işaret ediyoruz.

Türkiye’de FETÖ darbesinden sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis içindeki Amerikan güdümlü Gladio yapısı çok ağır bir darbe yedi. NATO tarihinde hiçbir ülke, Türkiye’nin kendi içindeki Gladio’yu tasfiye ettiği kadar köklü bir temizlik yapamadı. Bu durum, Türkiye’nin dinamizmini gösterir. Gladio’nun temizlenmesi, Amerika’nın içeriden darbe yapma imkanını ortadan kaldırdı. Bu nedenle, artık CHP, İYİ Parti ve HDP koalisyonunun içeriden bir darbe ile iktidara gelme şansı kalmamıştır.

Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi isimlerin yeni parti kurma ihtimallerine gelince; bu kişiler dış bağlantılıdır. Hatırlarsanız, Davutoğlu görevden ayrıldığında Amerikan basınında “Bizim adamımız” (Our man in Turkey) şeklinde başlıklar atılmıştı.

Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa eden bazı belediye başkanlarının Vatan Partisi yerine DSP’yi tercih etmesi ise şüphelidir. FETÖ’nün siyasi alanda etkili olma girişimlerini ve bazı partilerin yeniden canlandırılmasını görüyoruz. Bu, FETÖ’nün kurduğu bir tuzaktır.

Sonuç olarak bugün CHP, HDP ve İYİ Parti arasında bir koalisyon oluşmuştur. MHP’yi bölme operasyonu da bu ittifakı kurmak için yapıldı. Meral Akşener’in MHP’den kopardığı güç, bugün bu ittifakın bir parçası haline gelmiştir. “Kürt siyasi hareketi” diyerek etnik temelde bir siyaset yürütmek, milli bir devlette kabul edilemez. Şu anda bir CHP, İYİ Parti, HDP… Hatta ne yazık ki Saadet Partisi galiba burada. Öyle mi? Tam değil. Neyse, inşallah orada değildir. Dirsek temasımız var. Burada PKK ile ittifak halindeler. Buradan tekrar söylüyorum: CHP, PKK ile ittifak halinde. CHP, HDP üzerinden PKK ile ittifak halinde. İYİ Parti de CHP üzerinden HDP ile, PKK ile ittifak halinde. Aynı CHP’de buluştular. Asıl vahim olan bu. Türkiye’nin geleceği bakımından CHP’nin… Hem kendi hayatına kasteden bir şey; CHP kendi kendisini bitiriyor bu tutumuyla. Çünkü Türk milleti, PKK ile ittifak eden bir partiyi kaldırmaz, taşımaz. İYİ Parti için de bu söz konusu. Efendim “biz değiliz, yapmıyoruz” falan… Hayır, yapıyorlar. Her yerde; Edirne’den Hakkâri’ye kadar oldukları her yerde PKK ile birlikte hareket ediyorlar.

Ne için? Çünkü bir programları yok. Tek programları var: Tayyip Erdoğan düşmanlığı. Tayyip Erdoğan düşmanlığı, kaçınılmaz olarak HDP ile ittifaka götürür. Niye? Vatan Partisi o tuzağa düşmüyor. Çünkü Vatan Partisi diyor ki: “Ben Amerikan emperyalizmine, FETÖ’ye, PKK’ya; yani Türkiye’nin karşısındaki güçler bunlar, bunlara karşıyım.” Yani hedefi, düşmanı doğru belirliyor. Onlar düşman olarak Tayyip Erdoğan’ı görünce, Tayyip Erdoğan’a karşı herkesle birleşirsin. Ama eğer düşmanı Amerika, PKK, FETÖ ve Amerika’nın kontrol ettiği güçler olarak belirlersen, o zaman Amerika’ya karşı herkesle birleşirsin. Bunlar Tayyip Erdoğan’a karşı Amerika ile birleştiler. Tayyip Erdoğan’ı düşman hedefi olarak gördükleri için Amerika ile birleştiler, PKK ile birleştiler, HDP ile birleştiler. İYİ Parti de böyle; aklı fikri Tayyip Erdoğan düşmanlığı.

Evet, efendim süremizin sonuna geldik. Bu hafta da Rafet Ballı’nın yerine el koymuştum. Rafet Ballı yetişiyor ama buraları uzaktan komandayla… Haftaya Çıkış Yolu programını muhtemelen Rafet Ballı’yla izleyeceksiniz. Hepinize iyi geceler, teşekkür ederim. Ben de saygılar, sevgiler. Aynı zamanda bizi Ulusal Radyo’da izlediler değil mi? Hem Ulusal Radyo dinleyicilerine hem Ulusal Kanalımızın izleyicilerine sevgi, saygılarımı sunuyorum. Türkiye’yi dinleyenlerdi, üretenlerdi. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş