Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi var, bir de karşımızda Amerikan gemisi… Türk milletinin hakkı yendiği zaman, ben o haksızlığı yere atar ve çiğnerim. Çiğniyorum burada! Bölgedeki yangın, Türkiye’nin durumu… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler kurtaracak. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız; söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğum her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendilerine hoş geldiniz diyorum.
* **Sayın Perinçek:** Hoş bulduk, teşekkür ederim.
* **Sunucu:** Bugün esas olarak Sayın Perinçek’in heyetiyle birlikte çıktığımız bir seyahatin gözlemlerini ve sonuçlarını konuşacağız. Pekin’e ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’ye gittik. Bir hafta on günlük bir seyahatti. Ancak izleyicilerimizden bir ricamız olacak: Türkiye’nin Uygur politikası nasıl olmalı? Vatan Partisi’nin bu konudaki politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Önerilerinizi, eleştirilerinizi ve sorularınızı bekliyoruz. Yönetmenimiz gerekli iletişim bilgilerini ekranlara getirecektir.
Türkiye’nin tek gündemi Uygur meselesi değil. Seçime az bir süre kaldı; bugün ayın dördü, yaklaşık dört haftalık bir süre var. Seçimlerin kaderini ekonomik kriz mi tayin edecek, yoksa Türkiye’nin milli düzeydeki dış politika problemleri mi? Sizin yöneliminiz nedir?
* **Sayın Perinçek:** Evet, her ikisi de; hem ekonomi hem güvenlik. İkisi atbaşı gidiyor. Stratejik olarak bakarsanız Türkiye’nin güvenlik sorunları önemli ama ekonomi de artık çözüm bekleyen, kendisini dayatan bir gerçek. Seçime baktığımızda oy pusulasında üç seçenek görüyoruz: AK Parti ve MHP’nin Cumhur İttifakı, CHP-HDP/PKK ve İYİ Parti’nin oluşturduğu “sözde” Millet İttifakı ve Vatan Partisi. Ancak Türkiye’nin önünde aslında bu üç seçenek yok; tek bir seçenek var.
AK Parti, 1980’lerden, Turgut Özal’dan bu yana gelen neoliberal dünya ekonomisiyle bütünleşme rotasında, yani borçlanma ekonomisinde ısrar ediyor. Bu bir seçenek değil, Türkiye’nin önünde yürümeyecek bir modeldir. Öte yandan CHP ve İYİ Parti, PKK ile iş birliği içindedir; bu da bölünme seçeneğidir. Türkiye’nin bölünme ihtimali yok, Amerika kaybetti, PKK hendeklere gömüldü. Kimse Türkiye’yi bölemez.
Türkiye’nin önünde tek bir seçenek vardır: Borç batağından bir üretim devrimiyle çıkmak, üretim ekonomisini inşa etmek ve vatan bütünlüğünü sağlamak. Mavi Vatan’da, Ege’de, Akdeniz’de egemenliğimizi korumak, güney sınırlarımızdaki PKK tehdidini bitirmek. İşte Türkiye’nin önündeki gerçek program budur.
* **Sunucu:** Millet bu durumu sizce böyle mi görüyor?
* **Sayın Perinçek:** Atatürk, İstiklal Savaşı’na başlarken “Anketler ne diyor?” diye bakmadı. Biz öncü partiyiz, Türkiye’nin önünü görüyoruz. Seçmen, tecrübeleriyle gerçekleri zamanla öğrenecek ve doğru rotaya girecektir. Biz Hz. Muhammed’in ticaret uygarlığı vizyonunu görmesi veya Atatürk’ün bağımsız Türkiye’yi hedeflemesi gibi, bugün Türkiye’nin üretim devrimiyle çıkışını görüyoruz.
* **Sunucu:** Çin seyahatinizden sonra Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın içinde olduğu bir yeni parti girişimi konuşuluyor. Seçmenin ekonomik kriz nedeniyle AKP’den uzaklaştığı ve bu boşluğu bu isimlerin dolduracağı yorumlarına ne dersiniz?
* **Sayın Perinçek:** O isimler zaten AK Parti içindeki Amerika kanadını oluşturuyorlardı. Davutoğlu başbakanlıktan düştüğünde dış basın “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti” diye yazmıştı. Bu bölünme, çıkmaza giren güçlerin bir siyaset kanunudur. Türkiye’nin siyasi topografyası, vatan bütünlüğünü sağlayacak ve üretim devrimini başaracak bir hükümeti bulana kadar değişmeye devam edecektir. 24 Haziran seçimleri hiçbir meseleyi çözmediği gibi, mevcut Cumhurbaşkanlığı sistemi de kendi içinde bir çıkmaz yaratmıştır. Bu yüzden erken seçim kaçınılmazdır.
* **Sunucu:** İzin verirseniz bir duyuru daha yaparak devam edelim… PKK ile açıkça beraber seçime giriyorlar. Türkiye’nin sadece bir yerinde değil, her yerinde. Böyle bir çıkmaz var.
Şimdi izninizle bir ara vereceğiz. Sevgili seyirciler, sevgili dinleyiciler; kısa bir aramız olacak ama ondan önce bir duyuru yapayım: Vatan Partisi’nin izlediği Uygur politikası ile ilgili görüş, öneri, eleştiri ve sorularınızı bekliyoruz. Uzun uzun konuşacağız.
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bugün esas olarak Uygur meselesini ve Vatan Partisi’nin bu konudaki seyahatinin sonuçlarını konuşacağız. Ancak sizden gelen soruları da bekliyoruz, gelmeye başladılar bile.
Şimdi efendim, “Mavi Vatan” tatbikatını konuşuyoruz ancak ben dış politikaya dair bir soruyla devam etmek istiyorum. ABD Başkanı Donald Trump bir açıklama yaptı. Daha önce 6 trilyon dolar demişti, şimdi 7 trilyon dolar diyor. Bazen 6 diyor, bazen 7; canı nasıl isterse öyle konuşuyor. Benim dikkatimi çeken ifade tarzı oldu. Diyor ki: “Biz bu Orta Doğu’ya 7 trilyon dolar harcadık ama uçaklarımızın ışıklarını kapatarak ancak iniş yapabiliyoruz, yani güvenlik içinde bile değiliz. Boşuna bu harcamalarımız.” Trump seçilmeden önce de böyle söylüyordu. Göreve başlayalı iki yılı geçti, yeni bir seçim dönemi yaklaşıyor. Hatta Trump’ın yeniden aday olmasını engelleyecek hukuki süreçlerle karşı karşıya bırakılacağı değerlendirmeleri var. Sorum şu: Trump bu kadar rahatsızsa ve sürekli çekilmekten söz ediyorsa neden sonuç alınamıyor? Çekilmek istemiyor mu, çekilemiyor mu, yoksa yapamıyor mu?
Trump istese de istemese de çekilecek. Hiç kimse onu orada tutamaz. Trump ve Amerika gidiyor, PKK bitiyor. Bakın, Türkiye’de bu tartışılıyor: “Amerika çekilmez.” Nasıl çekilmez? Yenildi. Hitler için de “yenilmez, çekilmez” diyebilir miydiniz? Amerika yenildi ve çekiliyor. 1683’te Kara Mustafa Paşa Viyana’ya gitti, sonra çekilmek zorunda kaldık. Bunlar kuvvetle ilişkili ve savaşların sonucuyla belirlenen durumlardır. Amerika oraya savaşla geldi ve savaşla gönderiliyor. 1991 yılında Amerika, Irak’ı işgal etti, bir buçuk milyon insanı öldürdü. Arkasından Suriye’de karışıklıkları çıkardı, yüz binlerce insanın katili oldu. Ve en sonunda ne oldu? Bölge ülkeleri birleşti. İran’ı, Suriye’si… En başta Suriye kendi vatanı için savaştı, Irak kendi vatanı için savaştı. Amerika iki kez Irak’ı işgal etti ama şimdi Irak’ta Amerika’ya kafa tutan bir hükümet var. Demek ki Amerika’nın işgali para etmemiş.
Suriye’yi karıştırdı, Beşar Esad’ı devirmeye kalktı. Güya Emevi Camii’nde Netanyahu, Obama ve Tayyip Erdoğan birlikte namaz kılacaklardı; birisi Musevi, birisi Hristiyan, birisi Müslüman… Dedik ki: “Emevi Camii’ne tankla giremezsiniz, ayakkabılarınızı çıkartıp girmeniz zorundasınız.” Ne oldu? Bizim dediğimiz oldu, giremediler. Suriye, aslanlar gibi savaşarak Amerika’yı yendi. Zaten Beşar Esad’ın ismi de “aslan” demek. Amerika oradan gidiyor, PKK de bitiyor. Bir ay gecikir, bir sene gecikir ama gidiyor.
Peki, Avrupa ülkelerinin orada bir manevrayla kalmaya yönelik tutum takınmasını neye bağlamalıyız? Her devlet, hele ki emperyalist devletler, her yerde nüfuzunu korumaya çalışır. Ancak artık süreç, Irak’ın veya Suriye’nin Amerika ve Avrupa tarafından kontrol edildiği süreç değil. Türkiye’nin NATO ülkesi olduğu, hükümetlerini Amerika’nın tayin ettiği dönemler arkada kaldı. Gladio perişan oldu. 15-16 Temmuz gecesi Amerika’nın Gladio’su Türkiye’nin meydanlarında ezildi. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milleti onları bozguna uğrattı. Şimdi “Tayyip Erdoğan tekrar Amerika’nın kucağına atlayacak” gibi bir ihtimal yok; çünkü bu kararlar tek tek insanların iradeleriyle vereceği seçenekler değil.
Trump’ın damadı Türkiye’ye geldiğinde Erdoğan’la görüştü. Görüşmeden bir şey çıkmaz. Herkes görüşür ama Türkiye’nin dinamikleri ve mecburiyetleri var. Hiç kimse Türkiye’yi satamaz, parçalayamaz; kimse Türkiye’yi Trump’a peşkeş çekemez. Çekseydi geçmişte çekerdi. Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı her şey yıkıldı: Silivri duvarı çöktü, Gladio yerle bir oldu, FETÖ zindanlara tıkıldı, PKK hendeklere gömüldü. Amerika, Türkiye’de hendeklere gömüldü.
Güzel bir hikâyedir; Neyzen Tevfik Florya’da ney çalarken Atatürk onu duyar ve meclisini şenlendirmesini ister. Polisler gidip onu bulduğunda, Neyzen bir sigara paketinin üzerine, “Cumhur’a şeref vermem, çöp batmasın aşikâr / Ne malum, lazım müsteşar” diye bir not yazar ve geri gönderir. Şimdi Trump için de benzer bir durum geçerli; gelmiş gitmiş, önemi yok. Türkiye’nin geleceğini artık Amerika belirleyemez. 2014 yılında Silivri duvarını yıktık ve Türkiye yeni bir döneme girdi. Vatan Partisi olarak, Türk ordusunun ve Türkiye’nin seçkin aydınlarının hapse tıkıldığı o duvarı yıktık. Şimdi Türk ordusu, Mavi Vatan tatbikatı ile Amerika-İsrail donanmasına karşı gövde gösterisi yapıyor.
Yunanistan meselesine gelince; Lozan’da karşımızda İngiltere ve Fransa vardı, Yunanistan ise zaten yenilmiş bir ülkeydi. Bugün de Yunanistan’a sesleniyorum: Amerika’nın size atacağı bir kemiğe mi talipsiniz, yoksa Türkiye ile kardeşçe paylaşacağınız büyük bir zenginliğe mi? Amerika sizi Türkiye ile karşı karşıya getirip birbirinize kırdırmak istiyor. Oysa bizim tarihsel derslerimiz var; Yunanistan, İstiklal Savaşı sonrası Türkiye’ye düşmanlık etmenin bedelini başbakanlarını ve generallerini kurşuna dizerek ödedi.
Şimdi Mavi Vatan tatbikatıyla Türk Deniz Kuvvetleri, Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz harekâtını gerçekleştiriyor. Yunan Savunma Bakanı’nın “güven artırıcı önlemler” açıklaması, Rum Dışişleri Bakanı’nın “açık savaş oyununa girmeyeceğiz” demesi akıllıca. Emekli amirallerimizin de yazdığı gibi; kuvvet hesabı yapıldığında, arkasında Amerika veya İsrail olsa dahi Türkiye’yi Ege’de ve Doğu Akdeniz’de yenecek bir güç yoktur. Yunanistan’ın böyle bir hesaplaşmaya girmesi mantığa aykırıdır.
Gelelim 3 Mart’a; hilafetin kaldırılmasının 95. yılıydı. Bazı İslamcı çevreler, İslam dünyasının dağınıklığını halifesizliğe bağlıyor. Ancak şunu unutmamak gerekir; 3 Mart, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun, Hilafetin kaldırılmasının ve Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılmasının yıl dönümüdür. Yani laikliğin üç temel kanununun gerçekleştiği gündür. Türk tarihi açısından son derece önemli bir konu. Öncelikle şuna değinmek gerekir: Birinci Cihan Savaşı’nda halifelik vardı; başımızda Mehmet Reşat ve Vahdettin gibi halifeler bulunuyordu. Peki, halifelik olduğu halde Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve Ürdün topraklarında niçin bazı Müslümanlar, İngilizlerle iş birliği yaparak halifenin ordusuna karşı silah çektiler? Eğer halifelik Müslümanları birleştirecek idiyse, bu durum nasıl açıklanabilir?
Madem halifelik Müslümanları birleştiriyordu, niçin Yavuz Sultan Selim’in ordusuyla Şah İsmail’in ordusu Çaldıran’da savaştı? Niçin Osmanlı Devleti, Mısır’daki Kölemen Devleti ile Mercidabık savaşlarını yaptı? Hz. Ali ile Hz. Osman arasındaki savaşlar, Ali-Muaviye çekişmesi ve 1400 yıldır süregelen Şii-Sünni kavgaları ne anlama geliyor? Üstelik o dönemlerde halifelik vardı ve Hz. Muhammed’in hatıralarının canlı olduğu, Ehl-i Beyt’in yaşadığı bir süreçten bahsediyoruz. Hz. Hasan zehirlendiğinde, Hz. Hüseyin şehit edildiğinde de halifelik vardı. Dolayısıyla “halifelik Müslümanları birleştirir” iddiası tarihsel gerçeklerle uyuşmuyor. Hz. Hüseyin’i kim şehit etti? Müslümanlar şehit etmedi mi? Hz. Hasan’ı kim zehirledi? Müslümanlar zehirlemedi mi?
Bakın, eceliyle ölen halife sayısı çok azdır. Hz. Ebu Bekir dışında; Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin hepsi öldürüldü. Hz. Ali bile Haricileri kılıçtan geçirmek zorunda kaldı. Tüm bunlar, halifeliği bir “sihir” gibi görenlerin tarihle bağının kopuk olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu kurum günümüz dünyasının şartlarına da uymuyor. Bugün Vatikan var; peki Vatikan’ı dinleyen var mı? Amerika mı, Maduro mu, yoksa Rusya mı dinliyor? Kimsenin dinlediği yok.
***
(Bir aradan sonra)
Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri AKP hükümetinin politikaları yüzünden bozuldu. Vatan Partisi olarak bu süreçte heyetler oluşturduk, çeşitli düzeylerde, hatta en üst düzeyde Suriye Devleti ile görüşmeler yaptık; en son bizzat ben, büyük bir heyetle Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad ile görüştüm. Rusya uçağı düşürüldüğünde de yine bir heyet oluşturup Putin’in karargahı ile görüştük. İran ve Mısır konusunda da durum aynıydı; bu görüşmeler tamamen Vatan Partisi’nin inisiyatifiyle, Türk milletine ve insanlığa duyduğumuz sorumluluk gereği yapıldı.
Rusya olayında şöyle bir durum gelişti: Uçak düşürüldükten bir süre sonra 4-5 kişilik bir heyet İstanbul’a geldi. Tayyip Erdoğan’ın çevresinden olduklarını belirterek, “Gidin Doğu Perinçek ile konuşun, Türkiye ile Rusya ilişkilerini o düzeltebilir” dediklerini ilettiler. Ben de “Rusya’dan bir heyet getirirsek iki hükümeti görüştürebiliriz” dedim. Dört gün içinde geldiler ve Ankara’da görüştüler. Biz Vatan Partisi olarak o görüşmelerde yer almamayı tercih ettik ki iki hükümet arasında bir çekince oluşmasın. Ancak hem Rus hem Türk tarafı yapıcı rolümüzü vurgulayarak toplantıda bulunmamızı istedi. Rusya tarafı uçağın düşürülmesine karşı bir üzüntü beyanı ve bir soruşturma başlatılmasını talep etti. Ertesi sabah İzmir’de 19 kişi hakkında tutuklama kararı çıktı ve bir süre sonra Sayın Erdoğan, istenenden de fazlasını yaparak özür diledi. Daha sonra Rus yetkililer, televizyonlarda Vatan Partisi heyetinin Türkiye ile iş birliğine ikna edici bir rol oynadığını açıkladılar.
Çin ziyaretine gelince; Çin Halk Cumhuriyeti ve Çin Komünist Partisi bizi davet etti. 15 kişilik heyetimizle Pekin ve Urumçi’de çeşitli görüşmeler yaptık. 26-27 Şubat’ta Urumçi’de düzenlenen uluslararası toplantıya yaklaşık 25 Müslüman ülkeden, toplamda 400 civarında temsilci katıldı. Toplantıda Mısır Meclis Başkanı, Bangladeş Meclis Başkanı, Vatan Partisi ve Rusya Komünist Partisi olmak üzere dört ana konuşmacı yer aldı. Dünya partileri içinde Vatan Partisi birinci sırada protokol konuşmasını yaptı. Türkiye, bu toplantıda Vatan Partisi’nin kişiliğinde temsil edildi.
Uygur meselesiyle ilgili hükümetin neden çağrılmadığını soruyorsunuz; ancak hükümetin izlediği politika ortada. Üniversitelerde “Doğu Türkistan İslami Partisi” denen, DAEŞ’in içinde yer alan terör örgütlerini dolaştırıyorlar. Bir devlet ciddiyeti, bir devlet terbiyesi yok. İki tweet’in peşine takılıp sosyal medya üzerinden açıklama yapıyorlar, Çin Halk Cumhuriyeti’ne telefon açıp sormuyorlar bile. Biz ise konuşmamızda Çin’in başarılarının temellerini anlattık ve terörün uluslararası kaynaklarına dikkat çektik. Bu konuşma büyük ilgi gördü; toplantı sonunda Çinli bakanlar dahil herkes tebrik etti.
Çin ziyaretimizle ilgili Sayın Cumhurbaşkanı’na sunum yapıp yapmayacağımız sorulmuş. Biz Vatan Partisi’yiz, Türk Devleti’nin hiyerarşisi içinde değiliz. Bağımsız bir partiyiz ve Türkiye’yi yönetmeye talibiz. Elbette Erdoğan Türkiye’nin Cumhurbaşkanıdır, onu bilgilendirebiliriz ama biz kendi karar organları olan, kimseden emir almayan bir partiyiz.
Konuşmamda vurguladığım temel husus şuydu: Çin, terörle mücadelede daha çok etnik ayrımcılık, dinsel aşırılık ve terörizm kaynaklarına odaklanıyor. Ancak terörün arkasındaki ana gücü, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Asya’da kurduğu terör fideliğini göz ardı etmemek gerekir. PKK’dan Doğu Türkistan İslami Hareketi’ne kadar tüm terör örgütlerinin arkasında Amerika’nın para ve silah desteği var. Ben konuşmamda, terörle mücadele için uluslararası iş birliğinin şart olduğunu ve bu mücadelenin ancak bu emperyalist odakları deşifre ederek başarıya ulaşacağını anlattım. Herkesin canı yandığı için bu yaklaşımımız toplantıda çok büyük karşılık buldu. Bu durum, Vatan Partisi’nin uluslararası düzeydeki itibarını ve ağırlığını açıkça ortaya koymuştur. Vatan Partisi’ne, iki meclis başkanından—yani Mısır ve Bangladeş meclis başkanlarından—sonra partiler düzeyinde ilk söz verilmişti. Zaten toplam dört kişi konuştu. Örneğin, büyük savaşlar vermiş bir iktidar partisi olan Vietnam Komünist Partisi için kendi aramızda dar bir toplantı yapıldı; ona siz katılmadınız. O dar toplantıda Vietnam ve Kamboçya Halk partileri konuşturdular. Ancak esas büyük toplantıda Vatan Partisi konuştu. Şimdi inanıyorum ki bugün bu programı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden Türkiye’ye göç etmiş insanlarımız da izliyor. Sizin burada söyleyecekleriniz onlar için çok önemli. Nedir bu bölgedeki ayrılıkçılığın ya da sıkıntıların kaynağı? PKK’nın kökü neyse, odur.
Bunu toplantıda da söyledim; milliyetler meselesinde dünya ölçeğinde bir uzmanım. Ömrümün 50-55 senesini bu konuyu inceleyerek geçirdim. Türkiye, Rusya, Çin deneyi, Asya, Batı Asya, İran, Irak, Suriye, Alman ve Fransız tarihleri… Dünyanın her yerinde milliyetler meselesi vardır. Feodalizmden demokratik devrimlerle çıkan toplumlar, aynı zamanda etnik grupları kaynaştırıp birleştiriyorlar. Örneğin Fransız devrimi olduğunda, Fransız halkının sadece %2,5’i Fransızca konuşuyordu. 1871’de İtalyan Birliği ilan edildiğinde, o günkü İtalyancayı konuşanların oranı %10 civarındaydı. “İtalya’yı birleştirdik ama önümüzde İtalyan milletini yaratma görevi var” deniliyordu. 1870’e kadar Almanya’da prensilikler vardı; Prusya askeriyle tüm Almanya’yı birleştirdi. Amerika’ya bakıyorsunuz; hâlâ İspanyol kökenliler ve Siyah Afrikalılar sorunu var. Trump’ın eski başsavcısı, Trump’ın ırkçı olduğunu ve siyahi Afrikalılara oy hakkı tanınmaması gerektiğini söylediğini iddia ediyor.
Uygur ziyaretimde, İslam Enstitüsü’ne gittim. Bize sürekli “camiler kapatılıyor, din baskı altında” dendiği için orada farklı bir eğilim bekliyorduk. Ancak arkadaşlarımızın çektiği görüntülerde Uygurların namaz kıldıklarını gördük. O enstitüde 730 öğrenci eğitim görüyor. Kazakça, Uygurca, Kırgızca yayın yapan beş televizyon kanalı 24 saat kesintisiz yayın yapıyor.
Kaşgarlı Mahmud’un 1070’lerde yazdığı *Divânu Lugâti’t-Türk*, dünyanın ilk sözlüklerinden biridir. O dönemde Almanların, Fransızların sözlüğü yoktu. Çin Komünist Partisi ile yaptığımız görüşmelerde gördük ki; *Divânu Lugâti’t-Türk*, Uygurca, Çince ve Arap harfleriyle Türkçe olarak üç dilde hazırlanmış, ansiklopedik bir eserdir. Ayrıca dünyada Japonya’yı gösteren ilk harita da bu eserin içindedir. İlk geldiğimiz gece sokakta yapılan danslara bizim arkadaşlarımız da katıldı. Urumçi, dünyanın en modern kentlerinden biri. Orada yaşayan Uygurların durumu, Batı medyasının “Uygurları bodruma tıkıyorlar” şeklindeki propagandasıyla taban tabana zıt. 1949’da keçi otlatılan o coğrafya, bugün sanayisi, üniversiteleri ve modern şehirleriyle gelişmiş bir bölge haline geldi.
Değerli izleyiciler, “Doğu Bey Çin’in sözcüsü gibi davranıyor, soydaşlarımızı feda mı edelim?” şeklinde sorular geliyor. Biz Çin’in değil, Türkiye’nin sözcüsüyüz. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda Sovyetlerle dostluk kurmadan başarıya ulaşabilir miydi? Atatürk, İngilizlerin Kafkasya’da kurduğu o “Kafkas Seddi”ni (Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan cumhuriyetleri) yıkmak için Lenin ile anlaştı. Bu sayede sırtını sağlama alarak batıdaki ve güneydeki cepheleri kazandı. Bugün de Türkiye, Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Fırat’ın doğusunda tehdit altındayken; Rusya, Çin, İran ve Suriye ile iş birliği yapmak mecburiyettir. Palavrayla milliyetçilik olmaz; milliyetçilik akıl, hesap ve kitap işidir.
Türkiye’de pek çok kişi “Karız kanalları”nı bilmez. Oysa bu kanallar, Tanrı Dağları’ndan gelen suyu 500 kilometre boyunca yer altından taşıyan bir mühendislik harikasıdır. Çin, bu kültürel mirasa bizden daha fazla sahip çıkıyor. *Divânu Lugâti’t-Türk* üzerine bile onlar, Türkiye’den katbekat daha fazla akademik çalışma yapıyorlar. Türk kültürünü yok ediyorlar diyenler, önce kendi tarihlerine ve bu coğrafyadaki eserlere sahip çıkmalılar. Vatan Partisi, bu gerçekleri ortaya koyarak Türkiye’nin stratejik çıkarlarını savunmaktadır. Niye orada Kutadgu Bilig sempozyumları yapılıyor? Türk dili ve tarihi, özellikle Göktürk tarihiyle ilgili en önemli kaynaklar ve araştırmalar Çin kaynaklıdır. Türkiye’de de Hacettepe Üniversitesi’nden Profesör Erkin Ekrem, Çin kaynaklarına inerek önemli keşiflerde bulundu. Bir dönem Türk tarihinin üzeri örtülmeye çalışılıyordu. Oraya gittiğinizde sergileri, tiyatroları, sanatları, dansları, müzikleri ve Uygurların kültürel zenginliklerini görüyorsunuz.
Peki, Divânu Lügati’t-Türk ne? Seyfettin Aziz’in yazdığı *Satık Buğra Han* romanı gibi yüzlerce eser ne olacak? Bölgede beş dilde televizyon yayını var; basılı yayınlar, internet yayınları mevcut. Üniversite düzeyine kadar Uygurca eğitim veriliyor. Profesör Abdullah Kara’nın 2002 yılında yayımlanan, Uygur bölgesindeki Türk romanlarına dair makalesinde; Reşat Nuri Güntekin, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal gibi yazarlarımızın eserlerinin Türkiye dışında en çok Uygurca basıldığına dikkat çekiliyor.
Li Sheng’in, kaynak yayınları tarafından basılan *Sincan-Uygur Tarihi* adlı eserinde; Hunların ve Göktürklerin, Doğu Asya ile Avrupa uygarlıkları arasında nasıl köprü kurdukları, iletişim ve kaynaşmayı nasıl sağladıkları anlatılıyor. Bunlar, bizim Türk milliyetçilerinin anlatamadığı gerçekler.
Bazıları bilmeden, Amerikan propagandasıyla “Türk kültürü orada bastırılıyor” diyor. Orada bir ayrılıkçı silahlı hareket var. Sizin tavrınız ne? PKK’ya tavrım neyse, Amerika’nın aleti olan o ayrılıkçı harekete karşı tavrım da odur. Orada kandırılmış gençler var; tıpkı PKK’nın elindeki gençler gibi. Onların da kazanılması ve dönüştürülmesi gerekiyor. Her şeyden önce terörün kökü kurutulmalı; çünkü bu Amerikancı bir terördür. Eğer Çin’de Amerikancı terör başarıya ulaşırsa —ki ulaşma şansı yok— Türkiye’nin de bağımsızlığı kalmaz ve ülke bölünür. Türkiye, ittifak potansiyelini (Rusya, İran, Çin) kaybettiği an Amerika’ya nasıl direnecek? Bu soruları soranların sorumluluk duygusu yok. Türkiye Amerika’ya direnmiyor, aksine “Doğu Türkistan” adı altında Amerika’nın aleti olan unsurlarla yan yana pozisyon alıyor. Bu, Atatürk zamanında Türkçülük adına Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetleriyle birlikte hareket edip Atatürk’ü arkadan vurmaya benzer.
Akılsız bir Türkçülük olamaz. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura Sovyet dostuydu, çünkü Türkiye’yi kurtarmak Sovyet dostluğuyla mümkündü. Bugün de Türkiye’nin güvenliğini koruması için Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin ile iş birliği yapması şarttır. Uygurların refahı ve eşitliği de buna bağlıdır.
Uygur bölgesinde sorun yok mu? Elbette var. Dünyada milliyetler ve kadın meselesi gibi konuların sorunsuz olduğu bir yer yoktur. Ancak şunu cesaretle söyleyebilirim: Dünyada milliyetler meselesindeki en ileri çözümü Çinliler başarmıştır. Çin’in bir imparatorluk kültürü var; tarihlerindeki hanedanları, örneğin Kubilay Han’ı “bu Moğoldur” diye dışlamıyorlar, “bizim hakanımızdır” diyorlar. Osmanlı ve Selçuklu’da da olan bu kapsayıcı kültür, milliyetleri birleştiriyor.
(Ara)
İstanbul’dan Kenan Bey, örnek gösterilen Uygurca kitapların basım tarihini sormuş. Ben bu kitapları 2015 yılında satın aldım. Bazıları son üç yıldır kitap basılmadığını söylüyor; bu yalan. Uygur bölgesinde gazete, dergi ve kitaplar yayımlanmaya devam ediyor. Kendi gözlerimle Uygurca, Kazakça, Kırgızca ve Moğolca yayınları gördüm. Ayrıca Kutadgu Bilig üzerine sempozyumlar yapılıyor.
Diğer taraftan, “Sözde Doğu Türkistan Meclisi Başkanı” olduğunu iddia eden Seyit Tümtürk gibi isimler, Amerika’nın cihadına hizmet ettiklerini açıkça beyan ediyorlar. FETÖ kanallarında boy gösterip Türkiye’ye hakaret ediyorlar. Böyle bir Türkçülük olur mu? Atatürk emperyalistlerin oyuncağı mıydı? Uygur bölgesinde bugün Türkiye’nin iki katı oranında cami var; her şey tertemiz ve düzenli. Bunları görmezden gelip yalan propaganda yapmak, emperyalizmin ekmeğine yağ sürmektir.
Etimolojik olarak “Pekin” kelimesi ile “Hanbalık” arasında bir benzerlik yoktur. “Hanbalık”, “Han şehri” demektir ve başkentler için kullanılır. “Beijing” ise Çincede “kuzey başkenti” demektir.
Sonuç olarak; Uygurlar çalışıyor ve üretilen zenginlikleri paylaşıyorlar. 1949 Çin Devrimi ile toprak reformu yapıldı, köylü özgürleşti. Siz buna mı karşısınız? Bölgede “Doğu Türkistan” adında bağımsız bir devlet kurulmasının dünyada hiçbir karşılığı yok. Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan gibi bölge ülkeleri Çin ve Rusya ile dost. Bizim de bu ittifak potansiyelini değerlendirerek Türk dünyasını ve bölgesel dostlarımızı birleştirmemiz gerekiyor. Nazarbayev’in de dediği gibi, milliyetçilik ve akılcı politika bir bütündür. Uygur meselesini kaşıyayım, Uygur meselesi üzerinden Çin’e saldırayım gibi tek bir tutum yok. Bugün öyle bir dünya kuruluyor ki; Türkler, Ruslar, Çinliler, Farslar ve Araplar gibi eski imparatorluk geleneğine sahip bu beş kadim milletin birbirine düşmanlık temelinde değil, el ele vererek, omuz omuza çalışarak kendi ülkelerini refaha, özgürlüğe ve demokrasiye taşıması gerekiyor. Bu denklemleri dikkate almalıyız.
Kazakistan ziyaretimde Astana Havalimanı’nda Kazakistan Hava Yolları’nın “Tengri” adlı dergisini inceledim. Kazakistan Bilimler Akademisi Başkanı ile yaptığım görüşmede, Nazarbayev’in politikaları ve Türk birliği konusundaki vizyonu beni oldukça şaşırttı ve memnun etti. Kazakistan, Rusya ve Çin ile çok yakın ekonomik ve demografik bağlara sahip olmasına rağmen, kendi kültürel kimliğini ve Kazak dilini korumayı başarıyor.
Türkiye’deki Uygur meselesine gelince; Washington ve Paris üzerinden meclis kurarak sözde yola çıkanların dışında, Türkiye’de işinde gücünde, sağduyulu geniş bir Uygur kitlesi var. Silah fikrini kovalayanlar, Seyid Tümtürk gibi isimlerin peşinden gidenler şunu bilmelidir: Çin ve Rusya düşmanlığı üzerinden kimse Uygurları veya Tatarları savunamaz. Bugün Astana zirvesinde Türkiye, Rusya, Çin ve İran bir beraberlik oluşturuyorsa, bu dört ülkenin de menfaatine olan bir durumdur. Bölgedeki sorunları el ele vererek çözmeliyiz; elimize silah alırsak sadece Amerika’nın aleti oluruz. PKK örneğinde olduğu gibi, silahlı mücadele yöntemini seçtiğiniz an arkanızda Amerika olur, bu da size bir devlet kurdurmaz.
İran’daki ayrılıkçı hareketler için de aynı şey geçerli. Karabağ’da Ermeni işgali varken, İran’ı bölme hayalleri kurmak akıl dışıdır. Eğer bir kuvvetiniz varsa, önce işgal altındaki topraklarınızı kurtarırsınız. Rusya ve İran ile iş birliği yaparsanız Karabağ’ı kurtarırsınız; ancak bu ülkeleri karşıınıza alırsanız hem Azerbaycan’ı hem de Türkiye’yi batırırsınız. Milliyetçilik bir akıl ve bilim işidir. Atatürk, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi isimlerin milliyetçiliği, Sovyetler ile dostluğu içeren bir çizgideydi. Bugün de Türk milliyetçiliği Rusya, İran, Suriye, Irak ve Çin ile iş birliği halinde yapılabilir. Bunun dışındaki her türlü yaklaşım Amerikan milliyetçiliğidir.
Uygurları ateşe sürmek, onlara silah verip Amerikan aleti haline getirmek, Fırat Kalkanı Harekatı sırasında Mehmetçiğe kurşun sıkan sözde Uygur gruplarını ortaya çıkarmıştır. Mehmetçiğe kurşun sıkan bir anlayış Türk milliyetçiliği olamaz. Vatan Partisi olarak Türkiye’deki Uygur kardeşlerimizi kucaklayacağız, sorunlarını Çin ile doğru kanallar kurarak, dostane bir şekilde çözeceğiz. Bombalı eylemler veya palalarla masum insanları katleden bir hareket, Türk milliyetçiliği ile bağdaşamaz. 2016 yılında yaşananlar gibi kışkırtmaların Türk milliyetçiliğiyle bir ilgisi yoktur.
Türk milliyetçiliği, emperyalizme karşı 200 yıldır süregelen dünyanın en sağlam milliyetçilik hareketidir. Bu konuları işlemeye ve tartışmaya devam edeceğiz. Üreten, birleşen Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

