Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin baktığı yön… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangın, Irak’taki ve… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Merhabalar. Değerli izleyiciler, yeni bir “Çıkış Yolu”yla birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek. “Her zaman olduğu gibi” diyerek başladım, gündemimiz yoğun. Maşallah bu aylarda, bu yıllarda büyük olaylar birbirini izliyor; durup nefeslenmeye bile vakit yok. Sadece Türkiye değil, bölgemiz ve dünya da öyle. Galiba bu aralar dünyanın en sıcak bölgesi, olayların birbirinin içine girdiği ve dünyanın kaderinin çizilmeye başladığı merkez burası. Bunların hepsini vaktimiz yettiği kadar Sayın Perinçek’le konuşacağız. Hoş geldiniz efendim.
— Hoş bulduk, nasılsınız?
— Teşekkürler. Gezilerden geliyoruz, bir Türkiye turu yaptık; İzmir, Denizli, Ayvalık, Nevşehir, Kayseri, Ankara. Ama Nevşehir’de, Kapadokya’daydık. “Ne efsunkârmışsın ey Nevşehir” diyorum. Sizin Kırşehir’den de arkadaşlar geldi, onlarla sohbet ettik. Hakikaten herkese tavsiye ediyorum. Kapadokya’da mağaraları otele çevirmişler; Bora Özkök gönüldaşımızın “Cave Suites”i gibi büyük icatlar, zarif buluşlar. Bir de Güray Müzesi’ni gezdim. Bir tek Kapadokyalı’nın aklına gelir herhalde, dağı delip içine müze yapmak. Güray ailesi, 1800 metrekare büyüklüğünde, dağın içine devasa bir mağara yapmışlar. Tek katlı, sütunlu; dünyada bir eşi daha var mı bilmiyorum. Müzenin konusu çömlekçilik. Yusuf Güray Bey, 81 yaşında ama hâlâ aslan gibi; onunla aile hikayelerini ve babasından duyduğu İstiklal Savaşı hatıralarını konuştuk.
— Sizin Anadolu gezilerinizin formatı mı değişti? Daha dar gruplarla derinlemesine bir sohbet havası mı var?
— O da var. Şimdi “Milli Hükümet Öncüleri” çalışması yapıyoruz. Nevşehir, Kayseri, Kırşehir, Avanos, Göreme… Oradaki öncülerle, özellikle patates üreticileriyle buluştuk. Mağaralarda şu an 1 milyon ton patates yatıyor. Düşünün, Suriye’nin yıllık patates tüketimi 600 bin ton. Bu mağaralar, Hititlerden, Hattilerden beri doğal soğuk hava deposu olarak kullanılıyor. Toprağı çok verimli; kayısı, üzüm olağanüstü. Erciyes’in volkanik küllerinin bereketinden kaynaklanıyor. Turizmde genel olarak bu sene bir düşme olsa da, üreticilerle ilgili toplantılar yapacağız. Rusya’dan kansere dayanıklı tohum getirerek esaslı bir çalışma başlatacağız.
— Patates Anadolu’da kadim bir bitki mi?
— Hayır, Amerika’dan geldi. Ama bu soğuk hava depolarında eskiden beri üzüm ve çeşitli yiyecekler saklanırmış. Mağaralar kışın sıcak, yazın serin tutuyor. Dışarıdan bakarsanız “Taş Devri” ama içerisi modern çağ.
— Kapadokya’da müşteriler daha çok Uzak Doğulu olmaya başlamıştı, Çinliler hâlâ geliyor mu?
— Evet, Kayseri uçağında büyük çoğunluk Çinliydi. Avrupalılar daha çok deniz-kum-güneş için gelirken, Uzak Doğulular tarih ve kültür turizmine çok meraklılar. Japonların da Orta Asya Türk tarihine büyük bir ilgisi var. Eski Türk tarihiyle ilgili kaynakların çoğu zaten Çin kayıtları ve Orhun Yazıtları’dır. Japonca da Türkçe gibi bitişken bir dil; Selçuk Esenbel gibi bu konuda uzman profesörlerimiz var. Oktay Sinanoğlu da Türkçe ile yapısal benzerliklerini çok güzel anlatırdı.
— Geziyi konuşarak bitirelim. Yurt içi programınız nasıl?
— Devam ediyor; Bilecik’e, sonra Ankara’da Kemaliyeliler gecesine gidiyorum. Kemaliye oyunları dünya estetik tarihinde çok özel bir yere sahiptir; ağır, estetik ve olağanüstü oyunlardır. Binali Yıldırım’ın Karadeniz’i Arap Yarımadası’na bağlayacak yolun Kemaliye’den geçeceği cümlesini duydum; bölge coğrafyası buna müsaittir. Zaten Herodot tarihinde, Asurlu tüccarların Fırat üzerinde tulumlardan yaptıkları sallarla (kellek) ticaret yaptıkları anlatılır.
— Peki, yurt dışı planları?
— Çin Halk Cumhuriyeti’ne gidiyorum. Dünya Siyasi Partiler Diyaloğu Konferansı’na davetliyiz. Dönüşte Lyon’da bir parti okulu yapacağız, Berlin’de de bazı temaslarımız olacak. Almanya, Atlantik sistemi içindeki bağımlılığından sıyrılıp kendi yolunu çiziyor. Şpigel dergisinin kapağına “Uyanın (Şin lay)” yazarak dünyanın merkezinin artık Çin olduğunu ilan etmeleri çok manidar. Almanya’nın bu tavrı son altı ayda hızlandı. Amerika kaybetti, Amerika’nın kaybettiği bir dünyada ona bağlanmanın artık hiçbir manası yok. Ben aynı cesareti; Çin’in, daha doğrusu dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Uzak Asya’ya, Pasifik’e kaymasından hareketle batı yerine doğuyu önemseme cesaretinin bizim iç dünyamızda da olduğunu görüyorum. Evet, tabii. Burada Türkiye’de en duyarlı olan kesim kuşkusuz büyük sermayedir. Çünkü onlar işin içinde; bir işçi veya bir memur gibi değil, bizzat işin içindeler. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikincisi Rusya. İhracat ve ithalatla uğraşan insanlar için bu teorik değil, pratik bir meseledir; yatırım kararı verecek, ihracat kararı verecek, hayat onu buna yöneltiyor zaten. Örneğin Çin’den daha ucuz iplik alıyorsunuz ya da Çin’e mal ihraç etmeye çalışıyorsunuz. Bugün Spiegel’in yazdığına göre, dünyada 112 ülkenin ticaretinde Çin birinci sırada.
Xi Jinping, Mao’dan sonraki en kudretli adam olarak tanınıyor. Peki ya Deng Xiaoping’den? Bence o bakımdan anlamlı. Mao’dan sonra Deng Xiaoping gibi önemli bir insan var; arkasından Zhao Ziyang, Hu Jintao geliyor. Ancak Deng Xiaoping, dışa açılma ve reform siyasetinin ustası olduğu için önemliydi. Hatta düşünceleri parti söylemine girmişti. Aslında bu, Xi Jinping ile Deng Xiaoping arasında bir kıyaslama değil; olay şu: Çin tekrar Mao’nun çizgisine giriyor ve bunu bu şekilde ifade ediyorlar. Mao’dan sonraki en kudretli adam dendiğinde, o arada yapılanları biraz rötuşlayan, düzelten bir ifade kullanılmış oluyor. Çinlilerin böyle ince tarafları vardır.
Çin seyahatine tekrar dönelim. AKP’yi de davet etmişlerdir büyük ihtimalle. İktidar partilerini mutlaka davet ediyorlar. Bu çok önemli bir mesele. Mao döneminde, 1920’li yıllarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Çin Partisi üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştu. Kentlerde isyan telkininde bulundular. O dönem Çin Komünist Partisi’nde peş peşe Wang Ming, Zhang Guotao ve Qu Qiubai gibi üç lider geldi. Her biri kendinden öncekini “sağcı” diye suçlayıp daha sol ve ayaklanmacı çizgileri savundu. Bu durum Çin Komünist Partisi’ni kentlerde büyük bir yıkıma uğrattı. 1934’e gelindiğinde köylük alanlarda da sol hatalar yüzünden %90 zayiat vermişlerdi. Uzun Yürüyüş, bu hatalardan sonra yaşandı. O zamana kadar “sağcı” diye suçlanan Mao Zedong, kentlerdeki ayaklanma çizgisine karşı çıktı; devrimin temel gücünün köylü olduğunu savundu. Sovyetler Birliği ve Komintern temsilcileri sürekli akıl vererek büyük zarar verdiler. Bunun üzerine Çinliler, “Kardeş parti diye bir şey yoktur, hiçbir parti bir diğerinin işine karışamaz” değerlendirmesini yaptılar. Bu yüzden Çin Komünist Partisi, birden fazla partinin toplandığı konferanslara katılmazdı. Ancak bizim 1996 ve 2000 yıllarında yaptığımız Avrasya konferanslarına katılmışlardı. Şimdi bu toplantıya katılmaları, bu prensip kararının biraz esnetildiğini gösteren tarihi bir gelişmedir.
Siyaseten ne anlama geliyor? Çin atağa geçti, özgüven kazandı ve dünyanın birinci ekonomisi oldu. Xi Jinping ile kendi içinde sınıflaşmaya karşı siyasetler geliştirmeye başladı. Zenginleşen kesimin yeni bir sınıf oluşturmaması için tekrar kültür devrimi dönemine benzeyen; kadroların, parti yöneticilerinin köylük alanlara, fabrikalara gidip çalışması gibi uygulamaları canlandırdılar. “Sinekler ve kaplanlar” diyerek alt düzey bürokratlardan üst düzey yöneticilere kadar yolsuzlukla mücadele başlattılar. Mao çizgisine dönüşün liderliğini yapan Xi Jinping’in katkıları, parti tüzüğüne girerek yeni bir aşama kaydetti.
Çin, dışarıda küreselleşmeciyken içeride sosyalist bir düzeltme mi yapıyor? Evet, dışarıda serbest dünya ticaretinden yanalar çünkü muazzam bir üstünlük elde ettiler. Ancak içeride, özel girişimin yarattığı hızlı zenginleşen kesimin sınıfsız toplum hedefinin önüne bir engel haline gelmesini önlemeye çalışıyorlar. Ertuğrul Özkök sormuştu: “Küreselleşmeciler küreselleşmeye karşı, sosyalistler küreselleşmeci oldu, bunu anlat” diye. Çin için bu doğru ama Türkiye için değil. Bizim, gümrüklerimizle üreticiyi ve köylüyü korumamız gerekiyor. Çinliler, “Kendi omuzlarımız üzerinde kendi kafamızı taşıma” prensibini uygularlar. Onların Deng Xiaoping dönemindeki yönelişlerini biz doğru bulmamıştık ama “Biz böyle düşünüyoruz” dedik, saygı duydular. Şimdi Mao çizgisine geri dönmeleri ve bizim bağımsız hareket etmemiz, onların gözünde itibarımızı yükseltti.
Türkiye’ye dönelim. Atatürk konusuna girmeden önce Tunceli’deki duruma değinmek lazım. PKK ve HDP, Seyit Rıza isyanını anıyor. CHP Tunceli İl Örgütü de meydanda anma yaptı ve “1938 Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir” dediler. Bu, tamamen Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı bir tavırdır. Dersimli Kemal çizgisinin devamıdır. 1938’de Türkiye’nin başında Atatürk, hükümette İnönü ve Celal Bayar vardı. Cumhuriyet, bir çıban başı olan aşiret düzenini, eşkıyalığı ve Cumhuriyet düşmanlığını temizledi. Tunceli bugün Türkiye’nin en yüksek okuma-yazma oranına sahip, aydın ve ilerici insanlarının olduğu bir yerdir. Cumhuriyet orayı medeniyete açtı. O dönemde kullanılan kavram “tedip”tir; yani edebleştirme ve uslandırma. Yani tabii bir bastırma harekâtı var. Karşı tarafta da bugünkü PKK’lılar gibi silahlı gruplar bulunuyor. O dönem Genelkurmay Başkanlığı’nın yayımladığı raporlar mevcut. Bunlar Kaynak Yayınları tarafından çıkarıldı ve yayımlandı. O raporlarda ölen insanların sayıları, köy köy saptanmıştır; rakamlar küsuratlıdır ve son derece gerçekçidir. Tabii bir harekât bastırılmıştır ve buna da “uslandırma” demektedirler. Cumhuriyetin yaşamak için o sorunu çözmesi lazımdı. Zaten Dersim, daha önce bir eşkıyalık yuvası hâlindeydi. Oradan çıkan unsurlar; Pertek, Kemaliye, Divriği gibi çevre ilçelere ve Malatya, Elazığ gibi illere çeşitli saldırılar düzenliyorlardı. Bu durum tabii ki açlıktan, sıkıntıdan ve üretimin olmadığı bir yerden kaynaklanıyordu. Daha çok eşkıyalık hareketleriyle hayvanlara ve hayvan ürünlerine el konulması söz konusuydu. Cumhuriyet, bir asayiş, huzur ve barış getirmek; hukuk dışı davranışları önlemek zorundaydı. Olay nasıl başladı? Bir karakolun basılması ve Mehmetçiklerin öldürülmesinden sonra o uslandırma harekâtı başladı. Bu, cumhuriyetin kendini savunması ve kendi toplumunu kurması, aşiretleri, ağalıkları ve beylikleri tasfiye etmesi süreciydi.
Zaten 1934 yılında İskan Kanunu çıktı. İskan Kanunu’nun 10. maddesinin (a) fıkrasına bakmak lazım. Ben bu konuda “Kemalist Devrim’in Toprak Ağlığı ve Kürt Meselesi” başlıklı kitabımı yazdım ve bu konuları uzun uzun inceledim. İlgili maddede şunu söyler: Aşiretlere kayıtlı veya kayıtsız, aşiretlerin mülkiyetinde ve denetiminde olan topraklara el konulup yoksul ve topraksız köylüye dağıtılacaktır. Bu, bir toprak reformu kanunuydu. Yani aşiret reislerinin denetimindeki topraklara el konuluyordu. İskan Kanunu, Orta Çağ’a ve feodal ilişkilere karşı çok önemli bir kanundu. Tabii bu tür uygulamalara karşı itirazlar ve Dersim İsyanı ortaya çıktı.
(Program arası verilir.)
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu programı devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Şimdi, siz CHP’nin Tunceli İl Örgütü’nün yaptığı açıklamayı çok hassasiyetle karşıladınız ve önemsediniz. Sonuçta bir il örgütü, tek bir örgüt. Ancak partinin genel başkanı “Dersimli Kemal’im” dedi. Genel başkan “Dersimli Kemal’im” derse, bunun Tunceli’deki yansıması Seyit Rıza’nın bir idol, bir kahraman hâline getirilmesidir. Bu yeni bir olay değil; Cumhuriyet Halk Partisi her sene o Seyit Rıza heykelinin önünde toplanıyor. Önemli açıklamalarını Atatürk heykelinin önünde değil, orada yapıyorlar. Vatan Partisi iktidara geldiğinde, Tunceli halkının da desteğini alarak o Seyit Rıza heykelini oradan kaldıracaktır. Buradan bütün vatandaşlarıma sesleniyorum; biz Tunceli halkının onayıyla o heykelin meydandan kaldırılmasını sağlayacağız. Çünkü o heykel, Cumhuriyet’e karşı bir kalkışmayı ve Mehmetçiğe kurşun sıkmayı temsil eden, belediye tarafından dikilmiş bir yapıdır.
Bugün yalnız Cumhuriyet Halk Partisi değil, PKK da Seyit Rıza üzerine yayınlar yapıyor ve onu anan törenler düzenliyor. Bir de Şeyh Said olayı var. Bunlar bir-iki asker öldürmüş kişiler değil; halka karşı, Cumhuriyet Devrimi’ne ve Atatürk’e karşı ayaklanmışlardır. Seyit Rıza ve Şeyh Said’in yanında durarak hiç kimse Atatürk’ü savunamaz. CHP İl Başkanı “1923 Cumhuriyeti’ne sahip çıkıyoruz” diyor; ancak Şeyh Said, 1923 Cumhuriyeti’ne isyan etti. 1938’deki Cumhuriyet, 1923’teki Cumhuriyet’ten daha ileriydi. Cumhuriyet; Şeyh Said ve Seyit Rıza isyanlarını bastırarak, feodaliteyi tasfiye ederek, ağalığı, beyliği, aşiret reisliğini, tarikatları, tekke ve zaviyeleri kaldırarak Cumhuriyet oldu. 1923’e sahip çıkmak; Tunceli topraklarında Şeyh Said ve Seyit Rıza’ya karşı kesin, kararlı bir tavır almaktır.
Yusuf Akçura’nın 1925’te Türk Ocağı’nda yaptığı “Asri Türk Devleti ve Münevverlere Düşen Vazife” konuşmasındaki tespiti çok önemlidir: “Eğer derebeylik sistemini tasfiye etmezsek, bunlar emperyalistlerle birleşerek Cumhuriyeti tasfiye edecekler.” Yani ya Cumhuriyet’in kılıcı onları tasfiye edecekti ya da onlar emperyalistlerle birleşip Cumhuriyeti yıkacaklardı. “Dersimli Kemal’im” demek, “Ben Atatürk’e düşmanım, Dersim’deki Cumhuriyet karşıtı isyanların yanındayım” demektir. Çünkü Tunceli ismi, Cumhuriyeti; Dersim ismi ise feodal düzeni ve eşkıyalığı temsil etmektedir.
Bu konuda Naşit Hakkı Uluğ’un “Derebeyi ve Dersim” ile “Tunceli Medeniyete Açılıyor” kitaplarını herkese öneriyorum. Bu eserler, feodal düzeni, aşiret baskılarını ve kadına yönelik zulmü çarpıcı bir dille anlatır. Bugün Munzur Çayı’nda kadınlı erkekli bir yaşamın sürülmesi, Cumhuriyet’in oradaki başarısıdır. Eğer aşiret düzeni devam etseydi, kadınlar hâlâ saçlarından sürükleniyor olacaktı.
Kendi partimizin Kayseri İl Başkanı Prof. Dr. Eyüp Karakaş, Dersim kökenlidir. Annesinin anlatımlarına göre, o dönemde asker gelmeseydi namuslarını koruyamayacaklardı. Sabiha Gökçen’in veya diğerlerinin hatıraları bu kurtuluşu belgeler. Cumhuriyet oraya okullar kurdu, yatılı okullarda kız çocuklarını eğitti. Biz bu cinnet söylemini reddediyoruz. Eğer o isyanlar bastırılmasaydı, bugün orada modern bir toplumdan bahsedemezdik. Atatürk, bu isyanlardan önce aşiret reislerini Dolmabahçe’de topladı, İsmet Paşa’yı ve ardından Celal Bayar’ı rapor hazırlamaları için bölgeye gönderdi; yani Cumhuriyet, sorunu çözmek için elinden geleni yaptı. Celal Bayar’ın da yazdığı “Şark Raporu”, Kaynak Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bu rapor, oldukça radikal ve cumhuriyetçi bir konumlanmadır. Dönemin çeşitli genel valileri de bölgeye gönderilmiş ve hepsi raporlar hazırlamıştır. Dersim raporları üzerine yapılmış, aşağı yukarı 12-13 tane rapor bulunmaktadır. Bu raporların hepsi, ortak noktalarda birleşirler: Bölgedeki eşkıyalık düzeni, aşiret yapısı ve devamlı dökülen kan. Aşiretler arası kavgalarda dökülen kanın hesabını yaptığımızda, aslında Cumhuriyet’in bu duruma nasıl son verdiğini görürüz. Dersim bastırıldıktan sonra aşiretler arası meydan savaşları, baskınlar, hayvan gaspları ve kadınlara el konulması gibi olaylar son bulmuştur. Celal Bayar’ın raporu bu bağlamda çok kıymetlidir. İsmet Paşa’nın raporu da Sözcü Gazetesi’nde yazan bir gazeteci arkadaşımız tarafından basılmıştır.
Tüm bu raporları incelediğim “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Meselesi” ve “Kemalist Devrim” serisindeki kitaplarımda, 1924 yılına ve Şeyh Said İsyanı’na kadar olan süreci ele aldım. Bu konuda yazdığım sekiz kitap var. İlkini 1974 ya da 1975’te okumuştunuz. O dönemde sol içindeki Atatürk düşmanlığına karşı bu eserleri yazmaya başlamıştım. Enteresan bir şekilde, Türk solunda Atatürk düşmanlığı 60’ların sonunda İbrahim Kaypakkaya ile başladı. Ancak bizim dönemimizin büyükleri olan Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı ve Mehmet Ali Aybar gibi isimler için Atatürk’ü savunmak çok doğaldı.
Şefik Hüsnü 1957’de vefat etti, biz o zaman çocuktuk. Reşat Fuat ile 1967-1968 yıllarında tanışmak için plan yapmıştık ama kısmet olmadı. Malatya’da, Kürecik dağlarında Vahap Erdoğdu ile birlikteyken Reşat Fuat’ın vefat haberini aldım. Vahap Erdoğdu ile daha sonra MİT’in işkencehanelerinde de karşılaştık.
“Kemalist Devrim” serisindeki kitaplarım, Türkiye’de solun Kemalizm ile olan ilişkisini teorik bir çerçeveye oturtur. İbrahim Kaypakkaya bizden ayrılırken bizi Kemalist olmakla suçlamıştı. Biz ise Kemalizm’in devrimci bir süreç olduğunu ve ona sahip çıkmadan Türkiye’de hiçbir şeyin başarılamayacağını savunduk. Hapishaneden çıktıktan sonra bu Kemalizm düşmanlığını çürütmek için Komintern belgelerini, Mao’nun, Lenin’in ve Stalin’in Kemalizm üzerine yazdıklarını okudum. Bu çalışmalarımı “Kemalist Devrim” kitaplarında topladım. Hatta Frankfurt Kütüphanesi’nde aylarca çalışarak Komintern belgelerini taradım ve onları altı cilt halinde yayımladım.
Serinin ikinci kitabı olan “Din ve Allah” kitabı, özellikle Atatürk’ün din, İslamiyet ve Hz. Muhammed hakkındaki el yazısı notlarını içermesi bakımından çok önemlidir. Tarih kitabı yazılırken Atatürk’ün bizzat kendi kalemiyle düştüğü notlar, o kitabın arka tarafında tıpkıbasım olarak yer alır. Üçüncü kitabım “Altı Ok”, dördüncü kitabım “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” ve beşinci kitabım “Kemalist Devrim’in Felsefesi ve Kaynakları” da aynı süreçlerin ürünüdür.
Altıncı kitabım olan “CHP Program ve Tüzükleri”nin ise ilginç bir hikayesi vardır. CHP Genel Merkezi’ne eski tüzükleri sormaya giden bir araştırmacıya, “Bizde yok, Doğu Perinçek’e gidersen o sana verir” demişler. Ben de bu belgelerin herkes tarafından bilinmesi için yayımladım. Atatürk’ün el yazısıyla kaleme aldığı program ve tüzükler bu kitabın en önemli kısmını oluşturur.
Serinin son iki kitabı olan “Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu” ile “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi”ni Silivri Cezaevi’nde hazırladım. “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi” kitabı, İstiklal Savaşı’mızın 1914’te başladığını ve 1922’ye kadar sürdüğünü savunan ana tezi işler. İlk kurşun, 15 Mayıs’ta İzmir’de değil, 19 Aralık’ta Hatay Dörtyol’da Mehmet Çavuş tarafından atılmıştır. Eğer Birinci Dünya Savaşı’nda direnmeseydik, İstiklal Savaşı’mızın olması da mümkün olmazdı. Çanakkale’deki direnişimiz sayesinde İngilizlerin Çarlık Rusyası’na yardım edememesi, Sovyet devrimine yol açmıştır.
Yusuf Akçura’nın “Türk Devrimi’nin Programı” kitabı da bu bağlamda müthiş bir eserdir. Akçura, Türk devriminin en büyük teorisyenlerinden biridir. Onun “Üç Tarz-ı Siyaset” eseri bugün hâlâ tazeliğini korumaktadır. Yusuf Akçura, İslamcılık ve Osmanlıcılık arasında tartışmalar yürüttükten sonra geleceğin milliyetçilikte ve Türkçülükte olduğunu ortaya koymuştur. Ancak onun Türkçülüğü; halkçı, laik ve anti-emperyalist bir karakterdedir. O, emperyalist Türkçülüğü eleştirmiş ve demokratik Türkçülüğü savunmuştur. Atatürk, Türk Tarih Kurumu’nun başına onu getirerek, onun birikimine verdiği önemi göstermiştir. İsterseniz izleyicilerimizden gelen birkaç soruyu yanıtlayalım. Avusturya’dan yazan Zeynel Gözcü kardeşimiz, “Seyit Rıza’nın Cumhuriyet düşmanı olduğu kanısına nasıl vardınız? Bu Alevi düşmanlığı değil mi?” diye sormuş.
Bakın, ben Seyit Rıza’nın Cumhuriyet düşmanı olduğu kanısına varmadım; o, eylemleriyle zaten bir Cumhuriyet düşmanıdır. Mesela İskilipli Atıf Efendi de Cumhuriyet düşmanıdır. İskilipli Atıf Efendi’nin Cumhuriyet düşmanı olduğunu saptadığımızda Sünni düşmanı mı oluyoruz? Şeyh Said’in mücadelesine de Cumhuriyet karşıtlığı diyoruz. Bunlar Cumhuriyete karşı silah sıkmış adamlardır; Alevi, Sünni, Hristiyan veya Yahudi olmaları hiç fark etmez. Cumhuriyete silah sıkan adamın kimliği onu kurtarmaz. Bu kişiler Cumhuriyete karşı kalkışma yapmış, birçok insanı aldatıp sürüklemiş ve kardeş kanının dökülmesine sebep olmuş, Mehmetçiğe kurşun sıkmışlardır.
Bugün onlara kim sahip çıkıyor? CHP değil ama CHP ile birlikte PKK ve HDP sahip çıkıyor. Siz Seyit Rıza’yı savunurken aslında PKK ile birleşiyorsunuz; durum bu kadar açık. Esas Alevi düşmanı bunlardır çünkü Türkiye’ye ve Cumhuriyete düşman olan, Alevi’ye de düşmandır. Tunceli’de her evde Atatürk resmi vardı, Aleviler Atatürk’ü bağırlarına basıyor, başlarının üzerinde taşıyorlar. Atatürk Alevi düşmanı olsaydı, Tunceliler onu bu kadar çok sever miydi? Yalnız Tunceli değil, Türkiye’deki bütün Aleviler Atatürk’ü bağırlarına basmaktadır.
İzmir’den Gülnihal Derman hanımefendi, “Kamer Genç de Tunceliliydi ve hiçbir zaman ‘Dersim’ demedi. Sayın Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarına göre CHP’yi yargılamayın, Kamer Genç’i anar mısınız?” demiş. Kamer Genç çok değerli, Cumhuriyeti savunan cesur ve kahraman bir arkadaşımızdı, onu anıyorum. Ancak “Kemal Kılıçdaroğlu CHP değildir” sözü hiç doğru değil. Kemal Kılıçdaroğlu bugün CHP’nin genel başkanıdır ve kurultaylarda büyük çoğunluğun oylarını alarak seçilmektedir. CHP’nin Tunceli il başkanı “Cumhuriyet’in cinneti” dedi; peki CHP içinden bir ses çıkıp bunu tekzip etti mi, bir tavır aldı mı? Maalesef bu “Dersimli Kemal” çizgisi Cumhuriyete kabul ettirildi ve sindirildi. Oradaki Atatürkçü vatandaşlarımızın da boyunlarını eğerek durduklarını görüyoruz.
Bir partiyi yöneticileri temsil eder. Cumhuriyet’e karşı bir isyanı açıkça desteklemekten daha karşı devrimci ne olabilir? Bunun Menemen’deki irticai hareketten farkı nedir? Hatta daha kötüsü; Menemen’deki hareket daha dar kapsamlıydı, burada ise Dersim’de birçok aşireti peşinden sürükleyen bir isyan hareketi var.
“Seyit Rıza ile Şeyh Said neden farklı değerlendiriliyor?” sorusuna gelince; ben onları farklı değerlendirmiyorum. “Şeyh Said isyanında halktan kimse öldürülmedi ama Seyit Rıza isyanında öldürüldü” iddiası doğru değildir. İstiklal Savaşı döneminde 21 isyan olmuştur. Bunların içinde sadece Milli Aşireti ve Koçkiri isyanı Güneydoğu’daydı. Ankara’yı bir çember gibi çeviren; Yabanabad’dan başlayıp Düzce, Akyazı, Hendek, Biga, Konya ve Yozgat’a kadar uzanan diğer 21 isyana katılanlar Müslüman ve Türklerdi. O insanlar bastırılırken “Türk” veya “Müslüman” oldukları için mi bastırıldılar? Hayır. Şeyh Said isyanında da, diğerlerinde de bastırılmanın tek sebebi, Cumhuriyete ve İstiklal Savaşı’na silah sıkmalarıdır.
Manisa’dan Utku Türkoğlu Bey, mağaralarda insanların öldürüldüğünden bahsediyor. Bastırma harekâtlarında acı gerçekler yaşanmıştır, evet; ancak Cumhuriyet bu olayları Genelkurmay raporları doğrultusunda, dört cilt halinde Kaynak Yayınları’nda açıkça saptamıştır. Hangi köyde ne kadar insan öldürüldüğü, kaç evin yıkıldığı bellidir. Bugün PKK’lıların etkisiz hale getirilmesi neyse, o günkü isyanların bastırılması da odur. “Seyit Rıza isyanında kitleler bastırıldı çünkü Alevi’ydi” demek mezhepçi bir tavırdır ve çok yanlıştır. 1938 yılında Atatürk devrimini Alevi düşmanı olarak suçlamak saçmalıktır. Kimse Atatürk’e, İsmet Paşa’ya veya Celal Bayar’a “Alevi düşmanı” diyemez.
Çin’in Doğu Türkistan’daki asimilasyon iddialarına gelince; ben dört kez o bölgeye gittim. Elinize silah alıp Seyit Rıza, Şeyh Said veya PKK gibi düzene karşı terör faaliyetlerine girişirseniz, Çin devleti de buna karşı bastırma yapar. Ancak katliam söz konusu değildir. Urumçi çarşısının %90’ı Uygur Türk’üdür, herkes Uygurca konuşur. Üniversitelerinde Uygurca tedrisat vardır. Uygur bölgesine gittiğinizde yönetim kademelerinde Uygur Türkleri ve Çinliler yan yana çalışmaktadır. Sorunlar yok mudur? Vardır; çeşitli eşitsizlikler olabilir ancak dünyayla kıyasladığınızda milli meselede en mükemmel çözümlerden biri oradadır.
Son olarak şunu belirtmeliyim ki; Vatan Partisi, Çin yönetimiyle her görüşmesinde Uygur Türklerinin ve diğer azınlıkların milli hakları konusundaki duyarlılığını her zaman belirtir ve bu da saygıyla karşılanır. Ancak siz Amerika’nın emriyle silah çekerseniz, IŞİD saflarında kelle keserseniz, devlet de sizi bastırır. Suriye’de IŞİD saflarında savaşan 10 bin civarında Uygur kökenli terörist olduğu bilinmektedir. Bunlar, Batı Asya planları uğruna hayatlarını kaybeden ve kendi bölgelerinde karışıklık çıkarmak üzere hazırlanan unsurlardır. Şunu görmemiz lazım: Türkiye’nin güvenliği Çin’in güvenliğidir; Çin’in güvenliği de Türkiye’nin güvenliğidir. Bakın, bazı denklemler oluştu. Amerika; Türkiye’de, Irak’ta, İran’da, Suriye’de olduğu gibi Hindistan’da, Pakistan’da, Afganistan’da ve Çin’de de terör hareketlerini kullanıyor. Çin’deki terör faaliyetlerine baktığımızda, ne yazık ki Türkiye’deki IŞİD mensuplarında olduğu gibi bir durum görüyoruz. Onlar Türk ve Müslüman; ancak Çin’deki bir kısım Uygur genci, İslamiyet adı altında —ki İslamiyetle hiçbir ilgisi yoktur— tamamen Amerika’nın kontrolünde ateşe sürülüyor.
Bu konuları en iyi anlatan, Ergenekon davasında cezaevinde hayatını kaybeden çok değerli binbaşımız Kaşif Kozinoğlu’ydu. Onun bana yazdığı mektuplar duruyor, onları bastık. Çok farklı koğuşlardaydık ama cezaevlerinde birbirleriyle haberleşme yöntemleri bulunur, malum. O, mektupları bana yollama sebebini ve hayatını tehlikede gördüğünü arkadaşlarına da anlatıyordu; zaten öldürüldü. Mektuplarında şunları söylüyordu: “Ataman Yıldırım ve Atilla Uğur ile aynı koğuştaydım. Doğu Perinçek, geçmişte bizim MİT olarak CIA’ya alet olduğumuzu, Orta Asya’da birtakım Kırgızları, Kazakları, Uygurları CIA hesabına örgütlediğimizi ve Türkiye ile iş birliği yaptığımızı kamuoyuna açıkladı. Söyledikleri her şey doğruydu. Biz Orta Asya’da Amerikan planları içinde hareket ettik.” MİT’in Orta Asya sorumlusu olan Kozinoğlu, mezara götürmediği sırları paylaştı.
Kaşif Kozinoğlu, sadece bir özel kuvvet mensubu veya istihbaratçı değil, Türkiye’nin önünü çok iyi gören esaslı bir entelektüeldi. 2010 yılında yazdığı öngörüler, bugün de geçerliliğini koruyor. “Türkiye; Rusya, Çin, İran, Irak ve Suriye ile beraber olmak zorundadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bölme planını başka türlü yok edemeyiz. Ayrıca Türkiye, Fethullah Terör Örgütü’nü (FETÖ) temizlemek zorundadır” diyordu. Bugün FETÖ ile mücadele ediliyor. Kozinoğlu’nun kitabı, sadece Orta Asya’daki tecrübelerini değil, Türkiye’nin önündeki programı da ortaya koyuyor. Onu saygıyla anıyoruz; cezaevinde maalesef katledildi.
Azerbaycan devrimini yapan Neriman Nerimanov’a gelince; 1990 yılında Sovyetler Birliği henüz yıkılmamışken Bakü’ye gittiğimde, büyük parkta heykelini görmüştüm. Azerbaycan Halk Cephesi liderleri herkese karşıydılar ama Nerimanov’a büyük saygı duyuyorlardı. Çünkü o, İngilizlerden kurtardıkları ülkeleri için çok şey yapmıştı. Azerbaycan; sanatçıları, bestekarları ve bilim insanlarıyla çok önemli bir kültür merkezi haline geldi. İlginç olan şudur ki, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Lenin’e ve Sovyet devrimine sahip çıktı. Rusya’da heykeller yıkılsa da Türk halkları Lenin’e, Stalin’e ve Büyük Petro’ya sahip çıkıyor. Bir keresinde Lenkoran’da bir öğretmenin evine gitmiştik; adam anti-komünistti ama duvarında Mao ve Stalin’in resmi vardı. “İkisi de halktan yanaydı” diyordu. Onlara göre, Sibirya’ya gönderilen aydınlar meselesi dışında, bu liderler sosyalizmin inşasında önemli rol oynamışlardı. Tabii Kırım Tatarlarına karşı yapılan yanlış uygulamalar başka bir meseledir.
Seyit Rıza konusuna gelince; izleyicilerimizden gelen e-postalarda “Alevileri Cumhuriyet çizgisinden uzaklaştırmak mı istiyorlar?” gibi sorular var. Dersim, PKK’nın odaklandığı bir noktadır. PKK, Alevi Kürtleri kazanmak için “Dersim katliamı” söylemini Türkiye’nin gündemine taşıdı. Maalesef Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşları da bu politikaya alet oldu. Tunceli bugün PKK’dan temizlendiği için huzurlu.
“Neden Çin’deki Uygurlara hassassınız da kendi Kürtlerinize düşmansınız?” diyen izleyicimize şunu söyleyeyim: Biz Kürtlerin haklarını savunan partiyiz. 1990’larda Cizre, Silopi, Batman, Van gibi bölgelerde 50 bin kişilik mitingler yaptım. O dönemde halk bizi benimsedi çünkü haklarını savunduk. Ancak PKK, 1991’de Amerika Irak’ı işgal edince Amerikancı oldu. Biz cezaevinde bunu hissettik. Buradan PKK’ya sesleniyorum: Amerika’nın mermisini kardeşinize sıkmayın, silahları bırakın ve Türk ordusuna teslim olun. Kürt düşmanlığını PKK yapıyor; Vatan Partisi ise ne Kürt, ne Türk, ne Rus ne de Çin düşmanlığı yapar.
Son olarak, 14 Haziran’da yazdığım “Uğur Dündar’lara dokunulmazlık” başlıklı yazıya değinirsek; bazı seçkin aydınların, filozofların ve halk önderlerinin, padişahların “fermanlı delileri” örneğinde olduğu gibi, bir dokunulmazlığı olmalıdır. Onların eleştirileri, devletin kendini kontrol etmesi ve doğru yolda ilerlemesi için bir güvencedir. Akıllı devlet adamları, eleştiren aydınları korur ve onlara özgürlük alanı tanır. Efendim, şu suçu işledi falan, eğer siz onlara dokunulmazlık vermezseniz, böyle ortamlar yaratırsanız suç tanımları da oraya buraya çekiştirilmeye başlanır. Onun için Uğur Dündarları, Emin Çölaşanları, Necati Doğruları korumamız lazım. Bu çok çok önemli. Onların FETÖ ile bağlantılı olduğu iddiaları hiç kimseye inandırıcı gelmez ve gerçekle ilgisi olmayan laflardır bunlar. Savcıların da bu konularda son derece akıllı, dikkatli ve hukuka saygılı olmalarını bekliyoruz.
Tayyip Erdoğan Atatürkçü mü oldu? Şimdi “Atatürkçü” kavramı… Ben “Öyle Atatürkçüyüm” demiyor, ayrıdan. Onu öyle koymayalım. Şöyle diyelim: Atatürk’te Türkiye birleşiyor. Bu çok önemli. İstiklal Savaşı meclisine giren, Atatürk’ü baş tacı yapar. Bu bir kanun, tunç kanun. Bir daha söyleyelim: İstiklal Savaşı mevzisine giren, Amerika’ya kafa tutan, Amerika’yla savaşa giren herkes… Bugün Türkiye Amerika’yla savaşıyor, Tayyip Erdoğan da o savaş mevzisinde. Zaten “İkinci İstiklal Savaşı” diyor. Siz “İkinci İstiklal Savaşı” yaptığınız zaman, birinciyi benimsemiş oluyorsunuz. Atatürk kim? İstiklal Savaşı’nın kendisi. İkinci Cumhuriyet, birinci Cumhuriyet’in reddi oluyor da, ikinci İstiklal Savaşı birincinin niye devamı oluyor? Çünkü “Birincinin devamıyım” diyor. İkinci demek, birinciyi devam ettiriyorum demektir. O bakımdan ikisi çok farklı.
“Tayyip Erdoğanlar samimi değil” diyenler var; hayır, samimi. Niye samimi olmasın? İstiklal Savaşı veren samimiyet sizde. İstiklal Savaşı’na, “Saray Savaşı” çamuru atmak samimiyet midir? Bence bugün samimi olmanın veya olmamanın tek bir ölçütü var: Türkiye’nin bugünkü vatan savaşında, Amerika’ya karşı, somut olarak da PKK ve FETÖ’ye karşı mücadele mevzisinde iseniz, samimi olarak Atatürk’ü baş tacı yaparsınız. Geçmişinde ne yapmış olursa olsun, ne söylemiş olursa olsun hiç önemi yok. Bu insanların geçmişini sorgulamak çok büyük bir yanlış. Mesela, “Sen geçmişte şunu yaptın, bunu yaptın.” Tarihte zafer kazananlar hiç kimsenin geçmişini sorgulamıyor. Hep o örneği veriyorum: Timur’un ordusuna Yıldırım Bayezid’in Anadolu askerleri katıldığı zaman, Timur onlara “Siz biraz evvel bana kılıç sallıyordunuz, askerlerimi öldürdünüz” demedi. Hepsini kucakladı, tek mevziye soktu ve Ankara Savaşı’nı o sayede Yıldırım’a karşı kazandı.
Atatürk, Ankara istasyonuna kırmızı halı serdi. Padişah’ın Erkan-ı Harbiye reisleri, paşaları ve saray ricalinin bir kısmı Anadolu’ya geçti. Hatta İzzet Paşa gibi, Salih Paşa gibi önemli insanlar Bilecik’ten Ankara’ya getirildi, birkaç ay kaldılar ve döndüler. Atatürk, eğer o saray ricalini yanına almasaydı İstiklal Savaşı’nı kazanabilir miydi? Veya kendisinin idam fermanına imza atmış olanları yanına geldiğinde reddetseydi ne olurdu? Mao, Çin’de Kuomintang ordusunun generalleri tarafına geçtiği zaman ne yaptı? Onların geçmesi için çalıştı zaten, savaşın öyle kazanılacağını biliyordu. Onun için şimdi Atatürk’e değer veren, onu yücelten veya İstiklal Savaşı’nda Atatürk’ü baş tacı yapan insanların hemen yakalarına yapışıp “Sen geçmişte…” diyerek pişman mı edeceğiz onları? Onları tekrar Atatürk düşmanı mı yapmak istiyoruz?
Şunu görmüyoruz: Atatürk’ün bugün itibarının yükselmesi, bütün Türkiye’deki iklimi değiştirmiştir. Bu Atatürk’ün, Türkiye’nin vatanseverliğinin ve Atatürk devriminin büyük zaferidir. Onun için Tayyip Erdoğan’ı çok samimi buluyorum. “Samimiyet testi” yapmayı da devrimci olmayan bir tavır olarak görüyorum. “Atatürk yalnız benimdir, senin değildir” demek, Atatürk’e karşı yapılacak en büyük yanlıştır. Çünkü Atatürk bütün millettir. “Yalnız mayo giyenlerindir, rakı içenlerindir” diye bir Atatürkçülük yok. Atatürk, İstiklal Savaşı mevzisinde olanlarındır, “Saray Savaşı” diyenlerin değil.
Atatürk’ü laikliğe indirgemek çok yanlış. Atatürk’ün esas başarısı, emperyalizme karşı İstiklal Savaşı’nı vermesidir; tabii laiklik bunun devamıdır. Ama Atatürk’ü sadece laiklikten, bikini veya mayo giymekten, rakı içmekten ibaret görmek, O’na yapılacak en büyük haksızlıktır. Bu kibirli tavırlar her iki taraftan da geliyor. Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayanlar “Siz Atatürkçü olamazsınız” deyince, muhafazakâr kesim de “Esas Atatürkçü biziz” şeklinde bir tavra giriyor. Her ikisi de yanlış. Atatürk bütün Türk milletinindir; kim samimi olarak benimsiyorsa onundur.
İstiklal Savaşı mevzisine giren Atatürk’ü bulur ve yüceltir; girmeyen, ona “Saray Savaşı” diyen de Atatürk’ten kopar. AKP, İkinci İstiklal Savaşı mevzisinde olduğu için en sonunda Atatürk’ü yücelten bir çizgiye girdi. “Dersimli Kemal’im” diyenler ise İstiklal Savaşı’na “Saray Savaşı” dedikleri için Seyit Rıza’yı yüceltir noktaya geldi. Çünkü Atatürk, iş ve pratikle ölçülebilen bir büyük değerdir.
CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden gelen açıklaması “Atatürk’e gösterilen ilgiden memnunuz, ortak değerimize sahip çıkmak görevimizdir” diyor. Bu güzel. Ama ortak değerimize sahip çıkarken birilerini karalayarak yola çıkarsak samimi olmadığımız ortaya çıkar. İnönü ile ilgili Sayın Erdoğan’ın açtığı paranteze bir cevap vermek gerekir. Biz birkaç sene evvel Silivri’deyken, “İnönü’ye ve milli şefe karşıyız” gibi ifadeler kullanılmıştı; o zaman “İnönü’nün tırnağı olamazsınız” diye bir yazı yazmıştım.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun İnönü’yü savunması çok güzel, tebrik ediyorum. Ama düne kadar 1930’ların “katliamlar dönemi” veya “baskı diktatörlüğü” olduğunu söylüyorlardı. Oysa 1930’lar, Türk Devrimi’nin doruk noktasıdır. İstiklal Savaşı’ndan da öteye geçer çünkü iç cephede feodal ilişkilere karşı mücadele verilmiştir. 1934 İskan Kanunu, hanedan mallarına el konulması, 1937’de toprak ağalarının mallarına el konulması gibi uygulamalar olağanüstü önemlidir.
AKP’li sözcüler “Kemalizm’e karşıyız ama Atatürkçülüğe saygılıyız” diyorlar; ikisi de aynı şeydir. Kemalizm kavramı bizzat Atatürk tarafından kullanılmıştır. Mahmut Esat Bozkurt’ta, Şevket Aykut’ta ve Atatürk’ün kendi el yazılarında bu kavram vardır. 1931 yılındaki programda da geçer. “Kemalizm” denilen şey, Türk devriminin yaptığı işlerin bütünüdür; İstiklal Savaşı’ndan Cumhuriyet devrimine, padişahlığın yıkılmasına kadar her şeydir.
Sonuç olarak; Türkiye 2014’ten, Silivri duvarlarının yıkılmasından itibaren bir rotaya girdi. PKK ve FETÖ’nün üzerine yürüdü, 15 Temmuz’da FETÖ’yü bastırdı, Fırat Kalkanı ile Amerikan koridoruna girdi. Bütün bu pratik onları Atatürk noktasına getirdi; başka türlü olması da mümkün değildi. Sarılıp güç alabilecekleri tek tarihsel dayanak Atatürk’tür. 15 Temmuz gecesi o büyük muhafazakâr yığınlar Amerikan emperyalizmine karşı tavır alıp “kafesten” çıktıklarında, kaçınılmaz olarak Atatürk’e yöneldiler. Bugün bu durum dışarıdan, Batı’dan da çok net görülüyor ve “Yeşil Kemalist” tanımlamaları yapılıyor.
Son sözüm şudur: Cumhuriyet Halk Partisi Tunceli İl Başkanı, Seyit Rıza’yı anarken “1938 Cumhuriyet’in cinnetidir” diyebiliyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nu davet ediyorum; “Dersimli Kemal” beyanatının vahim bir yanlış olduğunu açıklasın ve “Ben Tunceli Kemal’im” desin. CHP’yi Cumhuriyet düşmanı Seyit Rıza ve Şeyh Said yandaşı bir çizgiye getiren bu kimlik beyanından vazgeçsin. Eğer bunu yaparsa hepimiz onu alkışlayacağız. Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “Dersimli Kemal” kimliğini reddetmelidir. Bu reddediş Türkiye’ye büyük bir iyilik olacaktır ve çok önemlidir. Buradan o daveti tekrarlıyorum: Doğu Perinçek, Kemal Kılıçdaroğlu’nu davet ediyor; Dersimli Kemal kimliğini reddetsin, Tunceli Kemal olsun.
Mert Savcı İstanbul’dan diyor ki: “Tıbbi yerler olarak sınavlarımıza rağmen izliyoruz.” Çok güzel. Tartışmalardan bir şey ortaya çıkıyor. CHP’li sözcülere de AKP’lilere de bakıyorum. Bugün bir üst düzey AKP toplantısını izledim; bir genel başkan yardımcıları da oradaydı. Bugünkü toplantıda da daha önce izlediğim açıklamalarda olduğu gibi “yerli ve milli” kavramını kullandılar. Bana da bu tür ifadeler çok geliyor. Diyorlar ki: “15 Temmuz ile birlikte Türkiye bir dönüm noktasına girdi. Muhafazakâr demokrat kavramı artık yeterince kucaklayıcı değil, dar kalıyor ve yeni döneme uymuyor. Biz artık yerli ve milli demeliyiz.” Çok doğru söylüyorlar. Buradan hareketle, 16 Nisan Anayasa Referandumu’nda “Evet” cephesiyle bu kavramın sınandığını iddia ediyorlar. Buna karşılık CHP çevreleri de “Hayır” cephesini seçimlere doğru realize edip bir cephe haline getirmemiz gerektiğini savunuyor.
Peki, bu yeni dönemde siz nerede duruyorsunuz? Cepheleşme bu değil ki! Türkiye’yi “Evet” ve “Hayır” diye cepheleştirmeye kalkanlar, Türkiye’nin gerçeklerini ve gerçek cepheleşmeyi reddediyorlar. Bugün cepheleşme şudur: Türkiye’de İkinci İstiklal Savaşı veya Vatan Savaşı mevzusu. Numara vermesek de olur çünkü bu numarayı ilk defa biz verdik. İkinci Kuvayi Milliye diyen Hikmet Kıvılcımlı, İkinci Kurtuluş Savaşı diyen Mehmet Ali Aybar… Biz 1960’larda hep İkinci Kurtuluş Savaşı, İkinci Kuvayi Milliye dedik. Numarayı veren biziz. İstiklal Savaşı oldu, şimdi bir daha yapıyoruz. Vatan Partisi olarak “Vatan Savaşı” da dedik. “İkinci İstiklal Savaşı” da doğru bir ifade, 1960’lardaki ifadeye de uyuyor.
Türkiye’deki mevzilenme bu; yoksa yüzde 49’a yüzde 51 veya “Evet-Hayır” mevzilenmesi değil. “Evet”in içinde millici olan çok büyük bir çoğunluk var. Hatta şunu söyleyeyim; “Evet”in yüzde 51’lik kesiminin yüzde 48-50 arası millicidir. Şimdi biz, yüzde 51’in içindeki bu yüzde 50’yi karşımıza alarak Türkiye’de hangi mücadeleyi vereceğiz? Türkiye’ye, “Evet” diyen yüzde 51’e soralım: Bugün PKK’nın ve FETÖ’nün ezilmesinden yana mısın, değil misin? Gerçek saflaşma buna verilen cevaptır. Aynı şeyi “Hayır” cephesine de soralım. Orada da PKK’nın kör taraftarı olan, yüzde 1-2’yi geçmeyen küçük bir kesim dışında, ezici çoğunluk Vatan Savaşı’nın, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı mücadelenin yanındadır.
Onun için “Evet” ile “Hayır”ı çarpıştırmak, tam olarak Amerika’nın istediği bir şeydir. Kemal Kılıçdaroğlu da bunu yapıyor; “Hayır” üzerine plan kurmak tam Amerika’nın istediği bir şey. “Evet” üzerine plan kurmak da sonunda Amerika’ya yarayan bir tavır. Türkiye’nin geleceği “Evet” ve “Hayır” arasındaki çarpışmadan kurulmayacak; Türkiye’nin geleceğini milliciler kuracak. “Evet”in içinde de ezici çoğunluk onlar, “Hayır”ın içinde de ezici çoğunluk onlar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Hayır”a dayanarak yaptığı iktidar planı, PKK ve HDP ile birleştiği için sıfır başarı şansına sahip bir plandır. “Evet”i konsolide etmeye çalışanlar varsa, onlarınki de çok ağır bir hatadır. Vatan Partisi diyor ki: “Türkiye’nin önündeki sorun vatan bütünlüğü artı üretim ekonomisidir. Birleşen ve üreten Türkiye’de milletin ezici çoğunluğunu birleştirip hükümet olacağız.”
Programımız bitti, zamanımızı bir saat uzattık. Müziği konuşamadık, hazırsa onunla bitirelim. Bu müzik, Atatürk’ün çok sevdiği bir Selanik şarkısı. Bugün Atatürk’ü konuştuğumuz için onu seçtik. Söyleyen de Yağmur Alili. Atatürk’ün ailesinin doğduğu evin orada söylüyorlar. Ayrıca bugün Yağmur Alili’nin yaş günü. Kendisi Makedonya Üsküp’te, Atatürk’ün dedelerinin köyü olan Kocacık’ta, dedelerinin evinin önünde bu türküyü seslendiriyor.
Değerli izleyiciler, burada veda edelim. Haftaya Sayın Perinçek İstanbul’daysa program yapacağız, değilse onun programına göre bakacağız. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Haftaya Çin’deyim; görünen o ki konuştuğumuz konuları daha çok konuşmaya devam edeceğiz. Şimdi Yağmur Hanım’ı dinleyelim.

