Çıkış Yolu • 17.07.2024

Çıkış Yolu • 17.07.2024

Kaç oldu? 12, 13, 14. Arka arkaya ses yok mesajları geliyor. Arkadaşlarımız bir kontrol edebilirse, sesle ilgili sıkıntı devam ediyorsa… Evet, bana da gelmiş aynı şekilde çok sayıda mesaj. Galiba sorun çözüldü mü? Çözüldü sanırım. Eğer bir sıkıntı yoksa ve ses yayına gidiyorsa devam edebiliriz. Evet, 15 Temmuz’u ve oradan çıkan önemli sonuçları yorumlamanızı isteyerek başlayalım.

Önce şunu belirteyim: Bu programda, diğer hiçbir televizyonda veya basın organında konuşulmayan 15 Temmuz gerçeklerini; kamuoyunun bilmediği detayları konuşacağız. Bu bağlamda 15-16 Temmuz’da bir iktidar boşluğu var. Bakın, bu çok önemli. 15-16 Temmuz günü Türkiye’de bir iktidar boşluğu, bir devlet zaafı var. Bunun kanıtları ne?

Bir kere o gece Türkiye’deki bütün emniyet müdürlüklerine, bütün emniyet memurlarına Emniyet Genel Müdürlüğü’nden bir mesaj yollandı. Mesaj şöyle: “Türk Silahlı Kuvvetleri müdahale yapmıştır. Bütün emniyet mensupları bulundukları konumlarda duracaklardır ve kesinlikle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı herhangi bir eylemde, direnmede bulunmayacaklardır.”

Bu mesaj nereden geldi? Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’nden. Peki, ben nereden haber alıyorum? O gece Anadolu’nun dört bir yanından, en az 4-5 emniyet yetkilisi beni aradı. Hatta inanamadım, “Nasıl olur, bu bir FETÖ darbesi olamaz” falan dedim. Bana bir dakika dediler, başka bir telefona geçtiler ve o mesajları bana gösterdiler. Yani kendi gözümle o mesajı birkaç yerden okudum.

Peki, bu hangi saat diliminde oluyor? Hemen başlarda. Tam şu saat diye söyleyemiyorum ama başlarda gerçekleşti. Bunu daha önce bir televizyonda da söyledim. Bunun üzerine o televizyon kanalı, dönemin Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz’e bağlandı. Sayın Celalettin Lekesiz, “Hayır, böyle bir mesaj yollamadık” diyemedi. Ama şunu söyledi: “O gece biz İçişleri Bakanlığı ile bağ kuramadık.” Bunu söyleyen bizzat Emniyet Genel Müdürü. O televizyon programında bunlar duruyor, kimse inkâr da edemez. “Hükümet Başkanlığı ile yani Başbakanlık ile de bağ kuramadık” dedi. Cumhurbaşkanı ile bağ kurup kuramadıklarını net hatırlamıyorum ama İçişleri Bakanı ve Başbakan ile irtibat kuramadıklarını çok net hatırlıyorum.

Düşünün, ülkede bir darbe yapılıyor; Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Amerika’nın, FETÖ’nün “gladyosu” tanklarını, uçaklarını harekete geçiriyor. Bu darbe neyle bastırılır? Orduyla, polisle bastırılır. Ve polise “olduğunuz yerde durun” mesajı gidiyor. Bana bu bilgiyi veren Doğu Anadolu’dan, Ege’den, İç Anadolu’dan çok sayıda emniyet yetkilisi vardı. “Şaşkınız, size güveniyoruz, ne yapacağımızı bilmiyoruz çünkü bize olduğunuz yerde durun deniyor” diyorlardı.

Bu durum, o akşam bir hükümet boşluğu olduğunu kanıtlıyor. Hükümet görevinin başında değil, Türkiye’yi yönetenler sorumlu konumlarda değil. Bunu Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki olaylarda da anlıyoruz. O gece Genelkurmay’a darbeciler giriyor. Genelkurmay, bir devletin, silahlı güçlerin merkezidir. Darbe anında Başbakanlıktan veya Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan daha kritiktir çünkü silahlı gücün komuta merkezi oradadır. Genelkurmay’ı ve Jandarma Genel Komutanlığı’nı ele geçirdiğiniz an, darbeyi bastıracak kuvvetlerin merkezini ele geçirmiş olursunuz. Genelkurmay Başkanı’nın eline kelepçe takıp onu esir alıyorlar, Akıncı Üssü’ne götürüyorlar. Tüm bunlar, o akşam bir iktidar boşluğu olduğunu gösteriyor.

Hükümet ortada yoktu. Hükümet olacak ki emir versin ve darbeyi bastırsın. Dikkat ederseniz, o hükümet boşluğunu Vatan Partisi doldurmuştur; derhal hükümetin yapması gereken görevleri üstlenmiştir. Cumhurbaşkanımız halka çağrı yapıp “Meydanları doldurun” dediğinde, kendisi Başkomutan olarak neden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “Ey Türk Silahlı Kuvvetleri, size başkomutan olarak emir veriyorum; bu darbecileri derhal inlerinden çıkarıp bastıracaksınız” demiyor? Bir Cumhurbaşkanı tavrı yerine, adeta bir kanaat önderi gibi halka sesleniliyor. Bu çok önemli bir eksiklikti.

Vatan Partisi olarak uçaklar tepemizde uçmaya başlayınca hemen bir ayak divanı yaptık. Zaten bilgiliydik, bir darbe olacağı bize bildirilmişti. İlk kararımız; bu darbeyi yapanların Türk Silahlı Kuvvetleri olmadığını hem orduya hem de Türk milletine duyurmaktı. Bunu nasıl saptadık? Partimizin Genel Başkan Yardımcısı olan komutanlarımız, birkaç gün önce FETÖ’cülerin bir darbeye hazırlandığını bildirdiler. Bunlardan biri de Atilla Uğur komutanımızdı. O bilgiyi bize verdiği gün Yeni Şafak’a röportaja gidiyordu. Ona “Hemen Yeni Şafak’a söyleyin; askeri şûradan önce darbe hazırlığındalar” dedim. 15-16 Temmuz’dan iki-üç gün önceydi. Yeni Şafak’ta da bu manşet, darbeden hemen sonra yayınlandı.

Ayrıca Alexander Dugin Türkiye’ye gelmişti. Rus devletinin merkezinde olan, meşhur bir isim. Dugin bana özel olarak, Rus devletinin Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir hareketlenme tespit ettiğini söyledi. Dugin o gün Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile, Başbakan Binali Yıldırım ile ve Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarıyla buluşacaktı. Ben de ona, “Görüştüğün bütün bu devlet büyüklerine Rus devleti olarak Türk ordusunda hareketlilik saptadığınızı söyle” dedim. Hepsiyle tek tek görüştü.

Yani darbeden bir-iki gece evvel hem Rus devleti kanalıyla hem de Atilla Uğur komutanımızın Yeni Şafak ziyareti üzerinden bu uyarılar yapıldı. Devlet haberi aldı da niye önlemedi? Çünkü bu bir suikast değil, koskoca bir ordunun içindeki gladyonun hareketi. Bilgiyi alıyorlar ama o kuvvetleri bastıracak iradeyi gösteremiyorlar. Silivri’deyken, Soner Polat ve diğer komutanlarımızla bir komisyon kurmuş, FETÖ’cülerin listesini çıkarmıştık. Deniz Kuvvetleri’nde %100, karada %95-97 oranında doğruydu bu liste. Yani bunlar zaten bildirilmişti. Maalesef devletin içindeki bu yapı, darbe gecesi felç olmuştu. Dugin’in gelmemesiyle bir bağı var mı ya da acaba… Yok, onunla hiçbir ilgisi yok. Hulusi Akar komutanımıza, dün akşam Habertürk’te Sayın Mehmet Akif Ersoy ile yapılan söyleşide bu soru yöneltildi. Orada verdiği cevaplar tatmin ediciydi. Ben soruların hepsine yazılı olarak cevap verdim. Yazılı verdiğim cevaplara eklenecek bir konu yoktu; o nedenle Meclis Soruşturma Komisyonu’na gitmedim. Ama bugün çağrılmadım. Bugün çağrıldığımda zabıtlara ne girecek?

Hem Melih Gökçek’e, hem Başbakan Binali Yıldırım’a, hem Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarına Türk ordusu içinde bir hareketlilik saptadığımızı Rus devleti üzerinden söyledim. Şimdi buradan o hükümet boşluğuna geçiyorum. Orada da bir hükümet boşluğu var. Bilgi var ama niye harekete geçilemedi? İşte bilgi var ama o darbeyi bastıracak irade, kararlılık ve kuvvet yok. Evet, bakın bu kuvvet eksikliği; Marmaris ve Marmaris sonrası süreçte de görülüyor. Bilginin ve kuvvetin olmadığı nerede gözüküyor? Darbeciler Genelkurmay’a giriyor, Genelkurmay Başkanı’na kelepçe takıyor. Bunu haber alan… Önce şunu söyleyeyim; komutanların bana bu bilgiyi vermesi… Komutanların isimlerini söylemeyeceğim ama Soner Polat’ı söyleyeyim, Allah rahmet eylesin, büyük bir insandır, büyük bir komutandır. Hasan Atilla Uğur zaten yaşıyor; kendisi o zaman bizim genel başkan yardımcımızdı, gitmiş zaten Yeni Şafak’a söylemiş. Peki Hasan Atilla Uğur’un ve diğer emekli komutanlarımızın bilgisi Genelkurmay’a gitmedi mi? Gitmemesi mümkün değil. Bize gelen bilgi Genelkurmay’a da gitti. Efendim, “bir binbaşı ihbar etmiş, MİT’e gitmiş” falan; bence o sırf binbaşı meselesi değil. Bize bilgi veren 4-5 komutanımız var.

Demek ki o kadar aşikâr bir hazırlık içindeler ki, dün Hulusi Akar komutanımızın konuşmalarında da vardı. Yani bir darbe hazırlığı… Tam ne söyleyemiyorlar? Çünkü bunu tam söyledikleri zaman şu soruyla karşılaşacaklar: “Peki arkadaş, Sayın Komutanımız, siz bu darbe haberini aldınız, bunu nasıl bastırmıyorsunuz?” Bu, kuvvetle bastırılır. Hiçbir şey yapmıyorsan Genelkurmay’ın muhafazasını, korumasını kuvvetlendirirsin. Mesela Genelkurmay Başkanı olarak bir darbe hazırlığı varsa, ilk yapacağınız önlem nedir? Genelkurmay’ı korumak, yani darbeciler Genelkurmay’ı basamasın. Burada bir kuvvet zaafı olduğu ve o kuvvet zaafının aynı zamanda bir hükümet ve devlet zaafına yol açtığı gözüküyor.

Sayın Başkan, şunu sorabilir miyim? Tabii bir tahmin olarak ifade etmiş olacağız ama bu darbenin sonbahara doğru planlandığı, ancak 15 Temmuz’a çekildiği de yorumlanıyor. Yüksek Askerî Şura (YAŞ) toplantısında FETÖ’cü generallerin o dönem ordudan emekli edileceği belliydi. Acaba o tedbirin yeterli olacağını mı hesap ettiler? Ama gelen haber; erkene çekildiği yönünde. YAŞ toplantısından önce darbe olacak, tarih veriliyor. “Önümüzde darbe var” diye manşet atıyor Aydınlık Gazetesi ve “Eylül” diye de tarih veriyor. 27 Şubat’ta “Subayda Eylül darbe hazırlığı”, Nisan ayında “Turuncu darbe tezgâhı”, sonra “Saraya darbe hazırlığı”, daha sonra “Donanmada ilk dalga” ve darbenin olduğu gece taşra baskımızda “Gladio biçilecek” manşetlerini attık. Yani karşılıklı iki karargâhın hazırlıkları veriliyor.

Zaten darbenin Yüksek Askerî Şura’dan önce olacağı bildiriliyor. Toplantı ne zaman? Temmuz sonu veya Ağustos başı. 3 Ağustos’ta karara bağlanacak deniyor. Yani 10-15 gün sonra. Zaten darbe yapacak adam tam toplantı gününde yapmaz; ondan en azından bir hafta, 10 gün önce yapması lazım. Burada problem şu: “Niye bu haberi aldılar da bastırmadılar?” İzleyicilerimizden biri soruyor: “Sayın Doğu Perinçek’in anlattıkları kontrollü darbe fikrini güçlendirmiyor mu?” Hayır, çünkü kontrollü bir darbe yok. Genelkurmay Başkanı’nın eline kelepçeyi vuruyor, oradaki diğer komutanlarımıza kelepçeyi vuruyor, “Kafana sıkarım” diyor. Böyle bir kontrol olur mu?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bir silah arkadaşlığı vardır, Türk askeri birbirine kurşun sıkmaz. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 27 Mayıs’ta ve İnönü hükümeti zamanındaki 21 Mayıs ve 12 Şubat kalkışmalarında bile bunu gördük. Ama 15-16 Temmuz’da gözü kara, kendi silah arkadaşına kurşun sıkan, Meclisi ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nü bombalayan, 30 civarında insanımızı şehit eden bir yapı vardı. Tümgeneral arkadaşım bana, bunların bizden başka bir eğitimden, NATO ve Gladio eğitiminden geçtiklerini, mankurtlaştırılmış ve robotlaştırılmış olduklarını anlattı. Hulusi Akar da zaten o söyleşide “Yüzlerine bakıyordun, insan yüzü değil, robot yüzüydü” dedi.

O gece Vatan Partisi Genel Merkezi’nde toplandığımızda, Ankara’daki arkadaşlarımızdan “MİT üzerinde helikopterler uçuyor, ateş ediliyor” diye haberler geldi. Arkasından uçaklar üzerimizden geçmeye başladı. Biz, darbenin hedefi olduğumuzu biliyorduk; hatta darbecilerin yargılamalarında “Birinci hedefimiz Vatan Partisi’dir” dedikleri ortaya çıktı. Osman Yılmaz, Utku Reyhan, Serhan Bolluk ve Şule Perinçek ile bir ayak divanı yaptık. 3-4 dakika içinde şunu tespit ettik: Bu kalkışma FETÖ/Gladio eliyle yapılan Amerikancı bir kalkışmadır ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait değildir. Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk polisi, halkın desteğiyle ezecektir. Bunu hemen yazılı hale getirip sosyal medya hesaplarımızdan yayınladık. Televizyon kanallarını arayarak halka seslenmek istedik, bir tek Kanal A bu talebimizi karşıladı ve açıklamayı oradan yaptık.

Sığınak olarak kullanılan alt kattaki büyük salona indik. Arkadaşlarım “Seni götürelim, saklayalım” dediler. Dedim ki; bugünler için biz varız, saklandığım yerden ne yapacağım? İktidar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve polise komuta etmiyor, “kıpırdamayın” mesajı yolluyor. Biz aşağıdan süreci yönetmeye, Genelkurmay’a ve hükümete görevlerini hatırlatmaya çalıştık.

Sonuç olarak; Sayın Avukat İsrafil Altun’un mahkeme tutanaklarına da yansıyan açıklamaları, o günkü açıklamalarımızın darbeyi püskürten komutanlar üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Bu açıklamayı duyan komutanlar tutanak tutarak erleri sivil giydirip kışladan çıkarmamış ve güvenliklerini sağlamışlardır. Bunlar, kalkışmaya karşı duran şerefli Türk subaylarıdır. Ordu Komutanı’nın harekete geçtiğini de söylüyor yayında. Burada Vatan Partisi’nin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güveni çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Doğu Perinçek’in çağrısı o kadar kuvvetli olmuştur ki oradaki komutanlar hemen Merkez Komutanlığı’nı arıyorlar. Erleri kontrol altına aldıktan sonra dışarı çıkıyorlar. Başlarında tecrübeli bir üstçavuş var; dışarıda bir taşın üstüne çıkıyor ve vatandaşlara konuşma yapıyor. Bir tarafta yüzbaşı ve üsteğmen var. Oraya, sıcak anda yaşananları Avukat İsrafil Altun aktarmış. Bunlar tabii mahkeme tutanaklarında yer alıyor. Mahkeme tutanaklarında tanık olan komutanlar; “Biz, Doğu Perinçek’in açıklaması üzerine bunun Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin bir müdahalesi olmadığını anladık ve onun üzerine bize yukarıdan, FETÖ’cü Amerikancı düşmanın eline geçen Genelkurmay emirleri gelmeye başladı. Karargâhı ele geçirerek emir yağdırmaya başladılar. E tabi ne oluyor? Bütün orduda sanki Genelkurmay’dan geliyormuş gibi emirler zannediliyor; bir emri dinlemek lazım. Fakat bizim açıklamalarımız üzerine, işte o davalarda bu tür tanıklıklar ve sanık ifadeleri var. Onlar diyorlar ki: Doğu Perinçek’in açıklaması üzerine biz anladık ki bu bir FETÖ darbesidir. Ondan sonra derhal erlere ‘pijamalarınızı giyin ve yataklarınıza girin’ dedik. Yani darbeye katılmak yok. Bir de daha başka tavırlar var, bastırmak için harekete geçtik. Doğu Perinçek’in ‘Bu darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri bastıracaktır’ sözünü dinledik ve harekete geçtik.”

Hakikaten ben moral vermek için Birinci Ordu’nun harekete geçtiğine dair bilgiler aldım, onları da konuşmalarımda söyledim. Birinci Ordu dışında hatırladığım kadarıyla Çorlu’daki 3. Kolordu da vardı; yani iki birliğin, Birinci Ordu Komutanlığı ve Çorlu’daki 3. Kolordu’nun harekete geçtiğini millete moral olması için söyledik.

Görüntüleri sosyal medyada yaydığınız saati de hatırlıyor musunuz?

Ben şimdi tam şu saattir diyemeyeceğim ama ilk yaptığımız iş, hemen Ulusal Kanal’a çıkıp konuşmalar yapmak oldu; artı Şule Perinçek’in, Serhan Bolluk’un, Osman Yılmaz’ın attığı tweetler ve benim de bir tweetim var. Bir yandan da kendimizi korumaya çalışıyoruz; yerimizi saptamasınlar, gelip orayı basmasınlar diye. Mesela benim açıklamamda arkamda siyah bir perde vardır; bulunduğum mekânı onların bilmesini, tanımasını önlemek için bir siyah perdenin önünde konuştum. O tür tedbirleri de bir yandan alıyoruz. “Gelip kapıda basarlarsa onları nasıl oyalayacağız ve onların bilmediği kapılardan o binayı nasıl terk edeceğiz, nerede hangi araçlara binerek nerelere gideceğiz?” gibi oranın basılması durumunda da yapacaklarımız planlıydı.

Ertesi gün sizi Sayın Binali Yıldırım’ın aradığını hatırlıyorum. Onunla ilgili bilgi verirseniz sevinirim, çünkü anlattığınız sürecin burada bir kısmını eksik bıraktık.

Şimdi Cumhurbaşkanı’na, Sayın Başbakan’a ulaşamıyoruz. Ne yapalım? Ben dedim ki; Faik Işık bizim değer verdiğimiz esaslı arkadaşımızdı. Cumhurbaşkanı’mızla bir iletişim kurabilir, yani onun avukatlığını yapmış, AK Parti dünyasında sevilen, değer verilen ve cesur bir insandır. Hemen onu aradım. “Sayın Faik, bu darbe bastırılacak. Sana bunu kesin bilgi olarak söylüyorum. Çünkü bizim bir yandan da temasta olduğumuz askerler var, burada bir teslimiyet yok. Darbe oluyor ama buna karşı bir bastırma harekâtı olacak. Cumhurbaşkanı’mızı ara, bul veya birilerini bul, söylesinler; Sayın Başbakan’ımızı ara ve ona ilet. Türk Silahlı Kuvvetleri harekete geçecek. ‘Kaybettik, darbeciler kazandı’ gibi bir düşünce içinde kesinlikle olmayalım, bu düşmanın işine yarar. Bunu senden rica ediyorum, Sayın Cumhurbaşkanı’mıza bildir.”

Aslında Sayın Avukat Faik Işık, Türkiye Gençlik Birliği’nin düzenlediği bir anti-emperyalist gençlik etkinliğinde bunu kürsüden dile getirdi. O yalnız eski görüntü sanırım, yeni görüntüsü var mı bilmiyorum ama bir izleyelim, nasıl ifade etti Sayın Faik Işık? “Bizi, işbirlikçileri buralarda olabilen Amerikan, NATO, FETÖ’cü işgal kuvvetleri; kendi parasını verdiğimiz tanklarla, uçaklarla bombaladı. Öyle bir gecede Doğu Başkan ‘Başbakan’a ilet’ dedi, ben ulaşamıyordum. Biz de ulaşamıyoruz. Biz sabaha kadar ülkemizde bu NATO, FETÖ, emperyalist kalkışmasını, darbeyi hep birlikte çökerteceğiz.” Bakın ne söylediğini, ertesi gün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sabahki konuşmasında Doğu Başkan’a teşekkür ederek aslında teyit etti. İki gün sonra da AKP’de…

Şu bakımdan iyi oldu: “Doğu Perinçek bana haber verdi, Başbakan’a söyle, Cumhurbaşkanı’na söyle. Böyle bir darbe oldu, bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbesi değil, biz bunu çökerteceğiz.” Biz derken tabii Vatan Partisi tek başına çökertmeyecek; orada biz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, komutanlarımıza ve onlardan aldığımız bilgilere güveniyoruz. Zaten bu bilgiyi televizyonlardan, Kanal A’dan, sosyal medyadan, telefonlardan açıklıyoruz. Bu sırada bir sürü insan bizi arıyor, herkese bunu söylüyoruz: “Bu darbe başarılı olmayacak. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk polisi tarafından bastırılacak; tabii Türk polisinden çok orada Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vurgu yapıyoruz.” Faik Işık’a da “Cumhurbaşkanı’mıza lütfen arz et, Başbakan’ımıza arz et, Türk Silahlı Kuvvetleri bu darbeyi bastıracak” dedik.

Sayın Başbakan’ımız Binali Yıldırım, 18 Temmuz sabahı beni aradı. İki gündür uyumamıştım, “Teşekkür ederiz, sağ olun” falan dedi. Ben de “Sayın Başbakan’ım, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratan söylemleri kesinlikle önleyelim” dedim. “Etle tankları yendik” gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni küçük düşüren, darbecilerle ordu mensuplarını aynı gösteren bir söylem gidiyor. Bu söylemi bitirelim. Neden? Türk Silahlı Kuvvetleri lazım, Türkiye sorunlarını orduyla çözüyor. 24 Temmuz 2015’te hükümet kararı almış, TSK PKK’nın üzerine yürümüş, sınır ötesi harekâtlar başlamış. Türk ordusu bize lazım, onu yıpratmayalım. “Güvenelim, o kışlalardan çıkan kuvvet Türk ordusudur, darbecilerin kuvvetleri değil” dedim. Sayın Binali Yıldırım, “Tamamen katılıyorum, çok haklısın” dedi. “Ben şimdi radyonun önünde basın açıklaması yapacağım” dedi; TRT’de yaptığını hatırlıyorum. Hakikaten televizyondan izledim, neredeyse benim söylediğim cümlenin aynısını orada Sayın Binali Yıldırım ifade etti.

“Silahlı kuvvetlerimize zarar verecek bir davranış içinde olmayalım, bizim güvencemizdir, geleceğimizdir.”

Bakın, 2-3 gündür devamlı televizyonlar, gazeteler sorumsuz açıklamalar yapıyor. Maalesef AK Parti ve hükümet çevrelerinden de “Biz etle tankları yendik” gibi söylemler çıkıyor. Dünyada “et, tankı yendi” diyebileceğiniz bir tane olay gösteremezler. Ne Cengiz Han’ın, ne Atilla’nın, ne Hun’un, ne Göktürk’ün tarihinde böyle bir şey var. İstiklal Savaşı’nda öyle olsa niye Mustafa Kemal Paşa Sovyetler Birliği’nden silah bulmaya çalışıyor? Düşmanın cephanelikleri soyuluyor, silahlar alınıyor. Türk askeri, Yunan süngüsüne etini dayayıp yenmedi; stratejiyle, silahla, örgütlenmeyle yendi. 15-16 Temmuz gecesi de böyle bir şey yok. Türk milletinin kahramanlığı, fedakarlığı, direnişi çok önemli; TSK’ya da moral verdi. Ama “Biz ordusuz, polissiz; silahsız, külahsız darbecileri etle yendik” edebiyatı çok yanlış.

Bu sadece bir tarih hatası değil; önümüze ilişkin de çok yanlış. Neden? Ege kıyılarına, Dedeağaç’a, Girit’e, Kıbrıs’ın güneyine, Suriye’nin kuzeyine Amerikan üsleri kurulmuş. Uçaklar, tanklar, toplar yerleştirilmiş. Peki, bizim deniz ve kara kuvvetlerimiz ne olacak? “Ne lüzum var silaha, biz kahraman Türk milleti olarak bu Amerika’nın uçaklarını ellerimizle yerle bir ederiz” diye bir zihniyet mi var? Bu hem Türk ordusunu yıpratır hem de silahın belirleyici olduğu süreçlerde ordunun modern silahlarla donatılmasının önemini anlamsızlaştırır.

Zaten o gece hükümet, ordusuna ve polisine kumanda edememiş. Genelkurmay’ı, Jandarma Genel Komutanı’nı düşman işgal etmiş; bütün polis teşkilatına “direnmeyin, olduğunuz yerde durun” diye emir yollanmış. Bu hükümet boşlukları, Türk ordusunun değerini ve önemini anlamamaktan; orduya karşı soğukluktan geliyor. Bu, tarihten gelen, Enver Beylerden, Mustafa Kemal Paşalardan kalan; Cumhuriyet’in aydınlanma, laiklik hareketlerine karşı duyulan bir intikam duygusu, bir tarihsel tortu. “Vesayet” deyip duruyorlar; hayır, “Amerikancı Gladio” deyin. 1971-1980’de Türkiye’de NATO’nun içine yerleştirilmiş olan Gladio cinayetler işledi, siz “vesayet” diyorsunuz.

AK Parti, NATO diyemediği, Gladio diyemediği için mızrağı Mustafa Kemal’in kahraman ordusuna yöneltiyor. Oradan gelen tarihsel hesaplaşma artıkları var. AK Parti bu tortudan, bu kalıntılardan temizlenmeli. Sen devletsin ama devleti hiç benimseyemedin. Bu dirayetsizliklerin sebebi 15-16 Temmuz’u sırf “FETÖ” diyerek halletmeye çalışıp, arkasındaki Amerika’yı görmemektir. Amerika’yı teşhis edemiyorsunuz, çünkü dediğiniz an “O zaman NATO’dan niye çıkmıyorsun?” diye sorarlar. 15-16 Temmuz’a karşı kahramanca mücadele edecekseniz, NATO’dan ayrılacaksınız. Birazdan bu konuları biraz daha derinleştirelim ama çok hareketli ve çok önemli bir konu olduğu için kesmek istemedik. Bir reklam arasına artık gitmemiz lazım. Bir nefes alalım; izleyicilerimiz de çaylarını tazelesinler, sularını alsınlar. Kısa bir reklam aramız var. Ardından “Çıkış Yolu” devam edecek. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Sor Yapı Tatil Evleri Antalya’dan büyük fırsat! Sıfır peşinat, sıfır faiz. 24 ay taksitle tapusu size ait, full eşyalı devre mülkünüzde yerinizi hemen alın, bu fırsatı kaçırmayın. Yeter ki isteyin, hepsi bizde; Sor Yapı Tatil Evlerinde.

Biz yeni sevdik, lekeleri sildik, düğüne geldik. Doğa, doğa… Banyo, mutfak; her bulaşıkta hep yanınızda. Doğa, doğa, doğa; temizlik doğasında var.

Türkiye İş Bankası, Olimpiyat Oyunları’ndaki tüm sporcularımıza başarılar diler.

***

Kendi meclisi bombalanmış bir ulusuz biz. O gece saat 23.30’da Doğu Perinçek Başkan telefonla beni aradığında, 15 Temmuz’da ben Yeşilköy Havalimanı’nın ilerisindeydim. Bizi Ruslar değil, “Ayasofya” falan değil; bizi işbirlikçileri buralarda olabilen Amerikan, NATO, FETÖ’cü işgal kuvvetleri; kendi parasını verdiğimiz tanklarla, uçaklarla bombaladı.

Saat 23.30’da Doğu Başkan beni aradı, ne söyledi? Bakın ne söylediğini, ertesi gün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sabahki konuşmasında Doğu Başkan’a teşekkür ederek aslında teyit etti. İki gün sonra da ATV’de… O gece saat 23.30’da biz şunu konuşuyorduk: Başbakana ulaşılamıyordu bu ülkede, Cumhurbaşkanına ulaşamıyorduk, Genelkurmay Başkanına ve Kuvvet Komutanlarına ulaşamıyorduk. Öyle bir gecede Doğu Başkan, Başbakan’a “İlet” dedi. “Biz sabaha kadar ülkemizde bu son NATO, FETÖ, emperyalist kalkışmasını, darbeyi çökerteceğiz hep birlikte” dedi.

Emperyalizmle mücadele etmekte, 53-54 yaşında tankları sabaha kadar kovalamakla meşguldüm. Herhangi birinin altında kalabilirdik. Bunlar işgal ordusu falan değildi; bunlar kendi parasını verdiğimiz, elbiselerini giydirdiğimiz, üstüne Türk ordusunun ünvanlarını taktığımız alçaklardır. Bunların işbirlikçileri, başka bir dili bu ülkede bize kullanamazlar. O gece konuştuğum arkadaşlardan biri buydu; köprünün üstünde 34 arkadaşım öldü. Bu arkadaşı kendi siyasal hareketinin içine kazandıranlardan biri bendim.

Tankın üstünden atılan şu kalınlıkta mermiyle… Bunları yapanların hepsi kimdi biliyor musunuz arkadaşlar? Rapid Force. North Atlantic Treaty Organization (NATO) bünyesindeki çevik kuvvet. Bizim ülkemizde 22 tane NATO-ABD üssü olduğunu biliyor musunuz? Hali hazırda bizim kuvvetlerimizin en seçkinlerini, en modern malzemelerle bizleri kuşattıklarının farkında mısınız?

***

Reklam arasının ardından Çıkış Yolu’na devam ediyoruz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel ile birlikte Sayın Doğu Perinçek’e 15-16 Temmuz 2016 gecesi yaşananları soruyoruz. Gerçekten çok güzel bir yayın oluyor, esaslı noktalara girdik.

Şimdi bir ek yapayım, demin reklama girerken tamamlayamamıştım. Tabii eleştiriyoruz; “Bu orduyu yıpratan; efendim halk ayağa kalktı, Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine darbeyi bastırdı” diye bir söylem var ya, gerçek olmayan… Milli Savunma Bakanımız Sayın Yaşar Güler yaptığı açıklamada ne diyor? “Türk ordusu bastırdı, milletin iş birliğiyle yaptı” diyor. Ve kritik sorunun, bu darbede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin darbecilerin tarafında olmaması olduğunu söylüyor. İşte gerçek bu.

Bu orduyu yıpratan değil, gerçeği Türk milletine açıklayan bir tutum. O da AK Parti’nin Milli Savunma Bakanı ama doğruyu söylüyor. O güzel örneği de burada anmalıyız. Yani Sayın Yaşar Güler’in imzasıyla yayınlanan Milli Savunma Bakanlığı açıklamasında, bu darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milletin desteğiyle bastırdığı belirtiliyor. Bu çok önemli. Diğer AK Parti açıklamalarından ve medyadaki retoriklerden, söylemlerden tamamen farklı; gerçeğe dayanan ve gerçeğe dayandığı için de orduyu yıpratmayan, sorumlu, ciddi bir açıklama. Onu da ifade edelim.

Sayın Genel Başkan, birkaç soru var. Ortak noktada buluşuyor. İki tanesi AK Parti yöneticisi, il yöneticisi, tanıdığım kişiler; bir de bir avukat. Ulusal Kanal’ı dikkatli izliyorum diyor. Hepsi aynı yöne işaret ediyor: “Tamam, zafiyet vardı, iktidar boşluğu oluştu. Peki, bunun önüne geçmek için sağı solu kuşatılmış olan Cumhurbaşkanı kime güvenecekti? Olaylar gidişatına bırakılmış gibiydi, Cumhurbaşkanı bunu nasıl değiştirebilirdi ki?”

Bakın, kime güvenileceği zaten o süreç içinde ortaya çıktı. Birinci Ordu Komutanı çıktı, Sayın Ümit Komutan (Orgeneral). Ondan sonra Çorlu’daki 5. Kolordu Komutanı çıktı. Başka yerlerde de bazı birlik komutanları çıktı. Demek ki güvenilecek bir güç var ki onlar harekete geçti ve darbeyi bastırdı. “Birinci Ordu Komutanı’na sesleniyorum” falan demeye lüzum yok. Sayın Cumhurbaşkanımıza basın mensubu görüntülü bağlantıyla telefondan ulaşıyor. Orada Cumhurbaşkanı kim? Başkomutan.

Başkomutanlık ne zaman lazım? Silahlı güç kullanıldığı zaman lazım. Yani başkomutanlık bir sırma, bir yaldız değil; omuzlara takılan bir süs değil. Nedir? Bir görev, bir sorumluluk. Karşı taraf silahı çekmiş, tanklarını çıkartmış, uçaklarını havalandırmışsa; “Ben başkomutanınız olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne buradan emrediyorum: Bu kalkışmaya girişen darbecileri, silah kullanarak her türlü önlemle bastırmanızı komutanınız olarak size emrediyorum” demeniz gerekir. Çünkü silah silahla, tank tankla, uçak uçakla bastırılır.

Bana soru soranlara cevap veriyorum; evet, koşullar zor, durumu anlıyorum ama karşı taraf silahı çektiğine göre, siz göğsünüzü silaha dayayarak onu önleyemezsiniz. Bu, ispatlanmış bir durumdur. O süreçte 1. Ordu harekete geçmiş, 5. Kolordu Çorlu’da harekete geçmiş, Anadolu’da başkaları harekete geçmiş. Hatta ne gibi hatalar yapılıyor? Bir takım çöp kamyonlarını götürüp kışlaların önüne konuyor. Kim yapıyor bunu? AK Partili belediyeler. Bak kafadaki anlayışa bak; orduyu düşman belliyor. Halbuki Vatan Partisi’nin dediği şu: “Görevini yap, darbeyi bastır. Türk milleti senden bunu istiyor.”

AK Parti, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne komuta etmeyi bir türlü içine sindirememiş. Türk ordusuna “Benim ordum” diyememiş. Tabii gittikçe bu yanlışı aşındıran bir süreci yaşıyoruz. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı… Yavaş yavaş AK Parti ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında bir yakınlaşma süreci yaşıyoruz. Ama bir yandan da tarihten gelen bir hazımsızlık, bir soğukluk, bir yan bakma var. Bunu yenmesi lazım. 22 yıllık yönetimsiniz, hala Türk Silahlı Kuvvetlerine komuta etmeyi, onun hükümeti olmayı anlayamamış mıyız?

Bugün, 8. yılında “demokrasi” söyleminin öne çıkarıldığını gördük. Yani “15 Temmuz’da halkımız demokrasiyi savunmak için öne çıktı” söylemi. Bizi de Aydınlık Gazetesi’nde ve Ulusal Kanal’da bir etkinliğe davet ettiler, Yassıada’ya gittik. 15 Temmuz etkinliğini Yassıada’da Menderes ile birleştirerek, “Hep darbeler oluyor, vesayet oluyor; halk Menderes döneminde hata yaptı, engelleyemedi, şimdi engelledik” diyerek söylemi buraya oturtuyorlar. Salih Tuna bugün Sabah gazetesindeki yazısında buna itiraz ediyor; “Halk demokrasi için değil, vatan için çıktı, kandırmayın” demeye getiriyor.

Zaten “işgal” deniyor. Evet, bu teşhis çok haklı. O “Yurtta Sulh Konseyi” vardı ya, uydurma… Aslında o konsey PKK’ya çiçek atıyordu. Bildiriyi okuduğumuz zaman; Atatürkçülük cilasıyla Batı sistemine bağlılık, hukuk reformu falan… Tam Batı’nın taleplerini dile getiren bir açıklamasıydı. O bakımdan bu gerçekten bir işgal başlangıcıydı. Sakarya Meydan Savaşı’na benzetmişlerdir. Ankara’yı ele geçirdikten sonra ABD; müttefikleri PKK ve FETÖ ile beraber ele geçiriyor. Şakası var mı bunun?

Hatta dün akşam Hulusi Akar komutanımız da ifade etti; “Seni Pensilvanya ile konuşturalım” diyorlar. Genelkurmay’da ona “Hoca Efendi” ile konuşmayı teklif ediyorlar. Yani “Gel bizim tarafa geç, imzayı at.” O darbe kısa vadede başarılı olsaydı, uçağa atlayıp Türkiye’ye getireceklerdi Fethullah Gülen teröristini. Darbe doğrudan doğruya Amerika’dan yönetiliyordu.

Vatan Partisi’nin rolü, yapılan açıklamaların yarattığı etki AK Parti milletvekillerinde de yankı buldu. O dönemin Gaziantep Milletvekili Mehmet Erdoğan’ın açıklamalarını hatırlayalım isterseniz. (Video izletilir.)

“Buradaki hedef Türkiye’yi…” AKP’li vekil, Fethullahçı darbenin Türk milletinin desteğiyle engellendiğine dikkat çekti. Yani ülkücüsüyle, devrimcisiyle bu parlamentoda yer alan ya da almayan tüm kesimler, 79 milyon, topyekun tepki koydular. Türk Silahlı Kuvvetlerine sızan bu kesim şu anda deşifre oldu, bunlar temizlenecekler. Erdoğan, Fethullahçıların Vatan Partisi korkusuna ilişkin de dikkat çeken bir tespit yaptı: “Vatan Partisi’nden de korkuyorlar, Doğu Perinçek’ten çok korkuyorlar.”

(Sayın Perinçek devam ediyor:) Evet, çok korkuyorlar. Zaten arabalarının bagajlarından çıkan infaz listelerinde hedef bendim. Sayın Cumhurbaşkanımızla bu seçimle ilgili ittifakları konuşurken şunu arz ettim: “Sayın Cumhurbaşkanım, bizim aramızdaki beraberlik 15-16 Temmuz’da başladı. O darbe başarılı olsaydı sizinle toprağın altında beraber olacaktık. Bizim beraberliğimiz böyle bir beraberlik; kelleyi koltuğa alan bir beraberlik. Bu Amerikancı darbenin hedefinde iki parti vardı: AK Parti ve Vatan Partisi. Bizimki ‘bana iki milletvekili ver’ pazarlığı değil, canı kanı ortaya koyan bir beraberlik.” Türkiye’nin önünde bu tür tehditler var ve ittifaklar sorunu da bu çapta, bu derinlikte, bu düzlemde ele alınmalıdır. “Hesaplaşmaları, Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye yönelik tehditlerini dikkate alan değerlendirmelerle ittifaklar belirlenmelidir” diye kendimi ifade etmiştim.

Yakın zamanda bir milli devlet bildirgesi yayınladınız ve orada da bir zafiyete dikkat çekiyordunuz. Acaba “vesayet” denilerek Türk devletinin o birikimini, ordusunu benimsememe tutumu da bu milli devlet zafiyetiyle mi birleşiyor?

Aynen, bence oradan geliyor. Ama tabii şu anda 15-16 Temmuz’dan çok daha olumlu bir yerdeyiz. 15-16 Temmuz’dan sonra 24 bin FETÖ’cü, Gladio bağlantılı, Amerika bağlantılı subay Türk ordusundan tasfiye edildi. Bu müthiş bir olay. Bunu ne İngiltere ne Almanya ne Fransa ne de İtalya yapabilmiş; bunu Türkiye yapabilmiş. NATO içindeki Türkiye… Türkiye kim? NATO içindeki tek Asyalı, NATO içindeki zenginler kulübüne üye olmayan tek ülke. NATO ve Avrupa Birliği bir Hristiyan kulübü; bayrakları bile Hristiyan sembolleri taşıyor. Türkiye ise NATO içindeki tek Müslüman, zengin olmayan ve Avrupalı veya Amerikalı olmayan tek ülke. Biz NATO içinde üvey evlat mıyız? Cumhurbaşkanı Erdoğan en son “bel kemiği” ifadesini kullandı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Nasıl bel kemiği oluyor? “İstersek kırarız bel kemiğinizi” diyebiliyorlar. Bence bunlar çok yanlış.

NATO içinde bizi nasıl görüyorlar? Potansiyel düşman, üvey evlat, asi, isyancı ve güvenilmez ülke. Zaten NATO tatbikatında Mustafa Kemal Atatürk ve Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın posterleri düşman kavramı içerisinde gösterilmedi mi? NATO, PKK’ya yardım yapmıyor mu? Ege kıyılarında namlular bize çevrilmiş durumda. NATO ayrı, Amerika ayrı diyenler var; ben buna General de Gaulle’ün 1963 yılında Fransız milletine yaptığı uyarıyla cevap vereyim: “NATO, üye ülkeleri Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrol altında tutma örgütüdür.”

İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, 2005 yılında verdiği röportajda Gladio’yu çok güzel anlatmıştı. İtalya’da kendisini, Fransa’da Giscard d’Estaing’i, İngiltere’de Margaret Thatcher’ı, Almanya’da Helmut Schmidt ve Helmut Kohl’ü Amerika’ya götürüp eğittiklerini, sonra ülkelerinin başına “ağaç diker gibi” Cumhurbaşkanı veya Başbakan olarak diktiklerini söylemişti. “Gladio budur” demişti. Buna rağmen Türk ordusunun NATO içerisinde daha özerk, daha bağımsız bir konumu olmuştur. Johnson Mektubu, haşhaş ekimi yasağına karşı ABD üslerine yönelik yaptırımlarımız, Kıbrıs Barış Harekatı, 1991’de Necip Torumtay’ın Irak işgalinde ABD’ye eşlik etmeyi reddederek istifası ve son olarak Karadeniz’e girmek isteyen Amerika’yı durdurmamız… Bunların hepsi, Türk ordusunun NATO’nun genel stratejisine aykırı duruşunu göstermektedir.

Gelelim suikast girişimi meselesine. Amerika Birleşik Devletleri’nin önceki başkanı ve başkan adayı Donald Trump’a, Pensilvanya’daki mitingi sırasında bir suikast girişimi oldu ve kulağından yaralandı. ABD seçimlerinde erken bir “kan” görüntüsünü bu suikastla görmüş olduk. Siz bunları öngören açıklamalar yapmıştınız. Nur Batur ile birlikte yazdığımız “ABD Yol Ayrımında” kitabında ve katıldığım televizyon programlarında şunu anlattım: Amerika’da iki akım çıktı ve bunlar arasında bir hesaplaşma başladı. Sebep, dolar saltanatının çökmesidir. Amerika, elindeki beyaz kağıtlara “200 dolar” yazıp dünyaya dayatarak haraç topluyordu. Ancak dolar dolaşımı daraldı ve ekonomik güç dengeleri değişti. Karşısında Çin, Hindistan ve diğer yükselen ekonomiler çıktı. Amerika’nın silahlı gücünü dengeleyen Rusya, Çin, İran ve Türkiye gibi ülkelerle artık dünya eskisi gibi Amerika’nın hükümranlığı altında değil.

Amerika’da bir yol ayrımı var. Trump’ın temsil ettiği çizgi, “Gerçekçi olalım, içimize dönelim, kaynaklarımızı üretim ekonomisine aktaralım” diyor. Karşı taraf ise “Silahı şakağa dayayıp haraç toplamaya devam edelim” diyor ki bu, yürütülmesi mümkün olmayan bir siyaset. Trump’ın seçilmesi dünya barışı açısından daha olumlu olur çünkü “3. Dünya Savaşı’nı önleyeceğim, Orta Doğu’dan çekileceğim” diyor.

(Telefon bağlantısı)

Sayın Murat Çiçek, Ankara Yakupabdal’da Çankaya Belediyesi tarafından mühürlenen oto sanayi esnafının temsilcisi. Buyurun Murat Bey.

“Sayın Başkanım, biz 120-130 esnaf, 20-25 yıllık bir geçmişi olan bir sanayi sitesiyiz. Kurban Bayramı sonrası dükkanlarımız mühürlendi ve sokağa atıldık. Belediye bizi muhatap almadı. 15 gündür sokaktayız, bin beş yüz kişinin ekmek davası bu. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcımız Utku Reyhan ve Çankaya İlçe Başkanımız Emre Can bizi ziyaret ederek destek verdiler. Bizim talebimiz, bize bir buçuk yıl süre tanınması ve yer gösterilmesidir.”

Murat Bey, siz son derece makul bir çözüm getiriyorsunuz. “Kararı uygulayalım ama bize bir buçuk sene süre tanıyın” diyorsunuz. Bu vicdana sığmaz; pat diye kepenk indirip esnafı ekmeksiz bırakmak devletin görevi değildir. Devlet, insanlar üretim yapsın, çoluğunu çocuğunu okutsun, alın teriyle geçinsin diye vardır. Bu talebinizi bir namus görevi olarak kabul ediyorum. Yarından itibaren ben de Çankaya Belediye Başkanı’nı ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Mansur Yavaş’ı arayacağım. Bir buçuk sene içerisinde esnafımıza yeni bir yer bulunması, taşınmalarının sağlanması ve kredi desteği verilmesi konusunda üzerimize düşeni yapacağız. Türk devletinin ve belediyelerimizin buna gücü yeter. Haklı talebinizin takipçisiyim. Sorumlulukları omuzlarımıza alıyoruz ve yarından itibaren tıpkı Genel Başkan Yardımcımız gibi biz de genel merkez olarak harekete geçiyoruz. Size inşallah olumlu ve güzel haberler vermeyi ümit ediyorum. Konuşmalarımdan sonra sizi arayacak ve bilgilendireceğim. Saygılar bizden. Arkadaşlara lütfen selam söyleyin; evlerine gitsinler, çocuklarının alınlarından öpsünler. Ondan sonra biz bu çalışmadan başarıyla çıkacağız. Kimse sizleri sokağa, kapıya atamayacak. Tekrar tezgahlarınızın başına geçeceksiniz; bizler de çok hızlı bir şekilde süreci takip edeceğiz. Yeni bir oto tamir alanı kurmanız, yeni bir sanayi merkezi oluşturulması konusunda da hep beraber çalışacağız. Belediyelerimize de bunu önereceğiz. Belediye başkanlarımızın da Türkiye emekçisini anlayacaklarını umuyoruz; onların vicdanına hitap ediyoruz. Çok sağ olun. Görev alınmıştır, sorumluluklar omuzlara yüklenmiştir. Arkadaşlarım adına çok teşekkür ediyorum.

Murat Çiçek, taleplerini Ulusal Kanal ekranlarında yayımlanan “Çıkış Yolu” programında dile getirdi. Oto sanayi esnafının sorunlarının çözülmesi adına bu gayretleri takip edeceğiz. Bir sene, bir buçuk sene ne demektir? Hatta hızlı giden bir belediye bunu 8 ayda bile çözer. Şimdi ne oluyor, bir senede gökdelenler dikiliyor.

Evet, aslında Amerikan seçimine dair konuya ara vermiştik. Orada eksik kalan bir şey varsa onları da konuşalım. Amerika’da hakim sınıflar ve tekeller arasında iç savaşa kadar gidebilecek bir bölünme var. Amerika’nın okyanus kıyılarında; hem Atlas Okyanusu kıyısında hem de Pasifik kıyısında, yani Amerika’nın batısında savaş endüstrisi, kimya endüstrisi, demir-çelik endüstrisi ve büyük bankalar var. Bunlar sonuç itibarıyla dolar saltanatının büyüttüğü, saldırgan olan, o saltanatı gerekirse silah zoruyla yürütme hevesinde olan ama kaybetmiş, geleceği olmayan kesimdir. Bir de Amerika’nın iç taraflarında sanayi ve tarım yapan kesimler var.

“Kızıl enseliler” denilen çalışan kesim Trump’ı destekliyor. Yavaş yavaş Amerika’nın işçi sınıfı, daha mütevazı ve yoksul kesimleri Trump’ın arkasında duruyor. Ancak büyük silah ve kimya sanayisi ile büyük finans merkezleri Biden’ın arkasında. Bu bölünme, Amerika tarihinde kökler aramaya başladı. Amerika, İngiliz sömürgeciliğine karşı General Washington’un önderliğinde bir istiklal savaşıyla kuruldu. Ardından 1776’da Jefferson’la Amerikan Anayasası ve Yurttaş Hakları Bildirgesi geldi. Sonrasında ise 1861-1865 yılları arasında Abraham Lincoln döneminde köleliğe ve pamuk plantasyonlarındaki gerici-köleci kesime karşı, daha demokratik ve ileri kapitalistlerin temsilcisi olarak bir iç savaş yaşandı.

Dört yıl süren bu vahşi savaşta, nüfusu o zamanlar yaklaşık 31 milyon olan Amerika’da 1 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Kuzey, yani federasyoncular kazandı ve Amerika demokrasi rayına o zaman girdi. Ancak gelişen Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’in çizmesini giydi, emperyalizmin başına geçti, dolar saltanatıyla dünyaya hükmetmeye başladı. Bugün Trump’ın etrafındaki kesimler, yavaş yavaş Washington, Jefferson ve Lincoln gibi Amerikan demokrasisinin kahramanlarına sahip çıkmaya başladılar.

Trump, suikast girişiminden sonra “Bölünmüş ülkemi birleştirmeye çalışıyorum” diyerek Biden’ın tabanını etkileyecek vurguları öne çıkarıyor. Trump ile ilgili “öngörülemez oluşu” yorumu yapılıyor. Ancak koskoca Amerika Birleşik Devletleri, ne yapacağı belli olmayan tek bir kişinin dudaklarından çıkan kararlarla yönetilmez. Siz “Trump’a bir şey olsaydı yeni bir Trump gelirdi” diyerek bunu anlamıştınız; Biden’a da bir şey olsa yeni bir Biden gelir. Çünkü bu iki gücün dayandığı bir temel var: Birisi dolar saltanatını sürdürmek isteyen çıkmazdaki Amerika, diğeri ise gerçekçi olan, yeni durumu kabul edip üretim ve demokrasiye dönük yollar üreten Amerika. Bu iki kamp gerçek olduğu için liderlerini öldürseniz dahi o kamplar kendi liderlerini yeniden çıkartırlar.

Kapağında “ABD yol ayrımında” yazdığımız kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Trump Amerika’nın içine dönmesini savunuyor ve dünya açısından daha katlanılabilir bir mesaj veriyor. Amerikan emperyalizmi bir emperyalist devlettir ve her emperyalist devletin gücünü belirleyen bir sınırı vardır.

Amerikan tarihinde siyasi şiddet ve suikast bir gelenek gibidir. Dört başkan öldürülmüş, çok sayıda suikast girişimi yaşanmıştır. Oliver Stone’un “Civil War” (İç Savaş) belgesel dizisi bu tarihi anlatmak açısından çok çarpıcıdır. İç savaşta Kuzey, cephe gerisini ve sivil halkı hedef alan acımasız bir strateji benimsemişti. Aynı acımasızlığı İkinci Dünya Savaşı’nda Alman kentlerini bombalarken de gördük. Bu gaddarlık kültürünün kökeninde, ülkenin yapısının ayrı devletlerin (states) toplamından oluşması ve merkezi otoritenin geç gelişmesi yatıyor olabilir. Ancak sonuçta 31 milyonluk nüfusta 1 milyonun üzerinde insanın (büyük kısmı genç erkek) birbirini katletmesi, başka hiçbir kültürde kolay kolay rastlanamayacak bir gaddarlıktır. Türkiye’de böyle bir durumun yaşanması mümkün değildir. İki izleyicimiz… Kuzeyin acımasız olanı… Belki de o çok popüler olduğu için. Jefferson Davis, Güney’in lideri; Kuzey’in üç komutanı olarak Abraham Lincoln, Ulysses Grant ve George McClellan. Tam o konuşma tarzını bilmiyorum ama bunlar üzerinde duralım. Hani Oliver Stone’un filmi vardı ya, “Glory” miydi acaba? Neyse, şimdi yanlış bir bilgi vermeyeyim.

Vatan Partisi Ekonomi Politikaları Kurulu Başkanı Sayın Hakan Topkurulu, herkesin TÜİK’e yüklendiği bir sırada önemli bir iş yaptı. “TÜİK’in işaret ettiği noktayı kimse görmedi” dedi. Biz de Aydınlık’ta hemen manşet yaptık; çünkü çok önemli bir tespitti. TÜİK Başkanı Erhan Çetinkaya’nın söylemini, Vatan Partisi’nin programıyla da buluşturan çok geniş bir açıklama yaptı. İzleyicilerimizin mutlaka Aydınlık sitesinden okumasını öneririz. “Büyük şirketlerin aşırı karları enflasyonu yükseltti.” Bakın, bunu kim görür? Üretim devrimi yapmak isteyen bir tek bunu görür. Zaten bunu gördükten sonra hemen Sayın Topkurulu ile görüşme yaptık.

Biz neyi arıyoruz? Türkiye’nin milli tasarruf kabiliyetini bulmaya çalışıyoruz. “500 milyar dolar yabancı bankalara yatırılmış” diyoruz. Bu ne demek? Türkiye son 15-20 yılda 500 milyar dolar tasarruf edebilmiş. Yani çok büyük zenginlerimiz, o paraları götürüp New York, İsviçre, Londra bankalarına yatırdığına göre; emekçilerimizin alın teri ve elde edilen yüksek karlar, sonuç itibarıyla Türkiye’ye güvenmiyor ve dışarıya gidiyor. Biz bunu keşfediyoruz: Türkiye’nin muazzam bir tasarruf kabiliyeti var. Bu 500 milyar doları getirir, yatırım sermayesi yaparız. Kimsenin malına da el koymuyoruz. Ondan sonra gidip Londra’dan, Amerika’dan para dilenmeye gerek kalmaz.

İkincisi, neyi yakalıyoruz? Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımızı dinliyorum; “Yastık altında 300 milyar dolar değerinde altın var” diyor. Tam bunu yakalıyorum ben; şimdi o 350 milyar dolar olmuştur, altının fiyatındaki artış nedeniyle. Diyoruz ki bu altınlar banka kasalarında kilitli kalmasın. Biz tavuğu götürüyoruz banka kasasına kilitliyoruz, yumurtlamıyor orada. Hapsediyoruz o kadar altını. Banka kasalarından çıkaralım, yatırım sermayesine dönüştürelim. Tamam, altın Çağdaş’ın, İlker’in olabilir; itirazımız yok ama banka kasalarında tutmanıza katlanamayız. Neden? Türk milletinin geleceği söz konusu. Bir üretim ekonomisi kuracağız. Alın size plan; isterseniz kendi işletmelerinizi geliştirin, ama bu altınlar yatırım sermayesine dönüşecek.

Yine geldik aynı noktaya; 15-16 Temmuz’da hep kuvvetli bir devlet arıyoruz ya. Boşluk, bir hükümet boşluğu orada gördük. Burada da yine bir hükümet boşluğuyla karşılaşıyoruz; yani iradesini ortaya koyamayan bir yönetim. Türkiye tasarruf yapmış, 500 milyar dolar yabancı bankalarda, 350 milyar dolar da külçe altın olarak Türkiye bankalarında duruyor. Biz bunu keşfediyoruz.

TÜİK Başkanı “Şirketlerin fahiş karları var” diyor. Tam onu yakalıyor Hakan Topkurulu. Fahiş kar ne demek? Biz bu yüksek karları vergilendiririz, bununla kamu ekonomisi yatırım yapar. Vergi yoluyla kamu birikimini ve tasarruflarını artırır, o vergileri yatırıma yönlendiririz. Üretim devrimi yapmak için gözünü gerçeklere dikmiş bir Vatan Partisi var. Biz halkın belini bükmek, maaşını veya ücretini düşürmek peşinde değiliz. Türkiye’nin büyük servetlere dönüştürülen yüksek karlarını, faiz gelirlerini yatırıma çevireceğiz. Mülkiyetine el koymuyoruz ama yabancı bankada tutamazsın kardeşim! Gelin buraya. Alın önünüze planı; ister ilaç sanayisi kurun, ister enerji sektörüne yatırım yapın, ister ithalat kalemlerini Türkiye’de üretin. İşte planımız budur. Bu ne demek? Milyonlarca insanın iş bulması demek. Asgari ücreti istediğin kadar yükselt, enflasyona yansır. Ama üretim yaparsan Türkiye’nin tasarruf kabiliyeti devreye girer. Hem Türkiye’nin üretimi artar hem de o geliri adil şekilde paylaşırız.

Diğer konumuza geçelim; Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu üyesi ve Muğla İl Başkanı Avukat Emre Aykın’a, Muğla Cumhuriyet Başsavcılığında görevli savcı Murat Mehmet Şirin Keleş tarafından bir hukuk rezaletiyle gözaltı işlemi uygulandı. Avukatlık Kanunu’na ve hukuka aykırı şekilde yapılan bir sabah baskını, kelepçeli gözaltı… Yani çok sayıda yasa çiğnendi. Ardından olması gereken oldu, Emre Aykın serbest bırakıldı. Adliye önünde bu hukuksuzluğu ve husumetin nedenlerini bir basın açıklamasıyla duyurdu.

Emre Aykın, o savcı hakkında yolsuzluk yaptığına dair birtakım suç duyurularında bulunmuştu. Savcı, yetkilerini ve makamını kötüye kullanarak intikam duygusuyla Emre Aykın’ı gözaltına aldı, eline kelepçe taktı. Bunlar tamamen hesapsız, kitapsız; kinine mağlup olmuş uygulamalar. Biz Vatan Partisi olarak bunun peşini bırakmayacağız. Biz arkadaşımıza yapılan haksızlığın intikamı peşinde değiliz, bizde kibir ve kin olmaz. Şah İsmail’in dediği gibi: “Bunda kibri kin olmaz / Hem sen olup hem ben olmaz / Ademi öldürsen kan olmaz / Ama nefsi öldürürsen…” Biz bu yolun dervişleriyiz. Bizde millete ve adalete sadakat var. Savcıların hukuk düzeni içerisinde kalması sorumluluğunu üstlenmişiz. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun bu savcı hakkında gerekeni yapacağına inanıyoruz. Yarınki Aydınlık’ta bu savcının gazetecilerle nasıl çalıştığına, dosyaları nasıl paylaştığına ve şantaj yaptığına dair çarpıcı bir haber yayınlıyoruz. Emre Aykın, Muğla’da adaletin kahramanıdır; halkın sevgilisi, uğursuzların nefret ettiği insandır.

Haftanın kitabı olarak “ABD Yol Ayrımında”yı ve bir de çok kıymetli bir raporu öneriyorum: “Türk Ordusunun Bugünkü İdeolojik Çizgisi”. Bu rapor, Türk Genelkurmayı tarafından hazırlanmış ve FETÖ mahkemelerine sunulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Mustafa Kemal çizgisine bağlılığını, Cumhuriyet değerlerini ve milli birikimini anlatan muhteşem bir çalışmadır. Kaynak Yayınları’ndan ulaşabilirler; ben de bir önsöz yazmıştım.

Müzik olarak da bir kovboy parçası seçtik. Kovboy; sığır çobanı, elinde kement, adalet duygusu olan, mert ve dürüst emekçidir. Çocukluğumda Ankara’daki Yeni Sinema’da kovboy filmleri izlerdik. O filmlerdeki dürüstlük ve kahramanlık bizi çok etkilerdi. Gene Autry’den “Back in the Saddle Again” şarkısını öneriyorum.

Son olarak, Amerika’nın iç savaşını ve o gaddarlığın temelini anlamak isteyenler için Ken Burns’ün “The Civil War” dizisini ve “Glory” filmini tavsiye ederim. “Glory” filminde, köle muamelesi gören Afrikalıların orduya alınması ve onların savaşa giderken okudukları o müthiş şarkı, filmin en etkili sahnesidir. Birisi alır, söyler; ondan sonra öbürü alır, söyler falan. Çok etkili, çok etkili bir film. Oradaki komutanlar beyaz; benim bahsettiğim birkaç astsubay var, onlar da beyaz. Onlar da o Afrikalılarla tam bir ruh beraberliği içerisinde en önde savaşırlar ve hepsi orada hayatlarını kaybederler; yani o kalenin fethinde hepsi hayatını kaybeder. Film Oscar almış, alır abi; çok güzel bir film.

“Glory” yani… Türkçeye “Zafer” olarak çevirmişler; bu yanlış. “Glory” ile “Victory” farklı şeyler. İzlemek isteyenlerin karşısına “Zafer” diye çıkacak çünkü Türkçeye öyle çevirmişler. “Glory” aslında şan, şeref demek. Bazen İngilizcenin birebir çevirisiyle hata yapılıyor, her zaman birebir çeviri şart değil. Bence orada zafer değil, hakikaten şan ve şeref var. Orijinal ismi zaten “Victory” değil, “Glory”. Ama çevirirken “Victory” yani “Zafer” diye çevirmişler. Giresun, Bulancak, Ordu, Rize ve Yozgat’taki izleyicilerimize de öneririz; çok güzel bir film, ağlayarak izleyeceklerdir, muhteşem bir film.

Evet, bugünkü yayınımızda Türk Ordusu’nun ideolojik çizgisini işlemeyi istemiştik. Bugün sadece “Haftanın Müziği” değil; “Haftanın Belgeseli: Savaş”, “Haftanın Filmi: Glory” ile beraber haftanın müziğiyle kapanışı yapıyoruz. Gene Autry’den “Back in the Saddle Again”, Amerikan kovboy kültürünü yansıtan bir müzikle bugün “Çıkış Yolu”ndan veda ediyoruz. Hepinize iyi akşamlar.

Gelecek hafta ile ilgili bir bilgi vereyim: Gelecek hafta Çağıl Çayır konuğumuz olacak. Kendisi Köln’de, rünik yazılar yani bizim Orhun yazıtları ile ilgili çalışmalar yapıyor. Biliyorsunuz Almanca bir kitap yazdı, burada daha önce program da yapmıştık. Şimdi kendisi kurt meselesi üzerinde çalışıyor; bizim futbol şampiyonasında malum bir kurt meselesi çıktı ya, o kurtla ilgili Türk tarihinden çalışmalar ve araştırmalar yaptı. Gelecek hafta “Asena” kavramını ele alacağız. Nuh’un Gemisi konusuna da değineceğiz, hatta belki Nuh’un Gemisi’ni işleyeceğiz. Buradan bütün izleyicilerimize çok güzel bir program vaat ediyoruz; Çağıl Çayır’la birlikte Asena, kurt ve Türk tarihindeki bu simgelerin önemini göreceğiz. Hiç kimsenin bilmediği çok çarpıcı bilgiler var; herkes Asena’ya “dişi kurt” falan diyor ama Asena’nın karşılığı bambaşka. Burada söylemeyeyim, millet merak etsin; onları haftaya konuşacağız. Eski Türk tarihi ve Göktürkler dönemini de işleyeceğiz.

Evet, bugün “Çıkış Yolu”nun sonuna geldik. Haftanın müziğiyle sizleri uğurluyoruz. İyi akşamlar değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri.

“Wait a minute, this sounds interesting. I’m back in the saddle again. Out where a friend is a friend. Where the longhorn cattle feed on the lowly chimps and wheat. I’m back in the saddle again. Riding the range once more. Totting my old 44.”

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Paylaş