Çıkış Yolu • 07.08.2024

Çıkış Yolu • 07.08.2024

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, Çıkış Yolu programına hepiniz hoş geldiniz. Her salı olduğu gibi bu hafta da Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’i ağırlıyoruz. Hoş geldiniz efendim.

Merhabalar, hoş bulduk.

Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Nadir Temeloğlu, siz de hoş geldiniz.

Hoş bulduk, nasılsınız?

Öyle başlayayım; programınız yoğun, her gün sizi ekranlarda görüyoruz. Türkiye büyük bir karara, büyük bir çözüme doğru gidiyor. Yani önümüzdeki 3-5 yıl içinde Türkiye, Kemalist devrimi tamamlama yönünde büyük bir atılım yapacak. 1980’deki programın, yani milli devletin altını oyan, ekonomisini tasfiye eden Turgut Özal programının artık zamanı doldu. Türkiye’yi borca batırdı; halka yoksullaşmadan, pahalılıktan ve büyük sıkıntılardan başka bir şey kazandırmadı. Büyük bir kararın arifesindeyiz; bu, bir üretim devrimi kararı olacak. Onun için hepimizin iyi olması lazım. İyiyiz.

Sizinle burada yaptığımız programlarda, özellikle seçim sonrasında Türkiye’nin bundan sonraki iç politikasını dış politikanın ve dünyadaki gelişmelerin belirleyeceğini konuşmuştuk. Gerçekten de öyle oluyor. Sayın Perinçek’e ne sorsak dış politika ile ilintili meseleler önümüze geliyor. İsterseniz oradan başlayalım. Heniye suikastı çokça konuşuldu; Ulusal Kanal ekranlarında size de sormak isteriz. Bu suikastin hedefini nasıl buldunuz? Hamas liderinin doğrudan İran’da, Cumhurbaşkanı’nın yemin töreninde hedef alınmasını İsrail açısından bir başarı mı görüyorsunuz? Yoksa İran açısından bir zafiyet mi söz konusu? Bunlar kamuoyunda sıkça tartışılıyor, yorumlarınızı merak ediyoruz.

Şimdi tabii, Heniye büyük bir şehit. Çağımızın şehidi diyebilirim; yalnız Filistinlilerin, Arap halklarının veya Batı Asya’nın değil, insanlığın şehidi. Çünkü Heniye, Gazze’de en ön cephede savaşan Filistin halkının büyük lideri ve o ön cephenin kahramanıdır. Hani turnalar “V” şeklinde uçar ya, katarın en ucunda rüzgarı göğüsleyen bir turna vardır. İşte o turna katarının en önünde rüzgarı göğüsleyip savaşan lider Heniye’dir. Büyük bir kahraman ve çok büyük bir karakter olduğu da gözüküyor. Evlatları, torunları şehit ediliyor ama o dimdik duruyor. Onun o metaneti, o kuvveti, o dirayeti ve kararlılığı bize her zaman yön verecek. Aynı zamanda insancıl bir liderdi, kendisini saygıyla anıyoruz.

Efendim, peki bundan dolayı kimi sorumlu tutabiliriz? Amerika’nın tarihine bakalım; birçok cumhurbaşkanı öldürüldü. Kennedy’yi hatırlayalım; damdan ateş açıp öldürdüler. Kimse çıkıp “Amerikan devleti zaaf içindedir” demiyor. 1861-1865 Amerikan İç Savaşı’nın büyük lideri Abraham Lincoln’u da suikastle öldürdüler. Daha birkaç gün önce Trump’a suikast girişimi oldu, kulağını sıyırıp geçti. O da Amerikan başkanlığı yapmış bir isim. Ondan sonra “Amerikan devleti liderlerini korumuyor” diye bir söylem oluşmuyor.

İsrail adına bir başarı mı? Tabii ki başarı; kahramanca savaşan Filistin halkının liderini şehit ediyorlar. Ama asıl başarı nerede? Gazze Savaşı’nda. Orada İsrail’in bir başarısı yok, hep yenilgileri var. Bir avuçluk Gazze’yi Amerika desteğiyle denizden ve karadan kuşatmışlar. Tamamen kuşatılmış bir halk, ellerinde modern silahlar yok, karnını doyurmakta bile zorlanıyorlar ama İsrail orayı alamıyor. Ben oraya bakarım, cepheye bakarım. Sonuç itibariyle o cephede Filistin halkının büyük bir başarısı var. 7 Ekim tarihinde olaylar başladığında Hamas’ı mahkum edip terörist diyenler, bugün herkesin Hamas’ın kahramanlığından bahsettiğini ve onu tanımaya başladığını görüyor.

İsrail bu suikastlerle ileride bir başarı kazanabilir mi? Kazanamaz. Başarı kazanması için Gazze’yi alması, oradaki dirilişi ezmesi lazım. Suikastler stratejik bir sonuç doğurmaz. Abraham Lincoln katledildi ama İç Savaş’ı onun temsil ettiği, köleciliğe karşı olan, Amerikan demokrasisini savunan ilerici kesim kazandı.

İran’daki suikast nedeniyle Türk basınında şu iddialara çok rastlıyorum: “İsrail ve İran bölgemizde iki kanat, birbirini besliyor, danışıklı dövüş yapıyorlar.”

Dünyada bunun kadar gülünç bir değerlendirme olamaz. İngiliz emperyalistleriyle Mustafa Kemal birbirini besliyordu demek gibi bir şey bu. Gerçek şu ki, bu iki güç birbirine ölümüne düşman. “Birbirinin sayesinde var oluyorlar” demek komiktir. İngiliz veya Fransız emperyalizmi olmasaydı Mustafa Kemal de olmayacaktı demek gibi bir mantık bu. Bunlar birbirinin varlık nedeni değil, birbirini yok etmeye karar vermiş iki güçtür.

Peki, İran’dan güçlü bir cevap bekliyor musunuz?

Ben buralara kafayı takmam. Savaşta akıl önemlidir. “Düşman bunu yaptı, ben de ona cevap vereyim” düşüncesi, stratejik bir bakış açısı içinde sadece bir taktik plan olabilir. Asıl soru, bu savaşı nasıl zafere ulaştıracağımızdır.

Sadece Heniye suikastı değil, aslında İran’ın egemenliğine yönelik bir taciz de söz konusu. Başkentte gerçekleşti.

Tabii ki. İran’ın misafiri olan bir büyük kahraman şehit edilmiştir. Bu arada, İran Cumhurbaşkanı Reisi de bir süre önce hayatını kaybetti. Bazıları suikast diyor ama ben uçak kazası dedim; İran devleti de bunu o şekilde açıkladı. Eğer onu İsrail yapmış olsaydı, bunu büyük bir başarı olarak ilan ederdi.

Genel kamuoyunun aksine, sizin yaklaşımınız şu: Herkes “İsrail ve Amerika dünya savaşı çıkartmaya çalışıyor” diyor; siz ise bunun onların dezavantajına olacağını savunuyorsunuz.

Bakın, saldırganlık başka şeydir, stratejik akıl başka. Amerika’nın “Milli Savunma Stratejisi Komisyonu” tarafından hazırlanan 114 sayfalık raporu inceledik. Orada açıkça “Dengeleri ve üstünlüğü kaybettik, inisiyatifi Rusya ve Çin ele geçirdi, geri çekilen bir durumdayız” diyorlar. Biden yönetimi, aslında İsrail’i dizginlemeye çalışıyor çünkü savaş büyüdüğünde Amerika’nın tarafındaki güçler büyümüyor, aksine düşmanları büyüyor.

Bölgeye bakalım; Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı var. Yunanistan’da Amerikan üsleri var ama Yunanistan’ın kendi gücü yok. İran, Türkiye, Suriye ve Irak… Bunların hepsi Amerika’ya karşı şu veya bu şekilde mücadele eden ülkeler. Çelişkiler keskinleştiğinde, Suudi Arabistan veya Ürdün gibi ülkeler bile İsrail’in yanında konumlanamazlar. Amerika’nın bölgeye gönderdiği savaş gemileri, büyük bir savaşı önleme amaçlı olabilir. Dünya Savaşı’nı Türkiye, İran veya Rusya çıkartmayacak; bu savaşı tetiklemek Amerika’nın elinde olsa da onlar da bunun kendileri için bir yıkım olacağını biliyor. Çünkü Amerikan raporları, böyle bir savaşı kazanma şanslarının olmadığını açıkça yazıyor.

Özetle, emperyalizmi salaklıkla veya sadece “saldırganlık” ile eş tutmak büyük bir yanılgıdır. Emperyalizm ekonomik bir gelişmedir, bir sermaye birikimidir. İsrail de şu an kaybetme sürecine girmiş durumda. İsrail’in karşısındaki kuvvetler, İsrail’den daha üstün. Peki, İsrail’in neye ihtiyacı var? Amerika’nın fiilen doğrudan cepheye girmesine, savaşa müdahil olmasına ihtiyaç var. Evet, Amerika İsrail’i her alanda destekliyor; araçla, gereçle, diplomasiyle ve propaganda ile… Ancak şu anda İsrail, Amerika’yı doğrudan silahlı güç olarak savaşa sokarak bir çıkış yolu üretmeye çalışıyor. Yoksa kaybediyor, tükeniyor. İsrail’in konumu ve uygulamaları ile Amerika’nınki arasında bir fark var; Amerika onu dizginliyor. Sürecin kendisini savaşın içine çekeceğini, savaşın büyüyeceğini ve yayılacağını gördüğü için bunu yapıyor. Bunun sonu Amerika açısından karanlık. Bu karanlığın kaynağını, Aydınlık’ın yayınladığı 114 sayfalık Milli Savunma Stratejisi Komisyonu raporunda görüyoruz. Raporun özeti şu: “Altta kalırım, karşımda benden üstün kuvvetler var; Rusya var, Çin var.” Raporda çok önemli bir noktaya, “sınırsız ittifak” kavramına temas ediliyor. Çin ile Rusya, “şu konuda ittifak yapacağım” demedi; “Sınırsız” dediler. Yani birbirleriyle dayanışmada sınır kabul etmiyorlar. Amerika da bunu kabul ediyor ve “Bu sınırsız bir ittifaktır ve benim kuvvetim onlarla baş edecek durumda değildir” diyor. Tabii Amerika Birleşik Devletleri büyük bir devlet, süper bir güç; ancak yönetim anlayışlarında ciddi bir zafiyet var.

Peki, dış politikadaki bu gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları neler? Türkiye’nin tavrını nasıl buluyoruz? Bölgedeki kuvvetini yeterince değerlendirebiliyor mu? Bu konular konuşulurken iki önemli gelişme var: Birincisi, Hakan Fidan’ın Mısır ziyaretindeki açıklamaları. İsrail’in yaptığı her türlü kötülüğü ABD’nin hafifletmeye çalışmasının artık kabul edilebilir bir yol olmaktan çıktığını vurguladı ve “İsrail’in tasmasını sahipleri artık eline almalı” diyerek Amerika’ya işaret etti. İkincisi ise Sayın Devlet Bahçeli’nin bahsettiği “Kudüs İttifakı” önerisidir. Diplomaside “tasma” kavramı kolay kullanılacak bir ifade değil; bu, aynı zamanda İsrail’e karşı kararlılığı ve çok cepheli bir tavrı ifade ediyor. Bu çok dikkat çekici, çünkü diplomatik nezaket sınırlarını zorlayan bir değerlendirme.

Vatan Partisi olarak başından beri şunu önerdik: Suriye’nin kuzeyinde Suriye ile iş birliği yaparak Amerika ve İsrail’in güdümündeki terör örgütlerini temizlemeliyiz. Bunu yaptığımızda Filistin’in direnişine dünyadaki hiçbir devletin yapamayacağı en büyük katkıyı sağlamış oluruz. İnsanlar, “Biri Suriye’nin kuzeyi, biri Filistin; nasıl katkı sağlar?” diye sorabilir. Mesafeye bakmamak lazım; biri Suriye’nin kuzeyi, biri güneyi. İsrail, Golan Tepeleri üzerinden Suriye ile komşu. İsrail, bölgedeki çeşitli terör örgütlerini düşmanlarının üzerine sürerek bir savaş yürütüyor. Mossad ve İsrail hükümet raporları, bölgede İran’dan ziyade Türkiye’nin kendileri için daha büyük bir tehdit olduğunu söylüyor. Dolayısıyla PKK’yı ve FETÖ’yü Türkiye’nin üzerine sürmek, ABD ve İsrail’in temel stratejisidir. Türkiye’nin bu araçları yok etmesi, İsrail’e vurulacak en büyük darbe ve Filistin’e en güçlü destektir.

Devlet Bahçeli’nin Kudüs Paktı önerisine gelince; Türkiye, Suriye, Irak ve Mısır başta olmak üzere bölge ülkelerinin girişimiyle böyle bir paktın oluşturulması çok değerlidir. Ancak burada İran mutlaka olmalıydı. Milliyetçi Hareket Partisi’nde ne yazık ki Batı emperyalizminin stratejisinin izleri hâlâ görülüyor. ABD, MHP’yi düşman olarak görüyor ve geçmişte bunu pratiğe de yansıttı. MHP’nin de bu mücadelede geçmişten gelen İran’a karşı güvensizlik gibi bazı tortuları var. Bu, yanlış bir milliyetçilik anlayışıdır. Türk milliyetçisi bugün İran dostu olmak zorundadır. Türk milliyetçiliği rasyonel, akıllı ve bilimseldir; aydınlanma ve laiklik bu milliyetçiliğin temel unsurlarıdır.

Hamas’ın yeni siyasi büro şefi Yahya Sinvar oldu. Savaş cephesinden bir lider belirlediler; bu çok önemli. İsrail ise bir çıkmaza girdi ve Amerika’nın cepheye girmesinden başka çare görmüyor. Dünya şu anda İsrail’in önüne bir seçenek koyuyor: “Filistin devletini kabul et, Batı Şeria ve Gazze birleşsin, Doğu Kudüs başkent olsun.” İsrail’in önündeki diğer seçenek ise silah kullanarak yok etmeye çalışmak ki bu bir çıkmaz yoldur.

İsrail Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye ve Sayın Cumhurbaşkanı’na yönelik paylaşımları, savaşın psikolojik yöntemleridir. Düşmanı karalamak, küçük düşürmek ve çirkin göstermek savaşın bir parçasıdır. Ekrem İmamoğlu’nun Hamas’a “terör örgütü” demesi ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atlantik güçlerinin güdümünde olduğunu gösteriyor. Bir siyasi lider Hamas’a terör örgütü dediği an, Amerika ve İsrail’in çizdiği dairenin içine girmiş olur. Türk halkının büyük bir çoğunluğu Hamas’ı bir direniş örgütü olarak görürken, CHP liderlerinin bu tavrı benimsemesi, Amerika’nın onlara vurduğu zincirleri itiraf etmeleridir.

Irak Yüksek Federal Mahkemesi, PKK ile bağlantılı siyasi partileri kapatıp mal varlıklarına el koydu. Bizim Anayasa Mahkememiz ise Amerika’ya o kadar bağlı ki, Türk milletinin ihtiyaçlarından o kadar uzak ki, kapatma davasını sürüncemede bırakıyor. AK Parti yönetimi de terörle mücadele konusunda Vatan Partisi veya MHP gibi kararlı ve net tavırlar almıyor.

Son olarak, eski Devlet Bakanı Cavit Çağlar’ın S-400’lerin satılması yönündeki açıklamasına gelirsek; Türkiye parasını verip aldığı bu sistemi kullanamıyor ve yaptırımlara maruz kalıyor. S-400’lerin satılması bir seçenek olabilir ama Rusya ile bu konuda ciddi bir diplomatik müzakere yürütmek gerekir. Şahsi kanaatim, Türkiye’nin kendi savunma ihtiyaçlarını rasyonel bir çerçevede, ittifaklarını gözeterek çözmesi gerektiğidir. Bu, Sayın Cavit Çağlar’ın Türkiye’nin güvenliği konusunda bir bakış açısının olmadığını; daha çok Amerika’nın ve Avrupa’nın Türkiye’ye dayatmaları karşısında çok hassas olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin envanterinden çıkartın diye dayatmada bulunan kim? Amerika Birleşik Devletleri. Burada bir hassasiyeti var. S-400 niçin geldi Türkiye’ye? Rusya için mi geldi? S-400, Türkiye’nin savunma sistemini güçlendirmek için geldi. Evet, Türkiye’nin askeri unsurları var ama bir de füzelerle savunma sistemi söz konusu. S-400’ler bu amaçla satın alındı ve Türk Silahlı Kuvvetleri, S-400’lerin Türkiye’nin savunmasında şart olduğunu tespit etti. Siz onu elden çıkartma çareleri aradığınız zaman, demek ki Türkiye’nin savunması konusunda yeterli duyarlılığınız yok demektir. Yahut da hafifletelim işi; Amerika’dan gelen baskılar konusunda o kadar duyarlısınız ki, diğer duyarlılıklar arka plana düşüyor.

İzleyicilerimiz diyebilir ki: “Neden bu ismi konuşuyorsunuz?” Çünkü dönem dönem Türkiye ile Rusya arasında gerginlikler ortaya çıktığı zaman hep bu isim öne çıkıyor. Türkiye Rusya’nın uçağını düşürdüğünde arabulucu olarak ortaya çıkan ismin Sayın Cavit Çağlar olduğu söyleniyor. Fakat açıklamasının devamında şunu söylüyor: “Bundan kurtulalım. Bunu yaparsan F-16’ları, F-35’leri alırsın. Amerika ile uzlaşmamız lazım.” Amerika diyor ki: “Bunu istemiyorum arkadaş.” Biz NATO’dan çıkamayız, bunu göreceğiz. Diyalogla bu işi çözeceğiz; Rusya da bizi mazur görür diye düşünüyoruz. Evet, NATO üyesi olduğumuz için mazur görür. NATO’dan çıkamayacağımıza göre bir yol bulmamız lazım. Bakın burada yoruma ihtiyaç yok, her şey açık; yani hassasiyetlerinin NATO ve Amerika eksenli olduğunu kendisi de açık açık söylüyor.

Türkiye’nin bakış açısında bir eksiklik var. S-400’ler konusunda Putin’i razı etmek için bir bakış açısı yok ya da Türkiye’deki Atlantik sistemi işbirlikçilerinin bakış açısını yansıtıyor. O zaman niçin böyle bir zat Türkiye-Rusya ilişkilerinin onarılmasından yana olsun? S-400’e karşı tavır alan biri, Türkiye-Rusya ilişkilerinin onarılmasından yana olamaz. Burada Amerika’nın baskıları karşısında teslim olan bir tavır var.

Uçak krizinden sonra biz ne yaptık? Soner Polat komutanımızın başkanlığında; emekli bir tümgeneral, bir kara korgenerali, Mehmet Perinçek ve Yunus Soner’den oluşan bir heyet Rus devletiyle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerden sonra Putin’in sağ kolu diyebileceğimiz iş insanı Malofeyev, “Vatan Partisi heyeti geldi ve bize öyle güvenceler verdiler ki bu krizi çözdük” dedi. Aynı şeyi Alexander Dugin de ifade etti. Bunu televizyonlara çıkıp bizzat söylediler. Ancak sistem, Vatan Partisi’nden korktuğu için Vatan Partisi’nin başarılarını, oynadığı rolleri ve Türkiye-Rusya ilişkilerindeki yapıcı işlevini örtmeye çalışıyor.

***

Açıkçası dünya şu anda ateş üstünde. İran’ın nasıl bir misillemeyle cevap vereceğini beklerken, İran makamlarından çok sert açıklamalar geldi. Bu arada çok ilginç şeyler oluyor; Rus askeri kargo uçakları Tahran’a inip kalkıyor ve çok önemli savunma silahlarının geldiğine dair duyumlar var. Rusya’nın İran’ı sonuna kadar desteklediğini söyleyebiliriz. Sergey Şoygu Tahran’da, Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanı İsrail’de; yani iki taraf da ellerindeki bütün kozları oynuyor. İran daha saldırıya geçmeden ekonomik olarak Batı’yı sarstı; borsalarda Amerika’nın milyarlarca dolar kaybı olduğu söyleniyor. İran, Batı’yı yıpratma savaşında başarılı oldu. Şu anda Tahran’dan büyük bir hava saldırısı bekleniyor. Bütün dünya nefesini tutmuş durumda.

Rusya, Suriye devletini nasıl savunduysa, şunun farkında: Eğer bu tür saldırıları engellemezse, yarın Moskova da bu saldırılara maruz kalacak. İsrail tehdidi sadece İran’a yönelik değil; arkasında Amerika ve Batı var. Bunun karşısında Rusya’nın mutlaka İran’a destek olması lazım. Bir tarafta Çin, Rusya ve İran; diğer tarafta Amerika, Batı ve İsrail ile bölgedeki müttefikleri var. Eğer tedbir alınmazsa ve İsrail’in tasmasını elinde tutanlar bunu dizginlemezse, büyük bir tehlike bekliyor. İran devleti düşerse, Amerika’nın hayalini kurduğu “ikinci İsrail” projesi; Kuzey Irak ve Suriye’nin kuzeyi de dahil olmak üzere dört ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit eder. Bu sadece İran-İsrail savaşı değil; Türkiye, Irak ve Rusya’nın da dahil olacağı bir süreçtir.

***

Instagram’ın kullanımı konusunda ülkemizde 60 milyona yakın kullanıcı var. WhatsApp’ta yaşadığımız sözleşme krizinde olduğu gibi, Instagram konusunda da birazcık savunma yapacağız. Amerika, Hamas’ı terör örgütü olarak kabul ettiği için o yöndeki içerikleri hemen kaldırıyor. Ancak biz Hamas’ı terör örgütü olarak kabul etmiyoruz. Sosyal medya platformları, “topluluk kuralları” adı altında kendi kanunlarını belli ülkelere dayatma eğiliminde.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın “dijital faşizm” tabiri gerçekten çok anlamlı. Çünkü istediğini kabul ediyor, istediğini etmiyor. Instagram’ın bu gayriciddî tutumu doğru değil. Ülkemiz güçlü bir ülke, dolayısıyla Instagram bu kurallara en kısa zamanda uyacaktır. “Kötü ev sahibi kiracıyı ev sahibi yapar” misali, bu dijital faşizm bizi milli yazılımlar ve milli platformlar kurma noktasında daha hızlı adımlar atmaya teşvik edecektir.

***

Bangladeş’teki olaylar, tipik bir “renkli karşı devrim” örneği. Emperyalizmin silahı olan bu yöntemle, halkın memnuniyetsizliği kullanılarak Amerika’nın istemediği bir hükümet yıkılıyor. Sayın Hasina, Atatürk devrimi çizgisinde, anti-emperyalist ve halkçı bir yönetimi temsil ediyordu. Onu tasfiye ettiler. Amerika da bunu tebrik ediyor. Buna benzer bir girişim Venezuela’da Maduro’ya karşı yapılmış ama başarısız olmuştu. Bangladeş’teki bu durum, Türkiye açısından da dikkat çekici. Çin basınında “Amerika bir Güney Asya İsraili mi yaratmak istiyor?” başlığıyla bu operasyonun niteliği çok iyi tespit edildi. Bangladeş’te Amerika’nın istediği gibi gitmezse seçimler, renkli bir devrime kalkışacaklarını Rusya da daha önce ifade etmişti. Aslında Türkiye’de de benzer bir ortam söz konusu. Büyükelçi, Türkiye’deki çok iyi dostumdu. Sonra New York’a gitti, terfi etti. “Beni başbakanlığa hazırlıyorlar” diyordu; kendisi anti-emperyalist, çok esaslı bir insandır. Onun üzerinden Bangladeş tarihini ve bugünkü konumunu az çok biliyorum. Bangladeş son dönemde, özellikle dokuma ve tekstil alanında olağanüstü büyük ataklar yaptı. Ucuz iş gücüyle dünyanın tekstil üretiminde belli başlı ülkelerden biri haline geldi.

Emperyalizmin geri çekilişinden bahsediyorsunuz ama Amerika’nın Bangladeş ve Venezuela’daki girişimleri, yeniden bir “renkli devrimler” dönemi mi getiriyor? Bakın, geri çekilirken de bazı hareketler tezgahlıyorlar sonuç itibariyle. Dünyada hiçbir geri çekilme, sabunun buz üzerinde kayması gibi pürüzsüz olmaz. Geri çekilmede de direnmeler, karşı ataklar her zaman söz konusudur. Amerikan emperyalizminin aşağı doğru inişi de öyle üç beş yıllık bir olay değil tabii. Amerika’nın zirvesi 1945 sonrasındaydı; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasi bloğunun lideriydi, ekonomisi son derece parlaktı ve dolar saltanatını kurdu. Bu durum 1970’lere kadar sürdü. Ancak Laos, Vietnam, Kamboçya’nın kurtuluşu ve Güney Amerika’da Amerika denetimine karşı yürütülen mücadeleler sonucunda, dolar saltanatının çökmesiyle birlikte Amerika’nın inişi şiddetlendi.

Bu iniş sürecinde kendi ataklarını yapmaya çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri, dünyada önemli ağırlığı olan büyük bir devlet; süper bir devlet. Bu tür devletlerin inişi de kuruluşları gibi çok uzun sürer, hemen bir sıkımlık canları yoktur. İzleyicilerimiz yarın Aydınlık’ı dikkatle okursa görürler; Nobel ödüllü Muhammed Yunus ülkesinde yolsuzluktan yargılanmış biri olmasına rağmen geçici başbakan oldu. Hillary Clinton da döneminde bu davaların düşmesi için çok baskıda bulunmuştu.

Buradan aslında biraz Türkiye’ye gelmek istiyorum. Türkiye’de de bir renkli devrim tehlikesi var mı? Siz halkın memnuniyetsizliğinden kaynaklanan haklı bir zemin olduğunu söylediniz, ancak renkli devrim tezgahlamak isteyenler de var. Nedir bunlar? Atlantik kuvvetleri, PKK ve onun güdümündeki partiler; DEM Parti, HDP gibi yapılar. Cumhuriyet Halk Partisi de bu tür girişimlere hemen ortak oluyor. Mesela Van’da mazbata almak için yaktılar, yıktılar. Orada bir renkli karşı devrim modelini gördük. Türkiye genelinde değil ama Van’daki iktidarı belirledi o eylemler. Diyarbakır ve Tunceli’de de benzer yakma-yıkma eylemleri oldu. 1 Mayıs’ta cılız bir girişimle Taksim’e çıkmak için yığınak yapmaya kalktılar, CHP de buna alet oldu. Orada da sanki bir renkli kalkışma atağı vardı. İktidarı hemen devirmeye yönelik değil ama yavaş yavaş halkı PKK ile birlikte iktidar mücadelesi mevzilerine sokmak istiyorlar.

Türkiye’de güçlü bir ordu var; sonuç itibariyle bu tür kalkışmalarda son sözü silah söyler. Buradaki amaçları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bir tereddüde sevk etmektir. Öyle bir kalkışma tezgahlamak istiyorlar ki, Türk Silahlı Kuvvetleri devletin yaptırım gücünü kullanmakta çekingen davransın ve o boşluklardan yararlanarak ilerlesinler. Türkiye’de renkli karşı devrimden çok, ABD’nin Yunanistan kıyılarındaki üsleri bir tehdit oluşturur. Hatta bunların birleşebileceğini de hesaba katmalıyız. Türkiye’de birtakım renkli kalkışmalar tezgahlanır, arkasında Amerika ve Avrupa olur; ardından “kitlelere baskı yapılıyor, demokrasi yok ediliyor, soykırım yapılıyor” gibi iddialarla Amerika, Doğu Akdeniz’deki silahlı güçlerini Türkiye’nin iç cephesine müdahale için kullanabilir. O üsler oraya boşuna getirilmedi. Bunların hepsini Türkiye’nin vatansever, milli ve devrimci güçleri olarak hesap etmek durumundayız.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu eylemlerin içinde olduğunu görüyoruz. Bununla beraber bir “Altı Ok” tartışması başladı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, devletçilik okunun yarısını yeşile, yarısını mora boyayacaklarını söyledi. Altı Ok kaldı mı CHP’de? Bugünün güncel anlamı nedir? Boyanan bir şey artık eskisi değildir. Altı Ok, Türk devriminin doktrinidir; 1931-1935 kongrelerinde Atatürk zamanında kararlaştırılmıştır. Cumhuriyetçilik (iktidar sorunu ve devletin yapısı), Milliyetçilik (bağımsızlık ve dostluk), Halkçılık (demokrasi ve halktan yana olma), Devletçilik (ekonomik planlama), Laiklik (aydınlanma ve din-dünya işlerinin ayrılması) ve Devrimcilik (hepsini kucaklayan doktrin)… Bu, genç Osmanlılardan İttihat Terakki’ye ve Atatürk’e uzanan tarihsel birikimin ürünüdür.

Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, uzun zamandan beri Türk devrimini ve Atatürk’ü inkar etme aşamasında. Mızrak çuvala sığmıyor; artık maskelerini atıp Altı Ok’tan kurtulma çabasındalar. Kurtulmadan da önleri açılmayacak. “Yüzyıl geçti, güncellenmesi gerekmiyor mu?” diye soruyorlar. Hayır, gerekmiyor. Çünkü Türkiye hala milli demokratik devrim aşamasında. Altı Ok, sosyalizm aşamasına geçildiğinde bile geçerli olacak bir doktrindir.

Mora boyama meselesine gelince; mor, kadın-erkek eşitliği simgesi olarak değil, kadını toplumla kavgalı hale getiren, onu koparan ve bencilleştiren bir “mor doktrin”e göndermedir. Yeşil ise Batı’daki “Yeşil” partilerden ve ABD’nin dünyaya dayattığı, halktan kopuk, sözde çevreci programlardan kaynaklanıyor. Bunların hepsi bir yozlaşmadır. HDP’nin renkleri de mor ve yeşil; demek ki CHP, HDP ile Atlantik sisteminin önlerine koyduğu programda buluşuyor.

1937 yılında anayasa değişikliği ile Altı Ok, sadece CHP’nin değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin niteliği haline gelmiştir. 1961 Anayasası yapılırken Tahsin Bekir Balta, “Yeni bir anayasa yapmayalım, Atatürk’ün devrimci anayasasını koruyalım; aksi takdirde gelenler onu bir tekme ile devirir” demişti, haklı da çıktı. Bugün de anayasa tartışmaları var. Bizim devletimizin nitelikleri, Batılı emperyalist devletlerin formülü olan “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” değildir. Bizim özgün devrimci formülümüz; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir devlet olmaktır. 1937 Anayasası bunu böyle tescil etmiştir. Anayasa değişiklikleri, Atatürk’ün hayata veda etmeye hazırlandığı o son dönemde yapıldı. Daha önce ise 1931-1935 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına girmişti. Bu husus, “Altı Ok”un yalnızca Atatürk’ün ya da Cumhuriyet Halk Partisi’nin değil, aslında Türk devletinin temel doktrini olması bakımından oldukça önemlidir.

Nitekim 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi gerçekleştiğinde ilginç bir tablo ortaya çıktı. Yeni bir anayasa isteyen taraf Cumhuriyet Halk Partisi iken, “1924 Anayasası’nı koruyalım” diyen taraf Demokrat Parti’ydi. Daha da dikkat çekici olanı, Halk Partisi’nin “Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimci” olan ilkelerini temsil eden ikinci maddeyi Demokrat Partililerin savunmasıydı. Cumhuriyet Halk Partisi ve çevresi ise “Demokratik ve Sosyal Hukuk Devleti” formülünü önerdi. Hatta milliyetçilik ilkesini anayasa metninin ana maddesinden çıkarıp sadece giriş bölümüne (preambül), “Atatürk milliyetçiliği” olarak eklediler.

Haftanın kitap ve müzik önerilerine geçmeden önce olimpiyatları konuşalım. Kadın voleybol takımımızın başarısını gururla takip ediyoruz ve altın madalya bekliyoruz. Sporcularımızın karakteri, oyun disiplini, acıya ve zorluklara meydan okumaları hayranlık verici. Yüksek enerji harcamalarına rağmen yüzlerindeki mutluluk ve ideolojik duruşları çok anlamlı. Onlar Cumhuriyet kadınları, Atatürk’ün kızlarıdır.

Türkiye’de “orta çağ kafası” zihniyetiyle böyle bir kadın profili ve sporcu başarısı çıkması mümkün değildir. Şalvarla, türbanla basketbol veya voleybol oynamak, yüksek atletizm performansı sergilemek bu anlayışla bağdaşmaz. Bizim okçumuzun veya atıcımızın başarısı, onların özgüveni ve Cumhuriyetin yarattığı o çağdaş kadın kimliği sayesinde mümkün olmuştur. Voleybol takımımızın başarısı da Cumhuriyet’in eseridir. Çin, Sırbistan ve İtalya gibi çok güçlü rakipler olsa da takımımızdan şampiyonluk bekliyoruz.

Olimpiyat tablosuna bakıldığında; geçmişte Helsinki ve Melbourne Olimpiyatları’nda güreş branşında kazandığımız altın madalyalar efsaneydi. Bugünlerde ise madalya sayıları bakımından dünya genelinde farklı bir rekabet var. Çin, Amerika ve Avustralya gibi ülkeler üst sıralarda. Biz ise daha çok bireysel sporlarda başarı arıyoruz. Takım sporlarında ilk kez bu seviyeye çıkılması ve bir altın madalya hedefi olması çok kıymetli.

Haftanın kitabına gelecek olursak; “Teori” dergisinin bu ayki sayısı dünya çapında bir değer taşıyor. “Renkli Devrimler” konusunu işleyen bu sayı; Çin’den Avrupa’ya kadar her yerde okunabilecek düzeyde. Doğu Perinçek, Semih Koray, Alexander Dugin, Caner Karavit ve diğer değerli yazarların katkılarıyla; renkli devrimlerin tarihi seyri, siyasi semboller, beşinci kol faaliyetleri ve “Otpor” örgütü gibi konular derinlemesine inceleniyor. Gezi Parkı olaylarından Fransa’nın Suriye politikalarına kadar uzanan bu kapsamlı çalışmayı herkese öneriyorum.

Programımızı kapatırken, renkli devrimlere karşı hürriyeti savunan bir eser olan Beethoven’ın 9. Senfonisi eşliğinde değerli izleyicilerimize veda ediyoruz. Bir sonraki programda görüşmek üzere, iyi akşamlar.

Paylaş