Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önümüzdeki dönemdeki durumu, görevleri ve sorumlulukları üzerine derin bir değerlendirme yapılması gerekiyor. İçinde bulunduğumuz dönemde dünya, ekonomik olarak sallanan Amerika ve Avrupa ekonomilerinin yarattığı alarm işaretleriyle birlikte büyük bir krizin eşiğinde. Türkiye ekonomisi de bu küresel krizden bağımsız değil; aksine, derinleşen ve büyük çatışmalara yol açabilecek bir döneme giriyoruz.
Bu süreçte Türkiye’nin en kıymetli varlığı ordusudur. Tarihsel olarak hesaplaşmalar ve çatışmaların kuvvetle, şiddetle, silahla çözüldüğü bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Türkiye’nin 2008 Ergenekon-Balyoz operasyonlarından bu yana maruz kaldığı süreç, bu gerçeği perçinlemiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü güvence altına alan temel kurumdur. “Teğmenler olayı”na da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevlerini yerine getirmesi, bağımsızlığımızı koruyacak olgunlukta, kuvvette ve disiplinde olması açısından bakmak gerekir.
Türk ordusunun çok büyük bir tarihsel birikimi vardır. Dünya tarihçileri, Türk devlet ve ordu geleneğinin Asya’nın “atlı çoban” kültüründen, yani “Ön Türkler”den başladığını kabul ederler. İskitler, Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar boyunca devam eden bu gelenek, dünya tarihinde benzersiz bir teşkilatlanma örneğidir. İlginç bir şekilde, “ordu” sözcüğünün kökenindeki “or” hecesi; düzen, emir ve örgütlenme anlamlarıyla evrensel dillere (organization, order, Ordnung) kadar yayılan bir kültürel miras bırakmıştır.
Başlangıçta kabile halklarının topyekûn silahlı olduğu bu yapı, imparatorluklar kuruldukça halktan ayrı merkezi ordulara dönüşmüştür. Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde teorisini kurduğu, halktan farklı kavimlerden devşirilen merkezi ordu modeli (Yeniçeriler gibi), Türk devlet geleneğinin önemli bir parçası olmuştur. Bunun yanı sıra, son 200 yıllık yakın tarihimizde 19. yüzyıl milli demokratik devrimimizle başlayan ve Mustafa Kemal Atatürk ile zirveye ulaşan “milli ordu” geleneği, bugünkü gücümüzün asıl kaynağıdır. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı, İttihat ve Terakki’den bu yana gelen bu 200 yıllık devrimci geleneğe ve Türk milletine dayanan ordu anlayışına bir göndermedir.
Teğmenler olayını bu tarihsel birikimi yaşatma çabası olarak değerlendirmek gerekir. Bugün orduya karşı, kökeni Tanzimat dönemindeki Namık Kemal ve Genç Osmanlılar ile Tanzimat padişahları arasındaki mücadeleye kadar uzanan bir “vesayet” tartışması üzerinden bir karşıtlık yürütülmektedir. AK Parti içinde ve sağındaki bazı çevrelerde görülen bu ordu karşıtlığı; orduya güvenmeme, ordunun güçlü olmasından rahatsızlık duyma ve onu kendinden görmeme anlayışıyla şekillenmiştir. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri, İstiklal Savaşı’ndan bu yana devrimin silahlı gücü olmuş; Balkan Savaşları, Trablusgarp ve Birinci Dünya Savaşı gibi büyük sınavlardan geçerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.
Bugün teğmenler olayına baktığımızda iki cephe görüyoruz: Bir yanda orduyu yıpratanlar, emperyalist çevreler ve orta çağ kalıntısı tarikat ve cemaatler; diğer yanda orduya sahip çıkan, onu vatanın ve geleceğin güvencesi olarak görenler. AK Parti iktidarı, bu konuda zaman zaman bir “yalpalama” yaşamış; bir yandan orduyu sahiplenir görünürken, diğer yandan HÜDA-PAR ve Yeniden Refah Partisi gibi yapılarla kurduğu ittifaklar ve ideolojik bulanıklıklar nedeniyle tutarsız bir tablo sergilemiştir.
Benzer şekilde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin merkezinde yer aldığı “Atlantikçi” kanat ise DEM Parti üzerinden PKK ile kurduğu ilişkiler ve Seyit Rıza gibi figürlere sahip çıkmalarıyla Atatürk devrimine ve orduya karşıt bir konuma savrulmuştur. Tarihte Atatürk ile çatışmış, Cumhuriyeti hedef almış kişi ve anlayışları sahiplenerek Atatürkçü olunamaz. Sonuç olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e kadar artan küresel risklerle karşı karşıyadır. Bu ortamda Türkiye’nin geleceğini kuracak olan, ordunun devrimci birikimine ve milletle olan bağına sahip çıkmaktır. 2016 sonrası muhafazakâr milliyetçi kesimde fikirlerimize yönelik artan ilgi de bu hakikatin bir sonucudur. Siz onları saltanat yanlısı ve Atatürk karşıtları olarak tanımladınız ama onlar da şunu diyor: “Bu ordu tamam, başarılar sağladı, Kurtuluş Savaşı’nı verdi ama başbakanımızı da astı, 80 darbesini yaptı, 28 Şubat’ı yaptı; en sonunda da bugün Mustafa Kemal’in askerleri olduğunu iddia edenler, Yurtta Sulh ismiyle 15 Temmuz darbe girişiminde bulundu.” Perinçek sayesinde biz, Atatürkçü kılıfına kanmamayı öğrendik; şimdi Perinçek onlara sahip çıkıyor. Bunu nasıl açıklarsınız?
Bakın, NATO ile birlikte ordunun içinde bir yuvalanma oldu. Biliyorsunuz, herhangi bir ülke NATO’ya girdiği zaman, NATO anlaşmalarında bu durum mevcuttur. İtalya’da Gladio denen bir yeraltı örgütlenmesini prensip olarak kabul ettiler. Almanya, Yunanistan, İtalya, İngiltere gibi bütün NATO ülkelerinde bir “silahlı cihaz” mevcuttur. İtalyanlar buna “Gladio” dedi. Türkiye’de de bu NATO yeraltı örgütü vardı. 12 Mart darbesini onlar yaptı; Türk ordusu değil, onlar yaptı. Hatta 12 Mart’ta çok önemli bir şey yaptılar: 1500 harbokulu talebesini ve 2000 Türk subayını tasfiye ettiler. Bu, 12 Mart’ın aynı zamanda orduya yapılmış bir darbe olduğunu gösteren çok önemli bir kanıttır. 12 Mart’ın tepesindeki Sunay-Tağmaç kliği, bir Amerikan darbesi gerçekleştirdi. Bu darbe hem Türk milletine hem demokrasiye hem de Türk ordusuna karşıydı. 12 Eylül 1980 darbesini de yine Amerikancı Kenan Evren ve beş komutan yaptı. Onlar da 2500 kadar Türk subayını tasfiye etti.
Bir anımı anlatayım: Mersin’de Vartolu inşaat işçileriyle Türkiye’nin meselelerini konuşuyorduk. Bir pazar günüydü, telefon geldi; “Orduevinden arıyoruz, sizi ziyaret etmek istiyoruz” dediler. Vartolu işçilerin olduğu mahallede olduğumu söyledim, şeref verirsiniz buyurun gelin dedim. Dört subay geldi; en başlarında bir deniz yüzbaşısı vardı. Vartolu işçilerin arasına oturdular. İşçiler 1980 darbesini eleştirirken o komutan söz aldı: “Arkadaşlar, neden bahsediyorsunuz? 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri orduya ne kadar büyük darbeler indirdi, farkında mısınız? Bu darbeler en çok orduyu vurdu.” Bu, çok sarsıcı ve doğru bir tespittir. Ben bunları yaşadım; 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de yıllarca yattım. Cunta ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin genç subayları arasındaki çelişkileri bizzat gördüm.
Bu nedenle, bu darbelere “ordu darbesi” demek çok yanlıştır; bunlar birer Gladio darbesidir. Ergenekon ve Balyoz operasyonları da birer Gladio operasyonudur. Gladio, Türk Silahlı Kuvvetleri değildir; Gladio, Amerika’nın Türk ordusu ve devleti içindeki yeraltı örgütlenmesidir. Gladio darbelerinden kurtuluşta da Türk Silahlı Kuvvetleri başroldedir, çünkü silahlı bir gücü silahsız bertaraf edemezsiniz. 15-16 Temmuz’da tankları hangarlardan çıkardılar ama onları milletin desteğiyle yine Türk Silahlı Kuvvetleri ezdi.
AK Parti iktidarı, Ergenekon sürecinde Gladio ve FETÖ ile beraber Türk ordusunu hapse attı. Bu durumdan çok önemli bir ders çıkarmaları gerekir. Eğer NATO’nun yeraltı örgütlenmesi ile Türk ordusunun bir olmadığını anlayamazlarsa büyük yanlışlar yapmaya devam ederler. FETÖ’den bizi, Silivri duvarını yıkarak Vatan Partisi önderliğindeki halk hareketi kopardı.
Şimdi teğmenler konusundaki bulanık, “Bunları temizleyeceğiz” şeklindeki yaklaşım bir FETÖ tuzağıdır. Türk ordusuna karşı operasyon yapmaya AK Parti iktidarını zorluyorlar. Bunu yapan Amerika’dır; çünkü bu, Türk ordusunu etkisiz hale getirecek, ordunun bütünlüğüne ve ordu-millet güvenine zarar verecektir. Teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demesi emperyalizme karşı bir duruştur. Hedef hükümet değildir, tersine hükümetten diploma almış, disiplinli subaylardır. Sen Mustafa Kemal’in askerinin üzerine yürümeye başladığında, bu sadece teğmenlerle kalmaz; Türk ordusunu bölen ve yıkan Amerikan planlarına hizmet etmiş olursun.
Halk ile ordu arasındaki beraberlik, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” söyleminde buluşuyor. Gezi olaylarında da böyle oldu; Mustafa Kemal’in askerleri, emperyalizm güdümlü bölücü kesimi tasfiye ederek hareketi PKK’nın şerrinden kurtardı. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 15 Temmuz’da hep bu Gladio ile ordu arasındaki çarpışma yaşandı. Bugün de teğmenler olayı üzerinden aynı hesaplaşma sahneleniyor. 15 Temmuz’dan bu yana 24 bini aşkın subay tasfiye edildi. Türk Silahlı Kuvvetleri, içindeki Amerikan artıklarından ve FETÖ unsurlarından büyük ölçüde temizlenmiştir. Ordu hiçbir zaman yakın tarihimizde bu kadar güvenilir olmamıştı. Dolayısıyla bu teğmenler üzerinden orduyu yıpratmak, “darbe gelebilir” diyerek şüphe yaymak doğrudan doğruya Amerika’nın bir zehirlemesidir. Cumhurbaşkanımızın bu konuda dikkatli olmasını ve orduya güvenin sarsılmaması gerektiğini vurguluyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal ile birleşmezse iktidarda kalamaz. Efendim, anayasayı değiştireceğiz, bilmem ne yapacağız, anayasaya şunu koyacağız, Cumhurbaşkanı seçimi… Bunların hiçbirinin önemi yoktur. Mustafa Kemal’le birleşmeyen, önümüzdeki dönem samimi olarak Mustafa Kemal mevzisinde olmayan bir hükümet Türkiye’yi yönetemez. Çok açık söyleyeyim; halkı da kazanamaz, seçimi de kazanamaz, hiçbir şeyi de kazanamaz, Amerika’ya da direnemez ve ayakta kalamaz.
Aynı açıklamada CHP’nin temellere sahip çıkmasını samimiyetsizlik olarak değerlendiriyor. Doğru, haklı. Siz de mi öyle düşünüyorsunuz? Çünkü daha önce eleştirdiğiniz şeyler var. Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi; FETÖ ile ve PKK ile beraber. Değil mi? Çok açık. Amerika ile beraber ve Cumhuriyet Halk Partisi ne diyor? “Biz Avrupa Birliği’ne ne olursa olsun katılacağız.” Ya zaten seni almıyorlar. Ama bu ne demek? “Biz Türk devletini yok edeceğiz.” Yani Avrupa Birliği’ne katılacağız demek; bu anlama geliyor. Avrupa Birliği bir devletler platformu değil, Avrupa Birliği bir devlettir. Onun başkenti var, karar merkezi var ve kendi egemenliğinden vazgeçerek Avrupa Birliği’ne giriyorsun.
Avrupa Birliği’ne girmenin dört tane şartı var. Hem Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin önüne koyduğu şartlardır bunlar hem de Amerika’nın Türkiye’nin önüne koyduğu şartlardır. Birincisi nedir? Kürdistan’a özerklik tanıyacaksın. İkincisi nedir? Ermeni soykırımını kabul edeceksin. Üçüncüsü nedir? Kıbrıs’taki Türk ordusu Türkiye’ye çekilecek, Kıbrıs’ta Türk askeri kalmayacak. Dördüncüsü nedir? Batı’nın öngördüğü, size dayattığı liberal, neoliberal ekonomiyi uygulayacaksın. Dört tane şart. Bunları kabul ettiğini Cumhuriyet Halk Partisi ilan ediyor. Bunları kabul ettiğin zaman Atatürk diye bir şey kalıyor mu? Zaten yanına FETÖ’yü almışsın, öbür yanına da PKK’yı, DEM Parti’yi bilmem neyi almışsın. Bunun artık Atatürk’le falan bir ilgisi var mı?
“Değişim” diye bir kurultay yaptılar. Bütün değişimlere bakıyoruz; Türkiye’nin milli varlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü, Altı Ok, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, devrimcilik… Bunların hepsini değiştiren bir şeye girdi Cumhuriyet Halk Partisi. Hatta “Altı Ok’u yeşile boyayacağız, mora boyayacağız” gibi şeyler… Mor zehirlenmesi, kadın hareketinde gençlikle yozlaşma vs. Bunları temsil eden, LGBT ile el ele veren bir Cumhuriyet Halk Partisi. Bunun Atatürk ile bir ilgisi kaldı mı? Cumhuriyet Halk Partisi bugün Atatürk’ü inkar partisi, Atatürk mirasından vazgeçme partisine dönüştü.
(Programın devamı)
İki tane dünya var bugün. Bir tane dünya yok. Yani yerküre dediğimiz küre, güneşin etrafında dönüyor, kendi etrafında dönüyor falan; o bir tane. Ama o dünyanın içinde iki dünya var. Biri eski dünya, eskimiş dünya diyelim. Nedir bu? Amerika Birleşik Devletleri’nin efendisi olduğu, patronu olduğu Atlantik sistemi. Emperyalizm, kapitalizm. Bu eski dünya. Bir de yükselen yeni dünya var. O da Asya’dan yükselen yeni uygarlık. Bu kapitalist sistemin insanlığa getirdiği derin çelişmelere, fakirleşmelere, yozlaşmalara, çürümelere karşı bir isyan yükseliyor. Ekonomik olarak da insanca yaşamak isteyen bir dünya var; Asya, Afrika, Latin Amerika bunu temsil ediyor. Ama öbür tarafta Kuzey Amerika ile Batı Avrupa var. Oraya sıkıştı eski dünya.
Türkiye, BRICS’e başvurarak yönünü Asya’ya, yükselen Asya uygarlığına çevirmiş oluyor. Bu bir uygarlık seçimi. Geleceğin uygarlığını seçiyor Türkiye BRICS’e başvurarak. Bunu tabii korkakça bir seçim. Neden? Çünkü Türkiye bunu göğsünü gere gere “Ben BRICS’e başvuruyorum” demiyor. Haber Rusya’dan çıkıyor. Madem Türk devleti BRICS’e başvuruyor, başvururken ne yapacak? “Ey dünya, ey Türk milleti, biz BRICS’e başvuruyoruz, seçimimizi yaptık. Bizim yerimiz Asya uygarlığıdır, yükselen uygarlıkta biz ön mevzideyiz” diyecek. Ama tabii bir yandan da Amerika ile ilişkiler var. Amerika ve Batı Avrupa’dan dilenen paralar falan filan… Onun getirdiği gölgeler, ayak bağları var. Dolayısıyla burada cesur bir tavır olmadığını görüyoruz. Ama sonuç itibarıyla bu bir yöneliş ve kimse bunun önüne geçemez. Türkiye’nin Asya uygarlığının ön mevzilerinde yerini almasını kimse engelleyemez. Bu tarihsel bir süreçtir.
Türkiye’nin Asya uygarlığında yer alması iki bakımdan çok önemli. Bir; Türkiye’nin ekonomik gelişmesi Asya’da. Birinci ve ikinci ticaret ortaklarımız Çin ve Rusya; uzun yıllardan beri. Demek ki Türkiye ekonomisi Çin ve Rusya ilişkileri içerisinde büyüyor ve varlığını sürdürüyor. Atlantik’ten kopuyor. İkincisi, Türkiye’nin güvenliği de Asya’da. Türkiye’nin güvenliğini kim tehdit ediyor? Amerika Birleşik Devletleri, bazı Batı Avrupa devletleri ve İsrail tehdit ediyor. Bunlar eski Batı dünyası işte. Batı dünyası Türkiye’nin hem ekonomisini baltalıyor hem de güvenliğini tehdit ediyor. Yunanistan kıyılarına Amerika gelmiş, üslerini yerleştirmiş. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan Türkiye’yi tehdit eden tatbikatları yapıyor. Güney sınırlarımızın ötesinde PKK’yı destekleyen bir ABD var. Türkiye’nin güvenliği de ekonomik gelişmesi de üretim devrimi de Asya’da. Bu nedenlerle hiç kimse Türkiye’nin Asya’ya konumlanmasını, o paylaşmacı, halkçı, devletçi, laik, ilerici, aydınlanmacı Asya uygarlığı içerisinde yer almasını önleyemez.
Denge politikalarının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bunlar eski Amerikancı siyasetlerin çekildiği son geri mevzi. Yani Amerikancılık artık Türkiye’de açıktan yapılamıyor. Ne oluyor? Denge politikalarıyla o Amerikancılık ve Batıcılık ancak sürdürülebiliyor. AK Parti de MHP de burada bir anlamda ikiye bölünmüş durumda. Bir ayağı Asya’da, bir ayağı Amerika ve Avrupa’da. Bir iskeleden sandala binerken ayağınızı atarsınız; bir ayağınız sandalda, bir ayağınız iskelededir. Ama sandal iskeleden ayrılacağı için ya sandala öbür ayağınızı da atacaksınız ya da iskeleye geri döneceksiniz. Yoksa yarılır ve suyun içine düşersiniz. Böyle bir sürece girdik.
Dünya Türklerinin buluştuğu coğrafya da Asya’dır. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan… Bunların hepsi artık kaderlerini Asya’yla, Çin’le, Rusya’yla, Hindistan’la birleştirdiler. Siz bir yandan böyle Orta Asya türküleri söyleyeceksiniz, domburayı çalacaksınız; bir yandan da Atlantik’te olacaksınız. Bu durum ne Kazakları, ne Kırgızları, ne Türkmenleri, ne Özbekleri, ne de Azerbaycanlıları ikna eder. Siyasi olarak da ekonomik olarak da Asya ile bütünleşen bir sürece girdik ve o sürecin sonuçlarını yaşıyoruz.
Lavrov, “NATO üyesi olması Türkiye’nin BRICS’e girmesine engel değil” diyor. Bu gerçekçi bir yaklaşım. “NATO’dan ayrılın, öyle gelin” derse o gerçekçi olmaz. Türkiye’nin şu anda orada olmadığını görüyorlar ama oraya gelecek Türkiye. Bu süreç NATO’nun içinde devam etmez. Bir yandan NATO’da olacaksınız, bir yandan İncirlik Üssünüz, Kürecik Üssünüz olacak, NATO’ya bağlarınız sürecek; öte yandan Asya’da yer alacaksınız… Bu ikisi beraber yürümez. Ama her başlangıç böyledir. İstanbul’dan Ankara’ya giderken Pendik’e gelirsiniz, hâlâ İstanbul’dasınızdır ama yolunuz Ankara’dır. NATO’dan ayrılma yoluna Türkiye girmiştir.
AK Parti sözcüsü Ömer Çelik, Sisi ve Suriye ile olan yakınlaşma sürecini “Doğu Akdeniz’de balıkçı teknesi yanaşacak yer kalmadı” diyerek açıkladı. Çok güzel bir espri. Hakikaten doğru bu. Doğu Akdeniz dünyadaki silahlanmanın odağı haline geldi ve büyük kapışmaların merkezi olarak gözüküyor. Bir bölgesel savaş çıkarsa Doğu Akdeniz’de çıkacak. Kuzeyde Rusya’nın Amerika’ya karşı Ukrayna’daki savaşı, güneyde Filistin’in, Suriye’nin, Irak’ın, Yemen’in Amerika ve İsrail’e karşı direnişi var. Doğu Akdeniz, çevresindeki tüm savaş coğrafyaları açısından merkezi bir konuma geldi. Amerika, çelişmenin yoğunlaştığı yerlerde yığınak yapıyor. Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri izliyor ve kendi hazırlıklarını da yarı açık veya kapalı deniz stratejisine göre yapıyorlar. Bu, okyanuslarda, örneğin Pasifik’te Çin’le hesaplaşmak gibi bir durum değil. Cebelitarık ve Süveyş Kanalı gibi geçitlerden büyük denizlere açılan bir Doğu Akdeniz var. Dolayısıyla inşa edilen gemiler Pasifik veya Atlas Okyanusu’nda savaşacak nitelikte değil; daha ziyade kapalı ve yarı kapalı denizlerde savaşacak bir deniz kuvveti inşa ediliyor. Bu durum stratejik olarak anlamlı. Türkiye’nin de buna karşı bölgesel girişimi hızlandırdığını görüyoruz; Suriye ve Mısır gibi meseleler bunun bir parçası. 13 yıldır davet edilmediğimiz Arap Birliği toplantısına Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’ın katılması çok önemli bir gelişme. Arap Birliği’nin Türkiye’yi yeniden davet etmesi, Türkiye’nin Asya’ya yönelişini ve Batı’dan kopuşunu gördüklerinin bir işaretidir. Amerika ve Avrupa da bunun farkında.
Bu analizler çok eskiye dayanıyor. 1980’lerde *Frankfurter Allgemeine Zeitung*’da yayımlanan bir makalede, Alman devletinin muhafazakâr fikirlerini temsil eden yazar, Türkiye’nin kaçınılmaz olarak Asya’ya yöneldiğini belirtmişti. Eski Alman Başbakanı Schmidt de benzer şeyler söylemişti. O dönemki temel stratejileri, Türkiye’nin bu yönelişini engellemek veya baltalamaktı. Bunu tamamen önleyemeyeceklerini bildikleri için Türkiye’yi Avrupa kapısında bağlayıp; ne içeri almak ne de Asya’ya gitmesine izin vermek üzerine kurulu bir politika izlediler. Hatta o dönem Almanya’da Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlanmış bir köpek olarak gösteren karikatürler yayımlandı. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’ye önerdiği program, işte bu Avrupa kapısına bağlı, Avrupa’nın denetimindeki ancak içeri de giremeyen, girse dahi devletini ve ordusunu kaybedeceği bir Türkiye modelidir.
Türkiye’nin Asya’ya yönelişinin mimarı Vatan Partisi’dir. Diğer partilerin programlarını incelediğimizde, Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) veya BRICS’e üye olmayı hedefleyen başka bir parti göremezsiniz. Sözde sol partiler ise Rusya ve Çin düşmanlığı yaparak emperyalist bir propaganda yürütüyorlar. Oysa Vatan Partisi, kuruluşundan bu yana ŞİÖ ve BRICS üyeliğini savunmaktadır. Üstelik bu örgütlerin kuruluşunda Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi Türk devletleri yer alıyor. Yani biz aslında Çin ve Rusya’nın yanında yer alırken, aynı zamanda Türk dünyasıyla da buluşuyoruz.
CHP’den gelen “BRICS üyeliği diplomatik bir intihardır” açıklaması, Amerika’ya ve Avrupa’ya teslimiyetten başka bir çözüm üretemediklerini gösteriyor. Avrupa Birliği’ne girmek, ordunuzdan, egemenliğinizden ve Kıbrıs’taki varlığınızdan vazgeçmek demektir. AB’nin önüne koyduğu şartlar; Kürdistan özerkliğini kabul etmek, Ermeni soykırımı yalanını benimsemek ve neoliberal ekonomi politikalarına biat etmektir. Vatan Partisi ise bu şartları yerle bir etmiştir.
Şu an Türkiye; Rusya, Çin, Suriye ve İran ile sıcak ve somut ilişkiler geliştiriyor. Suriye ile askeri iş birliği süreci adım adım inşa ediliyor ve bunun merkezinde Vatan Partisi var. Örneğin, Türkiye’nin Suriye ve İran ile kuzeydeki güvenlik iş birliği sorununu Astana toplantısına taşıması, bizim önerilerimiz doğrultusunda gerçekleşti. Ayrıca temsilcilerimiz şu an Pekin’de Çin Komünist Partisi ile görüşmeler yürütüyor, Sincan Uygur Bölgesi’nde incelemelerde bulunuyor. Venezuela’nın düzenlediği uluslararası toplantıya ise Türkiye’den sadece Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı davet edildi.
Narin cinayeti üzerinden yürütülen tartışmalara gelince; bu acı, toplumun ortak yarasıdır ancak olay, bir film izler gibi istismar edilerek Türkiye’nin gerçek sorunları gözden kaçırılıyor. Türkiye’de büyük bir çürüme var. Bu çürüme iki yönlüdür: Birincisi, Batı emperyalizminin dayattığı LGBT, aşırı bireycilik ve bencillik gibi kültürel yozlaşma; ikincisi ise orta çağın örümcek ağları gibi toplumu saran tarikat ve cemaat yozlaşmasıdır. Narin olayı, bu çürümenin bir parçasıdır ancak medya projektörü sadece kırsal bir bölgeye tutarak, büyük şehirlerdeki, hatta çok zengin kesimler arasındaki çok daha vahim yozlaşmaları gizliyor.
Medya, toplumu bir arabanın farı karşısında donup kalan tavşan gibi uyuşturuyor ve gerçeklerden koparıyor. Bu bir medya operasyonudur. Türkiye, içeriden ve dışarıdan gelen bu kültürel çözülme balyozuyla sarsılıyor. Bir de uyuşturucu meselesi var; Türkiye, Avrupa ile Asya arasındaki sentetik ve tarımsal uyuşturucu trafiğinin tam merkezinde. Bu, hem yoksul hem de zengin kesimi etkileyen, toplumun her hücresine sızmış çok tehlikeli bir süreçtir. Batıdan ithal edilen bu çürümeye karşı topyekûn bir mücadele gerekmektedir. Uyuşturucu, LGBT ideolojisi, intiharlar, bencillik, bireycilik, taciz ve şiddet; bunların hepsini hem orta çağ zihniyeti besliyor hem de bunların Batı’dan ideolojik olarak yayıldığını görüyoruz. Genel Başkan Yardımcımız Serdar Üsküplü, Perşembe günü saat 13.00’te yapacağı basın toplantısıyla LGBT derneklerine Batı kaynaklarından aktarılan milyonlarca dolar ve avronun izini, resmi belgelerle açıklayacak. Bunlar uydurma şeyler veya duyumlar değil; doğrudan Batı’nın kendi belgelerine dayanıyor. Batı devletleri, Türkiye’deki LGBT derneklerine çok büyük kaynaklar tahsis ediyor.
Pazar günü Saraçhane’de Büyük Aile Platformu bileşenlerinin düzenleyeceği mitinge Vatan Partisi de katılıyor. Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Tülin Oygür de bu mitingde çok önemli bir konuşma yapacak.
LGBT’ye karşı mücadelede çok anlamlı bir mesele var: Vatan Partisi bir kanun teklifi hazırladı. Bu teklifte LGBT’nin propagandası ve örgütlenmesi ceza yaptırımına tabi tutuluyor. Yani “LGBT propagandası yapamazsın, yaparsan şu cezayı göze alman lazım” diyoruz. Biz bunu Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduk. Önce Genel Başkanımız Meltem Ayvalı ve arkadaşlarımız götürdüler. Çok esaslı ve iyi hazırlanmış bir kanun teklifidir; ancak kimsenin pek aldırdığı yok. Mücadeleyi buraya yoğunlaştırmak lazım. Toplum zaten LGBT’nin yarattığı tahribatı biliyor, önemli olan bunun önüne nasıl geçeceğimizdir. Bu bir cezai yaptırım meselesidir. Hedefimiz bireylerin yaşam tarzları değil, bu yozlaşmayı topluma yayan, gençliği hedef alan propaganda ve örgütlenme faaliyetleridir.
***
Sayın Perinçek, haftanın kitabına gelecek olursak; Oxford Dünya Tarihi Sözlüğü, çok kıymetli ve dünya çapında bir eser. İnkılap Kitabevi tarafından iki cilt halinde yayımlandı. Çevirisini Sadık Can Perinçek’in yaptığı, son derece titiz ve özenli bu sözlüğü tavsiye ediyoruz.
Ayrıca bu ayın dergilerinden, Teori ve Bilim ve Ütopya’dan söz etmek istiyorum. Teori dergisi, “Modernleşme: Tarihsel Konumu ve İçeriği” başlığıyla dünya çapında bir sayı çıkardı. Çin Akademisi benden modernleşme konusunda bir yazı istemişti, o yazı orada yayımlanacak; Türkçesini de bu sayıda okuyabilirsiniz. Cüneyt Akal’ın, Prof. Dr. İbrahim Kaya’nın ve Atakan Atipoğlu’nun çok kıymetli yazıları yer alıyor. Dergide modern sanayinin dişlileri arasında öğütülen insanı simgeleyen Charlie Chaplin görseli kullanılmış. Gelecek hafta İbrahim Kaya ile bu konuyu tartışacağız.
Bilim ve Ütopya’nın bu sayısı ise “Timurlu Rönesansı”nı konu alıyor. Timur, sadece büyük bir imparator ve devlet adamı değil; aynı zamanda Orta Asya’da sanat, kültür, mimari, müzik ve felsefe alanlarında büyük bir rönesans gerçekleştiren bir liderdir. Bu dergileri haftanın ve ayın okumaları olarak sunuyoruz.
Müzik kısmında ise Hannover’de yaşayan piyanist Kemal Cem Yılmaz’ın bana gönderdiği piyano eserini dinleyeceğiz. Kendisine çok teşekkür ediyorum.
***
İyi akşamlar, Zaman Treni’ne hoş geldiniz. Bu akşam Türkiye’nin gündeminde de oldukça sık konuşulan “Amerika’nın Keşfi” konusunu işleyeceğiz. Bugün konuğumuz yok, Özlem ile birbirimize konuk oluyoruz. Özlem’in İspanya’daki çalışmalarından yararlanarak konuyu ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.
Özlem, keşif nedir? Bir şeyin keşif olabilmesi için ne gerekir? Coğrafi keşif anlamında bir keşfin mutlaka kaydedilmesi, haritalandırılması, somut ürünler getirilmesi ve güvenilir kaynaklarla üçüncü şahıslara sunulması gerekir. Kaydedilmediği sürece keşif değil, “Harikalar Kitabı” gibi kurgusal bir hikaye olur.
Amerika’ya baktığımızda, orada zaten yaşayan halklar ve medeniyetler vardı. Dolayısıyla Amerika’nın keşfi, Avrupa açısından bir keşiftir; insanlık açısından değil. Avrupa, kendi medeniyetini “uygar”, diğerlerini ise “barbar” olarak kodlayarak, buraları “keşfetmeyi” ve “medenileştirmeyi” meşrulaştırmıştır. “Barbar” kelimesi Yunanca kökenli, doğa taklidi bir kelimedir; anlamadıkları dilleri konuşanlara bu yaftayı yapıştırmışlardır. Tarihi kazananlar yazdığı için, bu söylem Batı merkezli bir gerçeklik haline gelmiştir. İspanyollar, Aztek ve İnkalardaki kurban ritüellerini barbarlık olarak göstererek kendi yok etme hareketlerini meşrulaştırmışlardır.
Amerika’ya Kristof Kolomb’dan önce ayak basanlar oldu mu? Tartışmalı olsa da 15. yüzyılda 30 bin kişilik devasa donanmasıyla Çinli amiral Zheng He’nin veya 11. yüzyılda Vikinglerin Amerika’ya ulaştığına dair iddialar ve kaynaklar mevcut. Hatta ikinci yüzyılda yazılan “Vera Storia” (Gerçek Hikaye) adlı eser, bir bilimkurgu olarak bu keşiflerin hayalini kurmuştur. O dönemde Cebelitarık’ın ötesinin “hiçlik” olduğu (Plus Ultra’dan önce “Ne Plus Ultra”) düşünülürken, bu tür eserler adalar ve yeni dünyalar tasvir etmiştir. Mali’den Afrika çıkışlı denizcilerin Amerika’ya ulaştığına dair iddialar da mevcuttur ancak bunlar üzerinde akademik uzlaşı henüz tam değildir. Basamamışlar; ayak basmışlarsa bile ya döndüklerinde bunu sistematik bir bilgiye dönüştürmemişler ya da geri dönememişler. Dönmüşlerse dahi bunu haritalarla veya başka yöntemlerle net bir şekilde ortaya koymamışlar diyebiliriz. Ancak ondan önce oralara çeşitli gidişlerin olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır.
Tabii ki kayıtlar var; 10. yüzyıldan kalma kayıtlar mutlaka mevcut. İspanya’nın Atlas Okyanusu kıyısındaki şehirlerinden biri olan Kadis’ten okyanusa açılan Endülüslü Araplar var. Bunun dışında 12. yüzyılda İdrisi, Lizbon’dan açılan bir grubun olduğunu ve daha sonra geri geldiklerini yazıyor. Yine 10. yüzyılda El-Mesudi’nin bir başka Arap kaydı var; o da Endülüs’ün Cordoba bölgesinden gidişlerden bahsediyor.
El-Mesudi, “Ahbaru’z-Zaman” adlı kitabında bu bilgileri topladığında; bütün İspanyolların bu gidiş gelişleri bildiğini ifade ediyor. Peki, bütün İspanyollar bunu biliyorsa neden kaydetmediler ya da resmetmediler? Ayrıca giden insanlar neden yanlarında kakao çekirdeği, mısır veya domates gibi ürünler getirmediler?

