Bu gibi konuları Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile birlikte değerlendireceğiz. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
“Merhaba, hoş bulduk.”
Tabii bu hafta gazeteci arkadaşım, aynı zamanda Aydınlık Genel Müdürü Beyhan Korkman’la birlikteyiz. Siz de hoş geldiniz Sayın Korkman.
Sayın Perinçek, gündem çok yoğun. İsterseniz hemen en sıcak gelişmeyle başlayalım. İran zaferini ilan etti diyebiliriz. Amerika ve İsrail’e karşı bir anlaşma imzalanacak; teknik heyetlerin çalıştığını görebiliyoruz. İran, Amerika Birleşik Devletleri’ni dize getirdi. Bakın bu çok önemli. Bir Amerikan efsanesi vardı; “Amerika şöyle güçlü, ekonomisi böyle büyük, dünyanın en büyük silahlı gücü” deniliyordu. Amerika-İran gerilimi başlamadan önce dünyada ne konuşuluyordu? “Amerika vurdu mu İran’ı devirir, rejimini değiştirir, nükleer silahlarını elinden alır” deniliyordu. Peki, şimdi ne oldu? İran, Amerika’yı dize getirdi. Bu Türkiye için çok büyük bir ders.
Neden? Türkiye’de bir masal var: NATO masalı. “Efendim biz NATO’dan çıkarsak, NATO şemsiyesi altında olmazsak, o bize silah vermezse güvenliğimizi nasıl sağlayacağız?” İşte İran gibi sağlayacağız. İran NATO üyesi değil, NATO’dan silah da almıyor ama NATO’yu dize getirdi. Sadece Amerika’yı değil; NATO’yu, İsrail’i ve Avrupa’daki diğer ülkeleri dize getirdi. Hepsi bir oldu ama İran’ı dize getiremediler. Bu, Türkiye için büyük bir örnektir.
Şimdi Türkiye’yi yönetenleri dinliyorum; 7-8 Temmuz’da Ankara’da NATO toplantısı var, bir NATO övgüsüdür, bir Amerika cilalamasıdır başladı. Siz hiç bu savaşı yaşamadınız mı, görmediniz mi? Kimi aldatacaksınız? Türkiye adına konuşan yöneticiler; “Dengeler değişiyor ama Amerika çok büyük, çok güçlü” diyerek utanmadan Çin’e “ejderha” diyorlar. Çin diyemiyorlar, o kadar korkaklar. Milli Güvenlik Kurulu’nda, Milli İstihbarat Teşkilatı adına konuşanlar veya hükümet yetkilileri, Doğu Türkistan bahanesiyle Çin’e karşı konuşmalar yapıyorlar. Kekeme halindeler, doğru dürüst konuşamıyorlar bile. Güven veren bir tutum içerisinde değiller. “Türkiye’ye tehdit ejderhadan geliyormuş!” Niye Çin Halk Cumhuriyeti diyemiyorsunuz? Çünkü Türk milletinden utanıyorsunuz. Türk milleti tehdidin nereden geldiğini biliyor; tehdidin Çin’den veya Rusya’dan gelmediğini, aksine onların dostluğunu kazanmadan tehdide göğüs geremeyeceğimizi biliyor. Milliyetçi Hareket Partisi de o nedenle Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı diyor.
İran, kendi kararlılığıyla, milletinin duruşuyla ve yöneticilerinin ölümü göze alan iradesiyle Amerika’yı dize getirdi. Ama yanına Rusya’yı ve Çin’i alarak bunu başardı. Aslında bir İran-Rusya-Çin ittifakı oluştu. Bu ittifak, ilk büyük savaşında Amerika’nın saldırganlığını Hürmüz Boğazı sularına gömdü. Bu olay, Türkiye’nin de Rusya, İran ve Çin ittifakına mecbur olduğunu ve bunu inşa etmek durumunda olduğunu gösteren tarihsel bir derstir.
Türkiye’deki yetkililer, “molla” deyip küçümsedikleri İran yöneticilerinden öğrensinler; vatan nasıl savunulur, düşman nasıl tanımlanır, ona nasıl göğüs gerilir? O füzelerin, radarların başındaki uzmanları düşünün; onları kullanacak eğitilmiş kadroları var. Düşmanını doğru tanımlamışlar. Türkiye devleti, Mollalar dedikleri İran yöneticilerinden, Vatan Partisi’nden, Atatürk’ten, Talat Paşa’dan, Enver Paşa’dan öğrenmelidir. Türkiye’nin büyük bir kurmay birikimi var. Biz, İran’ın Amerika ve İsrail’i dize getirmesini sadece izlemiyoruz; burada Türkiye için çok büyük dersler olduğunu görüyoruz.
7-8 Temmuz’daki NATO zirvesine gelecek olursak; yine o NATO’cu zavallılar, “NATO bize silah vermezse ne olur?” diyorlar. İran’a NATO silahı mı verdi? İran NATO şemsiyesi altında mı korundu? Tam tersine İran, kendi öz gücünü seferber ederek, düşmanını doğru tanımlayarak ve uluslararası planda Rusya ve Çin gibi sağlam müttefikler bularak bu süreci yönetti. Dolayısıyla o NATO masalları, İran’ın zaferiyle birlikte tarihe gömülmüştür.
Az önce bahsettiğiniz “yükselen ejderha” ifadesi, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Sayın Çağrı Erhan’ın açıklamasıydı. “NATO, dünya tarihinde kurulmuş en başarılı ittifaktır” diyor. Evet, başarıları var! Eşref Bitlis’i öldürdü, Muhsin Yazıcıoğlu’nu katletti, 12 Mart darbesini yaptı, 12 Eylül darbesini yaptı. Bravo Çağrı Erhan’a, bu başarıları sıraladığı için tebrik ediyorum. Ama 15-16 Temmuz’da başaramadılar, gömüldüler. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milleti, onların gladyosunu Ankara ve İstanbul meydanlarında ezdi. Çağrı Erhan bize cevap versin; madem NATO çok başarılıydı, niye 15 Temmuz’da başaramadılar? Niye Filistin’de bir avuç toprağı işgal edemediler?
15 Temmuz’da Türk devletinin içine yerleşmiş bu yapıya maaş verilmesini asla kabul edemeyiz. “Türkiye’nin düşmanı Çin’dir” diyen adamlara Türk devleti neden maaş verir? Trump’ın güdümüne girmek için mi? Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ediyorum; danışmanı Çağrı Erhan olanlar Türkiye’yi yönetemez. Türkiye’de sokağa çıksanız, halkın yüzde kaçı Çin’i “ejderha” olarak görür? Çağrı Erhan, Türk milletine düşmanı, milletin bilmediği kavramlarla tarif ediyor. Yazık.
Konuyla bağlantılı olarak; MİT Başkanı İbrahim Kalın, 15 Temmuz sonrası FETÖ tasfiyeleri için “Batı’da bu kadar general tasfiye ederseniz Türk ordusu zayıflar” diyor. Biz bunları Sayın İbrahim Kalın’dan öğrenecek değiliz. 15-16 Temmuz darbe girişimini yapanın NATO olduğunu, NATO’nun yeraltı örgütlenmesi olduğunu bilmeyen mi var? Bu bir NATO darbesiydi. Çağrı Erhan ve İbrahim Kalınlar bunu bilmiyor mu? Bugünkü konumları o darbecilerle beraber olmayı gerektiriyorsa, o zaman Türkiye’nin güvenliğini nasıl sağlayacaklar? Düşmanı Rusya ve Çin olarak tarif eden, Karadeniz’de Türk gemileri vurulduğunda kafasını çeviren adamlarla bu ülke yönetilmez.
AK Parti’nin çok büyük bir sorunu var; bunlar entelektüel mi, kurmay mı? Ellerinde dünyadaki kuvvetleri tartacak bir terazi var mı? Ege’deki Amerikan yığınağını, Trakya’daki NATO manevralarını görmeyen insanlarda milli bir vicdan olabilir mi? Bu insanları oraya kim tayin ediyor? NATO zirvesini Türkiye’ye davet ederek neyi amaçlıyorsunuz? Türkiye’ye yazık değil mi?
Ey Türkiye hükümetinin yöneticileri; NATO’nun cenazesini mübarek Anadolu toprağının altına gömemezsiniz. Onlar kendi cenazelerini okyanusun ötesine taşırlar. Niçin çürümüş hedeflerin gölgesine giriyorsunuz? Bu NATO’culukla, bu Amerika muhipliği ile Türkiye’nin başında kalamazsınız. Tehdit; Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Ege’de, Trakya’da onlardan geliyor. Balıkçı gemimizi vuran, tankerimizi vuran Batı’nın Ukrayna’sıdır. Bunu görmeyen bir Türk devleti olur mu?
Dışişleri Bakanlığı, savaşın başında “İran yenilecek” diyordu, şimdi ne yapacaksınız? Utanmıyor musunuz bu milletin yüzüne bakmaya? Böyle bir güvenlik anlayışıyla Türkiye nereye gider? Türkiye’de artık bir yol ayrımı var; bir yanda Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakını savunan vatanseverler, diğer yanda Amerika’nın güdümündeki Çağrı Erhanlar var. O Çağrı Erhan’ı tayin edenlere sesleniyorum: Derhal bu insanların işine son verin! İbrahim Kalınlar falan da böyle; Amerika öyle formülasyonlar üretiyor ki “Amerika kuvvet kaybediyor ama hâlâ çok güçlü” gibi bir algı yaratıyorlar. Amerika’yı kurtaramazsın İbrahim Kalın, çok açık söylüyorum. O dolaylı, üstü kapalı laflarınla ne Amerika’yı ne de Trump’ı kurtarabilirsin. Amerika batıyor, çöküyor; kurtaramazsınız ve kurtaramayacaksınız.
Bugün Meclise bir Çinli heyet geldi. Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Vedat Bilgin’le görüştüler. Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Halk Kongresi Sosyal Kalkınma İşleri Komitesi Başkanı Yang Zenwu başkanlığındaki heyet oradaydı. Eski Çalışma Bakanı Vedat Bilgin orada çok ilginç bir cümle kurdu. Tırnak içinde aktarıyorum: “Amerikan emperyalizminin yaklaşık 100 yıllık, Batı emperyalizminin ise 200 yıllık hegemonyasının çöktüğü bir dönemde karşılaştık. Bu karşılaşma aynı zamanda yeni bir çağın, yeni bir Asya vizyonunun başlangıcına işaret etmektedir. Bu başlangıcın tarihsel öneminin farkındayız.”
Şimdi bir yanda bunu diyenler var, bir yanda öbürleri. İkilik mi var? Hayır, bir ikilik yok. Türk devletinin ve milletinin merkezî güçleri; Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakını Türkiye’nin güvenliği açısından biricik çözüm ve matematiksel formül olarak görmüşlerdir. Öbürleri ise hâlâ direnme içinde; çelme takma, sabotaj ve Amerika adına son görevlerini yapma peşindeler. Ancak Türkiye onları süpürüyor. 2014’ten bu yana Türkiye bu temizliği yapıyor. 2014 yılında Silivri duvarını Vatan Partisi önderliğinde yıktık, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarını oradan çıkardık. Kim atmıştı oraya? İşte o Çağrı Erhanların müttefikleri, abileri, amcaları, dayıları, teyzeleri, halaları olan FETÖ’cüler; Çin’i ve Rusya’yı düşman gören o Amerikan takımı bizi hapse atmıştı. O duvarı yıktık ve Türk ordusunun binlerce subayı ile Vatan Partisi oradan çıktı. Türkiye’deki temizlik hikâyesi orada başladı. Arkasından Amerika buna bir darbeyle cevap vermeye kalktı ancak ezildi; generalleri hapse atıldı. Bugün Türkiye hapishanelerinde Amerikan generalleri yatıyor. Çağrı Erhanların stratejisinin selam durduğu adamlar bugün hapiste. NATO’nun Ankara toplantısını yapıyorsunuz ama hapishanelerde NATO generalleri var. Nasıl bu sorunu halledeceksiniz? O NATO goygoycularına, o Trump muhiplerine sesleniyorum; gücünüz yetmez, o generalleri hapishanelerden çıkaramazsınız.
O günden bugüne 24 bin subay Türk ordusundan, 30 bin personel ise Türk polis teşkilatından temizlendi. Çağrı Erhanların ahbapları bunlar. Çünkü sen “Çin düşman, Rusya düşman” dediğin an, senin ahbabın ordudan, polisten, yargıdan temizlenen o adamlar olur. Demek ki hâlâ içeride kalanlar var; bunların işlerine son verilmeli. Türkiye böyle bir temizlik yaşıyor. Hatta öyle ki, Türkiye en sonunda ana muhalefet partisinin tepesinden bile tırpanı atıp bunları temizliyor. Neymiş; Newsweek’e, Foreign Affairs’e, Foreign Reports’a yazılar yazıp, “Ey Amerikan emperyalizmi, ey Avrupa; ben senin sopan olayım, ben senin güvenliğini sağlayayım” diye beyanatlar vermiyor mu Özgür Özel? Ama ne oldu? CHP’nin tepesinden temizlendi. Türk yargısı bir “butlan” kararı aldı ve onları temizledi. O temizlik adım adım onların akrabalarına, eşine, dostuna; yani kan bağı anlamında değil, FETÖ ile aynı mevzide duranlara doğru geliyor. Amerika onları kurtaramaz.
Tartışma biraz şurada kilitleniyor: “Amerika kaybediyor, çekiliyor.” Bu herkesin tespiti. NATO ile olan çelişkileri de ortada. Amerika buradan çekilirken Türkiye’nin NATO’yu “yeni bir Türkiye merkezli NATO” olarak inşa etmesi nasıl mümkün olacak? İnşa etmek için kuvvetli olman lazım. Savaşı kaybettiniz. Özellikle savunma sanayii alanında; savaşı kaybedenler Orta Doğu’ya, Batı Asya’ya düzen veremez. İran kazandı, Çin kazandı, Rusya kazandı; siz kaybettiniz. Türkiye savunma sanayii hamlelerini Amerika ve İsrail’e karşı kendini korumak için yapıyor. O silahları, o uçakları (KAAN gibi) Çağrı Erhanlar mı yönetecek? KAAN ismini bile yanlış koydunuz; İbranice gibi iki “A” ile yazdınız. Türkçede “Kaan” diye bir sözcük yoktur, “Kağan” vardır, yumuşak g ile yazılır. Ama o silahların mühendisi, işçisi ve onu kumanda edecek Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin milli kuvvetleridir. Bu ülkenin cephesini NATO’nun emriyle dostlarına; Rusya’ya, İran’a, Çin’e çeviremezsiniz. Kaybettiniz. Amerikan vekilleri olarak bölgeyi düzenleyemezsiniz.
Peki, Trump gitse, yeni bir Amerikan hükümeti gelse bu düzeni yeniden inşa edemez mi? Amerika’da gerçekçi gelenekler olsa da aslında Trump o saldırgan Amerika’nın avucuna düştü. Amerika’da bir devrim olur mu, 10 sene sonra mı olur bilinmez ama Amerika yenildi. İran ile yaptığı mutabakat, yenilgisinin tescilidir. Savaşın başında “İran rejimini değiştireceğim, nükleer silahları imha edeceğim, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edeceğim” diyordu; hiçbir hedefine ulaşamadı. Türkiye’deki o Amerika muhibbi Dışişleri Bakanlığı çevreleri, o MOSSAD ve CIA geleneğinin yetiştirdiği unsurların hepsi kaybetti. İran savaşı sadece İran ile Amerika arasında olmadı; bu, dünya çapında bir cepheleşmeydi. O Amerikancı güçler Ankara’da NATO zirvesini yapmıyor, Amerika onlara dayatıyor. Türkiye’nin bağımsızlaştığını ve Asya’ya yerleştiğini gören Amerika, bu mevzilerini korumaya çalışıyor. Ancak İran’ı yenemeyen Amerika, Türkiye’yi hiç yenemez.
*
Yeni NATO kavramı atılıyor ortaya; “Eskisi öldü, şimdi daha az ABD’ye bağımlı bir yapı doğuyor” deniyor. Hiç kimse ölüyü diriltemez. Kimyada simyacıların binlerce yıldır bakırdan altın yapmaya çalışması gibi, siz de NATO’yu canlandırmaya çalışıyorsunuz. NATO’nun üzerine “Yeni NATO” yazmakla o canlanmaz. Onun kokuşmaması için ya toprağın altına atacaksınız ya da benim tavsiye ettiğim gibi, Atlas Okyanusu’nda ayağına taş bağlayıp atacaksınız.
İran-ABD savaşı başladığında bizim Dışişleri Bakanlığımız “İran’a yapılan saldırıya karşıyız ama İran’ın körfez ülkelerine yaptığı saldırılara da karşıyız” gibi utangaç açıklamalar yaptı. Bu stratejik olarak doğru mu ve Türkiye benzer bir tehdit durumunda önleyici saldırı kudretine sahip mi? Bu utangaç Amerikancılar, İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini vurmasına tavır alıyorlar. Sanki İran orada Körfez ülkelerini vuruyor! Amerika gelip oraya üslerini kurmuş, füzelerini yerleştirmiş; İran ne yapacak? “Beni vursun mu” diyecek? Aynı şey Türkiye için de geçerli. Bugün Güney Kıbrıs’ta, Ege’de, Yunanistan kıyılarında Amerika dokuz tane üs kurdu. Burnumuzun dibine kadar gelmiş, bize karşı donanma tatbikatları yapıyorlar. Tehdit tam da oradan gelecek. Yoksa Mississippi’den, Florida’dan, Kansas’tan atılan füzelerle mi Türkiye vurulacak? Türkiye burnunun dibinden, Yunanistan kıyılarından, Güney Kıbrıs’tan, Doğu Akdeniz’den, Trakya’dan vurulacak. Amerika orada. Bayrağını da gösteriyor. “Ben Amerika’yım” diyor.
Çağrı Erhan gibi isimler, Trakya’daki Amerikan bayrağını, Güney Kıbrıs’taki Amerikan bayrağını göremiyor mu? O zat gibiler, bir timsal haline geldiler. Amerikan bayrağı ile İsrail bayrağını yan yana, kollarında da NATO rütbelerini göremiyorlar mı?
Dolayısıyla sorduğunuz soru çok anlamlı. Türkiye kendini savunmak için Mississippi’ye, Florida’ya, Kansas’a, Washington’a, Boston’a füze atacak değil. Biz burnumuzun dibindeki Amerikan tehdidiyle karşı karşıyayız. İran’ın Körfez ülkelerini hedef alması bir cambazlıktır; Türk milletini aldatmak için yapılan bir alavere dalaveredir. Amerika orada üslerini kurmuş, Körfez şeyhlikleri de buna “hoş geldin” demiş. E, ne yapacak İran? Amerika’nın oradan kendisini vurmasına izin mi verecek? İşte onları vurdu ve çözdü, savaşı o sayede kazandı. Ama Tahran hükümeti, bizim içimizdeki “Amerikancıkların” öğütlerini dinleseydi bugün o hükümetin başında da bizim Türkiye’deki Amerika muhipleri gibi muhipler olacaktı. İyi ki dinlemedi, dinlemez de zaten; düşmanın nerede olduğunu görüyor.
Evet, NATO konusu devam ederken şunu da sormak istiyorum: Siz biraz önce açıklama yaparken Muhsin Yazıcıoğlu ve Eşref Bitlis’i saydınız. Şimdi orada da yeni bir gelişme oldu; dosyaları Ankara’da yeniden ele alınacak ve araştırmalar yapılacak. Siz ve Aydınlık Gazetesi zamanında bu konuda çok yazıp çizmiştiniz. Bu yeni gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Valla, Gladio muhiplerinin, FETÖ severlerin, o cephede olanların vay haline! Onlar bizim Eşref Bitlis’imizi, Muhsin Yazıcıoğlu’umuzu, Uğur Mumcu’muzu şehit ettiler. Ama şimdi ne oldu? Türk devleti, 1990’larda yapılan bu suikastlere karşı bir araştırma başlattı. Bu, temizliğin bir devamı. Türk devleti kendi içindeki Gladio’yu temizlerken belleğini canlandırdı. “Sen benim Eşref Bitlis’imi mi öldürdün? Sen benim Uğur Mumcu’mu, Muhsin Yazıcıoğlu’mu mu öldürdün? Hadi bakalım, şimdi dosyaların kapaklarını açıyorum” dedi. O kapaklar açıldığı zaman, o suikastlarda parmağı olan insanlar ne yapacak? Olay, doğrudan onların üzerine geliyor.
O dönemde biz Genelkurmay’a Eşref Bitlis dosyası verdik. Nusret Senem arkadaşımızla hapishanedeyken tüm belgeleri bir araya getirdik ve Nusret Bey bunu büyük bir emekle yazdı. Ondan evvel Adnan Akfırat’ın “Eşref Bitlis Suikastı” kitabı, Aydınlık’ta çıkan yayınlarımız… Biz daha o zaman şehit edenlerin Gladio olduğunu söylüyorduk. Muhsin Yazıcıoğlu şehit olmadan önce ne diyordu? “Bizim tarlayı girmiş sürmüşler.” Kendisini şehit edenlerin kim olduğunu aslında ilan etmişti. O zaman 28 Şubat sonrası yazılan, Şenkal Atasagun imzalı çok önemli bir MİT raporu vardı; Büyük Birlik Partisi’nin FETÖ tarafından nasıl yönlendirildiğini anlatan o raporu yayınladık. Şimdi Eşref Bitlis’i, Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Uğur Mumcu’yu şehit edenler korksunlar. Çünkü Türk devletinin Gladio’ya yönelik temizliği şimdi onların üzerine doğru geliyor.
Nasıl Türkiye’yi tersine çeviririm, baş aşağı ederim, FETÖ’cüleri, Amerikancıları, Avrupacıları tekrar Türkiye’nin başına oturturum diye uğraşıyorlar; ama kaybediyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi’nde de kaybettiler. Onların son girişimi, Türkiye düşmanı olan o yapının Cumhuriyet Halk Partisi’nin tepesine Özgür Özel’leri, İmamoğlu’ları getirmesiydi. O girişimleri de yerle bir oldu; Türk yargısı, Türk devleti olaya müdahale etti. “Sen CHP’nin kurultayını satın alamazsın” dedi, bitti. Orada da mağlup oldular.
Sizin “İmamoğlu’nun silahları yok, o yüzden iktidar olamazlar” açıklamanız çok tartışıldı. Sizin demokrasi düşmanı olduğunuz, orduya sahip olanın iktidar olacağını savunduğunuz yönünde pek çok yorum yapıldı. Bir açıklama yapmak ister misiniz?
Ben bir devlet teorisi hocasıyım; kamu hukuku ve devlet teorisi uzmanıyım. Bir devletin ve iktidarın temel gücü silahlı güçtür. İktidar, “yapabilme gücü” demektir. Devletleri diğer örgütlerden ayıran nedir? Silahlı bir güce sahip olması, kendi egemenlik alanında başka bir silahlı gücü kabul etmemesi ve çıkarsa da onu ezmesidir. Devlet bu demek. Türkiye’de iktidar olacağım diye ortaya çıkan herkesin, o iktidarı kullanmak için bir yaptırım gücüne, cebir gücüne ihtiyacı vardır. Atatürk’ün, Enver Paşa’nın, Talat Paşa’nın, Mithat Paşa’nın veya Osman Gazi’nin, Fatih Sultan Mehmet’in elinde silahlı bir güç vardı.
Şimdi Özgür Özel çıkmış, “ben iktidar olacağım” diyor. Ya senin silahlı gücün kalmadı ki! Seni iktidar yapacak güç Türk Silahlı Kuvvetleri’nden temizlendi, polisten temizlendi, yargıdan temizlendi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerikancı bir iktidarın silahlı gücü olma ihtimali de yok. Ben orada sadece bir devlet teorisi dersi verdim. Artık Türkiye’de Amerika’dan ruhsat alan, izin alan iktidarların dönemi bitmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanımızı devirmek için darbe yapmaya kalkışmalarının sebebi de budur. Amerika Türkiye’deki iktidarlara hükmetme konumunu kaybediyor. Çünkü içerideki silahlı gücü gitti; artık sadece Akdeniz’de, Ege’de, Trakya’da var. Yani Türkiye’de Amerika namına iktidar hesabı yapanların güveneceği güç yurt dışındaki o kuvvetlerdir. Onlar gelip Ankara’yı ele geçirecek, TSK’yı yenecek, İmamoğlu’ları Silivri’den çıkartıp Ankara’ya yerleştirecek… Buna güçleri yetmez. O arkada kaldı, o bitti.
Savaş burada ceryan ediyor: CHP’nin yönetiminde Amerika mı olacak, yoksa Mustafa Kemal Paşa geleneğinin temsilcileri mi olacak? Savaş bu. Herkes mevzisini aldı. Türkiye’yi savunmak isteyenler bir tarafta, onların karşısında ise sahte sol örgütler, DEM Parti içerisindeki Amerikancı ve İsrailci unsurlar var. Yargıtay’dan farklı bir karar çıkartmaya çalışan Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Haşim Kılıç gibi isimler de tarih sahnesine itildiler ama onlar da başarısızlığa uğrayacak.
Süreçle ilgili olarak meclis başkanının tarafsızlık açıklaması da çok tartışıldı. Meclis başkanı tarafsız olamaz. Meclis başkanı, yasama organının başkanıdır; kanun yapan organın başkanı kanunlarla kanunsuzluk arasındaki mücadelede tarafsız olabilir mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları ve yargısı vardır. Yargı hüküm verdiği zaman bütün kamu makamları o hükmü uygulamak zorundadır. “Efendim ben meclis başkanıyım, mahkeme kararı dinlemem” derseniz, o koltukta da oturamazsınız. Böyle Türk hukukunu, Türk yargısını ve Türkiye’nin mutlak kararını dinlemeyen; yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanı, Türk hukukuna göre Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, “Ben tarafsızım, dinlemiyorum” diyor. Sen orada duramazsın, duramazsın. Bakın, buralarda ne var? Hep yaşadığımız süreçte herkes bir cephede. Meclis Başkanı da hangi cephede? Kanunsuzların cephesinde. Hukuku tanımayan, Türk Devleti’nin erkini, kararını, yargısını tanımayan bir cephede duruyor.
Cumhuriyet Halk Partisi, artık herkesin tanımaya başladığı üzere, çok şükür… Değil mi? Özgür Özel tarafı bile artık “Sayın Genel Başkanımız” falan demeye başladı Kılıçdaroğlu’na. Koskoca Meclis Başkanı, daha üç beş gün önce “tarafsızım” diyordu. Yani “Türk kanunları karşısında tarafsızım” diyordu. Sen kanunları yapan kurumun başındasın, nasıl tarafsız olursun? Meclis kanun yapıyor, anayasa yapıyor. Meclis Başkanı diyor ki; “Ben orada tarafsızım, anayasanın yanında diyelim, kanunun yanında diyelim.” Kanunsuzlarla kanun arasında tarafsızlık yapıyorum… Yapamazsın, yapamayacaksın. Yıkılıp gideceksin orada.
Peki, Perinçek ve Vatan Partisi, geçmişte yoğun eleştiriler yaptığı Kılıçdaroğlu’ndan yana neden taraf şu an? Bakın şöyle; tarihin içinde mevzilenme olmaz. Mesela diyelim Stalin, II. Dünya Savaşı’nın öncesinde kalktı, çok büyük bir akıl yaptı; Hitler’le bir saldırmazlık paktı imzaladı. Neden? Çünkü Münih Sözleşmesi ile meşhur 1938 yılında İngiltere ve Fransa güya bir kumpas yaptılar; Hitler’i Sovyetler’in üzerine sürmek için Münih Anlaşması’nı yaptılar. Dediler ki Hitler’e: “Sen git Rusya’nın üzerine saldır.” Stalin buna ne yaptı? Hitler’e dedi ki: “Gel, bir saldırmazlık paktı yapalım; sen bana saldırma, ne yaparsan yap.” Hitler bir yerde döndü, Belçika üzerinden Fransa’ya girdi, Londra’yı bombaladı. Ama daha sonra ne oldu? 1941 yılı Haziran ayında Hitler döndü, Batı’daki işlerini yaptıktan sonra Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Şimdi orada dün saldırmazlık paktı yapmıştı, yeni bir durum ortaya çıktı.
Veya daha Türkiye’den örnek verelim. Biz Rus Çarlığı ile 1700’lerden beri, 2-3 yüzyıldır savaşıyoruz, değil mi? Rusya’da devrim oldu, Lenin geldi; Rusya ile savaşı bıraktık. Lenin ile beraber olduk ve devrimimizi yaptık, Kurtuluş Savaşı’nı yaptık. Şimdi sen Atatürk’e şunu diyebilir misin: “Daha 1917 yılına kadar Rusya bizim düşmanımızdı, Karadeniz’den gelip İstanbul’u alacaktı. Sen Bitlis Cephesi’nde komutanken, 1916 yılında Rusya ile savaşıyordun, şimdi gelmişsin Rusya ile dost oluyorsun.” Tarihte mevzilenilmez, bugün mevzilenilir. Bugün dostun kim, bugün düşmanın kim? Dün Rusya ile savaşıyordun, onun için Rusya’da devrim oldu, senin tarafına geçti; o zaman onlar senin dostun. Bunun gibi.
Şimdi burada Kılıçdaroğlu, yani mazideki çelişkiler temelinde veya eleştiriler temelinde cepheler kuramazsın. Çünkü o cepheler geçmişte kalmış, hayatta yoklar. Biz bugün diyelim Otlukbeli Savaşı cephesine giremeyiz; Fatih Sultan Mehmet’in Uzun Hasan’la yaptığı Otlukbeli Savaşı’nda yer alamayız. Çaldıran Savaşı’nda da cepheye giremeyiz; Yavuz Sultan Selim tarafında mı gireceğiz, Şah İsmail tarafında mı gireceğiz? O cepheler arkada kaldı. Yani tarihsel cephelerin içinde durarak bugünün sorunlarını çözemezsin. Bunlar komik iddialar.
Sayın Perinçek, şimdi tekrar dış politikaya dönmek istiyorum. İlginç seçimlerden biri vardı. Siz sık sık Batı’nın ve Atlantik sistemin krizlerini anlatıyorsunuz ama Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde geçenlerde geçici üyelik seçimleri yapıldı. Örneğin Asya-Pasifik grubunda Kırgızistan ile Filipinler yarıştı. Ama en önemlisi Batı Avrupa koltuğu için yapılan seçimlerdi. Portekiz 134 oy, Türkiye 131 oy, Almanya ise 104 oy aldı. Yani Almanya yıllar sonra belki ilk kez… Tabii Almanya’da da çok tepki var, Batı politikalarının bittiğine dair. Bu tabloyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, Batı kaybediyor. Şimdi Almanya ile Portekiz arasında; Portekiz, Avrupa’nın yoksulu, emekçisi; kapitalizmin Amerika’dan sonraki en büyük devleti olan Almanya’yı Birleşmiş Milletler’de yeniyor. Sayın Cumhurbaşkanımız “Dünya beşten büyüktür” diyordu ya, işte dünya beşten büyükmüş. Mesela burada görüyoruz, o Güvenlik Konseyi’nde olan Amerika, İngiltere, Fransa; onların Birleşmiş Milletler’e hükmettiği dönem arkada kaldı. Onlar Almanya’yı seçtiremiyorlar. Portekiz’i kim seçiyor? Avrupa’dan birini seçmen lazım; gidiyorsun Avrupa’nın en yoksul, en çok bize benzeyenini seçiyorsun. Veyahut Asya’da Kırgızistan gibi 4,5 milyonluk bir ülkeyi seçiyorsun. Filipinler gibi Amerika’nın kontrolünde olan bir ülkeyi değil, Orta Asya’nın Kırgızistan’ını seçiyorsun. Dolayısıyla dünyada Batı her yerde kaybediyor, Birleşmiş Milletler’de de kaybediyor. Bu bakımdan çok önemliydi bu seçimler.
Filipinler bir Asya ülkesi ama Asya’dan birini seçecek; Amerika’nın kontrol ettiğini değil de Rusya ve Çin’in dostu olan Kırgızistan’ı seçiyor. Tabii Kırgızların da müthiş gelenekleri var; büyük yazarları Cengiz Aytmatovlar vesaire… Bir de köklerinde ta Cengiz Han’a kadar gidiyor.
Sayın Perinçek, bu haftaki süremizin sonuna geldik. Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı şahlandı, oraya doğru gidiyoruz. Haftanın kitabı olarak; herkes Nusret Senem’in “Genelkurmay’da Eşref Bitlis Dosyası”nı okusun. Bir de Adnan Akfırat’ın kitabını koyalım; oradaki her şey belgedir. Muhsin Yazıcıoğlu suikastinin bütün ipuçları orada var. O bakımdan bu kitapları öneriyoruz. Müzik olarak da Nesimi’nin meşhur “Sığmazam” şiiri; Sami Yusuf bunu çok güzel bestelemiş. Hakikaten beni çok heyecanlandırıyor. “Dünyaya sığmazam…” Artık emekçiler, dünya milletleri, dünya halkları dünyaya sığmıyor. Yeni bir dünya kuruluyor ve o eski dünyaya sığmıyor.
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, her hafta olduğu gibi Çıkış Yolu’nda dünya ve Türkiye gündemini değerlendirdik. Sayın Doğu Perinçek sorularımızı yanıtladı. Bir de Sayın Güngör Bayburt’un “Sihirli Pabuçlar” çalışmasını selamlıyoruz; 40 küsur yıldır Türkiye’de devlet desteği olmadan bir bale okulunu yaşatıyor. İstanbul’da düzenlediği uluslararası bale festivalinin (Bosporus Bale Festivali) yedincisi yapılıyor, bu Türkiye için bir gurur kaynağıdır. İzleyicilerimize sunulacak bu oyunları izlemelerini öneriyoruz. Bu sözlerle yayınımızı bitiriyoruz ve Sami Yusuf’un “Sığmazam” şarkısıyla sizleri baş başa bırakıyoruz. Herkese iyi akşamlar.

