İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli ulusal kanal izleyicileri ve ulusal radyo dinleyicileri, bir Çıkış Yolu programıyla daha sizlerle birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek bizlerle birlikte, hoş geldiniz efendim. Aydınlık Gazetesi Haber Müdürü Özlem Konur Usta da bizlerle, siz de hoş geldiniz. Kısa bir reklam aramız var; reklamdan sonra programımıza sorularımızla başlayabiliriz.
Evet değerli izleyenler, kısa bir reklamın ardından Çıkış Yolu’na başlıyoruz. Gündem yoğun, hızla bir giriş yapalım. İlk soruyu size bırakalım Sayın Konur Usta.
Bu hafta Aydınlık’ın manşetleri çok tartışıldı. İstanbul Üniversitesi’nde 20’yi aşkın çocuğumuza yapılan cinsiyetsizleştirme müdahaleleri, tıbbi müdahaleler kamuoyunda geniş yer buldu. Bir kısmına ergenlik baskılayıcı uygulanmış, bir kısmına karşı cinsin hormonları verilmiş. Yedi kadar çocuğun ses telleri ve yüzüne kadınsılaştırma ameliyatı uygulanmış, memeleri alınmış.
Erkek çocukların göğüslerini alıp, kız çocuklarına ise göğüs büyütme operasyonu yapıyorlar. Şimdi burada üç gündür ciddi bir tartışma var. Kimi bunu bilim olarak savunuyor, kimi özgürlük olarak görüyor. Siz ne diyeceksiniz?
***
Şimdi bakın, geldiğimiz nokta şu bakımdan çok önemli: İstanbul Sözleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti; maalesef AK Parti yönetiminde, Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve MHP’nin de katılımıyla bu sözleşmeye dâhil edilmişti. Böylece LGBT’yi meşrulaştıran bir sözleşmeye Türkiye girmiş oldu.
Pratikte devlet kurumları bu işin başına geçti. Bugüne kadar LGBT, sanki toplumun içinden sivil toplum talepleriymiş gibi lanse ediliyordu. Fakat şimdi, tıpkı Amerika ve Avrupa’daki gibi, doğrudan devlet kurumları bu çürümenin başını çekmeye başladı. İstanbul Sözleşmesi meclis tarafından kabul edildiğinde, bir tek Vatan Partisi bunun emperyalizm tarafından dayatılan bir yozlaşma olduğunu savunuyordu. Neyse ki Vatan Partisi’nin önderliğindeki mücadele ile Türkiye, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden ayrıldı.
Fakat bakın şimdi ne oluyor? Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, birtakım tıbbi müdahalelerle insanlarımızın cinsiyetlerini değiştirmeye kalkıyorlar. Yani dünyaya erkek olarak geleni kadın, kadın olarak geleni erkek yapma girişimi… Bu iş artık sivil toplum düzleminden çıktı; devlet kurumlarının bu suça ortak olduğu bir aşamaya geldik.
Bu eşcinsellik olayı; Roma ve Yunan köleci toplumlarına kadar uzanan, yukarıdan aşağıya yayılan bir kültürel dayatmadır. O dönemlerde tanrılarını eşcinsel yaparak, bunu ideolojik ve kültürel bir olay olarak topluma indirmişlerdi. Şimdi de emperyalizmin çürüme döneminde, Amerika ve Avrupa’daki büyük emperyalist devletler, insanların cinsiyetini değiştirme operasyonlarında başı çekiyorlar. Bu durum, İstanbul Tıp Fakültesi aracılığıyla Türkiye’ye de sıçradı.
Bu bir facia ve karşılaştığımız tehdidin ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Tıp Fakültesi Dekanlığı’nın soruşturma açtığını öğrendim, bu soruşturmanın peşini bırakmayacağız. Kendi vücuduyla kavgalı hale getirilen, doğal cinsiyetinden uzaklaştırılan çocuklarımıza yapılanlar, sadece kültürel bir tecavüz değil, aynı zamanda ağır bir suçtur.
Peki, buna bilim denilebilir mi? Bilim, insanın kromozom gerçeğini kabul etmektir. Bir insanın hücrelerinde Y kromozomu varsa o erkektir. Doğal yapısıyla kavga eden bir bilime bilim denmez; olsa olsa üfürükçülük olur. Eşcinsellik, biyolojik bir zorunluluk değil, ideolojik ve kültürel olarak dayatılan bir tercihtir. İnsanlara “doğa belirlemiyor, siz seçiyorsunuz” diyerek büyük bir yalan empoze ediyorlar.
Asıl soru şu: Bunu niye yapıyorlar? Batı toplumları, intihara ve şiddete yönelen bir gençlik yaratıyor. Alman Robert Koch Enstitüsü’nün araştırmalarına göre, eşcinseller arasında intihar, şiddet, uyuşturucu ve alkolizm eğilimi diğer gruplara göre katbekat fazla. Yani bir toplumu, geleceğini kuracak olan gençliği yok ederek intihara sürüklüyorlar. Türk Devleti’ne de soruyoruz: Üniversiteleriniz ve hastaneleriniz, insanların doğal cinsiyetlerini bozan bu operasyonlara nasıl alet oluyor?
***
Türk Ceza Kanunu’nda 18 yaşın altındaki çocuklara yönelik bu tür müdahaleler için yeni bir tanıma ihtiyaç var mı, diye sorarsanız; mevcut kanunlarımızda insan vücudunun bütünlüğünü korumaya yönelik maddeler zaten mevcuttur. Bir insanın bacağını rızası olsa dahi kesemezsiniz, göğsünü de kesemezsiniz. Bu bir suçtur. Amerika’da ünlüler üzerinden yaygınlaştırılan bu akım, insan vücudunun bütünlüğüne karşı işlenmiş ağır bir saldırıdır.
***
Bir sonraki konuya geçelim. 7 milyon memuru ve memur emeklisini ilgilendiren toplu sözleşme süreci ve belediyelerdeki işçi eylemleri… Türkiye bir hareketlenme yaşıyor. Bu, beklenen bir durum. Ekonomi çok sancılı ve derin bir krize girdi. Halkın taleplerine cevap vermeyen ekonomik süreçler, ağır bir geçim sıkıntısı yarattı. İzmir’den Gaziantep’e kadar çeşitli yerlerde işçi mücadeleleri görüyoruz. Türkiye’nin geleceği bakımından bu hareketlilik sağlıklıdır; çünkü boyun eğen, teslim olan bir halk Türkiye halkı olamaz. Türkiye halkı ağır bir halktır; ama kalktı mı da tam kalkar. Büyük mücadele gelenekleri olan bir toplumuz. Bu toplum, 1989-90 işçi baharını yaşadı, özelleştirmelere karşı büyük mücadeleler verdi. Daha evvel 1975’te 15-16 Haziran Büyük İşçi Hareketi yaşandı. Türkiye, dünyadaki en güçlü işçi hareketlerinin olduğu bir ülkedir. Ekonomik gidişatın yarattığı büyük sıkıntılar, tabii ki eylem düzlemine yansıyacaktı. Vatan Partisi olarak bütün bu eylemlerde halkın haklı taleplerinin yanındayız, emekçilerimizle beraberiz. Bu duruşumuz, Türkiye’nin bir çıkış yolu üretmesine hizmet ediyor; çünkü bu halk hareketleri sonuç itibarıyla bu sistemin sonunu getirecek siyasi hareketlere doğru evriliyor.
Ekonomik düzlemde başlayan bu hareketler, ücret artışları yaşansa bile enflasyon ve kira artışları daima önde gittiği için toplumun kazanılan hakları koruyamamasına neden oluyor. Ekonomi, krizin arkasında koşuyor ama yetişemiyor ve yaşam koşulları gittikçe olumsuzlaşıyor. Tabii bunun üzerine toplumda siyasi sorgulamalar başlıyor. Bu sistemde memurlara, çalışanlara, işçilere, esnafa, zanaatkâra, hatta milli sanayicilere çözüm, rahat, huzur, umut, çocuklarımıza eğitim ve soframıza bereket yok. Bu kanaatler gittikçe kuvvetleniyor. Dolayısıyla bu hareketler, sistemi sorgulayan düzlemlere doğru gelişiyor.
Çıkış yolu nerede? Çıkış yolu Vatan Partisi’nin üretim devrimindedir. Türkiye ancak üreterek halkın taleplerine cevap verebilir. Halk eğitim istiyor, güvenli bir şekilde gıdasını almak, kültür, iyi bir barınma ve modern bir ev istiyor; tüm bu talepler sonuç itibarıyla ekonomi ve üretimle ilgilidir. Maaşları ne kadar artırırsak artıralım, üretimi artıramıyorsak fiyatları yükseltmekten başka bir şey yapmış olmayız. Huzurun, mutluluğun ve çağdaş yaşamın biricik kaynağı, üretimi artırmak ve artan üretimi halk arasında adil bir şekilde paylaştırmaktır.
Son dönemde çözüm arayan halk, kapımızı sık sık çalıyor. İl yöneticilerimizin her gün karşılaştığı olay bu. Çeşitli taleplerini çözmek için bize başvuruyorlar ve çalışmalarımızın en büyük kısmını buna hasrediyoruz. Mesela en son Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesi, Karaözü köyünde olduğu gibi… Genel Sekreterimiz, Örgütlenme Bürosu Başkanımız Savaş Oruç ve Meltem Ayvalı kardeşimiz oradaydı. Köydeki su sorununu Vatan Partisi olarak sahiplendik ve köylülerin bir kısmı partimize üye oldu. Vatan Partisi bu şekilde halkın mücadeleleri içerisinde örgütlenerek büyüyor.
İnsanlara “Sorununuzu çözeriz ama partiye üye olun” gibi bir pazarlığımız kesinlikle yok. Ancak sorunları çözdüğümüzde, topluma sunduğumuz programı da anlatıyoruz. Köklü çözüm, Türkiye’nin üretim devrimini başarması ve ürettiği değerleri hakça paylaşmasıdır. Bunun programı; tasarruf etmek, tasarrufu yatırıma yönlendirmek, istihdam yaratarak insanları üretim süreçlerine sokmaktır. Türkiye’de bugün üreticilerin hükümeti yok. 1980’den sonra Turgut Özal ile başlayan; Türkiye’nin kapısını dünyaya açan, borçlanmaya dayalı, ithalat odaklı bir düzen kuruldu. Bu program Türkiye’yi 500 milyar dolarlık büyük bir borç batağına sürükledi, üretimi daralttı ve bir darboğaza soktu.
Türkiye’de iki sistem çarpışıyor. Biri 1980’de kurulan borçlanma ekonomisi; diğeri ise Atatürk döneminde uygulanan, 1930-40 yılları arasında Türkiye’yi dünyanın en hızlı gelişen iki ülkesinden biri yapan, halkçı, devletçi ve üretici ekonomi. 1980’de uygulanan program ancak bir darbenin sopasıyla, yani 12 Eylül ile yürütülebilirdi. Turgut Özal’ın takipçisi olduğunu söyleyenler, aslında bu Amerikancı darbe sisteminin de takipçileridir.
Bu ekonomik sistem; sıcak para komisyoncularını, dolar ve borsa vurguncularını, tarikat rantçılarını ve bankaları besledi. Geçen yıl faiz gelirleri %366 arttı; yani millet faize çalışıyor. Türk milleti olarak cebimizdeki kredi kartından banka kredisine kadar her aşamada faize çalışıyoruz. Kaynaklar üreticiye değil, vücuttaki kanı emen dört sülüğe gidiyor. Türkiye artık bu sülükleri koparıp atma aşamasına, yani bir üretim devrimi ile sistem değişikliğine gelmiştir. Vatan Partisi’nin “3 yıl kiralar dondurulsun” önerisi gibi çözümler artık halka mal oluyor.
Dışımızdaki muhalefet ise Atlantik sistemine bağımlı oldukları için bu sistemin bir parçasıdır. Mevcut iktidar ve muhalefet, Türkiye’yi bu açmaza sürükleyen sisteme karşı değiller; sadece “bu çarkı biz çevirelim, biz nemalanalım” diyorlar. Çankaya’daki kurultay görüntüleri veya CHP’ye yakın medya organlarındaki krizler, bu sistemin ve besledikleri yapıların nasıl bir bunalım içerisinde olduğunu gösteriyor. Sistem, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte baş aşağı gidiyor. Çözüm, üreticilerin milli hükümetidir. Millet İttifakı’nın diğer bileşenleri arasında, mesela CHP ve İYİ Parti arasında son dönemde ciddi çekişmeler yaşandı. Dağılıyorlar; Millet İttifakı diye bir şey kalmadı. Altılı Masa dağılıyor. Yani Atlantik sistemi Türkiye’de krize girdi. Yalnız AK Parti ve MHP değil, yalnız iktidar değil; iktidarı ve muhalefetiyle sistem derin bir krize girdi. Sistem sorgulanıyor, sistem batıyor, sistem içinde çözümler tükendi. Dolayısıyla toplum hem iktidardan hem muhalefetten şikâyetçi, yakınıyor ve onlara karşı soğuyor.
CHP ve İYİ Parti arasındaki bu ayrışma devam ederken MHP’den de İYİ Parti’ye bir çağrı geldi. Sayın Devlet Bahçeli’nin bir çağrısı oldu. Diyor ki: “Çağırdık dönmediniz yuvaya, yerel iktidarda komşu olalım, ülke hayrına.” 10 Ağustos’ta bir çağrı gönderdi. Sonra 11 Ağustos Cuma günü İYİ Parti buna ret anlamına gelen bir cevap verdi.
Ardından tekrar MHP’den bir açıklama geldi: “İP’in geçmişi ve siyasi birikimi olmadığı için bir parti geleneği de yoktur. İlk ciddi depremde yıkılacak çürük bir bina halindeki İP çatı olamaz, çatırdar.” Şimdi bakın, Milliyetçi Hareket Partisi’nden bir süre önce kendi bağrından; genel başkan yardımcıları, genel sekreterleri, milletvekilleri, yani MHP’den daha büyük bir parça Amerika tarafından koparıldı. Yani bir Amerika operasyonuyla MHP’nin içinden Meral Akşener önderliğinde bir grup kopartıldı ve götürüldü; CHP üzerinden PKK’nın yanına oturtuldu. Bu bir Amerika operasyonuydu. Şimdi Milliyetçi Hareket Partisi de kendinden giden o kuvvetler ve o taban MHP’nin eski tabanı olduğu için oraya bir hamle yaptı: “Gelin, tekrar bize katılın” şeklinde.
Tabii İYİ Parti’deki durum… Yani üçüncü bir ittifaktan ziyade bir Türkiye cephesine çağrı gibi mi algıladınız? MHP’ye çağrıydı. Zaten çağrı çok açık. “Gelin tekrar Milliyetçi Hareket Partisi’ne dönün” diyor, “Sizin partiniz burasıydı” diyor. Yani o, MHP açısından doğru bir siyaset. Yani kendinden gidenlerin içinde bir bunalım var, o da onlara bir çıkış yolu gösteriyor. “Tekrar eski yuvanıza dönün” diyor. Ama tabii İYİ Parti’nin lider takımı için Amerika’nın bunu kabul etmesi mümkün değil. Çünkü Amerika bunu kabul etmez. Yani İYİ Parti yönetimi tamamen ipleri Amerika’nın elinde olan bir grup. Ta başından da söyledik; Meral Akşener bir Gladio kraliçesidir. Mazisi zaten Gladio görevlileri. Başından beri Genelkurmay’a kulak yerleştirmek, Genelkurmay’ı Amerika ve İsrail hesabına dinlemek… Ondan sonra FETÖ komplosu, tertibi öncesinde Emniyet İstihbaratı’nın başına İçişleri Bakanı olarak o FETÖ’cüleri getirip yerleştirmek hep Meral Akşener’in marifetleriydi. Bunlar Gladio işlemleriydi. Meral Akşener doğrudan doğruya o FETÖ darbesinin hazırlanmasında, FETÖ tertibinin ve FETÖ’nün Türkiye’ye karşı yaptığı Ergenekon, Balyoz tertiplerinin hazırlanmasında başrollerde olan bir isimdi.
Şimdi yine muhalefet içerisinde bir parti; az önce sizin söylediğiniz Millet İttifakı etrafında toplanan irili ufaklı, kendini sol diye tarif eden bir yapı… Zannediyorum TİP için söylediniz. Mesela gazeteci Bahar Feyzan, muhalif bir isim diyebiliriz, TİP’in seçim yoluna CHP’den aldığı 30 milyon TL ile çıktığını söyledi. Daha sonra TİP bir açıklama yaptı, “Bu iftiradır, suç duyurusunda bulunacağız” dedi. Ardından Bahar Feyzan da “Bütün harcamaları görmüş olursunuz, iyi olur suç duyurusunda bulunduğunuz” dedi. Nasıl buluyorsunuz bunu?
Yani TİP’e yakışıyor bu. Türkiye İşçi Partisi… Ben Türkiye İşçi Partisi’nin 1960’lardaki üyesiyim. Bugün Vatan Partisi’nde Türkiye İşçi Partisi’nin çok sayıda üyesi var. Başka bir partide de yok zaten. Yani 1960’lardaki Türkiye İşçi Partisi üyelerinden yaşayanların ve siyasette kalanların hepsi Vatan Partisi’nde. Türkiye İşçi Partisi bizim partimiz; zaten bir süre de adımız İşçi Partisi’ydi. Şimdiki Türkiye İşçi Partisi’nde 1960’ların İşçi Partisi’nden olan bir kişi bile yok. Alakası yok. Bu bir hırsızlık olayı, TİP adının onlar tarafından kullanılması. O TİP’in, Türkiye İşçi Partisi’yle, onun geleneğiyle, onun mücadelesiyle hiçbir ilgisi yok. Çünkü Türkiye İşçi Partisi neydi? NATO’ya karşı, Amerika’ya karşı, Mehmet Ali Aybar’ın liderliğinde bir partiydi. Bunlar ise NATO’cu. NATO ile ilgili oylama oldu, NATO’ya karşı oy vermediler. Bunlar PKK’nın kuyrukçusu. Tamamen PKK’nın partisi olan HDP’nin gölgesi altında seçime, parlamentoya sokuldular. Bunlar PKK’nın mebusları. TİP’le müple ilgisi yok. O bakımdan onların CHP’den, dolayısıyla Amerika’dan 30 milyon lira falan alması onlara yakışan bir olay. Yani PKK’nın güdümünde olan, onun gölgesi ve şemsiyesi altında olan, liderleri onun tarafından belirlenen bir parti; CHP’den de 30 milyon alır, Amerika’dan da alır, İsrail’den de alır. Çünkü görevlerini oralardan alıyorlar. Türkiye solunu bölme görevini ve emperyalizme hizmet görevini Amerika, İsrail gibi merkezlerden aldıkları için 30 milyonun da onlara gitmesi… Rakam 30 mudur, 20 midir, 40 mıdır bilemem ama bu olay yerine oturuyor. Feyzan Hanım’ın yaptığı haber benim için bir sürpriz değil; belki de bambaşka haberleri de arkasından getirecek bir olay.
Şimdi muhalefet içerisinde bu bunalım devam ederken bir anket yayınlandı. Metropol’ün anketinde çarpıcı bir sonuç var. Vatandaşa “Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde verdiğiniz oydan dolayı pişmanlık duyuyor musunuz?” diye soruyorlar. Daha seçim geçeli iki ay olmuş. “Evet, duyuyorum” diyenlerin oranı yüzde 22,4.
Valla şimdi bakın, 50 milyon oy kullanıldığını varsayarsak, bu 15 milyonluk bir seçmen kitlesi demek. Daha iki ay evvel yapılan bir seçimde kullandığı oydan pişman. İki aday vardı: Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan ve karşısında Kemal Kılıçdaroğlu. Yani birisi Atlantik sisteminin iktidarı, öbürü Atlantik sisteminin muhalefeti. Demek ki Atlantik sistemine verilen oyların 15 milyonu şu anda pişman. Bu da sistemden kaçışı gösteriyor. İki ay çok kısa bir zaman. Hem AK Parti’den çözülmeyi ve kaçışı gösteriyor hem de Cumhuriyet Halk Partisi’nden ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veren İYİ Parti’den… 15 milyon insanın pişman olması, bu insanların sistem dışına doğru çıktığını gösteriyor.
En çok Zafer Partisi’ne oy verenler Cumhurbaşkanlığı tercihinden pişmanlar, HDP ardından geliyor. Bakın; AK Parti’nin yüzde 22’si pişman, CHP’nin yüzde 20 civarı, MHP’nin yüzde 20’si, İYİ Parti’nin yüzde 24’ü, HDP’nin yüzde 26’sı pişman. Demek ki PKK’ya oy veren 4 vatandaştan bir tanesi pişman. Zafer Partisi’nde ise yüzde 37 pişman. Bu, Zafer Partisi’nin baş aşağı gittiğini gösteren bir olay. İşte Türkiye İşçi Partisi’nin de yüzde 20’si, yani beşte biri pişman. Bu şekilde seçmen sayısı olarak baktığımızda 15 milyona yakın vatandaşımız pişman. Bu kadar hızlı… Bakın, bu seçimden önce birtakım anketler yayınlıyorduk. Orada “Hiçbiri” diyenler vardı, seçimde o oran bayağı yükselmişti. O “Hiçbiri” diyenler bu seçimde oy kullandılar ama şimdi pişman olarak ortaya çıktılar.
Bu veriler sistemin çözüldüğünü ve vatandaşın bu sistemin dışına çıkmaya başladığını gösteriyor. Çünkü karşımızda sistemin iki büyük partisi var: AK Parti ve CHP. Ancak burada yalnız iki parti yok; AK Parti’ye oy veren MHP’liler, diğer partiler var; CHP’ye, Kılıçdaroğlu’na oy verenler var, İYİ Parti, Zafer Partisi… Bunların hepsinin içinde aşağı yukarı aynı oranlarda pişmanlık var. “Hayır, pişman değilim” diyenlerin oranı yüzde 72 olsa da iki ay gibi kısa bir sürede bu kadar pişmanlık görülmesi dünyada az rastlanan bir durum. Devrime giden ülkelerde, sistemin hızla sorgulandığı ülkelerde olur bu. Bir ayda dört seçmenden biri pişman oldu.
Bu kararın temelinde ne olabilir? Ekonomik nedenler mi, yoksa başka bir şey mi? İnsanlar AK Parti’den bir şeyler bekleyerek oy veriyor ama Mehmet Şimşek Londra kapılarına, New York kapılarına koşunca “Ya burada bir çözüm yok” diyor. CHP’ye bakıyor, orada herkes birbirine girmiş, ahlak yok, herkes birbirinin ayağına çelme takıyor; beraberlik yok, arkadaşlık yok. “Ya bunlar mı Türkiye’yi yönetecek?” diye soruyor. Mustafa Kemal’in etrafındaki insanlar böyle miydi? Türkiye’yi kurtaracak insanlar; Hz. Muhammed’in etrafındaki insanlar, devrim yapan ülkelerdeki o devrimci partilerin etrafındaki insanlar hiç CHP’deki, İYİ Parti’deki veya AK Parti’deki insanlara benziyor mu? Özellikle muhalefet içerisinde bütün partilerde tamamen bir kargaşa var. Disiplin yok, ortak bir irade yok, bir umut yok, bir dava yok. Sadece menfaat grupları ve ahlaksızlık var.
(Reklam arası sonrası)
Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Geçtiğimiz bölümde en son Metropol’ün anketini konuşmuştuk, ona bir ekiniz var mı?
Metropol’ün anketini tekrar edelim: Her iki ay içerisinde dört seçmenden biri verdiği oydan pişman. Kime? Tayyip Erdoğan’a ve Kılıçdaroğlu’na. Yani sistemin iki büyük partisine. Dolayısıyla sistemdeki kriz çok hızlı derinleşiyor. Halk kopuyor, kaçıyor; sistemin büyük partilerinden uzaklaşıyor ve sistem dışı çözümler arıyor. Çünkü iki ay çok kısa bir zaman.
Şimdi bir hafta içinde yapılan iki toplantı var: Birincisi, “Birinci Uluslararası Bağımsız Çerkezya Konferansı” adıyla Üsküdar’da yapıldı. Diğeri de Meryem Ana’nın Göğe Yükseliş Günü ayinleri kapsamında Sümela’da yapıldı. Bu ayini Fener Rum Patriği yönetti. Bu onuncusu yapılıyor, 2010 yılından beri devam ediyor. İki toplantı da tartışmalara sebep oldu. Siz nasıl değerlendirirsiniz?
Bakın, Sümela güzel, tarihi bir eser, yurdumuzun büyük kültürel varlığının bir parçası. Ama Trabzon’da Hristiyan mı var ki Sümela’da ayin yapılıyor? Bu tamamen siyasi, ideolojik bir olay. Dinlere hoşgörüyle veya ülkemizde yaşayan Hristiyanların ibadet hürriyetiyle ilgili bir olay değil. Zaten Bartolomeos ve Fener Rum Patrikhanesi başrolde olunca, bu doğrudan doğruya dünya çapında Fener Patrikhanesi’ni ekümenik yapma projesinin bir parçasıdır ve bağrımızda gerçekleşiyor. Hükümeti çok sert bir şekilde eleştiriyoruz; bunlara izin vermemek lazım. Bunlar hem Lozan Antlaşması’na hem Türkiye’deki ibadet hürriyeti anlayışına aykırı; doğrudan doğruya Türkiye’nin bölünmesine ve Amerikan emperyalizminin yıkıcı faaliyetlerine hizmet ediyor. Patrikhane, Rum Patrikhanesi Yunanistan’a falan da bağlı değildir; doğrudan doğruya Amerika güdümlüdür.
Çerkezya olayı da çok vahim. Sonuç itibariyle bizim dostumuz kim? Rusya. Sen Rusya’da “Çerkezya” diye bir devleti savunan başıbozuk grupları Üsküdar’da topluyorsun. Peki, Rusya’da bir Kürdistan toplantısı yapılsa veya bir Pontus Cumhuriyeti toplantısı yapılsa bunu nasıl karşılarız? Rusya bize nasıl güvenecek? Rusya toprakları üzerinde “Çerkezya” diye bir devlet kurma faaliyetine Üsküdar’da izin veriyorsunuz. Çin ayrılıkçıları da bu toplantıda. Çin bölücüleri, Rusya bölücüleri… Ondan sonra Türkiye, Amerikan emperyalizmine karşı mücadelede kime kendini güvenilir bir ülke olarak kabul ettirecek? Rusya’da, Çin’de Kürdistan, Pontus, Kapadokya bağımsızlık toplantıları olsa biz ne deriz? Çok vahim bir tablo. Aslında bu iki olay da—Sümela’daki ayin olsun, Çerkezya adı verilen toplantı olsun—hepsi aynı cepheden, Amerika ve İsrail merkezli, Türkiye’ye yönelik dünya ölçeğindeki tertibin içinde oynanan rollerdir. Sümela 2010’da, açılım döneminde başlamıştı. Sümela Manastırı bizim tarihimizin bir parçası, tamam ama orada yapılan bir dini tören değil, bir gösteri, bir yıkıcı faaliyettir. Hem Türkiye’ye karşı hem de dostumuz olan Rusya Federasyonu’na karşı. Bunlar da hükümetin çok ciddi, ağır hataları. Türk kanunlarına göre bu faaliyetlerin yapılmaması gerekir. Yani valilikler, İstanbul Valiliği olsun, Trabzon Valiliği olsun, bundan sorumludur. Ama ben valiliklerin kendi başlarına karar vermediklerini de çok iyi biliyorum; hükümete soruyorlar, onlar da “yap” diyor. Bu da hükümetin, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunmada kararlı duramadığını gösteren örneklerden.
Evet, Sayın Başkan, Cumhuriyet’in 100. yılına geliyoruz. Önümüzdeki dönem kutlayacağız. Cumhuriyet ne? Devrim. Cumhuriyet bir devrim; padişahlıktan, saltanattan çıkıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Meclis toplandı, Cumhuriyet o zaman fiilen kuruldu. 29 Ekim 1923’te de adı ilan edildi. Zaten Atatürk de hep konuşmalarında, “Biz Cumhuriyet’i 23 Nisan 1920’de fiilen kurduk, 29 Ekim 1923’te de ilan ettik” der. Cumhuriyet, yakın tarihimizin en büyük devrimidir. Saltanatı yıktık, padişahlığı yıktık; halkın hakimiyeti anlamına gelen cumhuriyeti kurduk.
Şimdi Türkiye yine bir devrim sürecine girdi. Cumhuriyet’in 100. yılında, bugünkü sloganımız yine devrim. Biz Vatan Partisi olarak Cumhuriyet’in 100. yılında “yine devrim” diyoruz. Aynı 1920’lerin başındaki veya 1908 devrimiyle başlayan o büyük devrimci süreç gibi, 30’lara kadar devam eden o döneme benzer bir sürece girdik. Türkiye, Türk devrimini tamamlama ve son vuruşunu yapma sürecine girmiştir. Bir üretim devrimiyle Türkiye, Türk devrimini tamamlayacak. 100. yılı, o Cumhuriyet’in devrimci coşkusuyla selamlıyoruz. Cumhuriyet’te demir yolları yaptık, fabrikalar kurduk; bunların hepsi devrimdir. Fabrikalardan da önemlisi, o demir yollarını ve fabrikaları inşa eden iradedir. Vatan Partisi olarak 100. yıl dönümüne, “Cumhuriyet’te biz devrim yaptık ve Türkiye yine sorunlarını devrimlerle çözecek” kararıyla giriyoruz.
Haftanın kitabı ve haftanın müziğine gelecek olursak; toplantımıza İstanbul Üniversitesi’ndeki o faciayla, insanların cinsiyetine tıbbi müdahalelerle yönlendirme yapmaya çalışan ve bireyleri kendi vücutlarıyla kavgalı hale getiren konuyla başladık. Benim “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” adlı bir kitabım var. Bu kitap, dünya ölçeğinde yeni bir tez getiriyor ve mücadelenin bilgiyle yönetilmesi gerektiğini savunuyor. Eşcinselliğin bir yabancılaşma türü olduğu, bu kitapta dünyada ilk kez öne sürülüyor. Emperyalist, kapitalist sistemde insan nasıl üretime ve topluma yabancılaşıyorsa, şimdi de insanı kendi cinsiyetine yabancılaştıran yeni bir tür ortaya çıkarıldı. Erkek erkek olmakla, kadın kadın olmakla kavga ettiriliyor; bu bir dayatmadır. Kitabın kapağındaki eski Yunan’dan kalma kabartma beni çok etkilemişti. İki erkek arasındaki ilişki ve mahzun duran kadın figürü, kırık bir heykelin parçaları gibi bugün anlamlı bir hale gelmiş. Bu kitabı, konuyla ilgilenen bütün yurttaşlarımıza hararetle öneriyorum; Kaynak Yayınları’ndan çıktı.
Müzik olarak da Sarpel Özcan arkadaşımızı saygıyla anıyoruz. O büyük bir müzisyendi. Onun “Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini” oyunu için yaptığı bir çalışma vardı. Bugün de bir halk hareketi coşmaya başladı, onunla bağlantılı olarak bu eseri anıyoruz. Sayın Başkan, teşekkür ederiz. Bütün Ulusal Kanal izleyicilerine ve toplumumuza diyoruz ki: Türkiye aydınlıklara gidiyor ama hepimizin emeğiyle o aydınlıklara kavuşacağız. Türkiye devrimci bir döneme giriyor.
(Programdan görüntüler eşliğinde):
Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini. Diyanet, yargıçlar ve savcılar; hepsi halka karşıdır. Kanunlar, yönetmelikler, bütün kararlar; hepsi halka karşıdır. Dergiler, gazeteler, bütün yayınlar; hepsi halka karşıdır. Bunların hiçbiri onları kurtarmayacak. Panserler, kelepçeler, bütün silahlar; hepsi halka karşıdır. Zindanlar, tutukevleri, işkence evleri; hepsi halka karşıdır. Borsalar, şirketler ve iktidarlar; hepsi halka karşıdır. Bunların hiçbiri onları kurtarmayacak. Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini!

