Evet, tekrar iyi akşamlar. Sayın Genel Başkan, Türkiye’nin bir numaralı konusu ekonomi. Son dönemde herkesin sabahtan akşama kadar konuştuğu tek konu haline geldi. Merkez Bankası’nın politika faizini %25 yükseltmesinin ticarete, sanayiye ve toplamda üretime ne etkisi olacak? Dilerseniz böyle başlayalım.
Bütün izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Şunu söyleyelim; bu sadece bir faiz artırma meselesi değil. Tabii bu, 1980’lerden beri uygulanan ekonomi politikasının bir sonucu; o politika bunu gerektiriyor. Ancak bu politika iflas etti. 1980’de Turgut Özal’la başlayan, yalnız onunla da değil, Kenan Evren ile 12 Eylül sopasıyla hayata geçirilen dünya ekonomisiyle bütünleşme programı artık sürdürülemez.
Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, vesayet rejimlerine ve darbelere karşı olduğunu belirterek “darbe anayasalarıyla Türkiye yönetilemez” diyor; fakat kendisi o darbelerin ekonomi programını sürdürüyor. Yakın dönemde bu programın iflas ettiğini bizzat kendileri de söylüyordu. Özellikle 2016-2017’de, Sayın Berat Albayrak Hazine ve Maliye Bakanı iken bu programın sürdürülemez hale geldiği ifade edilmişti. Peki, neden bu programa geri dönüldü? Çünkü mevcut yönetimin birikimleri, programları ve dayandıkları sınıfsal temel, bu programdan kurtulmaya müsait değil. Zaten Tayyip Erdoğan’ı iktidara taşıyan da bu 1980 programıydı.
1996 Eylül ayında, Aydınlık gazetesi olarak kapaktan “Tayyip Erdoğan başbakan, Abdullah Gül dışişleri bakanı olacak” diye manşet atmıştık. Biz bunu o dönem Rand Corporation’ın raporlarından okumuştuk. Türkiye bu konuyu önemsememiş ama biz kapak yapmıştık. Hakikaten Ecevit hükümetleri bertaraf edildi ve 2002’de AK Parti, o programı uygulamak üzere iktidara getirildi. Hemen ardından, 2004 Şubat’ında Sayın Tayyip Erdoğan, Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında Diyarbakır’ı “merkez ve yıldız” yapacağını açıkladı. Bir Amerikan projesinde Diyarbakır’ı merkez yapmak, aslında Kürdistan’ın merkezi yapmak demektir. Ekonomide atılan bu adımlar, benzer siyasi tavizlere yol açan bütünlüklü bir programın parçasıdır.
2014’te Silivri duvarını yıkmamızla o program tökezlemeye başladı. 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başlattığı harekatlarla Türkiye ayağa kalktı; Kürdistan projesine, Ermeni açılımına ve Batı’nın ekonomi dayatmalarına karşı milli güçler ağırlığını koydu. Sayın Tayyip Erdoğan da bu milli güçlerin arkasından sürüklendi. FETÖ darbesinin yerle bir edildiği süreci Sakarya Savaşı’na benzetiyorum çünkü Ankara’yı kurtardık. Ancak AK Parti’nin karakterinde, sınıfsal dayanaklarında ve programında bir yetersizlik, bocalama ve sürekli zikzaklar var. Amerika Birleşik Devletleri tarafından iktidara getirilmiş olsa da, bu partinin tabanı, lider kadrosu içindeki vatanseverler ve üretici sınıflar, Amerika güdümündeki tepe yönetimiyle sürekli bir çelişki halindedir.
Şu an ekonomi konusunda seçim öncesinde bir hesap yaptılar; Amerika’yı karşılarına almayı ve devrimi göze alamadılar. Türkiye ekonomisini kurtarmak, üretim ekonomisi kurmak ve hayat pahalılığını bitirmek istiyorsak, devrimden başka bir yol yoktur. Sistem içinde bir çözüm kalmamıştır. Örneğin kiralar konusunda köklü devrimci çözüm, iktidarın 5 yıl içinde herkese insanca yaşayabileceği konutları sağlamasıdır. Vatan Partisi’nin önerdiği gibi, geçiş sürecinde kiraları dondurmak gibi önlemler alınabilir. Ancak asıl çözüm, Türkiye’nin emekçisinin alın teriyle yaratılan ve büyük para babaları tarafından yurt dışına kaçırılan 500 milyar doların ülkeye geri getirilip yatırım sermayesine dönüştürülmesidir.
Sistem içi çırpınmalarla, yani Londra bankalarının kapısını çalarak çözüm üretilemez. Sayın Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanlığı sistemini “sorunları hızla çözecek güçlü otorite” vaadiyle getirdi ama şimdi alınan kararlarda “zorunda kaldık” diyerek yine sistemin içinde sıkışıyor.
Son olarak, çözüm popülist taleplerde değil, adalet ilkesindedir. Şeyhoğlu Mustafa’nın 1401’de kaleme aldığı “Kenzül Kübera ve Mehekkül Ulema” eserinde vurguladığı gibi; “Hak mı halk mı?” ayrımında adaletli ve halktan yana olanı seçmek gerekir. Bugün ev sahipleri veya başka kesimler şunu istiyor diye değil, milletin selametinin gerektirdiği üretim odaklı çözümleri uygulamak zorundayız. Türkiye çok zengin kaynaklara sahip bir ülkedir; ancak bu kaynaklar şu an halkçı bir yönetimin kontrolünde olmadığı için heba edilmektedir. Türkiye’de devrimci, halkçı bir yönetim olsa; Türkiye’nin alın terini ve tasarruflarını planlı, kamucu bir ekonomiyle halk için yatırıma yöneltse Türkiye büyük ataklar yapar. Bakın, biz Türkiye’nin son 15-20 yılda yaptığı tasarrufu dışarıdan kurtarıp buraya tekrar yatırım sermayesi olarak getirmeye çalışıyoruz. Türkiye tasarruf yapabiliyor. Türkiye’de tasarruf oranı %20’lerin üzerine çıktı; o 500 milyar doları hesaba kattığımızda, Türkiye’nin tüketime değil, üretim fazlası olarak tasarrufa ayırdığı büyük imkânların olduğu ortaya çıkıyor. Banka kârları da bir tasarruftur. Hükümet bunu gelir vergisini artırarak bir nebze yapmaya çalıştı ama çok cüzi bir miktar belirledi.
İtalya Başbakanı son günlerde bankaların kazançlarına önemli vergiler getirdi. Ekonomi dayattığı zaman bu tür kararlar, Batı’nın büyük sermaye ekonomilerinde, emperyalist ekonomilerde bile alınıyor. Bu kararlar sahibini bekliyor. Bu kararlara sahip çıkacak ve hayata geçirecek hükümeti Türkiye’nin başına getirecek bir halkı davet ediyoruz.
“Peki, sizin çözümleriniz memur maaşlarını nasıl etkiler?” sorusuna gelince: Memur maaşlarının, çiftçi gelirlerinin ve bütün halkın refahının artmasının tek bir cevabı vardır: Daha fazla üretmek. Daha fazla üretmeden hükümetin maaşlara zam yapması, orta çiftçiye destek vermesi enflasyonu artırmaktan ve işçiye, memura verdiğini geri almaktan başka sonuç yaratmaz. Refahı artırmanın yolu üretimi artırmaktan ve artan üretimi adil bir şekilde emekle paylaşmaktan geçer.
Türkiye bugün bir yol ayrımına gelmiştir: Ya üretim devrimi ya iflas ve perişanlık. Bugün Türkiye’de bir yangın ve perişanlık dönemine doğru gidiş başlamıştır. Herkes, AK Partililer de dâhil olmak üzere bu yönetimle bir çıkmaza girildiğini görüyor. Bu yönetim, ne dış politikada ne güvenlikte ne de ekonomide bu sürecin altından kalkabilecek yeteneğe sahiptir.
Vatan Partisi olarak Rusya, Çin, İran ve komşu devletlerle ilişkileri sıkılaştırmak için temas halindeyiz. Uluslararası İlişkiler Bürosu İran masamızdan Daşar Karadağ, İran yönetiminin davetlisi olarak çok çeşitli temaslarda bulundu. Geylani bölgesinde birçok yatırım olanağı var; İranlılar Türk girişimcileri davet ediyor. İran’a yatırım yapmak isteyenler Vatan Partisi üzerinden bize ulaşabilirler. Daşar Karadağ’ın raporundaki en önemli nokta şuydu: Türkiye ve İran, bütün dünyayı dolaşmalarına rağmen birbirlerinin ülkesine gitmiyorlar. Hâlbuki Türkiye’nin de İran’ın da buna ihtiyacı var. Türkiye’nin yaptırımlara boyun eğerek İran’a sırtını dönmesi büyük yanlıştır. İran; Rusya, Azerbaycan ve Cezayir ile birlikte enerji güvenliğimizi sağlayabileceğimiz başlıca ülkelerden biridir. Doları aracı kullanmadan, takas yoluyla ticaret yapabiliriz.
Ayrıca 9-11 Eylül tarihlerinde Rusya’da, Vladivostok’ta düzenlenecek olan Doğu Ekonomi Forumu’na Vatan Partisi’ni temsilen Genel Başkan Yardımcımız Ethem Sancak ve Rusya temsilcimiz Mehmet Perinçek katılacaklar. Önümüzdeki dönemde Vatan Partisi’nin İran, Rusya ve Çin ile yoğun ilişkileri olacak. Ancak Türkiye’de bu potansiyeli kazanabilecek bir iktidar yok.
Sayın Hakan Fidan’ın Ukrayna ziyareti ve Kırım ile ilgili açıklamaları tartışıldı. Kırım’da karşı karşıya gelen Ukrayna ile Rusya değil, Amerika ile Rusya’dır. Sayın Fidan’ın “Kırım işgal altındadır” gibi sözleri, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de savunulmasında güvenilmez bir noktada olduğumuzu gösterir. Eğer Karadeniz cephesinde Rusya’nın karşısında, Amerika’nın yanında yer alırsanız, Doğu Akdeniz’de de Yunanistan’ın yanında yer alırsınız. Türkiye’yi tehdit eden kim? Amerika, İsrail ve Yunanistan. Bütün cephelerde tehdit aynı eksenlidir. Dışişleri Bakanı “Ukrayna’nın yanındayız” diyerek denge politikasını terk etti. Bu, batıdan umduğunu bulamayanların çaresizliğidir. Bu siyasetle Kıbrıs’ı da savunamazsınız. Türkiye’nin Batı ile birlikte olması, Ege’de de Amerika ve Yunanistan ile birlikte olması demektir.
Suriye’nin kuzeyinde de Türkiye; İran, Rusya ve Suriye ile birlikte PKK terör örgütüne karşı bir beraberlik sağlayamıyor. Tayyip Erdoğan yönetimi, Türkiye’nin vatanını ve devletini savunan stratejik bir karar alabilmiş değil. Atlantik’in yanında mı, mazlumlar dünyasının yanında mı olduğu konusunda bocalıyor. Hatta Atlantik’e iyice meyleden bir tavra girdiler. BRICS toplandı; Mısır, İran, Suudi Arabistan, Körfez Emirlikleri alındı ama Türkiye yok. Çünkü Atlantik’e boyun eğiyorlar.
Köln’de dikilen “soykırım anıtı” meselesine gelince; zayıf Türkiye’nin üzerine gelmek için bir mevzi oluşturdular. Vatan Partisi olarak bunun kalkması için mücadelemizi yürütüyoruz. Biz bu konuyu kökten çözdük. AİHM’in Perinçek-İsviçre ve Ali Mercan-İsviçre davalarında aldığı kararlar, 1915 olaylarının “soykırım” olmadığını ve “yalan olduğunu söylemenin” ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu tescil etmiştir. Alman hükümeti ve parlamentosu, hiçbir mahkeme kararı olmaksızın soykırıma hükmedemez. Biz bu hukuki üstünlüğümüzü kullanıyoruz, ancak Türkiye hükümeti bu kararları kullanmıyor.
Çanakkale’deki gençlik kampına gelirsek; gençlere Türkiye’nin o büyük birikimine bağlılığı ve bir davaya adanmayı anlatıyoruz. Vatan Partisi’nin gençlik damarının kuvvetli olmasının nedeni, gençlerin kendilerini halka adamış olmalarıdır. Kampta beni en çok etkileyen, çadırda kalan ve zorluklar içinde davasına sarılan o gençlerdir. Son kepçeyi de kendisine koyuyor; yani fedakârlıkları paylaşan halkla birlikte, aynı zahmetlerin içinde olan bir yönetim geleneği. Biz onu oturtuyoruz. Türkiye gençliğinin içinden de bir öncü kesime; halkla fedakârlığı paylaşmak, zahmetleri paylaşmak ve gerekirse büyük davalar için canımızı, kanımızı verebilme anlayışını aşılıyoruz. Bu kamplar esas olarak gençlerimize bunu kavratıyor.
Genç arkadaşlarımızla kamplardaki eğitimlerde bir araya geldik. Tabii yine gördüm; mesela eğitim sırasında rüşvet bahsi açıldı. “İçinizde yarın Türkiye’yi yönetirken rüşvet alacak kimse var mı?” diye sordum. Tabii ki kimse “ben varım” demez. Ama arkasından şu bilinci verdik: Evet, bizim içimizden de yozlaşanlar, çürüyenler, yeminini çiğneyenler çıkabilir; nitekim Türk devriminin, Rus devriminin ve Çin devriminin içinden de çıktı. 1945’ten sonra Türk devrimini yapan partinin önderleri, Türkiye’yi Amerika’ya teslim etti. Dünya devrim tarihinden ve kendi tarihimizden aldığımız tüm bu derslerle özveriyi gençliğimizin liderlerine aşılıyoruz. Onlar da kampın sonunda bize birer kitap hediye edip “dersinizi çalışın” diyorlar. Samet Başkan süreci çok güzel yönetiyordu, Öncü Gençlik’in yeni başkanına başarılar diliyoruz.
Sayın Genel Başkan, son sorum 30 Ağustos’la ilgili. Tam bahsettiğiniz gençlik kampında verdiğiniz o faziletlerin ayağa kalktığı bir süreçtir 30 Ağustos Zaferi.
30 Ağustos; devrimci bir ordunun, devrimci bir hükümetin ve devrimci bir meclisin zaferidir. Bunun altını çizmemiz lazım. Eğer 23 Nisan 1920’de Ankara’da o hükümeti kurmasaydık, o meclisin ordusunu inşa etmeseydik 30 Ağustos zaferini kazanamazdık. Yani devrimci hükümetten bağımsız olarak, onu unutturarak, üstünü kapatarak “Türk Silahlı Kuvvetleri şöyle kazandı, ordumuz şöyle kahraman” demekle olmaz. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Eylül’de verdiği emir şudur: “Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” Bakınız, burada “Türk orduları” değil, “Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları” deniliyor. Padişah’ın veya İstanbul’un ordusu değil; köylünün, halkın, yani Anadolu’nun ve Trakya’nın ordusu.
İkincisi, bu zaferi hangi hükümet kazandı? O zaman dünyada devrimci olan ülkelerle iş birliği yapan; yani Sovyet Rusya ile, İngiliz sömürgeciliğine karşı savaşan Afganistan ile, Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesi verenlerle beraber olan bir hükümet kazandı. Kocatepe’de Mustafa Kemal Paşa’nın olduğu fotoğrafta, arkasında duran komutanın kafasında kalpak yoktur, Rus komutanlarının şapkası vardır. O gün savaşı kaybetsek, bizim komutanlarımızla birlikte Rus komutanlar da ölecekti; onlar cephe kardeşidir.
Buradan şuraya geleceğim: Bugün Sayın Tayyip Erdoğan’ın ve Sayın Hakan Fidan’ın, Ukrayna ile beraber hareket eden politikalarıyla 30 Ağustos zaferi kazanılamaz. Dünya cepheleşmesinde Türkiye’nin yanında olacak Rusya’ya, İran’a, Çin’e, mazlumlar dünyasına sırtını dönüp Amerika’nın önünde boyun eğen siyasetlerle bu zafer sürdürülemez. Bu yüzden hükümetin çıkmaza girdiğini söylüyoruz. 30 Ağustos; sadece medyada kahraman şehitlerimizi anan minnettarlık nutuklarıyla kutlanamaz. 30 Ağustos’u kutlamak istiyorsan, devrimci bir hükümetin olacak ve dünya cepheleşmesinde anti-emperyalist, devrimci ülkelerle beraber olacaksın. 30 Ağustos budur.
Kitap önerilerime gelince; Mehmet Perinçek’in Rus arşivlerine girerek hazırladığı, “Atatürk’ün Sovyetler ile Görüşmeleri” adlı çok kıymetli bir eseri var. 1920’lerden 1938’e kadar, çok gizli Rus arşivlerinden çıkarttığı 30’a yakın görüşme zabtı bulunuyor. Bunu okumadan Cumhuriyet tarihini ve Kurtuluş Savaşı’nı yazamazsınız. Ayrıca o dönemin Sovyet Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov’un, Ilgın manevralarına da katıldığı süreci anlattığı “Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları” kitabını da mutlaka öneriyorum. Bu iki kitap, o dönemdeki beraberliği anlamak için çok önemlidir. Hakimiyet-i Milliye gazetesinin başyazılarını da hatırlatalım; İstiklal Savaşı’nı hangi ideolojiyle kazandığımızı anlamak için onları okumak gerekir.

