Geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasarrufundaydı. Türk milletinin mahşere çıktığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır da birleşmek; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Epey gecikmiş bir merhaba, yolumuz uzadı. “Çıkış Yolu” programına tekrar başlamış bulunuyoruz. Bir de yakın bir ara oldu efendim. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bugün gündemimiz de yoğun, hazırlığımız da var; hiç merak etmeyiniz. Sayın Genel Başkanım, sizi sorusuz bırakmayacağımdan… Terleteceğinizi söyleyecektiniz herhalde, onu demek istemedim, gözünüz korkmasın diye. Neyse, biraz karıştırdık. Hoş geldiniz.
Hoş bulduk.
Şimdi, aşağı yukarı bir ay oldu değil mi programı yapmayalı? O kadar oldu mu? Siz Ankara’da Genel Yayın Yönetmenimiz Çağdaş Cengiz’le bir halka açık program yaptınız. Ondan sonra seyahatleriniz vardı; İngiltere’ye gittiniz. Sonra gelir gelmez Isparta, Burdur, Antalya… Acaba hangisine vurgu yapmam lazım? Isparta, Burdur ama Antalya’ya mı? Tatile mi gittiniz yoksa şeye mi gittiniz?
Yok. Antalya’da da, Isparta’da da, Burdur’da da bulundum.
Antalya’ya gittiniz ve tatil yapmadınız mı?
Tatil geçti, arkada kaldı. Biz yazın yüzüyoruz. Tatil deyince yüzmeyi mi anlıyorsunuz? Benim tatilim yüzmektir.
Anladım. Bizim tatilimiz Şule Perinçek’le yüzmek. İngiltere dört buçuk saat miydi, dört saat miydi aşağı yukarı?
Yok, üç saat.
Üç saat on beş dakika mı?
Öyle bir şey. Üç buçuğa yakın. Biraz hızlanmış uçaklar benim zamanıma göre. Ben eskiden gider gelirdim İngiltere’ye.
İngiltere seyahatiniz nasıl geçti?
Güzel, çok güzel. Hem orada partili taraftarlarla buluştunuz hem de Dışişleri Bakanlığı’nda bir görüşmeniz olduğunu biliyorum. Ayrıntıları sormayacağım.
Evet, isterseniz girersiniz. Anlatılacak fazla bir şey yok.
Anladım. Sorarsınız, konuştururuz. Yok, girmeyeceğim. Çünkü gündemimiz o kadar yoğun ki. Şimdi, Süper Lig’le ilgili bir şey soracaktım, ondan da vazgeçeceğim.
Niye?
Bir bilgi yarışması yapacaktım sizinle. Takip ediyor musunuz, etmiyor musunuz diye merak ediyorum. Bu haftaki maçların sonuçlarını biliyor musunuz?
Tabii.
Birinci, ikinci, üçüncü takımları söyler misiniz?
Birinci Galatasaray, ikinci Beşiktaş, üçüncü Başakşehir.
Yoksa Başakşehir ile… Ben de bilmiyorum, takip edemeyeceğim yani. Birinci Galatasaray; Başakşehir ile Beşiktaş’ın puanları aynı, averaj ile sanıyorum Beşiktaş daha iyi. Evet, ikinci Beşiktaş.
Ben onu bilmiyordum, ben Başakşehir zannediyordum. Başakşehir bu hafta 4-1 yenildi Alanyaspor’a. Galatasaray maçını izlediniz mi?
Maalesef. Galatasaray maçında Antalya Havaalanı’ndaydım, izleyemedim.
Ya televizyondan ya da stadyumdan izlerdiniz.
Stada artık eskisi gibi gidemiyorum ama televizyondan izlemeyi seviyorum.
Bu hafta sevimsiz bir maç var.
Niye sevimsiz olsun?
Sevimsiz… Saraçoğlu’na gidiyor.
Ben Galatasaraylıyım. Tamam, mesele yok o zaman, çok sevimli olacak.
Ben bugün bir gazete başlığı gördüm; 18 yıldır ya da 18 maçtır Galatasaray, Saraçoğlu’nda yani Fenerbahçe’nin sahasında kazanamıyor.
Türkiye’de artık arkada olan hiçbir şey önümüzde olmayacak. Olağanüstü bir döneme girdik ve bütün çözümler olağanüstü olacak. Galatasaray da buna uyabilir. Ben nasıl oynadığını bilmiyorum Galatasaray’ın.
Umut veriyor mu?
İyi, iyi. Umut verici, güzel oynuyor. Yani iyi bir takım kurdular. Benim tahminim gelecek yıl Avrupa’da Galatasaray bayağı parlayacak. Belki de Türkiye’nin bugüne kadar Avrupa’da aldığı en iyi sonucu alacak, Avrupa şampiyonu bile olabilir. Bu Galatasaray 1-2 takviye ile Avrupa şampiyonu olabilir. Ben bazen Türk futbolcu var mı diye bakıyorum, o acı. Üç veya en fazla dört oluyor. Aslında tam tersi olması lazım. Milli takım nasıl korunacak? Üçten fazla yabancı olmamalı. Yani Türkiye’deki gençlerimizin büyümesine ve gelişmesine çok engel olan bir sistem kuruluyor.
Bu haftaki skor tahmininiz? Fenerbahçe-Galatasaray…
3-1 Galatasaray galip.
Çok iddialı bir skor. Peki, ben yönetmenimizden ricada bulunacağım. Mevlüt Çavuşoğlu bugün Moskova’da bir açıklama yaptı. Gerçi bu yönde daha önce de bir takım açıklamalar olmuştu ama Washington’daki heyetler arası görüşmelerin sonucuna ilişkin bana göre sürpriz. Ben anlaşma beklemiyordum. Ama yine de “anlaşma” kelimesini tırnak içine almayı tercih ediyorum. İhtiyatlıyım o konuda. “Anlaştık” dedi; Münbiç’ten YPG çekilecek, Türk ordusuyla Amerikalı askerler bölgede güvenliği sağlayacak, YPG’nin çekilmesini de biz denetleyeceğiz dedi bir. İkincisi, aynı modeli gelişmelere göre Fırat’ın doğusunda uygulayacağız dedi. Önce haber merkezimizin kısa bir haberi var, onu izleyelim.
(Haber videosu)
Bir dakika. Sorum şu, hemen girmeyiniz. AKP’de ben çok böyle heveskarlık görüyorum Amerika ile anlaşmaya, uzlaşmaya. Taktik bir şey mi? Gerçek bir arayış mı?
Şimdi heveskarlıktan önce… Amerika Birleşik Devletleri’nin bunu izleyicilerimize gösterelim. Arkadaşlar verecek onu.
Siz buna cevap veriyorsunuz ama böyle bir giriş yaptınız.
Evet, bu cevabı Amerika Savunma Bakanlığı veriyor Mevlüt Çavuşoğlu’na. Mevlüt Çavuşoğlu’nu yalanlıyor. Bu nedir efendim?
Şimdi, Amerika Birleşik Devletleri Pentagon denen meşhur Savunma Bakanlığı’nın… Siz bana verirseniz ben anlatayım.
Tutarsanız. Bütçesi. Resmi. Kanun bu yani.
Ben burada Amerika Birleşik Devletleri’nin bir kanununu gösteriyorum. Askeri harcamaların bölümünü aldınız. Burada zaten Savunma Bakanlığı bütçesi bu. Bir kere, 200 ila 400 dolar; YPG/PKK teröristlerinin her birine maaş bağladıklarını söylüyor. Ama bunun artık bir kıymeti kalmadı. Esas kıymetli olan; bakın bu bütçe Şubat 2018 tarihini taşıyor ve önümüzdeki yıla ilişkin. Bütçeler nedir? Devletlerin uygulamalarının parasal kaynaklarını gösterir. Yani devlet bir karar verir, “şunu yapacağım” der; bütçede o yapılacak işin parasal kaynaklarını, giderlerini gösterir. Şimdi burada Amerika Birleşik Devletleri’nin aldığı karar şu: Oradaki 30 bin kişilik PKK-YPG ordusunu…
Bir dakika duralım. Daha önce Amerika bir açıklama yapmıştı, “bir sınır ordusu kuracağım” demişti. Suriye-Türkiye, Suriye-Irak sınırlarına yerleşecek bunlar demişti. 30 bin kişi olarak açıklamıştı. Sonra dil sürçmesi diye bunu geri almışlardı.
Hayır efendim, dil sürçmesi falan değil. Bakın, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı bütçesini gösteriyorum. Bu yeni, Şubat ayında yapılan bütçe. İki hafta önce. Önümüzdeki yıla ait bütçe ve 2019’un hedeflerini gösteriyor. 30 bini artırmışlar, 65 bine çıkartmışlar. 65 bin kişilik bir ordu… “Yapmayacağım” diyordu, yapıyorlar. “65 bin kişilik bir ordu kuruyorum” diyor, “30 bini 65 bine çıkarıyorum” diyor. İkincisi, 50 milyon civarında bir kaynak ayrılmışken bunu 110 milyonun üzerine çıkarıyorlar.
500 milyon diye bir rakam vardı, o neydi? Burada yok o.
O zaman o Suriye’deki toplam bütçe, PKK’ya ayırdıkları bütçe olabilir. Evet, bu tamamen PKK artı birtakım yobaz örgütlerine; yani Türkiye-Suriye sınırında kurulan bölgesel güce ayırdıkları kaynak. Bazı isimleri değiştirmişler. Mesela? Bakın, 30 binden 65 bine çıkıyor. Şu anda 10 bin kişiye maaş verirken, bundan sonra 65 bin kişiye maaş vereceğiz diyor. “Sınır gücü” diyordu, şimdi “iç güvenlik gücü” diye değiştiriyor adını. Burada insanların yanılmaması lazım. Eski adı sınır gücüydü ve 30 bin kişiydi, şimdi iç güvenlik gücü olarak tanımlıyor ve 65 bin kişiye çıkartıyor. Bunlar köşe yazısı değil, tahmin de değil, dedikodu değil. Burada Amerika Birleşik Devletleri’nin aldığı kararlar var.
Bakın, 2018 yılında 60 milyon dolar ayrılmışken PYD terör örgütüne, silah ve maaşlar desteği bütçesi; onu da 101,5 milyon dolara çıkartıyor. Yüzde 75-80’e yakın artış. Mesele şu; buna baktığımız zaman Amerika’nın böyle bir anlaşma yapmaya niyetli olmadığını, anlaşma yaptım dese bile uymayacağını görüyoruz. Yani Sayın Mevlüt Çavuşoğlu hem kendisini kandırıyor hem hükümeti kandırıyor.
Siz bunu gizli kaynaklardan mı aldınız?
Hayır efendim, bu herkesin internetten bulabileceği bir şey. Vatan Partisi ciddi bir parti, her şeyi takip ediyor. Bugün Mevlüt Çavuşoğlu bu beyanatı verdi; biz bugün Amerikan bütçesini çıkartarak bu beyanatın hiçbir değeri olmadığını, Türkiye’nin kandırıldığını söylüyoruz. Ve bu bütçe İngilizce; Türkçeye de çevirebilirler ama zahmet olmasın, biz Türkçesine de çevirerek hem Dışişleri Bakanlığı’na hem hükümete hem de Cumhurbaşkanlığı’na bu bütçeyi göndereceğiz.
Buradan çıkardığımız sonuç: AKP hükümetinin bundan haberi mi yok? Haberi var da mı böyle konuşuyor?
Haberi yoksa hükümet olmaz. Vatan Partisi bunu anında buluyor, işliyor. O zaman hükümet ne yapıyor? Hükümet bunları izlemeli.
Bilmediğini mi düşünüyorsunuz?
Ciddi değil. Devlet yönetmeyi bilmiyorlar. Devlet böyle yönetilmez. Gelip bir Amerika Dışişleri Bakanı, Türkiye’ye gelip “Merak etmeyin, biz Münbiç’i beraber kontrol edeceğiz, oradan YPG’yi çıkartacağız” dedikleri zaman, Vatan Partisi iktidarda olsa Amerikalı Dışişleri Bakanı’nın önüne bu bütçeyi koyar. “Arkadaş, sen neden bahsediyorsun? Bak, bütçenize göre 30 bin kişilik kuvveti 65 bine çıkartıyorsunuz, 50 milyon dolarlık gideri 100 milyonun üzerine çıkartıyorsunuz” der.
Amerika mı AKP hükümetini yanıltıyor, AKP hükümeti mi Türk milletini yanıltıyor?
AKP hükümeti Türk milletini yanıltıyor. Çünkü Sayın Mevlüt Çavuşoğlu Türkiye’den giderken uçakta bu sözleri söylüyor ama Moskova’daki toplantıda tamamen tersini söylüyor. Amerika Birleşik Devletleri’ne boyun eğmeyeceklerini ve kendilerini aldatamayacağını söylüyor. Türkiye kamuoyuna başka söylüyor, dünya kamuoyuna başka söylüyor.
Hedef, amaç?
Hedef yok, devlet yönetmeyi bilmiyorlar, şaşkınlar. Doğru dürüst bir amaçları, stratejileri yok; dayandıkları bilimsel araştırmalar ve gerçekler yok.
Şu strateji değil mi? Tayyip Bey’in sözleriyle; “Afrin’den Irak sınırına kadar terörü tasfiye edeceğiz.” Bu bir strateji değil mi?
Bence bu Türkiye’nin hedefi. Ama Mevlüt Çavuşoğlu’nun söyledikleri buna hiç uymuyor. Münbiç’te, Fırat’ın doğusuna gireceğiz, oraları alacağız… Bunları Amerika’ya rağmen yapabilirsiniz, Amerika ile birlikte yapamazsınız. Amerika Birleşik Devletleri’nin bir stratejisi var. Benim için de burada biraz sürpriz var; Trump’ın siyasetine göre bazı geri adımlar atması bekleniyordu. Amerika Batı Asya’da yenildi ve bir türlü PKK’yı terk edecek diye bekleniyordu. Fakat birdenbire bu bütçenin yapılması…
Amerika anlaşıyormuş gibi yapıyor. Bizimkiler de “evet” anlaşıyormuş gibi yapıp herkes kendi bildiğini mi okuyacak? Böyle bir yorum yapabilir miyiz?
Bu yorum yapılabilir. Türkiye kesinlikle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini temizleyecek. Bu Tayyip Erdoğan’ın iradesi değil, bu Türkiye’nin iradesidir. Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetemiyor; ama Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor ve yönetecek.
Amerika’nın PKK’dan vazgeçme ihtimali var mı yakın gelecekte?
Yenildiği için var. Amerika Batı Asya’da yenilince ne yapacak? PKK’nın hatırı için “inadım inat” mı diyecek? Amerika’nın seçeneği, bölge ülkeleriyle anlaşarak enerji hatlarının güvenliğini sağlamaktır. Ama Amerika’nın buradaki “ikinci İsrail” iddiası, Kürdistan projesi artık gerçekçi değil; bütün dünya bunu görüyor. Amerika bundan vazgeçmek zorunda. Vazgeçmemek için kendi askerlerini cepheye sürmesi gerekir ki, bu çok zor; daha ağır bir bozgunu göze almasıdır. O zaman Türkiye’yi tamamen kaybeder; Suriye, Irak, İran ve Rusya ile olan ittifakını pekiştirmiş olur. Dünya birdenbire devrimler sürecine girer. Türkiye’den başlayalım. Amerika’da bugün aslında beklenen, fakat yine de öneminden dolayı tırnak içinde “sürpriz” etkisi yaratan bir görevden alma ve görevlendirme oldu. Herkesin bildiği üzere Trump, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı görevden aldı ve yerine CIA Başkanı Mike Pompeo’yu getirdi. Siz böyle bir şey bekliyor muydunuz?
Ben beklemiyordum. Ancak bunun güncel gelişmelerle bağlantısı var mı? Elbette var. Ortada sadece bir bütçe meselesi yok, bu bütçenin arkasında bir siyaset var. O siyaset, Amerika Birleşik Devletleri’nin daha saldırgan bir çizgi izleyeceğini gösteriyor.
Önemli bir noktaya değindiniz: Neden sınır güçlerini 30 binden 65 bine çıkarıyorlar? Eğer kötü bir niyetiniz yoksa, 65 bin kişilik bir kuvvet resmi geçit yapmak için çok fazladır.
Trump’ın son güvenlik siyaset belgesinde, Amerika’nın kaybettiğini defalarca yazdığını görüyoruz. “Yenildik, dostlarımızı kaybettik” diyorlar. Zaten Trump’ın iktidara gelmesi bunun bir sonucu; Amerika yenildi ve şimdi kabuğuna çekiliyor. Savaş yanlısı olan Hillary Clinton’dı; Trump, ona karşı mevzilerin içinden gelmişti. Peki, şimdi neden onun politikalarını uyguluyor? Demek ki Trump ya Amerikan derin devletine yenildi ya da ona boyun eğiyor. Dışişleri Bakanı’nın değişmesi de buna işaret ediyor. Amerikan Savunma Bakanlığı bütçesi ve ardından Dışişleri Bakanının değişmesi birbirini doğrulayan gelişmeler. Bunları Türk hükümetinin dikkatle izlemesi lazım.
Sizin şahsi görüşünüzü merak ediyorum; Rex Tillerson’ın gitmesi ve Pompeo’nun gelmesi sizi sevindirdi mi, üzdü mü?
Ne sevindim ne üzüldüm. Tablo netleşiyor ve Türkiye’nin buna göre siyasetini belirlemesi lazım. Bunu Vatan Partisi başarır. Türkiye’nin bu süreçten kesin zaferle çıkacağını söyleyebilirim. Hükümetin artık ne kendini aldatmasına ne de Türk milletini aldatmasına imkan var. Tayyip Erdoğan yönetimine değil, Türkiye’ye, Vatan Partisi’ne ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güveniyorum. Tayyip Erdoğan yönetimi de bu dinamiklerin esiri olmaya mahkûmdur.
Yeni Dışişleri Bakanı Pompeo’nun eski CIA Başkanı olduğunu biliyoruz. İran Dışişleri Bakanı Zarif, 15 Temmuz FETÖ darbesini bastırdığı için Türk milletini kutlayan bir mesaj yayınlamıştı. Pompeo ise buna verdiği cevapta, “İran, ancak Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümeti kadar demokratiktir; her ikisi de İslamcı, totaliter bir diktatörlüktür” diyerek Türkiye karşıtı tutumunu ortaya koymuştur. Pompeo, Tillerson’a göre daha saldırgan ve ABD’nin bölgedeki varlığını koruma konusunda daha kararlı bir siyaseti temsil ediyor.
Trump bir taraftan Kuzey Kore lideriyle buluşacağını açıklayarak sürpriz yaparken, diğer taraftan daha önce eleştirdiği politikaları derinleştiriyor. Amerika, Çin’i Orta Doğu’dan kuşatacaktır çünkü Çin’in petrol ve doğal gaz kaynakları Arap-İran körfezindedir. 10 yıldır Amerika’nın Orta Doğu’dan Pasifik’e gideceğini dinlerim ama gitmedi. Aksine, bütçe ve Pompeo’nun gelişi, Amerika’nın bölgemizdeki PKK/PYD kuvvetlerini iki katına çıkarma kararında olduğunu gösteriyor. Bu, Türkiye açısından mutlaka hesaba katılması gereken bir durum.
Peki, Münbiç’te ne olur? Vatan Partisi hükümette olsa, Türkiye-Suriye iş birliği hızla askeri planda yürürlüğe girer ve Amerika’nın yapabileceği pek bir şey kalmaz. Suriye ile iş birliğini sağlamlaştırdığımızda Amerika düşünsün; buna karşı yapabileceği fazla bir şey yok.
Hükümetin öncelikli hatası, Suriye ile askeri iş birliğine girmeyi süratle geciktirmesi ve ertelemesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri sahada bunu yapıyor ama hükümetin “Beşar Esad katildir” söylemi, doğrudan İsrail’in hizmetindedir. İsrail, Golan Tepeleri’ni ele geçirmeye çalışırken Türkiye’nin Esad’ı tehdit etmesi, iki cephede mücadele etmek zorunda kalan Suriye Devleti’nin işini zorlaştırıyor ve bu tam da İsrail’in ekmeğine yağ sürüyor.
AKP hükümeti neden Suriye ile barışmıyor? Çünkü devlet aklı yok. Suriye ve Irak’ın kuzeyinden PKK’yı temizleme politikasında tutarlı ve kararlı bir tutum içinde değiller. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin Harekatı’ndaki başarısı ve Vatan Partisi’nin süreci arkadan itmesi, bu mecburiyeti dayatıyor. Dünyanın her yerinden, “Türkiye’de Vatan Partisi AKP iktidarını Batı aleyhtarı ve Amerika karşıtı bir siyasete itiyor” diye konuşuyorlar.
Kerkük örneğinde olduğu gibi, Türkiye Esad ile iş birliğine açıkça cesaret edebilseydi, Mehmetçiğin hiç kanı akmayabilirdi. Vatan Partisi hükümette olduğu zaman Kandil beyaz bayrak çeker; çünkü biz bölge ülkeleriyle, Rusya’yla, Çin’le ve diğerleriyle doğru ittifaklar kurup Amerika ve İsrail’in projelerini yerle bir ederiz.
Rahip Brunson iddianamesi üzerinden yürütülen “FETÖ takası” tartışmasına gelince; büyük bir devletin geleneğinde hukuku eğip bükmek, yargıyı alışveriş aracı olarak kullanmak yoktur. Bu, aşiret yöneten grupların yapacağı işlerdir. Fethullah Gülen bitmiş bir cesettir; zaten Türkiye toprağında ona yer yok. AKP, onu alacağımızı ümit ederek mi konuyu sıcak tutuyor, yoksa bir kargaşa mı yaratmak istiyor? Bunlar, iki adım ötesini göremeyenlerin yapacağı işler. Aynı hatayı Abdullah Öcalan’da da yaşadık; Suriye’nin kontrolündeyken Türkiye için bir tehdit değilken, Amerika’ya teslim edilerek Türkiye’nin başına bela edildi.
Afrin Harekatı’na gelince; Türk Silahlı Kuvvetleri dünya çapında askeri başarılar kazanıyor. Dünyadaki birçok ordu, Türk ordusunun bu harekatını gıptayla ve takdirle izliyor. Bu, dünyadaki önemli askeri tecrübelerden biri olarak tarihe geçiyor. Afrin’e baktığımız zaman askeri bakımdan öncelikle neyi görüyoruz? PKK’nın adım adım kuşatıldığını görüyoruz. Bütün savaşlarda, özellikle kale fetihlerinde uygulanan kuşatma taktiğine ve ikmal yollarının kesilmesine dikkat ediyoruz. Moralin çökertilmesi ve içeride kalkan olarak kullanılan sivil güçlerin orayı hızla terk etmesi hedefleniyor. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e girip oradaki terör örgütünü bastırması ve ezmesi için uygun koşullar yaratılıyor.
Aslında oraya girmeyebilir de, ben orada bir teslim olma durumu da bekliyorum. Siviller oradan boşaltılabilirse —ki kaçmaya başladılar— Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok daha kolay bir harekat yürütme şartları oluşuyor. Bu durum, oradaki PKK/YPG unsurlarının teslim olması için elverişli koşulları doğuruyor. Bu süreç PKK’nın teslim olmasıyla bitecektir. PKK’nın teslim olma şartının, Fırat’ın doğusuyla ilgili gelişmelere bağlı olduğunu düşünüyorum. Ancak buralarda bir moral çöküşü var; Afrin zaten Amerika açısından gözden çıkarılmıştı ve müdahil de olmadı. Oradaki başarısızlık ve bölgenin teslim olması diğer her tarafta etkili olacaktır.
PKK, morali yüksek bir örgüt değil; askeri başarısızlıklardan çok kolay etkilenecek bir yapı. Buna direnebilecek bir örgüt değil. Dikkat ederseniz cephe savaşı veremiyor, mevzi savaşı veremiyor. IŞİD karşısında da tutunamamıştır ancak mevzi savaşına girmiyor çünkü o yenilgi demektir. Köyler çok kolay ele geçiriliyor çünkü oradan kaçıyorlar; oralar savaşmadan düşüyor. PKK, cephe savaşına göre örgütlenmiş bir askeri güç değil.
IŞİD meselesine gelince; IŞİD’in tepesine Amerikan uçaklarından Rusya’sına, Türkiye’sinden Suriye’sine kadar herkes bindi. O koşullarda PKK’nın IŞİD’e karşı bir başarı kazandığı söylenemez. Bu yardımlar olmasaydı IŞİD çok daha sonuç alıcı bir noktaya yaklaşmıştı. Zaten dikkat ederseniz IŞİD ile PKK arasında ciddi bir çatışma olmadı. IŞİD’in boşalttığı yerleri PKK aldı; IŞİD adeta buraları PKK’ya armağan etti.
Gelelim İslam tartışmalarına. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 8 Mart Kadınlar Günü’nde bir konuşma yaptı. Önce o konuşmayı hatırlayalım:
*”Din adamı olarak ortaya çıkıp ne yazık ki kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup dinimizde kesinlikle yeri olmayan, kendine göre içtihatta bulunan kişiler çıkıyor. Bunları anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar ya da çok farklı bir dünyadalar. İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da acizler. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14-15 asır öncesinin hükümleriyle kalkıp bugün uygulayamazsınız. Birçok hoca efendi beni tefe koyup çalacak, o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”*
Şimdi şu soruları soralım: Bu, hesapsız bir çıkış mı yoksa hesaplı bir çıkış mı? Bence kesinlikle hesaplı bir çıkış. Çünkü bu çok cesur bir açıklama ve aklına geldiği için söylenmiş bir söz değil. Karşı tarafın kendisini tefe koyacağını bilerek tepkileri hesaba katıyor. “6. veya 7. yüzyılın hukuku bugün geçerli değildir” diyor. Bu, İslam’ın hükümlerinin 21. yüzyıla uyarlanması gerektiğini vurgulayan, deprem etkisi yaratan bir açıklama.
Neden önemlidir? Çünkü bu, “Allah ile aldatma” siyasetine vurulmuş ağır bir darbedir. Dinciliğin ve yobazlığın geldiği noktada, bu zihniyete teslim olarak Türkiye’yi yönetmek mümkün değildir. Erdoğan, kendi seçmen kitlesi içindeki şeriatçı azınlığa değil, AKP ile diğer partiler arasında gidip gelen, kararsız ve büyük olan kesime hitap ediyor. Türkiye’nin 14-15 asır öncesinin hükümleriyle yönetilemeyeceğini bilen büyük bir kitle var ve bu kesim, yapılan açıklamayla ferahlıyor.
Bu, sadece günü kurtarmaya yönelik bir “aspirin” değil, Türkiye’nin kültürel ikliminde derin sonuçları olacak bir bilinç sıçramasıdır. Muhafazakar kesimde, özellikle cemaat ve tarikat çevrelerinde “Yeni bir 28 Şubat süreci mi başlıyor?” şeklinde bir kaygı var. Nihayetinde Türkiye, devrim kanunlarının rehberliğinde modern bir devlet olarak yoluna devam etmelidir. 7. yüzyılın… Sormak istediğim şey şu; müsaade ederseniz bir tamamlayıcı söz söyleyeyim. Türkiye, 6-7. yüzyılın İslami hükümleriyle yönetilemez. Devrim kanunlarının özü budur. Tayyip Erdoğan burada devrim kanunlarının özünü ifade etmiş oldu. 6-7. yüzyılın “İslami” hükümleri demesi de çok ilginç. Sadece “6-7. yüzyılın hükümleri” demiyor; o dönemde Roma’da, Atina’da, Orta Asya’da veya başka coğrafyalarda farklı hükümler olabilirdi. Ancak Erdoğan, 6-7. yüzyılın İslami hükümleriyle Türkiye’nin yönetilemeyeceğini belirtiyor.
Erdoğan bir tür reform veya rönesans hareketine mi liderlik etmek istiyor? Geleceğe yönelik bu tür yorumlar yapmak istemiyorum ama Türkiye’nin geldiği noktada, dünkü çizgide artık yönetilemeyeceğini gördüğünü düşünüyorum. Türkiye bir senteze gidecek mi? Senteze falan gideceği yok. Neden sentez olsun? Türkiye’nin 19. yüzyıldan, 1830’lardan, 40’lardan başlayan bir dinamiği var. İslamcı camianın da ikna edilmesi gereken bir süreci var. Siyasi liderleri Tayyip Erdoğan bu açıklamayı yaptığı için ikna süreci kolaylaşabiliyor. Ancak İslamcı kesim içinde son derece katı, bağnazın ötesinde yobaz bir kitle var. O kesim bu açıklamayla ikna olmaz; aksine bu çizgiyi dinden çıkma ve kâfirlik olarak görür. Zaten görüyor da.
Erdoğan’ın ikinci günkü açıklamalarında bir dengeleme çabası vardı. Yönetmenimizden rica edelim, Sayın Erdoğan’ın o ikinci açıklaması hazırsa bir dinleyelim, sonra üzerine konuşalım.
*(Ses kaydı: İslam’ın son din olduğu asla değişmeyecek bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Biz buna böyle iman etmişiz. Allah’ın yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bize açıkça ifade ettiği hükümler, yani naslar asla değişmemiştir, değişmeyecektir. Dinimiz İslam ve kitabımız Kur’an-ı Kerim, Rabbimizin emri gereği kıyamete kadar caridir. Bu da dinimizin; bugüne kadar olduğu gibi, kıyamete kadar gelecek tüm toplumlar, yaşanacak tüm hadiseler ve ortaya çıkacak tüm yeni durumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir. Bu konularda asıl ön alması, tavır koyması gereken hocalarımızdır. O kadar ilahiyat fakültemiz var; ilahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ya sesleri çıkmıyor ya da sesleri duyulmuyor. Veya korkuyorlar. Niye korkuyorsunuz be kardeşim? İslam ilmiyle mücehhez olan bir ilim erbabı korkar mı? Çıkacaksınız, gerçek neyse söyleyeceksiniz. Hiç kimsenin Türkiye’ye böyle bir kafa karışıklığı yaşatmaya, dinimizi böylesine karikatürize etmeye hakkı yoktur. Biz bir dinde reform aramıyoruz. Böyle bir derdimiz de yok. Haddimize mi? Asla. Ama önüne gelenin kadınlarla, gençlerle, yaşlılarla ilgili ileri geri konuşmalarının İslam’a getirdiği lekeyi, gölgeyi görmezden gelemeyiz.)*
Açıklama uzun oldu ama önünü sonunu anlamak gerek. Bir dengeleme çabası var ancak Erdoğan sonuçta yine aynı görüşte ısrar ediyor. Şimdi şuradan başlayalım: 6-7. yüzyılın hükümleri nedir? Kur’an ve sünnet dışında o dönemde başka bir şey yok. “6-7. yüzyılın hükümleriyle yönetilemez” dediğiniz zaman, “o dönemde var olan İslami hükümlerle yönetilemez” demiş oluyorsunuz. Erdoğan, bunların tartışılmaz olduğunu söylerken aynı zamanda İslam’a dair bilgilerinin de yeterli olmadığı görülüyor. İlahiyat Fakültesi mezunu değil, İmam Hatip mezunu. Mesela “nas” ile hükümleri karıştırdı. Nas, dogmadır. İslam’ın nasları; “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu” yani tanıklığıdır. Nas budur.
Hükümler ise başka bir şeydir; miras, evlilik, boşanma, borçlar hukuku, ayni haklar gibi medeni ve özel hukuk konularını içerir. İslamcı camia bunları da nas kategorisinde görüyor olabilir ama ahkâm başka, nas başkadır. Erdoğan burada bir hücum yapıyor, aynı zamanda “Neden korkuyorsunuz?” diyerek cesaret çağrısında bulunuyor. Çağrı yaptığı adres ise akademi, yani ilahiyat fakülteleri. Hakikaten ilahiyat fakültelerimizde, İslam’ın tarihsel olduğunu savunan büyük bir birikim var. Ankara İlahiyat Fakültesi bu ekolün merkezidir; aklı önceleyen bir anlayışa sahiptir. 2006 yılında Marmara İlahiyat Fakültesi’ne Hz. Muhammed’le ilgili bir sunum yapmaya davet edilmiştim. Orada “Toprak Hattı” adında bir grup kurmuş, ufku açık, İslamiyet’in tarihsel olduğunu kabul eden hocalarla tanışmıştım. İstanbul’da da Ankara’da da bu görüşte olan çok yaygın bir kesim var.
Ancak naslar tarihsel değildir; onlar ezelden ebede dogmalardır. Hükümler ise tarihseldir ve hukuki kurallardır. Erdoğan, “Kur’an-ı Kerim’de bulunan hükümlerin güncellenmesi söz konusu değil” derken bir bilgisizlik ve kavram karmaşası yaşıyor. Kendisini buna mecbur hissediyor olabilir.
Size bir bilgi vereyim: Sayın Erdoğan 15 yıldır iktidarda olduğu için bu noktaya yeni geldiği varsayılabilir ama durum öyle değil. 1997 yılında, yani 28 Şubat’tan hemen önce, Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi” konulu uluslararası bir sempozyum düzenledi. Fazlur Rahman, 20. yüzyılın en önemli İslam alimlerinden biridir ve ahlak ile inanç dışındaki hükümlerin tarihsel olduğunu savunur. Miras, boşanma, cezalar gibi konularda güncelleme yapılması gerektiğini söyler. Bu yüzden Pakistan’da aforoz edilmiştir.
İşte kimsenin cesaret edemediği, Pakistanlı ulemanın kâfir ilan ettiği Fazlur Rahman adına Tayyip Erdoğan bir sempozyum düzenledi ve buna bir önsöz yazdı. Bu dünyada bir ilktir.
*(Ses kaydı: Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslam dünyasında olduğu kadar Batıda da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir. Fazlur Rahman’ı hararetle savunan öğrenciler olduğu gibi ona şiddetli muhalefet gösterenler de var. Fazlur Rahman her ne kadar din ve felsefenin ağır teolojik meseleleriyle uğraşmışsa da asıl amacı, bugünkü İslam dünyası için aktüel ve pratik sonuçlar çıkaracak bir çalışmanın somut örneklerini vermektir. Bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak Fazlur Rahman’ı eksen alan bir sempozyum düzenlememizin sebebi, bu projeyi tartışmaya değer bulmamızdır.)*
Yıl 1997, Tayyip Erdoğan’ın henüz bir iktidar tecrübesi yok. İslamcı camianın reddettiği bir düşünür hakkında böyle bir sempozyuma önderlik ediyor ve bu önsözü yazıyor. Bu durum, Erdoğan’ın o dönemde o tecrübeden etkilendiğini gösteriyor. 28 Şubat’ın özeti; “6-7. yüzyılın hükümleriyle bugünün dünyasında hukuk, ekonomi ve siyaset yapılamaz” demektir. Fazlur Rahman’ın fikirleri de büyük oranda buna işaret eder. Hukuk, güncelleşmeye mecburdur çünkü toplumları düzenler. Siz dünyayı ilahi fikirlerle değil, dünya gerçekleriyle yönetirsiniz. Sevgili izleyicilerimize bu tartışmalarla ilgili bilgi edinmek bağlamında şunu söyleyebilirim: Fazlurrahman’ın kitapları Türkçeye çevrildi. Özellikle temel eseri sayılan ve tarihselcilik hakkındaki görüşlerini açıklayan “İslam” adlı kitabı öne çıkıyor. Diğer kitapları da bunun açılımını ifade ediyor. “Ankara Okulu” diye bir yayın evi var; zannediyorum ki bu isim Ankara İlahiyat’ın pozisyonuna gönderme yapıyor. Merak eden ve araştırmak isteyen izleyicilerimiz bu kaynaklara başvurabilirler. Tekrar ediyorum; bunlar Fazlurrahman’ın görüşleridir. Meseleyi tam anlamıyla çözdüğü iddiasıyla değil, tartışma hakkında bilgi edinmek için temel kaynaklar oldukları için öneriyorum.
Cemalettin Afgani gibi isimler bu düşüncelerin öncülüdür. Onlar bir tecdit (yenilenme) meselesini gündeme getirdiler. Fazlurrahman ise meseleyi daha ileri götürerek teolojik olarak bir yere oturttu. Tarihselcilik, esasen teolojik bir meseledir.
Bu konuda bir hatıram var: 2000’lerin başında bir televizyon programında Nazlı Ilıcak ve o dönem çok meşhur olan bir din adamıyla tartışırken, “Kur’an-ı Kerim’de kölelik ve cariyelik var; Nisa, Ahzab ve Rum surelerinde bu konu geçiyor” demiştim. Onlar büyük bir feveranla, “Hayır, Kur’an’da kölelik ve cariyelik yok” diyerek konuyu gürültüye getirmişlerdi. Ertesi gün Ankara İlahiyat Fakültesi’nden bir grup profesör beni aradı. “Sizi televizyonda dinledik, çok haklısınız. Sizi ziyaret etmek istiyoruz” dediler. 15-20 kişilik bir heyetle o zamanki İşçi Partisi Genel Merkezi’ne geldiler. İçlerinden biri, “Biz İslamiyet’i tarihsel görüyoruz” dedi. Ben de “Tamam, mesele yok; tarihsel dediğiniz zaman bütün tartışmalar biter” dedim. “İslamiyat” diye bir dergi çıkarıyorlardı ve bana hediye ettiler. Son derece açık fikirli, maddi gerçekleri gözeten, tarihi inceleyen bir grup ilahiyatçıydı. Onlarla dostluğumuz gelişti. Tarihsel olarak kölelik ve cariyelik zaten vardı ve İslamiyet bu kurumu belli bir hukuki düzene sokmuştu; bunu konuştuk.
Şimdilerde ilahiyatçıların yoğun katılımıyla gerçekleşen sempozyumlarda görüyorum ki, Fazlurrahman’ın sistemleştirdiği bu tarihselcilik konusu ilahiyatçılar arasında yaygın kabul görüyor. Kelamcılar ve İslam felsefecileri hayli ilerlemiş vaziyetteler; aklın öncelenmesi gerektiğini düşünen akademisyenler ön plana çıktı. 9. ve 12. yüzyıllar arasında Abbasiler ve Emeviler döneminde de benzer bir cereyan vardı; Mutezile ekolü, İbn-i Haldun, Ebubekir er-Razi, Hârizmî gibi isimler gerçekleri hayatın kendisinde arıyorlardı. Özellikle İbn-i Haldun, Marx ve Engels’ten 450 yıl önce, kabile toplumundan devlete geçiş sürecini maddi gerçeklere dayanarak bilimsel olarak açıklamış olağanüstü bir düşünürdür. Goethe bile Mutezile ekolüne hayrandı; onların çırakları bile olamayacağımızı ifade eden şiirler yazmıştı.
Genç bir akademisyen olan profesör bir dostum, İmam Maturidi üzerine bir çalışma yaptı. İmam Maturidi, Mısır’daki Eş’ari ekolünün aksine aklı 10. yüzyılda savunan bir isimdir. Yani Türkiye’de bu konuda teolojik bir zemin zaten oluşuyor. Hz. Muhammed’in yönetimi de esasen dünyevi ve akılcıdır; aksi takdirde o büyük uygarlık ve medeniyet devrimi doğmazdı. Hukuk güncelleşmeye mecburdur; dünya döndüğü sürece hükümlerin de buna göre düzenlenmesi gerekir.
Kemalist Devrim’in, din ve dünya işlerini birbirinden ayırma anlayışı da aslında budur. 28 Şubat sürecinde Vatan Partisi olarak “Devrim Kanunları uygulansın” dediğimizde, aslında vurguladığımız şey tam da buydu: 6. ve 7. yüzyılın hükümleriyle bugünkü dünya yönetilemez. Bugün Sayın Erdoğan’ın dile getirdiği “güncelleşme” ihtiyacı da esasen bu gerçekliğe işaret ediyor. Ancak ilginç olan, bu görüşleri savunanların geçmişte 28 Şubat sürecinde aynı şeyi söyledikleri için suçlanmış olmalarıdır. O dönemde biz “Din ve dünya işleri ayrılmalı” diyorduk, bugün de aynı noktaya gelindi. Son olarak, bu konuyu daha derinlemesine okumak isteyenlere kendi eserim olan “Kemalist Devrim 2: Din ve Allah” kitabını öneririm.
(Programın devamında yaşanan, yargı üzerine yapılan baskı ve söylemler hakkındaki tartışmaların özeti ise şudur:) Sayın Erdoğan ve Sayın Yıldırım’ın, 28 Şubat davasındaki sanıklar için “en ağır cezayı alacaklar” şeklinde yargı sürecine müdahale eder nitelikteki açıklamaları, Türk devlet geleneğinde alışılagelmiş bir durum değildir. Bir hukuk devletinde mahkemelerin ne karar vereceğini siyasetçinin dikte etmesi, adaletin tecelli etmesi noktasında ciddi endişeler uyandırmaktadır. Niye böyle bir şeye ihtiyaç duyuluyor? Bakın, şunu söyleyeyim: İklim de buna uygun değil. Sayın Binali Yıldırım’ın karakterine ve kişiliğine de sanki uymuyor gibi geldi bana. Burada bu derece hukuku çiğnemek, böyle pervasız bir şekilde hareket etmek vahim bir şey, çok büyük bir hata. Bunu da düşünmüyorlar; Türkiye bugün bir vatan savaşı veriyor ve bu savaşı Türk Silahlı Kuvvetleri yürütüyor. Siz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok itibarlı, saygın komutanlarına “Gümbür gümbür biz ceza vereceğiz” diyorsunuz. Bunun savaşa yansıması nasıl olacak? Bu iklimde o cezayı verebilecekler mi? Hükümetin bu dayatmasını, emrini dinleyecek hakim var mı? Bu ayrı mesele; biz hakimlerin de bir kişiliğine ve karakterine sahip olmasını bekliyoruz. Ancak sonuç itibarıyla, Türk ordusu vatan savaşı verirken onun değerli komutanlarını müebbetle mahkûm ettiğinizde, bunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin moralinde ve tavrında ne gibi etkileri olacak? Bunları düşünmüyorlar.
Türkiye’nin geleceği bakımından tayin edici olan, bu sınır ötesi harekâttır. Suriye’nin kuzeyinden ve şimdi Irak’ın kuzeyini kapsayan, Kandil’e kadar uzanan bölgeden teröristleri temizlemek, Türkiye’nin geleceğini ve AKP’nin geleceğini belirliyor. Böyle bir savaşa giderken, iç cephede Türkiye’nin saygın komutanlarıyla pervasız bir şekilde karşı karşıya gelmek hangi akla hizmet ediyor? Bir hesapları vardır dersiniz ancak ben burada bir hesap değil, devlet aklından yoksunluk görüyorum. Hesabı olan o konuşmayı yapmaz; burada hesap değil, hesapsızlık var. Yanlış hesap, hesapsızlıktır.
Peki, hesap ne? Türkiye içindeki yüzde 3-4 oranındaki kesim mi? Soru sorma hakkı bende. Bir de “İslam’ı güncelleştiriyoruz” tavrıyla, Türkiye’nin hoşgörüye sahip, Kemalist devrim içinde yetişmiş ezici çoğunluğuna karşı baltayla, odunla gitmek bağdaşmıyor. Süreç ilerlesin. Peki, ana muhalefetin bu konuları ne düşündüğünü biliyor musunuz? Bir yerde okudum, Sayın Kılıçdaroğlu’nun 28 Şubat konusunda bir yıl kadar önce yaptığı bir açıklama vardı. Onu bir dinleyelim, üzerinde konuşalım:
“Bugün 28 Şubat. Türkiye, 28 Şubat’ta postmodern bir darbe yaşamıştı. Bazı öğretim üyeleri, öğretmenler ve kamu görevlileri, inançları veya siyasal fikirleri dolayısıyla devletin dışına itilmişlerdi. Açık ve net söylüyoruz: Herkesin görüşüne, inancına ve kimliğine saygımız var. Devlet dediğiniz kurum vatandaşına hizmet eder; elinde sopayla vatandaşını dizayn etmez. 28 Şubat darbesine ne kadar karşıysak, 20 Temmuz darbesine de o kadar karşıyız.”
Bakın, burada Tayyip Erdoğan’ın 20 Temmuz’daki tutumunu, yani FETÖ darbesinin üzerine gitmesini bir darbe olarak nitelendirip, aslında FETÖ darbesini savunuyorlar. Hem 28 Şubat’a karşılar hem de 20 Temmuz’a karşılar; yani her iki noktada da FETÖ’yü savunuyorlar. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan’ın buluştuğu tek konu bu. Tarihsel süreçteki temel meselelerde ayrılmıyorlar; atışmak dışında ciddi bir farkları yok. AKP, FETÖ ve PKK konusunda Türkiye tarafında konumlanırken; CHP yönetimi, yani Kılıçdaroğlu kanadı, PKK ve FETÖ’nün yanında mevzileniyor. Böyle ciddi bir ayrılık var ama 28 Şubat konusunda birdenbire aynı cephede buluşuyorlar. Bu çok dikkat çekici.
Peki, İslam konusundaki tartışmaya gelelim. CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay’ın açıklamasına bir bakalım:
“Allah’ın ayetlerini sorgulamak Cumhurbaşkanı’nın işi değil. Ayetler sorgulanamaz, kulların işi değildir. Türkiye’de yaşayan sağduyu sahibi mütedeyyin Müslümanlar, İslam’ı zaten bugüne uyarlayıp tatbik ediyorlar. 14 asır öncesine göre yorumlayan AK Parti’deki köhne kafalar…”
Düşünün, Tayyip Erdoğan “14 yüzyıl öncesinin hükümleriyle Türkiye’yi yönetemeyiz” derken, CHP’nin en önemli isimlerinden biri buna “yobazca” karşı çıkıyor. Erdoğan bir ufuk açmaya çalışırken, ona karşı ayetlerin arkasına sığınarak yapılan bu çıkış, tam anlamıyla “dinle halkı aldatma” tavrıdır. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir partiden bu söze itiraz gelmiyor. “Güncelleştirelim” diyen bir AKP yönetimi var; “Hayır dokunamazsın” diyen yobaz bir CHP yönetimi var.
Dün gece meclisten kamuoyunun “İttifak Yasası” dediği bir yasa geçti. AKP neden acele ediyor? İttifakların kolaylaştırılması Türkiye için yararlı; partilerin barajı aşmasını sağlayan bu yönü olumlu. Ancak yasada bir madde var ki, oy pusulalarının ve zarfların damgasız olması halinde geçerli sayılması bir felakettir. Bu, her türlü seçim hilesine kapı açan bir hükümdür. Geçen seçimlerde 10 milyon liraya ihale edilen oy pusulası işini, aynı firma 890 bin liraya almıştı. Mühür kaldırıldığında, matbaada istediğiniz kadar pusula basıp damgasız oylarla seçimi etkileyebilirsiniz. Mühür bir güvencedir, vatandaşın varlığını ispatlayan işarettir. Boyayı da kaldırdılar, o da bir güvenceydi.
Bunun hukuki önlemi olarak biz Vatan Partisi olarak Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yoluna gidebiliriz. Orada reddedilirse, Türkiye’deki 300 bin sandığın başına 300 bin Vatan Partisi görevlisi koyacağız. Sandıklardan gelen sonuçları genel merkezimizde denetleyip toplayacağız. Seçim boykotu ise çok yanlıştır; ancak karşı tarafın işine yarar. Türkiye’de seçmen oy kullanmada son derece duyarlı. AKP’nin hileye açık bir sistemi zorlaması, durumu garanti görmediğini gösteriyor. AKP oylarının yüzde 40’ın altına düştüğünü görüyor; hileye yönelmek, kendi sonunu hızlandırmaktır.
Ekonomide ise durum ortada. Ocak ayında 7,1 milyar dolar cari işlemler açığı verdik. 100 milyar doların üzerinde bir yıllık dış ticaret açığı demek bu. Türkiye’nin bir yıl içinde 230 milyar dolar civarında acil ödemesi gereken dış borç yükü var. Borçlanma ekonomisi iflas etti; şeker fabrikalarını satmak da bir çırpınıştır. Bu; sanayimize, istihdama, tarıma, hayvancılığa ve sağlığa bir darbedir. Burdur’daki şeker fabrikası gibi, Atatürk döneminde kurulan Alpullu, Turhal ve Uşak fabrikaları Türkiye’nin vücududur. Bu satışlara karşı büyük bir infial var. Dikkat ederseniz Türkiye’nin sanayi dengeleri dağılmış durumda. Cumhuriyet’in, bölgeler arası dengeleri gözeten öyle bir politikası vardı ki, 1930’lu yıllarda Türkiye’nin en çok üreten ilk on ili arasında Kars ve Diyarbakır da yer alıyordu. Çünkü o dönemde tarıma ve hayvancılığa büyük değer veriliyordu. Cumhuriyet yönetimi, vatanı gerçek anlamda birleştirmek amacıyla Aşar vergisini kaldırdı ve tarımı destekleyen politikalar izledi. 1930-1940 yılları arasında uygulanan iki adet beş yıllık kalkınma planı sayesinde Türkiye, Sovyetler Birliği ile birlikte dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biri oldu. Planlı, halkçı ve devletçi bir ekonomi modeli başarıyla yürütüldü.
Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine gelince; bu konuda diğer partilerle bir ortaklığımız olacak mı, bilmiyorum. CHP’nin bu konudaki duruşu fena değil. Henüz birlikte bir eylem arayışımız yok ama sonuç itibarıyla kim şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı mücadele ediyorsa, o Türkiye için mücadele ediyor demektir ve biz bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Bildiğim kadarıyla toplam 14 fabrikadan 8’i özelleştiriliyor ve hepsinin özelleştirilmesi planlanıyor.
Suriye’deki krizle bağlantılı olarak Türkiye’nin bir sıkıntısı var; Türk Silahlı Kuvvetleri orada bir tür savaşın içinde. Amerika’daki Dışişleri Bakanlığı değişikliği, bizim düşündüğümüz sonuçları verirse, Amerikan tarafında da bir sertleşme ihtimali gündeme gelebilir. Tam bunları konuşurken yaklaşık bir aydır Ege’de ve Kıbrıs’ta sular ısındırılıyor. Yunanistan bu olayı nereye kadar tırmandırır? Aslında mesele sadece Yunanistan değil, arkasında Amerika var. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi Afrin’de durdurmak için aynı zamanda Ege’den ve Akdeniz’den de sıkıştırmaya çalışıyor. Türkiye’yi iki cephede savaşmakla tehdit ediyor. Ege bölgesinde yalnız Yunanistan yok; Yunanistan, Amerika, İsrail ve Güney Kıbrıs birlikte askeri tatbikatlar yapıyor. Yunanistan hakiki mermilerle tatbikat yapacağını ilan edince, Deniz Kuvvetlerimiz de aynı şekilde karşılık verdi. Kanımca bu durum Afrin harekâtıyla bağlantılı; Yunanistan fırsatçılık yapıyor ancak tek başına böyle bir cesaret göstermesi mümkün değil, onu arkadan Amerika itiyor. Türkiye’yi Afrin harekâtında köşeye sıkıştırmak istiyorlar. Buna karşılık Genelkurmay Başkanımız, Türkiye’nin iki cephede mücadele yürütebilecek yeteneğe sahip olduğunu açıkladı.
Vatan Partisi, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde kuracağımız birlik ve beraberliği Ege’ye taşıyacaktır. Ortak noktamız, hem bizim hem de Suriye, Filistin ve Mısır için çok önemli olan Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz yataklarıdır. Ayrıca Kıbrıs, batmayan bir uçak gemisidir ve İran Körfezi’ni bile tehdit edebilecek bir konumdadır. Türk ordusu Kıbrıs’tan atılırsa, bu durum İran’a, bütün Batı Asya’ya ve hatta Çin’e karşı büyük bir tehdit oluşturur. AKP iktidarı bunları görmüyor. Aynı şekilde Ege, Rusya’nın sıcak denizlere açılma yoludur. Orayı NATO ve Atlantik kuvvetlerinin kontrol etmesi, sadece bizim için değil, Rusya için de bir tehdittir. Vatan Partisi bu birikime ve devlet yönetme yeteneğine sahiptir ancak bugünkü hükümetin böyle bir vizyonu yok. Doğu Akdeniz’de Suriye ile beraber olmaya mecburuz, ancak “Beşar Esad katildir” diyerek o ittifakı sağlayamazsınız.
Devlet Bahçeli’nin Afrin ile ilgili açıklamaları son derece sorumsuz, ciddiyetsiz ve Türkiye’nin ittifaklarını dinamitleyen sözlerdir. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü gözeterek bu harekâtı yaparken, “tarih yeniden canlanacak, emanetimizde tutacağız” gibi ifadeler kullanmak, Moskova’yı, Tahran’ı, Bağdat’ı ve Pekin’i Türkiye’ye karşı güvensizliğe itmektedir. Bu açıklamalar, Afrin harekâtına yapılmış en büyük sabotajdır. Ülkücü taban bile aslında fetihçi bir anlayışta değildir; onlar da Suriye ile ilişkilerin düzeltilmesinden yanadır. Vatan Partisi olarak biz diyoruz ki: Suriye’nin toprak bütünlüğüne hürmet ediyoruz ve kuzeyindeki terör örgütlerinin temizlenmesi şarttır. Herkes bize güvenmelidir.
Türkiye, Ege’deki baskı ve iki cephede savaş ihtimali karşısında boyun eğecek değildir. Vatan Partisi iktidarında iki cephede de Türkiye kazanır. Mevcut hükümet ise Suriye ile iş birliği yapmadan Kıbrıs ve Ege’deki bu Amerikan, İsrail, Yunan ve Güney Kıbrıs ittifakını dengeleyemez. Biz, İran ile görüşürken şunu söyledik: Kıbrıs, Amerika’nın kontrolünde bir uçak gemisi olursa İran Körfezi bundan doğrudan etkilenir. Çinliler için de durum aynıdır; petrollerinin büyük kısmı oradan geçiyor. Biz, bu tehditlere karşı bölge ülkeleriyle birlikte hareket etmek zorundayız.
Şimdi, konuyu değiştirelim ve programın sonunda Sayın Doğu Perinçek’in seçtiği, Melamilerin idama götürülürken söyledikleri “Zahit Bizi Taneyleme” adlı nefesi dinleyelim. Bu eser, tarihimiz boyunca yobazlığa karşı duran Yunus Emrelerin, Hacı Bektaş Velilerin ve Melamilerin mücadeleci ruhunu temsil etmektedir. Seçimlere yönelik kamuoyunun dikkatini dağıtma amaçlı olabilir mi? Hızlı bir cevap verelim. Bizim ilerici kesimde, hiçbir şeyi nesnel olarak açıklamayan, hep niyet okumaya çalışan bir anlayış var. “Seçimler ne olacak? Daha ne istiyoruz? Niye doğru şeylere doğru diyemiyoruz?” diye sormak gerekiyor. Yani niçin “14-15 yüzyıl önceki İslami hükümlerle Türkiye yönetilmez” görüşünün bugün Türkiye için gerekli olduğunu söyleyemiyoruz da aklımız, fikrimiz her olayı Tayyip Erdoğan’a karşı evirip çevirip kullanmaya takılmış kalmış? Ben bunları ciddi tavırlar olarak görmüyorum ve bütün okuyucularımızı, izleyicilerimizi bu konuda eleştiriyorum.
Ne yapsa, PKK’nın üzerine yürünüyor, altında başka bir şey aranıyor; FETÖ’nün üzerine yürünüyor, altında başka bir şey aranıyor. “İslam’ı güncelleştirelim, 15 yüzyıl evvelin İslami hükümleriyle Türkiye’yi yönetemeyiz” diyoruz; Mersin’deki değerli kardeşimiz bunu niye samimiyetle karşılamıyor? Bunlar çok köklü ve büyük zaaflar. Bu şekilde tarih ilerletilmez.
28 Şubat davasında karar bekleniyor demiştik. Kamuoyunun bir kesimindeki algı, maalesef mahkumiyet kararlarının ilk derece mahkemesinden çıkabileceği yönünde. Bir izleyicimiz hatırlatmış, “Türkiye’de hukuk altın çağını yaşıyor demiştiniz, bu ironi miydi yoksa gerçeği mi yansıtıyor?” diye soruyor. Gerçeği yansıtıyor. Şu anda 40 bin FETÖ’den, 20 bin PKK’dan, 10 bin IŞİD’den olmak üzere toplamda 70 bin insan hapse atılmış. Bu ironi mi, gerçek değil mi? Niçin bunu görmüyor da önümüzdeki 28 Şubat davasından bütün bir yargıyı mahkum etmeye kalkıyor? Türkiye tarihinin görmediği bir şey yaşanıyor; 30 bin askeri personel, 14 bin polis, 4 bin savcı ve hakim FETÖ bağlantılı diye Türk ordusundan ve yargısından temizlenmiş. Bunlar Türk yargısının altın çağını yaşadığını göstermiyor mu?
“Deniz Gezmişler’in, Mahir Çayanlar’ın, Doğu Perinçeklerin idam edilmesini mi istiyoruz?” diyorlar. Onlar hapiste değil. Ama “60 tane müebbet var” deniliyor; dur bakalım, daha olmadı. Müebbet varsa Türkiye ona da çare bulur. Ama her şey ondan mı ibaret? Biz burada bir savaş veriyoruz. Niçin “altın çağını yaşıyor” dedik? Türk hakimlerine ve savcılarına, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı mücadelede sağlam durun, devam edin diye. Vatan Partisi tarihi bir mevziden bu açıklamaları yapıyor. Diyelim ki 70 bin kişiyi içeri atarken binde bir oranında ters bir karar çıksa, yani 700 tane hatalı karar olsa bile, neden bütünü görmüyoruz? Çünkü bu soruyu soranlar, Türk yargısının çamura batmasını istiyorlar. Türk yargısının bugün büyük bir savaş verdiğini görmek istemiyorlar, bundan sevinç duymuyorlar.
Türk yargısı hala altın devrini yaşıyor. Kararlar çıksa bile bu durum değişmeyecek. Ancak ne zaman altın devri biter? CHP zihniyeti gelir, hapishanelerin kapılarını açar, FETÖ’cüleri ve PKK’lıları çıkarırsa, işte o zaman “Türk yargısı çamur çağını yaşıyor” deriz. Şu anda Türk yargısı PKK ve FETÖ ile mücadele ettiği için altın devrini yaşıyor; Türkiye’ye gerekli olan da bu. Hani biz irticaya, Gladio’ya, FETÖ’ye ve Amerika’ya karşıydık? Tayyip Erdoğan doğru bir şey yaptığı zaman, “niye bu doğrudur” diyemiyoruz? Adalet ve doğruluk fikri bu mudur?
Programı bitirelim. Mersin’den gelen o sorular ve şimdi söyledikleriniz çok ciddi yanlışlar. Türkiye’de bu zihniyet çözülmüştür, dağılmıştır ve bitiyor. Vatan Partisi’nin doğru duruşu karşısında bu zihniyet, maalesef irticanın, FETÖ’cülerin ve PKK’nın yanına konumlanmaya başladı.
Bir not iletelim: Biraz önce Erkan Oğur ve arkadaşlarının seslendirdiği parçanın şairi Muhyi imiş. Rıza Zelyut’a teşekkür ediyoruz, notu gönderdi. Haftaya tekrar buradayız, beraberiz. Değerli izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Bu İslam’da yenilenme ve güncellenme meselesini konuşmaya devam edeceğiz. Gelecek “Çıkış Yolu”nda tekrar buluşmak dileğiyle, hepinize sevgiler, saygılar, hoşça kalın.

