Çıkış Yolu • 14.03.2018

Çıkış Yolu • 14.03.2018

Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli elli ikiye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahta çıktığı dönüş… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Bölgedeki bu yangın, bırakın bu… Hayır da birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhaba. Epey gecikmiş bir merhaba, uzadı yolumuz. “Çıkış Yolu” programına tekrar başlamış bulunuyoruz. Yakın da bir ara oldu efendim. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bugün gündemimiz de yoğun, hazırlığımız da var; hiç merak etmeyiniz. Sayın Genel Başkanım, sizi sorusuz bırakmayacağımdan ve terleteceğimden… “Terleteceğim” diyecekti, onu demek istemedim; gözünüz korkmasın diye. Neyse, biraz karıştırdık. Hoş geldiniz.

Hoş bulduk.

Şimdi, aşağı yukarı bir ay oldu değil mi? O kadar oldu mu? Siz Ankara’da Yayın Yönetmenimiz Çağdaş Cengiz’le halka açık bir program yaptınız. Ondan sonra seyahatleriniz vardı. İngiltere’ye gittiniz. Sonra gelir gelmez Isparta, Burdur, Antalya… Acaba hangisine vurgu yapmam lazım bilmiyorum. Tatile mi gittiniz yoksa şeye mi?

Yok, Antalya’da da Isparta’da da… Antalya’ya gittiniz ve tatil yapmadınız. Tatil geçti, arkada kaldı. Biz yazın yüzüyoruz. Tatil deyince yüzmeyi mi anlıyorsun? Benim tatilim yüzmek. Anladım, bizim tatilimiz Şule Perinçek’le yüzmek.

İngiltere uçuşu dört buçuk saat miydi? Yok, üç saat on beş veya yirmi dakika, üç buçuğa yakın. Biraz hızlanmış uçaklar benim zamanıma göre. İngiltere seyahatiniz nasıl geçti?

Güzel, çok güzel. Hem orada partili taraftarlarla buluştuk hem de Dışişleri Bakanlığında bir görüşmeniz olduğunu biliyorum. Ayrıntıları sormayacağım, isterseniz girersiniz.

Anlatılacak fazla bir şey yok ama sorarsanız konuşuruz.

Yok, girmeyeceğim çünkü gündemimiz çok yoğun. Süper Lig ile ilgili bir şey soracaktım, ondan da vazgeçeceğim. Bir bilgi yarışması yapacaktım sizinle; takip ediyor musunuz diye merak ediyorum. Bu haftaki maçların sonuçlarını biliyor musunuz? Tabii. Birinci, ikinci, üçüncü takımları söyler misiniz?

Birinci Galatasaray, ikinci Beşiktaş, üçüncü Başakşehir.

Yoksa Başakşehir ile… Ben de bilmiyorum, ben merak edemedim yani. Birinci Galatasaray, Başakşehir ile Beşiktaş’ın puanları aynı, averajla sanıyorum Beşiktaş daha iyi. Evet, ikinci Beşiktaş. Ben Başakşehir zannediyordum. Başakşehir bu hafta 4-1 yenildi Alanya’ya. Galatasaray maçını izlediniz mi?

Maalesef, Antalya Havaalanı’ndaydım. İzleyemedim.

Televizyondan veya stattan izlerdiniz. Stada artık eskisi gibi gidemiyorum ama televizyondan izlemeyi seviyorum. Bu hafta sevimsiz bir maç var. Niye sevimsiz olsun? Saraçoğlu’na gidiyor. Ben Galatasaraylıyım, tamam mesele yok o zaman, çok sevimli olacak. Ben bugün bir gazete başlığı gördüm; Galatasaray 18 yıldır Saraçoğlu’nda yani Fenerbahçe’nin sahasında kazanamıyor.

Türkiye’de artık arkada olan hiçbir şey önümüzde olmayacak. Olağanüstü bir döneme girdik ve bütün çözümler olağanüstü olacak. Galatasaray da buna uyabilir. Nasıl oynadığını bilmiyorum Galatasaray’ın. Umut veriyor mu?

İyi, iyi. Umut verici, güzel oynuyor. İyi bir takım kurdular. Benim tahminim gelecek yıl Avrupa’da Galatasaray bayağı parlayacak. Belki de Türkiye’nin bugüne kadar Avrupa’da aldığı en iyi sonucu alacak, Avrupa şampiyonu bile olabilir. Bu Galatasaray 1-2 takviye ile Avrupa şampiyonu da olabilir. Ben bazen “Türk futbolcu var mı?” diye bakıyorum, o acı. Aslında tam tersi olması lazım, 3’ten fazla yabancı olmamalı. Türkiye’deki gençlerimizin büyümesine ve gelişmesine çok engel olan bir sistem kuruluyor.

Peki, bu haftaki skor tahmininiz? Fenerbahçe-Galatasaray… 3-1 Galatasaray galip.

Çok iddialısınız her zamanki gibi. Peki, yönetmenimizden ricada bulunacağım. Mevlüt Çavuşoğlu bugün Moskova’da bir açıklama yaptı. Gerçi bu yönde daha önce de bir takım açıklamalar olmuştu ama… Bugün Washington’da heyetler arası görüşmelerin sonucuna ilişkin bana göre sürpriz. Ben anlaşma beklemiyordum, gene de “anlaşma” kelimesini tırnak içine almayı tercih ediyorum. İhtiyatlıyım o konuda. “Anlaştık, Membiç’ten YPG çekilecek. Türk ordusuyla Amerikalı askerler birlikte güvenliği sağlayacaklar. YPG’nin çekilmesini de biz denetleyeceğiz” dedi. İkincisi, “Aynı modeli Fırat’ın doğusuna uygulayacağız” dedi. Önce haber merkezimizin kısa bir haberi var, bir dinleyelim.

(Haberin girişi…)

Bir dakika, sorum şu; hemen girmeyiniz. AKP’de Amerika ile anlaşmaya, uzlaşmaya dair çok heveskarlık görüyorum. Taktik bir şey mi, gerçek bir arayış mı?

Şimdi heveskarlıktan önce Amerika Birleşik Devletleri’nin durumuna bakalım. AKP’nin heveskarlığını buradan anlayacağız. Arkadaşlarımız Amerika Savunma Bakanlığı bütçesini göstersinler. Bu bütçe, Mevlüt Çavuşoğlu’nu yalanlıyor. Bu nedir efendim?

Bu, Pentagon denen meşhur Savunma Bakanlığı’nın bütçesidir. Bu bir kanun. Ben burada Amerika Birleşik Devletleri’nin bir kanununu gösteriyorum. Burada askeri harcamalar bölümünde, YPG-PKK teröristlerinin her birine maaş bağladıklarını söylüyorlar. Şubat 2018 tarihini taşıyan bu bütçe önümüzdeki yıla ilişkin. Bütçeler devletlerin uygulamalarının parasal kaynaklarını gösterir. Amerika, oradaki 30 bin kişilik PKK-YPG ordusunu 65 bin kişiye çıkartıyorum diyor. “Sınır gücü” diyordu, şimdi “İç güvenlik gücü” diye değiştiriyor adını. Burada insanların yanılmaması lazım.

Bunlar köşe yazısı değil, tahmin de değil. Amerika Birleşik Devletleri 2018 yılında 60 milyon dolar ayırmışken, şimdi 101,5 milyon dolara çıkartıyor; %75’e yakın artış. Buna baktığımız zaman Amerika’nın böyle bir anlaşma yapmaya niyetli olmadığını, anlaşma yaptım dese bile uymayacağını gösteriyoruz. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu hem kendisini hem hükümeti kandırıyor. Vatan Partisi olarak biz bugün Amerikan bütçesini çıkartarak bu beyanatın hiçbir değeri olmadığını, Türkiye’nin yanıltıldığını söylüyoruz. Bu bütçeyi hem Dışişleri Bakanlığına hem hükümete hem de Cumhurbaşkanlığına göndereceğiz.

AKP hükümetinin bundan haberi yok mu? Haberi var da böyle konuşuyorsa, hükümet olmaz. Ciddi değil. Devlet böyle yönetilmez. Amerikalı Dışişleri Bakanı geldiği zaman önüne bu bütçeyi koyacaksınız. Diyeceksiniz ki: “Arkadaş, siz kanun çıkarmışsınız; bu bütçeye göre 30 bin kişilik PKK kuvvetini 65 bine, 50 milyon dolarlık gideri de 100 milyon doların üzerine çıkartıyorsunuz.”

Amerika mı AKP hükümetini yanıltıyor, AKP hükümeti mi Türk milletini yanıltıyor? AKP hükümeti Türk milletini yanıltıyor. Çünkü Sayın Mevlüt Çavuşoğlu bir yandan uçakta bu sözleri söylüyor, diğer yandan Moskova’da tamamen tersini söylüyor. Hedefleri, stratejileri yok; şaşkınlar.

Tayyip Bey’in sözleriyle; Afrin’den Irak sınırına kadar terörü tasfiye edeceğiz. Bu Türkiye’nin hedefi. Ama Mevlüt Çavuşoğlu’nun söyledikleri buna uymuyor. Bunları Amerika’ya rağmen yapabilirsiniz, Amerika ile birlikte yapamazsınız. Amerika’nın Batı Asya’da yenildiğini herkes görüyor; Trump’ın güvenlik belgesinde de vardı bu. Amerika PKK’dan vazgeçmek zorunda. Vazgeçmezse, bölgedeki kendi askeri güçlerini cepheye sürmesi gerekir ki böyle bir ihtimal yok. O çok zor bir şey, Amerika için daha ağır bir bozgundur.

Türkiye’den başlayalım. Trump, Rex Tillerson’ı görevden aldı, yerine CIA başkanı Pompeo’yu getirdi. Siz böyle bir şey bekliyor muydunuz ve bunun bu durumla bir bağlantısı var mı? Resul Ersin gerçekten Türkiye ile anlaşmaya çalışmış, ancak Türkiye için mesele sadece bir anlaşma değil. Bu bütçenin arkasında bir siyaset var ve o siyaset, Amerika Birleşik Devletleri’nin daha saldırgan bir çizgi izleyeceğini gösteriyor. Önemli bir noktaya değindiniz; 30 bin olan sınır güçlerini niye 65 bine çıkartıyorlar? Eğer kötü bir niyetiniz yoksa, resmi geçit yapmak için 65 bin kişilik bir kuvvet çok fazladır.

Amerika’nın durumu göremediği iddianız üzerine şunu söyleyebilirim: Amerika kendi durumunu görüyor ve Trump’ın son güvenlik strateji belgesinde de Amerika’nın kaybettiği defalarca vurgulanıyor. “Yenildik, dostlarımızı kaybettik” şeklinde ifadeler yer alıyor. Trump’ın iktidara gelmesi zaten bu sürecin bir sonucudur; Amerika yenildi ve şimdi kabuğuna çekiliyor. Savaş yanlısı olan Hillary Clinton’dı, Trump ise o siyasetin karşısında durarak geldi. Şimdi ise neredeyse onun politikalarını uyguluyor. Görünüşe göre Trump, Amerikan derin devletine boyun eğdi. Dışişleri Bakanı’nın değişimi de bu durumu doğruluyor. Amerikan Savunma Bakanlığı bütçesi ve Dışişleri Bakanı’nın değişimi birbirini tamamlayan gelişmelerdir ve Türk hükümetinin bunları dikkatle izlemesi gerekir.

Rex Tillerson’ın gidip yerine Pompeo’nun gelmesine ne sevindim ne üzüldüm; tablo netleşiyor. Türkiye’nin buna göre siyaset belirlemesi lazım. Bunu Vatan Partisi başarır. Türkiye’nin bu süreçten kesin zaferle çıkacağını söyleyebilirim; hükümetin artık ne kendini ne de Türk milletini aldatma imkanı var. Ben Tayyip Erdoğan yönetimine güvenmiyorum, ancak Türkiye’ye, Vatan Partisi’ne ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güveniyorum. Erdoğan yönetimi de bu dinamiklerin esiri olmaya mahkumdur.

Yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, eski CIA Başkanı’dır. Zarif, İran Dışişleri Bakanı, FETÖ darbesini bastırdığı için Türk halkını kutlayan bir mesaj yayınlamıştı. Mike Pompeo ise buna cevap verirken Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümeti için “İslamcı, totaliter bir diktatörlük” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu da benzer şeyler söylüyor. Bu durum, Pompeo’nun kim olduğunu ve nasıl bir siyaseti temsil ettiğini göstermek bakımından önemli bir veridir. Pompeo, Tillerson’dan daha saldırgan ve ABD’nin bölgedeki varlığı konusunda daha kararlı bir siyaseti temsil ediyor.

Trump bir taraftan sürpriz bir şekilde Kuzey Kore lideriyle buluşacağını açıkladı. Amerika’nın odak noktasını değiştirip değiştirmediğinden ziyade, tüm bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu görüyorum. Sonuç itibarıyla Amerika, Çin’i Orta Doğu’dan kuşatacaktır çünkü Çin’in petrol ve doğal gaz kaynakları Arap-İran körfezindedir. 10 yıldır Amerika’nın Orta Doğu’dan Pasifik’e gideceğini duyarız ama gitmedi. Şimdi görüyoruz ki bütçesi ve Pompeo gibi isimlerle Amerika, bölgemizdeki PKK/PYD kuvvetlerini iki misli artırma kararında. Bu, Türkiye’nin mutlaka hesaba katması gereken bir durum.

Erdoğan yönetimi değil, Vatan Partisi iktidarda olsa Türkiye-Suriye iş birliği hızla askeri planda da yürürlüğe girer ve Amerika’nın yapabileceği pek bir şey kalmaz. Önümüzdeki süreç Vatan Partisi’ni hükümete getirecek süreçtir. Vatan Partisi hükümet olarak Suriye ile derhal iş birliğini sağlar, askeri ortaklığa geçer. Amerika’nın buna karşı yapabileceği bir şey yoktur.

Türkiye’nin öncelikli hatası, Suriye ile askeri iş birliğini geciktirmesi ve ertelemesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri bunu yapıyor ama hükümet açıkça Suriye ile askeri iş birliğine girseydi, Amerika bu bütçeyi hazırlayamazdı. Erdoğan’ın Beşar Esad’a “katil” demesi, İsrail’in işine yarayan bir siyasettir. İsrail, Golan Tepeleri’ni ele geçirmeye çalışıyor ve siz kuzeyden Esad’ı tehdit ettiğinizde, Suriye iki cephede mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu tam da İsrail’in hizmetindedir.

AKP hükümetinin bu konuda devlet aklı yok. Suriye ve Irak’ın kuzeyinden PKK’yı temizleme politikasında tutarlı ve kararlı bir tutum içinde değiller. Ancak bu adımlardan sonra artık uzlaşma ihtimalleri kalmadı; PKK’yı temizleme sözü verdikten sonra bu amaca ulaşmazlarsa iktidarda kalamazlar.

Vatan Partisi hükümette olduğu zaman Kandil beyaz bayrak çeker. Çünkü hem silahlı kuvvetlerimizi doğru yönetiriz hem de bölge ülkeleriyle, Rusya ve Çin’le, hatta Avrupa ülkeleriyle doğru ittifaklar kurarak ABD ve İsrail’in “İkinci İsrail” projesini yerle bir ederiz. Türkiye, Ege’deki bir rahip üzerinden hukuku eğip bükmemeli; bu, devlet geleneğinde olmayan, aşiret veya tarikat yönetimi tarzı bir iştir. Fethullah Gülen’i almak için bu tür pazarlıklar yapmak ciddi bir devletin işi değildir. Devlet aklı olmayınca iki adım ötesini görmek mümkün olmuyor. Aynı hatayı Abdullah Öcalan konusunda da yaptılar; onu Suriye’den alarak Amerika’nın kontrolüne teslim ettiler.

Afrin harekatı ise çok başarılı. Türk Silahlı Kuvvetleri dünya çapında askeri başarılar kazanıyor ve dünya bu harekatı gıptayla izliyor. Türk ordusunun savaş kabiliyetini bütün dünya görüyor. Bütün savaşlarda, özellikle kale fetihlerinde uygulanan kuşatma ve onun ikmal yollarının kesilmesi, moralin çökertilmesi ve içeride kalkan olarak kullanılan sivil güçlerin orayı hızla terk etmesi temel bir stratejidir. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e girip oradaki terör örgütünü bastırması ve ezmesi koşulları oluşmuştur. Belki oraya girmeyebilirler bile; orada bir teslim olma durumu da bekliyorum. Siviller oradan boşaltılabilirse —ki kaçmaya başladılar— Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok daha kolay bir harekat yürütme şartları oluşur. Bu durum, PKK ve YPG gibi unsurların teslim olması için de elverişli koşulları doğuracaktır. PKK’nın teslim olmasıyla bitecek bu sürecin, Fırat’ın doğusu ile ilgili gelişmelere bağlı olduğunu düşünüyorum.

Afrin’de bir moral çöküşü var; zaten orası Amerika açısından gözden çıkarılmıştı ve Amerika buna müdahil de olmadı. Oradaki başarısızlık ve teslimiyet, diğer her tarafta etkili olacaktır. PKK, morali yüksek veya askeri başarısızlıklardan etkilenmeyecek bir örgüt değil. Dikkat ederseniz cephe veya mevzi savaşı veremiyor. IŞİD karşısında da tutunamamıştır ancak vermez, çünkü bu yenilgi ve her şeyin feda edilmesi demektir. Köyler çok kolay ele geçiriliyor çünkü oradan kaçıyorlar; oralar aşağı yukarı savaşmadan düşüyor. PKK, cephe savaşına göre örgütlenmiş bir güç değildir. IŞİD’le kavgasına bakarsak, IŞİD’in tepesine Amerikan uçağı, Rusya, Türkiye ve Suriye gibi birçok güç binmiş durumdaydı. O koşullarda PKK’nın IŞİD’e karşı bir başarı kazandığı söylenemez. Amerika Birleşik Devletleri IŞİD’i örgütleyip desteklemeseydi, IŞİD çok daha sonuç alıcı noktalara gelmişti. Dikkat ederseniz IŞİD ile PKK arasında ciddi bir çatışma olmadı; IŞİD’in boşalttığı yerleri PKK aldı, yani IŞİD buraları PKK’ya armağan etti.

Gelelim İslam tartışmalarına… Cumhurbaşkanı Erdoğan, 8 Mart Kadınlar Günü’nde İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerektiğini vurgulayan bir konuşma yaptı. Bu konuşma, “İslam’ı 14-15 asır öncesinin hükümleriyle bugün uygulayamazsınız” mesajını içeriyordu. Birçok hocaefendinin kendisini tefe koyacağını bildiği halde bu çıkışı yapması, meselenin hesapsız olmadığını gösteriyor. 6. veya 7. yüzyılın hukukunun bugün geçerli olamayacağını söylemek oldukça cesur bir açıklamadır. “Beni tefe koyacaklar” demesi, gelecek tepkileri baştan hesaba kattığını gösteriyor.

Türkiye’yi artık Tayyip Erdoğan yönetmiyor, Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor. Türkiye’nin Atatürk devri birikimi, bağımsızlık birikimi, imparatorluk mirası ve dünyevi esaslara göre idare etme geleneği var. Bu birikimin etkisiz kalması mümkün değil. Bu çıkış, deprem yaratan bir olaydır. Eğer bunu herhangi bir laik veya ilerici söyleseydi, başına üşüşür ve onu kâfir ilan ederlerdi. İslam’ı bir meşrulaştırma veya “Allah ile aldatma” aracı olarak kullananlar için bu sözler ağır bir darbedir. Yobazlığa teslim olarak Türkiye’yi yönetmek artık mümkün değildir; bunu tespit ettikleri için bu konuşma yapılmıştır.

Seçim arifesinde bu tartışmayı açarken, şeriatçılığı savunan %5-6’lık kesimi değil, AKP ile diğer partiler arasındaki kararsız büyük kitleyi ve özellikle kadınları hedef almıştır. Türkiye’nin karanlığa gittiği endişesini taşıyan muhafazakâr kesim ve kadınlar üzerinde bir ferahlık yaratmayı amaçlamıştır. Bu bir aspirin tedavisi değil, toplumun kültürel ikliminde önemli sonuçları olacak bir bilinç sıçramasıdır. 28 Şubat ile kıyaslayanlar olsa da, aslında Tayyip Erdoğan burada devrim kanunlarının özünü ifade etmiştir: 6. veya 7. yüzyılın İslami hükümleriyle bir devlet yönetilemez. Bu, dünyevi bir yönetim biçimi için gerekli ve rasyonel bir tespittir. Erdoğan bir tür reform, rönesans hareketine mi liderlik etmek istiyor? Ben şimdi o tür geleceğe yönelik yorumlar yapmak istemiyorum. Ama Türkiye’nin geldiği noktada artık bu çizgide; yani dünkü çizgide Türkiye’yi yönetemeyeceğini görmüş olmalı. Bir senteze gidecek mi Türkiye bu manada? Senteze menteze gidecek diye bir şey yok. Niye sentez olsun? Türkiye’nin 19. yüzyılda, 1830’larda, 40’larda başlayan bir dinamiği var. İslamcı camianın da tekrar ikna edildiği bir süreç bu. İkna edilecekler var, edilmeyecekler var. Siyasi liderleri Tayyip Erdoğan bu açıklamayı yaptığı için ikna kolaylaşıyor. Ama bir de son derece katı, bağnazın ötesinde bir yobaz kesim var. O kesim bununla ikna olmaz; aksine bu çizgiyi dinden çıkma ve kâfirlik olarak görür, görüyor zaten. Erdoğan’ın ikinci günkü açıklamalarında bir dengeleme çabası var. İsterseniz önce onu bir dinleyelim, sonra üzerine konuşalım.

“İslam’ın son din olduğu asla değişmeyecek bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Biz buna böyle iman etmişiz. Allah’ın yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bize açıkça ifade ettiği hükümler, yani nasslar asla değişmemiştir, değişmeyecektir. Dinimiz İslam ve kitabımız Kur’an-ı Kerim, Rabbimizin emri gereği kıyamete kadar caridir. Bu da dinimizin; kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar, yaşanacak tüm hadiseler ve ortaya çıkacak tüm yeni durumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir. Bu konularda asıl ön alması gereken hocalarımızdır. Bu kadar ilahiyat fakültemiz var; ilahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ya sesleri çıkmıyor ya da sesleri duyulmuyor veya korkuyorlar. Niye korkuyorsun be kardeşim? İslam ilmiyle mücehhez olan bir ilim erbabı korkar mı? Çıkacaksın gerçek neyse bunu söyleyeceksin. Hiç kimsenin Türkiye’ye böyle bir kafa karışıklığı yaşatmaya, dinimizi böylesine karikatürize etmeye hakkı yoktur. Biz bir dinde reform aramıyoruz. Böyle bir derdimiz de yok. Haddimize mi? Asla. Ama önüne gelenin kadınlarla, gençlerle, yaşlılarla ilgili ileri geri konuşmalarının İslam’a getirdiği lekeyi görmezden gelemeyiz.”

Konuşması biraz uzun tutuldu ama bir dengeleme çabası olsa da sonuçta yine aynı görüşte ısrar ediyor Sayın Erdoğan. Reform yapmayacağız diyor ama 6. ve 7. yüzyılın hükümleriyle yönetilemez dediğiniz zaman, 6. ve 7. yüzyılda var olan İslami hükümlerle yönetilemez demiş oluyorsunuz. Burada hükümlerin tartışılmaz olduğunu söylerken, İslam’la ilgili bilgilerinin de yeterli olmadığı gözüküyor. Kendisi İlahiyat Fakültesi mezunu değil, İmam Hatip Lisesi mezunu. Mesela “nass” ile “hükmü” karıştırdı. Nass, dogma demektir. İslam’ın nassı; “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü”dür. Yani tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Hz. Muhammed onun kulu ve resulüdür. Nass budur. Ancak hükümler başka bir şeydir; miras, evlilik, boşanma, borçlar hukuku, ayni haklar ve mülkiyet gibi medeni hukukla ilgili alanlar hükümler kategorisindedir. Bunları da genel İslamcı camia nass kategorisinde görüyor. Neyse, öyle görebilir ama ahkâm başka, nass başkadır.

Erdoğan hem bir cesaret çağrısı yapıyor hem de akademiye, yani ilahiyat fakültelerine güveniyor. Çünkü hakikaten ilahiyat fakültelerimizde, İslam’ın tarihsel olduğunu savunan çok büyük bir birikim var. Ankara İlahiyat Fakültesi aklı önceleyen ekolün merkezidir. Vahyi önceleyen anlayışın merkezi olarak görülen Marmara İlahiyat Fakültesi’ne 2006 yılında davet edilmiştim. Orada Hz. Muhammed ile ilgili bir sunuş yaptım. Marmara İlahiyat’ta tanıştığım, o dönem “Toprak Hattı” diye bir grup kuran 40-50 kadar hoca, son derece açık ufuklu ve İslam’ın getirdiği hükümlerin tarihsel olduğunu kabul eden isimlerdi. Bakınız, nass tarihsel olmanın reddidir; ezelden ebede hakikattir. İnanç ve ahlaka ilişkin kuralları, yani İslam’ın beş şartını nass olarak kabul edebilirsiniz ama hukukla ilgili olanlar hükümlerdir. Bu ikisini birbirinden ayırmak lazım.

Aslında Erdoğan 15 yıllık iktidar tecrübesinin sonunda bu noktaya geldiği varsayılabilir ama bir olgu var: 28 Şubat 1997 öncesinde de bu noktaya yakındı. 1997 yılında Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi” adlı uluslararası bir sempozyum düzenledi. Fazlur Rahman, 20. yüzyılın en önemli İslam alimlerinden biridir ve alametifarikası, ahlak ve inanç dışındaki hükümlerin tarihsel olduğunu savunmasıdır. Bu yönüyle Pakistan’da aforoz edilmişti. İşte kimsenin cesaret edemediği, hatta Pakistan’daki ulemanın kâfir ilan ettiği Fazlur Rahman adına Tayyip Erdoğan bir sempozyum yaptırdı ve buna bir önsöz yazdı. Bu, dünyada ilktir.

“Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslam dünyasında olduğu kadar batıda da önemsenen düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir. Düşünce hayatıyla yakından ilgilenenler, merhum Fazlur Rahman’ın Türkiye’de ne büyük bir etkiye sahip olduğunu bilirler. Bir bilim adamı ve düşünürün bu seviyede tartışma konusu olmasının bazı sebepleri var. Bu sebepler arasında, tefekkür ve düşüncesinin tabiatı yanında, İslam dünyasının modern dünyayla ilişkilerinde alacağı şeklin belirlenmesinde, Fazlur Rahman’ın ortaya atıp savunduğu fikir ve tezlerin çok önemli olması konusu da yer alır. Fazlur Rahman her ne kadar din ve felsefenin ağır ve karmaşık teolojik meseleleriyle uğraşmışsa da, asıl amacı bugünkü İslam dünyası için aktüel ve pratik sonuçlar çıkaracak bir çalışmanın somut örneklerini vermektir. İşte bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak Fazlur Rahman’ı eksen alan bir sempozyum düzenlememizin sebebi, bu projeyi tartışmaya değer bulmamızdır.”

O günlerde Mehmet Şevket Eygi, Millî Gazete’de Erdoğan’ı, Ankara İlahiyat’a ve Fazlur Rahman’a yakın olmakla suçluyordu. 28 Şubat’a 5-6 gün kala yapılmış bu sempozyum çok anlamlıdır. 28 Şubat’ın özeti, “6. ve 7. yüzyılın hükümleriyle bugünün dünyasında hukuk, ekonomi ve siyaset düzenlenemez” anlayışıdır. Fazlur Rahman’ın fikirleri de bunu destekler. Hukuk güncelleşmeye mecburdur; çünkü hukuk toplumları düzenler. Toplumlar gelişirken hukuk 200 yıl önce duramaz. Güncelleşme bir hayat zorunluluğudur. Siz dünyayı ilahi fikirlerle değil, dünyevi akılla yönetirsiniz. Merak eden izleyicilerimiz ve araştırmak isteyenler bu kaynaklara başvurabilirler. Tekrar söylüyorum, bunlar Fazıl Rahman’ın görüşleridir; “doğrudur” veya “çözmüştür” anlamında değil. Bu tartışma hakkında bilgi edinmek için temel kaynaklardan biri Fazıl Rahman’ın kitaplarıdır. Onlar bir tecdit (yenilenme) meselesini gündeme getirdiler; bu ise daha ileri giderek teolojik olarak meseleyi bir yere oturttu. Tarihselcilik bir teolojik meseledir.

Bu konuda bir hatıram var: Bir televizyon tartışmasında Nazlı Ilıcak ve o dönem çok meşhur olan bir din adamıyla tartışırken, “Bakın, Kur’an-ı Kerim’de kölelik ve cariyelik var; Nisa, Ahzab ve Rum surelerinde bunlardan bahsediliyor,” dedim. Onlar birdenbire feveran edip, “Hayır, Kur’an’da kölelik ve cariyelik yok!” diye patırtıya getirdiler ve gürültüden konuyu konuşamadık. Ertesi gün Ankara İlahiyat Fakültesi’nden bir profesör aradı ve “Sizi dün dinledik, çok haklısınız. Bir grup ilahiyat hocası olarak sizi ziyaret etmek istiyoruz,” dedi.

Bu olay 2000’lerin başındaydı. Yaklaşık 15-20 kişi, o zamanki İşçi Partisi Genel Merkezi’ne (Vatan Partisi) geldiler. İçlerinden biri, “Biz İslamiyet’i tarihsel görüyoruz,” dedi. “Tamam,” dedim, “tarihsel dediğiniz an bütün tartışmalar biter.” Bana İslamiyet ve Kitabiyat gibi dergiler hediye ettiler. Hakikaten son derece açık fikirli, maddi gerçeklere ve tarihe bilimsel açıdan bakan bir gruptu. Doçentler, profesörler vardı; sonrasında İstanbul’da da görüştük. Orada kendileri de Kur’an’da kölelik ve cariyelik olduğunu, İslamiyet’in o dönem var olan bu kurumu bir hukuki düzene soktuğunu kabul ettiler.

Son zamanlarda ilahiyatçıların yoğun katıldığı iki sempozyuma katıldım. Tarihselcilik artık ilahiyatçılar arasında yaygın kabul görüyor. Kelamcılar ve İslam felsefecileri hayli ilerlemiş vaziyette; aklın öncelenmesi gerektiğini düşünen akademisyenler ön plana çıkıyor. Zaten 9, 10, 11 ve 12. yüzyılda, Abbasiler ve Emeviler döneminde büyük bir cereyan vardı. Mutezile ekolü; İbn-i Haldunlar, Ebû Bekir Raziler, El-Cezeri, El-Heysem, El-Harezmi gibi isimler bilim adamıydı ve gerçekleri hayatın kendisinde arıyorlardı.

Özellikle İbn-i Haldun, Marx ve Engels’ten 450 yıl önce, kabile toplumundan devlete geçiş sürecini maddi gerçeklere dayanarak bilimsel bir şekilde açıklamıştır. Mutezile ekolüne hayran olan Goethe, “Biz onların ellerine su dökemeyiz, çırakları bile olamayız,” demiştir.

Şimdi bir çalışmadan bahsedeceğim. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden kelamcı ve felsefeci bir profesör, İmam Mâtürîdî üzerine çalışıyor. Mâtürîdî, Arap coğrafyasındaki Eş’arilik’in aksine aklı 10. yüzyılda savunan bir isimdir. Hz. Muhammed’in yönetimi de esasen dünyevi ve akılcıdır; akılcı olmasaydı Çin Seddi’nden İspanya’ya uzanan o büyük medeniyet doğmazdı.

Hukuk güncelleşmeye mecburdur. Tayyip Erdoğan güncelleştirilsin dese de demese de hayat bunu dayatır. Bilim ve Ütopya dergisinin İslam aydınlanması, Mutezile ekolü ve İslam’da bilim konularında çok esaslı sayıları çıktı. Bazı İslamcı dostlarım bu tartışmanın devlet eliyle açılmasından rahatsız olsa da, siyaset önünü açarsa akademi ve aydınlarımız bu yolu yürür.

Kemalist Devrim 2 kitabımda belirttiğim gibi, ne kadar bastırırsanız bastırın, Kemalist Devrim’in bilimsel yaklaşımı kendisini gösterir. Atatürk, dinsel süreçleri bile ekonomik ve toplumsal süreçlerle açıklayan bilimsel bir tavra sahipti. O kitap, 1995 yılında Yunus Nadi ödülünü kazandı.

28 Şubat’a gelecek olursak; o dönemde Vatan Partisi “Devrim Kanunları uygulansın” diye bir kampanya başlatmıştı. 28 Şubat, “6. ve 7. yüzyılın kurallarıyla bugün yönetilemez” demekten ibarettir. Anayasamızdaki laiklik tanımı da “Din ve dünya işleri birbirinden ayrılacak” ilkesine dayanır. Bugün Cumhurbaşkanı’nın “Güncelleşmek zorundayız” demesi de esasen bu gerçeğin ifadesidir. 14 yüzyıl önceki hükümlerle bugünkü dünyayı düzenleyemezsiniz; bunu 28 Şubatçı bir görüş olarak da tanımlayabilirsiniz.

Bugün 28 Şubat davasında savunma yapanların da söyleyeceği budur: “Biz sadece 6. ve 7. yüzyıl hükümleriyle bugünün yönetilemeyeceğini söyledik.” Ancak buna rağmen bugün en ağır cezaların verilmesi talep ediliyor. Yargıya bu şekilde “talimat verir gibi” yaklaşmak, Türkiye’nin hukuk geleneği içinde vahim bir durumdur. Türkiye bir vatan savaşı verirken bu tür pervasız yaklaşımlar büyük hatalardır. Türk Silahlı Kuvvetleri bir vatan savaşı veriyor. Siz, bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok itibarlı ve saygın komutanlarına “gümbür gümbür ceza vereceğiz” diyorsunuz. Bunun bu savaşa yansıması nasıl olacak? Hükümetin bu dayatmasını veya emrini dinleyecek hakim var mı, ayrı mesele. Hakimlerin de bir kişiliği ve karakteri olmasını bekliyoruz. Ancak sonuç itibarıyla, Türk ordusu bir vatan savaşı verirken onun çok değerli komutanlarını müebbet hapis gibi cezalara çarptırdığınızda, bunun Silahlı Kuvvetler’in moraline ve tavrına ne gibi etkileri olacağını düşünmüyorlar.

Türkiye’nin geleceği bakımından tayin edici olan, Türkiye’nin bu sınır ötesi harekatıdır. Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyini kapsayan, Kandil’e kadar giden bölgeden teröristleri temizlemek bir vatan savaşıdır. Bu savaş Türkiye’nin geleceğini belirliyor; AKP’nin geleceğini de belirliyor. Böyle bir savaşa giderken iç cephede Türkiye’nin saygın komutanlarıyla pervasız bir şekilde cephe cepheye gelmek hangi akla hizmet ediyor? Burada bir hesap değil, bir devlet aklından yoksulluk görüyorum. Yanlış hesap, hesapsızlıktır.

İslam’ın güncellenmesi tartışmasına gelince; Türkiye’nin hoşgörüye sahip olan ve Kemalist devriminin içinde yetişmiş olan ezici çoğunluğuna karşı, ellerinde baltayla ve odunla gidiliyor. Süreç ilerlesin; peki ana muhalefetin bu konularda ne düşündüğünü biliyor musunuz? Sayın Kılıçdaroğlu, 28 Şubat konusunda bir yıl kadar önce bir açıklama yapmıştı. “28 Şubat’ta bir postmodern darbe yaşanmıştı. Bazı kişiler inançları veya siyasal fikirleri dolayısıyla devletin dışına itilmişlerdi. 28 Şubat darbesine ne kadar karşıysak, 20 Temmuz darbesine de o kadar karşıyız” demişti.

Bakın, Kılıçdaroğlu FETÖ darbesini zikretmiyor, “20 Temmuz darbesi” diye bir kavramdan bahsediyor. Aslında burada tutarlı çünkü hem FETÖ darbesini, yani 15-16 Temmuz’u savunuyor hem de 20 Temmuz’u eleştiriyor. Son dönemde Kılıçdaroğlu ile Erdoğan’ın buluştuğu tek konu bu. Kavga ediyorlar gibi gözüküyorlar ama Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi; PKK ve FETÖ’nün yanında mevzileniyor. AKP ise bu iki konuda Türkiye tarafında konumlanıyor. Ancak 28 Şubat konusunda birdenbire aynı cephede buluşmaları çok dikkat çekici.

İslam konusundaki tartışmalarda CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, “Allah’ın ayetlerini sorgulamak Cumhurbaşkanı’nın işi değil” dedi. Türkiye’deki sağduyu sahibi mütedeyyin Müslümanlar İslam’ı zaten bugüne uyarlayıp tatbik ediyorlar. 14 asır öncesine göre yorumlayan AK Parti’deki köhne kafalar ile ayetlerin arkasına sığınarak din üzerinden halkı aldatan yobazca bir tavır sergileyen CHP, burada bağdaşmıyor.

Meclisten geçen ittifak yasasına gelirsek; partilerin ittifak yaparak %10 barajını aşmalarına kapı açan bu yasanın bu yönü olumlu. Ama oy pusulalarının ve zarfların damgasız olması halinde de geçerli olacağı yönündeki hüküm bir felakettir. Bu, her türlü seçim hilesine kapı açan bir hükümdür. Eskiden sandık kurulu mührü bir güvenceydi, boya uygulaması bir güvenceydi; bunları kaldırdılar.

Eğer bu yasa Anayasa Mahkemesi’nden dönmezse, 300 bin sandığın başına 300 bin Vatan Partisi görevlisi koyacağız. Sandıklardan gelen sonuçları denetleyeceğiz. Seçim boykotu olmaz, o karşı tarafın işine yarar. AKP’nin oylarının baş aşağı gittiğini kendileri de görüyorlar. Hileye yönelmek, meşruiyet dışına çıkmaktır ve bu durum AKP iktidarına olan bağlılığı zedeler.

Ekonomiye gelince; 9 milyar dolar Ocak ayı dış ticaret açığı var. Türkiye’nin bir yıl içinde 230 milyar dolar civarında acil ödemesi gereken dış borç yükü var. Borçlanma ekonomisi iflas etmiştir ve hiçbir çözümleri yok. Şeker fabrikalarını satmak, Türkiye’nin vücudunu satmaktır. Cumhuriyetin 1930’lu yıllarda izlediği, bölgeler arası dengeleri gözeten sanayi politikası sayesinde Kars ve Diyarbakır gibi iller en çok üreten ilk on şehir içindeydi. 1930-1940 arasında Türkiye, Sovyetler Birliği ile beraber dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biriydi. İki tane halkçı, devletçi ülke dünyanın en hızlı gelişen ülkesi. Planlı… Planlı, halkçı, devletçi. Plan yapıldı; iki tane beş yıllık plan. Devletçilik yapıldı ve halkçılık yapıldı.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı diğer partilerle bir ortaklığımız olacak mı? Mesela CHP ile fena gitmiyor, CHP bu konuda. Beraber bir eylem arayışı yok ama sonuç itibarıyla kim şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı mücadele ediyorsa o, Türkiye için mücadele ediyor demektir ve biz bunu memnuniyetle karşılıyoruz. 14 fabrikadan 8’i özelleştiriliyor bildiğim kadarıyla; tamamının özelleştirilmesi planlanıyor. 14’ün 8’i yani.

Şimdi Suriye’deki krizle bağlantılı Türkiye’nin bir sıkıntısı var. Orada TSK bir tür savaşın içinde. Önümüzdeki süreçte Amerika’daki bu Dışişleri Bakanlığı değişikliği eğer bizim düşündüğümüz sonuçları verirse, Amerika’nın cenahında da bir sertleşme ihtimali gündeme gelecektir. Yeniden tam bunları konuşurken yaklaşık bir aydır da Ege’de, Kıbrıs’ta sular ısınıyor. Yunanistan’ı az çok tanırsınız, Atlantik’in politikalarını bilirsiniz; Yunanistan bu olayı nereye kadar ısıtır? Yunanistan değil, Amerika var burada. Yani Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi Afrin’de durdurmak için aynı zamanda Ege’den ve Akdeniz’den de sıkıştırmaya çalışıyor. Yani Türkiye’yi iki cephede savaşmakla tehdit ediyor.

Ege bölgesinde yalnız Yunanistan yok; Yunanistan, Amerika, İsrail ve Güney Kıbrıs dördü birlikte askeri tatbikatlar yapıyor. Bakın şimdi yeni bir tatbikat var; Yunanistan hakiki mermilerle Ege’de, Kuşadası ya da Çeşme yakınlarında tatbikat yapıyor. Yapacağı alanları ilan etti. Türk Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetlerimiz de yine Ege’de bir tatbikat yapacağını ilan etti ve o da hakiki mermilerle yapıyor. Kanımca Afrin harekâtıyla bağlantılı. Yunanistan fırsatçılık yapıyor ama tek başına böyle bir cesaret göstermesi mümkün değil, onu arkadan Amerika itiyor. Altıncı Filo tatbikat yapacakmış; Amerika, Türkiye’yi Afrin’deki harekâtta tereddüde sokmak için onu üzerimize itiyor. Genelkurmay Başkanımız, Türkiye’nin iki cephede mücadele yürütebilecek yeteneğe sahip olduğunu açıkladı.

Peki, Türkiye’nin Ege’deki olayı bir süre uyutma denemesi… Vatan Partisi şunu yapacak: Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ın kuzeyinde kuracağımız birlik ve beraberliği Ege’ye taşıyacağız. Nasıl? Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya ile kuzeyde ortak noktamız neyse Ege’de de odur. Ortak noktamız, Doğu Akdeniz’deki petroller ve doğal gazdır; bu hem bizim, hem Suriye, Filistin, Mısır için hem de bütün bölge için çok önemlidir. İkinci olarak; Kıbrıs batmayan bir uçak gemisidir. Ağrotur ve Dikelya üsleri oradan İran Körfezi’ni bile tehdit ediyor. Türkiye’yi Kıbrıs’tan attıkları zaman bu, İran’a, bütün Batı Asya’ya ve hatta Çin’e karşı büyük bir tehdittir.

Bugünkü AKP iktidarı bunları görmüyor. Aynı zamanda Ege, nedir? Rusya’nın sıcak denizlere açılma yolu Boğazlar’dan ve Ege’den geçiyor. Orayı NATO ve Atlantik kuvvetleri tamamen kontrol ettiği zaman bu yalnız bizim için değil, Moskova’ya ve Rusya’ya yönelik de bir tehdittir. Vatan Partisi bunları görüyor ve anlatabilecek birikime, devlet yönetme yeteneğine sahip. Ama bugünkü hükümetin böyle şeyleri yok. Suriye’yi yanımıza çekmek zorundayız; Doğu Akdeniz’deki petrol havzaları aynı zamanda bizim ve Suriye’nin kıyıları. Kıbrıs ile Suriye arasındaki denizi düşünün; orası ne? Orada kıyısı olan Türkiye var, Suriye var ve Kuzey Kıbrıs var. Siz bunlar arasındaki ittifakı sağlamak zorundasınız ama “Beşar Esad katil” diyerek o ittifakı sağlayamazsınız.

Bir taraftan da Türkiye’yi yöneten koalisyondan, Suriye’deki emeller konusunda karışık ve sorumlu olmayan mesajlar gidiyor. Mesela Sayın Bahçeli’nin bir açıklaması oldu. Bugünkü ortamda bu açıklama nereye oturuyor? “Afrin 2014 yılından itibaren PKK, PYD’nin istilasına uğramıştır. Pek tabi olarak Afrin Suriye’nindir. Ancak Suriye yönetimi terörizmle iş birliği yaparsa, tarih yeniden canlanacak, hatıralar bir kez daha ayaklanacak, tam 100 yıl önce bıraktığımız toprakların en azından istikrara, huzura, barışa kavuşuncaya kadar emanetimizde tutulmasının hakkı doğacak, yolu açılacaktır.”

Efendim, bakın bunlar son derece sorumsuz, ciddiyetsiz ve Türkiye’nin savunma amacıyla bağdaşmayan, bütün ittifaklarını dinamitleyen sözlerdir. Devlet Bahçeli burada tam Amerika’nın verdiği görevi yapıyor. Bu sözleri dinleyen Rusya’yı, İran’ı, Suriye’yi, Irak’ı düşünün. Türkiye “Ben Suriye’nin toprak bütünlüğünü gözetiyorum” diye bu harekâtı yaparken birdenbire “Tarih canlanacak, emanetle bir süre tutabiliriz” derseniz, Amerika’nın ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Afrin Harekâtı’na bundan daha büyük sabotaj yapılamaz. Rusya ve İran’a, “Biz oralara her an el koyabiliriz, fetih de yapabiliriz” mesajı vermek Türkiye’nin ittifak potansiyelini yok eder.

Geçende ne yapmıştı? “Kerkük 81, Musul 82” diyerek yine en kritik dönemde hata yapmıştı. Tayyip Erdoğan sabah akşam Beşar Esad için “katil” diyor; bu, ülkücü tabanın tavrıyla da uyuşmuyor. Ülkücü tabanda “oraları fethedelim” diye bir anlayış yok, onlar Türk vatanını korumanın akılcı yollarını arıyor. Bu vahim açıklamalarla Türkiye selamete götürülemez. Bunlar Mehmetçik’e de en büyük çelmeyi takıyor, arkadan hançerliyor. Biz, “Suriye’nin toprak bütünlüğüne hürmet ediyoruz, terörün temizlenmesi bizim de güvenliğimiz için şarttır” demeliyiz. Tayyip Erdoğan son birkaç gündür “işgal için gitmiyoruz” diyerek Bahçeli’nin yarattığı rahatsızlığı tamir etmeye çalışıyor. Biz dünyaya diyoruz ki: Devlet Bahçeli’ye ve bu yönetime güvenmeyin, bunlar Türkiye’yi yönetemez.

Tekrar Yunanistan’ın yarattığı basınca geliyoruz. Türkiye’nin önünde iki cephede savaş ihtimali var mı? Vatan Partisi iktidarında iki cephede de Türkiye kazanır. Bu tehditler, aynı zamanda Vatan Partisi iktidarını davet eden tehditlerdir. Türkiye bu tehditlere boyun eğecek değildir. Hükümetin Kıbrıs ve Ege’deki durumu yönetme tarzına gelince; yönetemiyorlar. AKP ve Bahçeli yönetemiyor çünkü Suriye ile iş birliği yapmadan Kıbrıs ve Ege’de nasıl başarı kazanacaksınız? Karşıda Amerika, İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ittifakı var. Soner Polat komutanımız bunu defalarca açıkladı. Bunları dengeleyecek bir ittifak gücüne ihtiyacımız var. O ittifaklar; İran, Suriye, Irak, Rusya ve Çin ile olmalıdır.

İran körfezini ve oradaki Amerikan tehdidini görmemiz lazım. Eğer Kıbrıs, Amerika’nın kontrolünde bir uçak gemisi olursa İran körfezi de, Çin’in enerji güvenliği de tehdit altındadır. Biz İran ve Arap Körfezi diyoruz; orası İran’ın ve Arapların ortak bölgesidir.

(Program sonunda çalınan türkü ve Melamiler üzerine yapılan sohbet ise bağlam itibarıyla devam etmektedir.)

Bekir Kaya Mersin’den soruyor: “Sayın Erdoğan’ın ‘İslam güncellenmeli’ açıklaması, seçime yönelik kamuoyunun dikkatini dağıtma amaçlı olabilir mi?”

Bakın, bizim ilerici kesim her olayı niyet okumaya çalışarak Tayyip Erdoğan’a bağlamaya takılmış durumda. “Niçin 14-15 yüzyıl önceki İslami hükümlerle Türkiye yönetilmez görüşünün bugün gerekli olduğunu söyleyemiyoruz da, her şeyi Erdoğan’a evirip çeviriyoruz?” Ben bunları ciddi tavırlar olarak görmüyorum ve eleştiriyorum. PKK’nın üzerine yürünse de, FETÖ ile mücadele edilse de altında buzağı aranıyor. “İslam’ı güncelleştirelim, 15 asır evvelin İslami hükümleriyle Türkiye’yi yönetemeyiz” diyorlar. Yani bunu niye semişle karşılamıyor Mersin’deki bu değerli kardeşimiz? Bir soru daha… Bunlar çok köklü ve çok büyük zaaflar. Anladım, bu şekilde tarih ilerletilmez. 28 Şubat davasında karar bekleniyor demiştik. Evet, kamuoyunun bir kesimindeki algı, maalesef mahkumiyet kararlarının ilk derece mahkemesinden çıkabileceği yönünde. Bir izleyicimiz size hatırlatmış; “Hukuk altın çağını yaşıyor Türkiye’de” demiştiniz. Evet, ironi miydi yoksa gerçeği mi yansıtıyor? Gerçeği yansıtıyor.

Buna rağmen mi? Kardeşim, o arkadaşa söylüyorum; şu anda 40 bini FETÖ’den, 20 bini PKK’dan, 10 bini IŞİD’den olmak üzere 70 bin insan hapse atılmış. Bu ironi mi, gerçek değil mi? Niçin bunu görmüyor bu arkadaşımız da önümüzdeki 28 Şubat davasından ötürü bütün bir yargıyı mahkum etmeye kalkıyor? Türkiye tarihinin görmediği bir şey yaşanıyor; 30 bin insan Türk ordusunun içinden, 14 bin kişi polisten, 4 bin kişi de yargıdan (savcı ve hakim) FETÖ bağlantılı diye temizlenmiş. Bunlar Türk yargısının altın çağını yaşadığını göstermiyor mu?

Yani Deniz Gezmişlerin idam edilmesini mi istiyoruz? Deniz Gezmişler hapiste yok, Mahir Çayanlar hapiste yok, Doğu Perinçekler hapiste yok. Ama işte 60 tane müebbet var. Dur bakalım, daha olmadı. Müebbet varsa Türkiye ona da çare bulur ama her şey ondan ibaret mi? Biz burada bir savaş veriyoruz. Niçin “altın çağını yaşıyor” dedik? Türk hakimlerine, Türk savcılarına, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı mücadelede sağlam durun, devam edin diye. Aslanlar, çok iyi yapıyorsunuz. Vatan Partisi tarihi bir mevziden bu açıklamaları yapıyor.

Şimdi şu açıklamada ne var? Bunun daha bir şey olduğu zaman da o bir karardır. Diyelim ki 70 bin kişiyi atarken bir de ters bir karar veriyor. Bir değil, binde biri ters olsa diyelim… 70 bin mahkemeden bahsedelim; binde biri 700 ediyor. 700 tane de ters karar olabilir. Niye bütünü görmüyoruz? Sevinecekler bu soruyu soranlar, çünkü Türk yargısının çamura batmasını istiyorlar. Türk yargısının FETÖ’ye, PKK’ya karşı bugün büyük bir savaş verdiğini görmek istemiyorlar ve bundan sevinç duymuyorlar. Böyle bir zihniyet var. Durun bakalım, daha o kararlar çıkmadı. Çıksa bile onun devamı var. Şu anda Türk yargısı hâlâ altın devrini yaşıyor, o karar çıksa da yaşamaya devam edecek.

Ama eğer bu manzara değişir, FETÖ’cüler içeriden çıkartılırsa… Ne zaman altın devri biter? CHP zihniyeti gelir Türkiye’nin başına, hapishanelerin kapılarını açar, içerideki FETÖ’cüleri, PKK’lıları çıkarır. O zaman deriz ki biz: “Türk yargısı çamur çağını yaşıyor,” sayın CHP sayesinde. Şu anda Türk yargısı altın devrini yaşıyor çünkü PKK ile, FETÖ ile mücadele ediyor. Türkiye’ye gerekli olan bu. Hani biz irticaya karşıydık? Hani biz Gladio’ya karşıydık? FETÖ’ye karşıydık? Amerika’ya karşıydık? Tayyip Erdoğan doğru bir şey yaptığı zaman niye “Bu doğrudur” diyemiyoruz? Bu mu adalet fikri, doğruluk fikri?

Bunu bitirelim mi? Bitirelim. Ama yine en son Mersin’den gelen bu konu ve şimdi söyledikleriniz; bunlar çok ciddi yanlışlar. Türkiye’de bu zihniyet çözülmüştür, dağılmıştır ve bitiyor. Vatan Partisi’nin doğru duruşu karşısında bu zihniyet maalesef irticanın, FETÖ’cülerin ve PKK’nın yanına konumlanmaya başladı.

Programı bitireceğiz, bir not var iletelim. Biraz önce Erkan Oğur ve arkadaşlarının seslendirdiği parçanın şairi Muhyi imiş. Rıza Zelyut, “Ben Muhyi diye yanlış hatırlamışım” diyerek düzeltmiş. Rıza Zelyut’a teşekkür ediyoruz. Haftaya buradayız, sizin şanssızlığınız. Değerli izleyiciler, bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz. Bu İslam’da yenilenme, güncellenme meselesini konuşmaya devam edeceğiz. Gelecek “Çıkış Yolu”nda tekrar buluşmak dileğiyle hepinize sevgiler, saygılar; hoşça kalın. Geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli elli ikiye bölündüğü bir durum tasavvuru, Türk milletinin matah, açık duruşunu yere atar ve onu çiğner. Ben çiğniyorum burada.

Paylaş