Çıkış Yolu • 21.03.2018

Çıkış Yolu • 21.03.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elliye yüzde elliye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahçup düştüğü… “Ben yere atarım ve onu çiğnerim.” Çiğniyorum burada, bırak! Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bir durum. Hayır, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler merhaba, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğum, her zaman olduğu gibi Vatan Partisi lideri ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Gündemimiz malum, belli şeyleri konuşacağız ama iki üç de sürpriz konumuz var. Çanakkale Zaferi’nin 103. yıl dönümüydü, onu konuşacağız. Ona hoş bir tesadüfle denk gelen Afrin’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin büyük başarısını ve bununla ilgili kamuoyundan farklı değerlendirmeleri ele alacağız. Suudi Arabistan’daki çarşaf açılımını, Türkiye’de İslam’ın yenilenmesi meselesini, Türkiye-Suudi Arabistan ve Washington üçgenini konuşacağız.

BBC’de dün yer alan ve Hürriyet Gazetesi’nin alıntıladığı Macaristan’daki bir gen araştırması ile Türk-Orta Asya kökenleri üzerine duracağız. 1200 kadar hâkimin kura çekmesi ve Beştepe’deki hâkimler-savcılar konferansı üzerine konuşacağız. Bir önceki seçime göre yüzde 10 artış gösteren Putin’in seçilmesinin anlamını değerlendireceğiz. Müziğimiz var, bir türkümüz olacak, kitabımız da var. Sizlerden gelecek sorularla da laf lafı açacak. Geçen haftadan kalan soruları da hazırladım.

Hafif konulardan başlayalım. Geçen haftaki Galatasaray-Fenerbahçe maçıyla ilgili bir tahmininiz olacaktı, 3-1 demiştiniz ama maç berabere bitti. Tahminim tutmadı, mazeretim yok. Şampiyon kim olacak? Sanki Başakşehir’in olması isteniyor gibi bir algı içindeyim. Büyük yatırım yaptılar, Arda’yı falan getirdiler. Bir de Adebayor var, o dünya çapında bir santrfor. Galatasaray çok kuvvetli bir takım; Rodriguez, Feghouli gibi isimler Gomis’e “al at” diye çalışan futbolcular. Gomis, Fransa’da gol kralıydı, burada da gol kralı.

Biraz siyasete geçelim. Ankara’da bir MHP kongresi oldu. Davetli miydiniz? Hayır. Tuhaf değil mi? Sürekli çiçek atıyorsunuz o tarafa doğru ama size yönelik hiçbir davet yok. Biz bütün Türk milletini birleştirmeye çalışıyoruz, onlarla rekabete veya zıtlaşmaya girmek bize yakışmaz. Ev sahibi istediğini davet eder şüphesiz ama benim için önemli olan onların “Kerkük’ü, Musul’u alacağız” gibi söylemlerden vazgeçmesidir. Bugün bir Türk milliyetçisi; Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi, Rusya’yı, Çin’i rahatsız edecek söylemde bulunmaz. Türk milletine en zararlı olan söylem budur. Devlet Bahçeli bugün maalesef Türk milletine en zararlı konumda.

Milliyetçilik ve bilim, insanlık tarihine birlikte geldi. Akılsız ve bilimsiz bir milliyetçilik olmaz. Milliyetçilik burjuva demokratik devrimlerle, kapitalizmin gelişmesiyle başladı. Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni Sultan Süleyman döneminde milliyetçilik yoktu, o dönem feodal sınıfların ideolojisi vardı. Milliyetçilik bizde 19. yüzyılda, Mustafa Celaleddin Paşa ile başladı. Kapitalizm, feodal derebeylikleri yıkarak milli pazarı oluşturdu ve köylüyü toprağa bağlı kul olmaktan kurtarıp özgür bir iş gücüne dönüştürdü.

Siz milliyetçiliği bilimsel ve devrimci bir tarzda yorumluyorsunuz. Türkiye’de Atatürkçü milliyetçilik ile bununla barışık olmayan başka bir milliyetçilik akımı var. Bu ayrışma niye oldu? Dünyadaki milliyetçilikler; feodalizmden ve dinsel ideolojinin hakimiyetinden kurtuluştur. Aydınlanmacıdır, laik ve bilimseldir. Türk devrim tarihinde de milliyetçilerimiz (Ziya Gökalpler, Yusuf Akçuralar, Atatürkler) hep laikti. Ne zaman laik olmayan, Amerikan emperyalizmiyle iş birliği yapan bir milliyetçilik doğdu, o zaman sapma yaşandı.

Devlet Bahçeli, emperyalizme karşıymış gibi görünse de savunduğu politikalar kritik anlarda Amerika’nın imdadına yetişiyor. Kerkük’te referandum sürecinde bile Irak ile birlikte hareket etmek gerekirken, Irak’ı hedef alan söylemlerle dolaylı yoldan Kürdistan’ın kurulmasına zemin hazırladılar. Bugün milliyetçiliğin ölçüsü; İran, Irak, Suriye, Rusya ve Çin ile dost olmaktır. Amerika’nın güdümüne giren, gerçek milliyetçi olamaz.

Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1931-1935 programında milliyetçiliği; “Türk milletinin bağımsızlığını korumak ve diğer milletlerle uyum halinde refaha ilerlemek” olarak tanımlamıştır. Yusuf Akçura’nın belirttiği gibi, emperyalist milliyetçilikten uzak durup demokratik milliyetçiliği esas almak gerekir. Afrin’de iki bayrak çekilmesine gelince; Türk bayrağı, oradaki zaferi ve bölgenin PKK’dan temizlendiğini simgeler. Özgür Suriye Ordusu’nun bu savaşta değerlendirilmesinin ne kadar doğru olduğu da bugün ispatlanmıştır. Oradan terörün ve Amerikan emperyalizminin temizlenmesi için savaşan, can veren, şehit veren bir hareket var. Mesela evvelsi gün, bir binanın temizlenmesi sırasında meydana gelen patlamada 7 Özgür Suriye Ordusu askeri şehit oldu. Onlar bizim şehitlerimiz. Özgür Suriye Ordusu düşmanlığını anlamıyorum; o nereden geliyor? PKK’dan geliyor. Özgür Suriye Ordusu PKK ile savaşıyor, Amerika ile savaşıyor. Daha ne istiyoruz? Amerika için mi savaşsın? Türkiye orayı kime bırakacak? Türkiye orayı kimseye bırakmayacak, oranın sahipleri var. Türkiye’nin bırakması diye bir şey söz konusu olamaz. Zaten oranın sahibi Suriye; orası Suriye toprağı ve tabii ki Suriye’nin olacak. Ancak şu anda Türkiye çekilirse oraya PKK ve Amerika girer. Tabii ki bunun bir zamanı var; Türkiye orada hiçbir şekilde kalıcı veya fetihçi olmaz. Bunun koşulları yok, dünya koşullarında bunu yapmak mümkün değildir. Hem Türkiye’nin kendi iç dengeleri açısından kimse bunu yapamaz.

Muhalefetin bayrağı meselesine gelince; bildiğim kadarıyla o, eski Suriye bayrağı. Onlar bu bayrağı daha çok Suriye içindeki çelişkiler nedeniyle, “Biz de burada varız” demek için açıyorlar. Tabii bu bizim onayladığımız bir şey değil.

Amerika’nın emperyalizmine karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu’na karşı bu hoşnutsuzluk niçin var? Bu, tamamen Amerika’nın propagandasıdır. Türkiye’deki öz düşmanlar, Amerika’nın kontrolündeki güçlerdir.

(Aradan sonra)

Milliyetçiliği konuşuyorduk. En son Devlet Bahçeli’yi ve akıl ile bilimsel temeli olmayan bir milliyetçiliğin olamayacağını konuşmuştuk. MHP’nin 1945-1990 arası bir macerası, bir de 90’dan sonraki macerası var. Sahadaki gözlemlerime ve politikalara bakarak şu tespiti yaptım: MHP 90’dan sonra değişmeye başladı. Çünkü Türkiye değişti ve Atatürk’e yaklaşmaya başladı. Amerika’nın içerideki birinci tercihi artık MHP olmaktan çıktı; AKP ve Fethullah Gülen grubu öne geçti. Orta Asya’ya, o tırnak içinde “Türk okullarıyla” gidişte birinci tercih MHP değil, Fethullah’tı. Bu çok önemli. Ilımlı İslam ve yeşil kuşak politikalarında MHP’ye yer yoktu. 12 Eylül 1980’de MHP’den de çok sayıda insan içeri alındı; artık ihtiyaç kalmamıştı ve kenara atıldılar. Bu, önemli bir dönüm noktasıydı. MHP kadroları şoka uğradı, önemli bir kısmı İslamcılaştı. Diğer bir kısmı ise devrimci ve laik milliyetçiliğe yaklaştı.

Bugün MHP’nin yaptığı kongreye bakın; yarım saate yakın Kur’an okunuyor. Kur’an milletimizin kutsalıdır, inancımıza büyük saygımız var ama Türkiye’de siyaseti dine alet etmek vahim bir şeydir. Türkiye’nin milli devrimci geleneğinde; Necip Asım’da, Hüseyin Zade Ali Bey’de, Yusuf Akçura’da, Ziya Gökalp’te, Mustafa Kemal’de ve Mahmut Esat Bozkurt’ta dinin siyasete alet edilmesi yoktur; tam tersine laiklik vardır. Onlar 1960’larda Amerika’nın öngördüğü Türk-İslam senteziyle bu kanala girdiler. Şimdi ise AKP ile dincilik ve dinin istismarı konusunda yarışıyorlar. AKP bozkurt selamı veriyor, Erdoğan yapıyor bunu. Bozkurt selamı verenlerin İslamcı bir çizgiye girmeleri mümkün değildir; bu sembolle İslamcılık bir araya gelmez. Zaten gelmediği için pek çok milliyetçi Türk-İslam sentezi sürecinde MHP’den ayrıldı.

Afrin meselesine gelince; Dışişleri Bakanı’nın “Mayıs ayına kadar sürer” beklentisi vardı. Kamuoyunda kısa sürede biteceği düşünülmüyordu, aksine uzun bir vade biçilmişti ancak bir buçuk ay önce bitti. Harekatın hızlanması beklediğimiz bir gelişmeydi. Çünkü PKK’nın orada ölmeyi kabul etmesi mantıklı değildi; Türk ordusu kuşatınca çoğu ya öldü ya esir düştü ya da kaçtı. Amerika taraftarları, Türkiye’de halkı bu harekata karşı kışkırtmak için “Çok şehit gelecek, el yapımı bombalar patlayacak” diye propaganda yaptılar. CHP ve İYİ Parti de bu söyleme katıldı; adeta cenaze gelsin diye dua ettiler. Ama biz PKK’nın yenilgi gözükünce kuvvetlerini korumak için kaçacağını biliyorduk.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verilerine göre PKK’nın saf dışı bırakılan (ölü, yaralı ve firar eden) sayısı 3647. PKK ise kendi yayınlarında 820 kayıp veriyor; bu rakam, böyle bir savaş için olağanüstü yüksektir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hem kendi kayıpları hem de PKK ve IŞİD’in kayıpları konusunda verdiği bilgiler her zaman doğru çıkmıştır. PKK yöneticilerinin (Cemil Bayık, Mustafa Karasu) son yazılarında çizdikleri tablo çok karanlık; Amerika’nın, Rusya’nın, İran’ın ve Suriye’nin kendilerini desteklemediğini görüyorlar. Beyaz bayrak çekmeye hazırlanıyorlar çünkü başka çareleri kalmadı. Kandil’e ve Sincar’a da beyaz bayrak çektireceğiz. PKK’nın sonu geliyor; HDP de PKK’nın yasal organı olduğu için onun da yaşam şansı yoktur.

Sıradaki riskli konu Münbiç ve Fırat’ın doğusu. Burada Afrin’den farklı olarak Amerikan askerleri var. Pentagon, “Askerimiz orada kalmaya devam edecek” diyor; yani “Gelirseniz çarpışırız” imasında bulunuyorlar. Amerika’nın doğrudan bir silahlı çatışmayı göze alabileceğini sanmıyorum. Türkiye ile Amerika arasında bir uzlaşma olur mu? Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusu kararlı bir şekilde mücadele ettiği sürece, Amerika’nın yapabileceği hiçbir şey yoktur; ya kaçar ya da zayiat verdikten sonra teslim olur. Türkiye artık Amerika ile bir hesaplaşma sürecine girdi ve buradan geri dönüş yok.

Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopması sadece vatan bütünlüğüyle ilgili değil, ekonomiyle de ilgilidir. Türkiye ekonomisi Avrasya ile bütünleşti; birinci ticaret ortağımız Çin, ikinci Rusya, üçüncü Almanya. Türkiye ancak bu ülkelerle ortak iklimde ekonomisini ayakta tutabilir. Amerika’nın kendi borç batağı ortadayken Türkiye’nin sıcak para ihtiyacını karşılama şansı yoktur. Münbiç konusunda Amerika er ya da geç geri adım atacaktır; buna uzlaşma değil, Amerika’nın çekilmesi demek daha doğru olur. Evet, öyle diyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bileğiyle, gücüyle, pazusuyla, silahıyla kazandığı bir başarıyı “Amerika ile anlaşma” diye nitelemeyelim. Türk Silahlı Kuvvetleri kararlı bir şekilde Münbiç’in üzerine gidecek ve Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin bu harekâtına teslim olacak.

Peki, Suriye krizi yalnızca Türkiye-Amerikan anlaşması ya da Kuzey Suriye’den mi ibaret? Suriye’nin bütünüyle ilgili beklentiniz ne? “İyi olacak” ötesinde; Suriye’de Sayın Beşar Esad’ın yönetiminde Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanacak, iç barış tesis edilecek ve Suriye bir imar, bayındırlık, kendini onarma, yıkılan Suriye’yi inşa etme sürecine girecek. Suriye’nin önündeki gelecek budur. Bitti yani. Amerikan planları Suriye’de iflas etti; Irak’ta da iflas etti, şimdi Suriye’de de iflas etti. Aşağıdan İsrail falan biraz zorluyor ama onun da bir çıkış yolu yok.

Amerika’da tırnak içinde “Şahinlerin” bütünüyle güç kazanması, ağır basması ve bir anlamda Trump’ı teslim almalarının hiç mi karşılığı yok sahada? Bakacağız. Onların iddialarına, şahinliklerine rağmen Amerika kaybedecek. Ne yapacak o şahinler? Hadi bakalım görelim. 5 bin tır silah verdiler, hepsi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eline geçiyor. Sağ olsunlar, bize bedava silah veriyorlar. PKK’ya verdikleri silahların hepsi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterine giriyor. Yıllar önce de bunu söylemiştik; Türk ordusu o silahlara el koyacak ve getirecek demiştik. Öyle de oluyor.

Türkiye’nin güneyinde işlerin bir rayına girdiğini, somut bir istikamet kazandığını düşünüyorum. Bu da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahaya inmesiyle, silah kullanmaya başlamasıyla doğrudan bağlantılı. 8-10 yıl önce “Sorunu nasıl çözeceksiniz?” diye sorduklarında “Silahla çözeceğiz” demiştik; işte silahla çözüyoruz. Ancak Suriye’nin bütünü konusunda mesafenin biraz daha uzun olduğunu düşünüyorum.

Suriye’nin güneyinde, Ürdün ve İsrail sınırlarında problemler bir süre daha devam edecektir. Buradan hemen “kazanacak” sonucunu çıkarmayınız, biraz daha bedel ödenecek. Orada Amerikan askerleri var; Suriye’nin kuzeyinde üsleri var, güneyinde ise daha çok Ürdün üzerinden bir varlık söz konusu. Eskiden bölgede IŞİD vardı, onun beli kırıldı. Bundan sonra süreç çok hızlı gelişir çünkü direnç kırıldı. Kim direnecek? Direnebilecek bir kuvvet yok. Amerika Birleşik Devletleri kuzeydeki üslerini kolay kolay bırakmayacak, zorluklar var. Ancak Suriye’nin geleceğinde Beşar Esad yönetimi kalıcıdır; onu yıkmak mümkün değil, başaramadılar. Suriye’nin toprak bütünlüğü büyük ölçüde sağlandı ve “Kürdistan” hayali çöktü.

Amerika’nın Suriye’de artık Beşar Esad’ı yıkma veya federasyon kurma gibi bir şansı kalmadı. Daha geri mevzilerde bazı dayatmalarda bulunmaya çalışacak. Amerika şimdi şunun peşinde: “İran’la çok yakın olma, Rusya’yla çok yakın olma, Türkiye’yle çok yakın olma.” Amerika’nın şu anda Suriye’den talep edebileceği tek şey bu kaldı.

Amerika’nın dünya hakimiyeti iddiası çöktü. Trump aslında bu iddianın bitişinin kabulüydü. Amerika, dünyanın en büyük silahlı gücü ve önemli bir ekonomik gücü olmaya devam ettiği sürece dünyanın her yerinde olması normal karşılanabilir ancak bölgedeki baskı araçlarının amacı artık Irak’ı veya Suriye’yi bölmek değil; İran’ı, Rusya’yı ve Türkiye’yi dizginlemek.

Vatan Partisi yönetimindeki bir hükümette; İncirlik, Erhaç ve Türkiye’deki diğer tüm Amerikan üsleri kapatılacak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçecek. Amerika’ya makul bir süre tanıyacağız ve “Burası Türk ordusunun kontrolüne girecek” diyeceğiz. Suriye’deki Amerikan üslerine gelince; oranın temizlenmesi Suriye halkının ve devletinin meselesidir. Biz Türkiye olarak Fırat’ın doğusuna terörü temizlemek için gireceğiz. Eğer Amerika orada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı temizlik harekatını kenardan seyretmeyi seçmezse, kendi tercihinin altında kalır. Biz kendi vatanımızdaki üsleri temizlemekte kararlıyız, orada uzlaşma yok. Suriye konusunda ise Suriye’yi, Irak’ı ve İran’ı destekleriz ama bizzat gidip oradaki üsleri biz temizlemeyiz. Dünyadaki en büyük askeri güç şu an Amerika’dır. Amerikasız bir Batı Asya ve Orta Doğu bugün için mümkün değildir; bu gerçekçi olmaz. Amerikasız derken Rusya’sız da değil. Amerika’nın varlığına katlanmıyoruz ancak politika olarak dünyanın her yerinde bir iddiası var. Biz, “Burada Amerika’nın askeri üssü olacak” anlamında bir Amerikasız tanımı yapmıyoruz; Amerika’nın askeri olmayabilir, en sonunda olmayacaktır da. Ancak her şeye rağmen Amerikan askerinin olmadığı yerlerde bile bir Amerikan iddiası var. Bunu bir dünya gerçeği olarak görüyoruz.

Aynı şey Çin için de geçerli. Bugün Çin’in iddiasının olmadığı bir kara veya deniz parçası yok dünyada. Çin de sonuç itibarıyla bir dünya devleti oldu. Güvenliğini korumak ve Amerika’yı dizginlemek için “Bir Kuşak, Bir Yol” projesini başlattı. Bu proje Çin’den başlayıp Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanıyor. Bu, “Ben her yerde varım” demektir. Bu, emperyalist bir yaklaşımla oraları kontrol edip asker dikeceğim anlamında değil; ekonomimle, kültürümle ve siyasi amaçlarımla dünyanın her yerinde iddialıyım demektir.

Suriye’nin özel bölünmelerle yönetileceğini öngörmüyor musunuz? Türkiye’nin dışında, o Suriye’nin kendi meselesidir. Suriye esasen bir Arap devletidir; adı da Suriye Arap Cumhuriyeti’dir. Ancak Arapların içinde de tıpkı Türk milleti gibi farklı mezhepler; Sünniler, Aleviler ve Şiiler bulunur. Suriye bu konuda nasıl bir çözüm üretir, bakacağız. Suriye’nin bir laiklik geleneği var ve en güzel çözümü bulmuş durumdalar. O geleneği sürdürecekleri kanısındayım. Kantonal, özerk bölgeler gibi bir şey beklemeyelim; çünkü Beşar Esad bu konudaki kararlılığını açıkladı. Şam’da gerçekten bir hoşgörü geleneği var. Suriye’de %10-15 civarında önemli bir Hristiyan nüfus da var. Onlar da etnik olarak Araptır; Irak’ta, Lübnan’da ve Mısır’da da Hristiyan Araplar bulunur.

Afrin’de 18 Mart öncesinde, yani teslim olma süreci başlamadan 15-20 gün kadar önce PKK/PYD ile Şam arasında bir pazarlık duyuldu. Sıkıştıkları ve burayı savunamayacakları ortaya çıkmıştı. Sonradan ortaya çıkan bilgilere göre Beşar Esad yönetimi, “Tam teslim olacaksınız; hem silahları bırakacak hem de kendiniz teslim olacaksınız” dedi. Suriye hükümeti bunu Aydınlık aracılığıyla Türkiye’ye de duyurdu. Şam’daki toplantıda Beşar Esad’a soru yöneltildiğinde, kendisi PKK ve PYD’nin birer vatan haini olduğunu, onlarla hiçbir pazarlık olmayacağını, şartsız bir şekilde silahlarını teslim edip teslim olmaları gerektiğini belirtti. Hakikaten de gelen haberler, bazı PKK kuvvetlerinin silahlarını teslim ederek Suriye yönetimine geçtiğini doğruluyor. Ancak PKK’nın komutası altında kalan diğer unsurlar, ezileceklerini anladıkları için diğer yığınak yaptıkları yerlere kaçtılar. Şam’a teslim olanlar ise daha çok PKK’nın kontrolünden çıkan başıbozuk kuvvetlerdir.

Suriye devletinin, kendi topraklarında etnik temelli bir terör örgütünün örgütlü olarak yaşamasını kabul etmesi mümkün değildir. Suriye devleti bu konularda Türkiye’den çok daha acımasızdır.

Afrin zaferi gerçekleştiğinde Amerika ve İsrail neden sessiz kaldı? Ne yapacaklardı? Silahla karşı mı koyacaklardı? Silah kullandıkları an İran da silah kullanır ve bu süreç nükleer taktiklerin de devreye girdiği, hesapsız ve felaketle sonuçlanacak bir işe dönüşür.

Tayyip Erdoğan neden hala Suriye hükümetiyle iş birliği yapmamakta ısrarlı? Bunun arkasında bir federasyon planı arayanlar gerçekçi değil; bu Türkiye’nin kabul edeceği bir şey değildir. Geriye Erdoğan’ın şahsi inatları ve kişisel psikolojik durumları kalıyor. Televizyonlarda sürekli duyduğumuz “masada güçlü olma” ifadesi ise anlamsızdır. Suriye’de hangi masa var? Biz Suriye’den ne talep ediyoruz da masaya oturacağız? Suriye masası Suriyelilerindir. Vatan Partisi’nin siyaseti budur: Suriye masasında sadece Suriye devleti ve milleti oturur; Rusya, Amerika veya Türkiye için orada bir iskemle yoktur.

Tayyip Erdoğan hükümeti dış cephede milli bir duruş sergilerken iç cephede neden yapamıyor? Bunun sebebi ideolojik kökleri ve dayandıkları sınıflardır. Sıcak para komisyoncularına, tarikat rantçılarına ve orta çağ zihniyetine dayandıkları için iç cepheyi birleştiremezler. Sünni yobazlığıyla veya borçlanma ekonomisiyle Türkiye birleşmez. Yine de Türkiye’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü için savaşıyorlar, bunu görüyoruz; ancak Vatan Partisi kadar hızlı, tutarlı ve kararlı bir mücadele yürütemiyorlar.

Suudi Arabistan’da ve Türkiye’de son dönemde kadın hakları konusunda yaşanan süreçler dikkat çekici. Çağımızda kadını siyah çarşafın içine hapsederek tutamazsınız. Suudi Arabistan’da Prens Muhammed bin Selman’ın kadınların giyimi ve sosyal hayata katılımı konusundaki adımları, dünyanın değiştiğini gösteriyor. Laiklik meselesinin özü, kadın-erkek eşitliğidir. Kadını kafese kapatan dünya çöküyor; çünkü kadın artık “Ben varım” diyor. İslamcı hareketlerin irtica politikalarının önündeki manevra alanları, kapitalizmin gelişmesi ve kadının iş gücüne katılımıyla birlikte artık iyice daralmıştır. Böyle ortamlarda siz Orta Çağ ilişkilerini, kurumlarını yaşatamıyorsunuz. Onlar kırıla döküle, vurula ancak devam ediyor. O bakımdan dünya, hakikaten hele Amerikan hegemonyasının çöktüğü koşullarda, demokratik devrimlerini tamamlama dönemine girdi. Yani Fransız Devrimi’yle başlayan, arkasından Türk Devrimi’yle mazlum milletler dünyasında atak yapan demokratik devrim, Orta Çağ’dan kurtulma olayının artık son hamlelerini, ataklarını gerçekleştiriyor.

Önemli bir şey söylediniz; dünya demokratik devrimlerini tamamlama çağına girdi. Çünkü demokratik devrimlerin karşısındaki en büyük güç Amerika’ydı. O gücün çökmesi, Çin’in yükselişi, Hindistan’ın yükselişi, Batı Asya’da Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Amerika’yı silahla bastırması, geri çekilmeye zorlaması, Fransa, Almanya ve İngiltere’nin durumları, Türkiye’nin Amerika’ya isyanı… Bütün bunları birleştirdiğiniz zaman dünya demokratik devrimlerini tamamlama dönemine girdi. Onun için “Yeni bir dünya kuruluyor” diyoruz.

İçimde birileri beni dürtüyor, “Şu soruyu sordun, sor bakalım” diyor. Şimdi, “Dünya demokratik devrimlerini tamamlama çağına girdi” büyük bir söz, çok büyük bir söz. Peki, Türkiye’deki gelişmeler kaç yıldır ters değil mi?

Şimdi bakın, o değil. Türkiye’de de 2014’ten bu yana vatan bütünlüğünü sağlama; Fethullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) temizlenmesi; Türk Silahlı Kuvvetleri, ordu ve yargının içinden gericiliğin temizlenmesi dönemine girildi. Niye tersi olsun? 2014’ten bu yana yaşadığımız olaylara bakalım: Bir kere Türkiye Amerika ile savaşıyor. PKK’yı temizliyor, FETÖ’yü temizliyor. Türk ordusundan, polisten, yargıdan on binlerce FETÖ’cü temizlendi. Bütün devletin içinden 105 bin FETÖ bağlantılı kişi temizleniyor. Bunların hepsi irticaya karşı siyasal yönde olan tedbirlerdir.

Bu irticanın temizlenmesinin toplumda ideolojik ve yaşamla ilgili çok ciddi sonuçları oluyor. Bizim ilericilerimizin görmek istemediği ama televizyonlara baksa, toplumun içine girse, Muş uçağına, Iğdır uçağına, Diyarbakır uçağına bindiği zaman görebileceği çok ciddi sonuçlar var. Bizim ilericiler o dünyadan tamamen uzakta. Bir tek Anıtkabir’in bahçesindeki çiçeklerle ilgileniyorlar. Başka bir özellikleri yok.

Sizin siyasal söyleminizde “Anıtkabir çiçek Atatürkçülüğü” diye bir kavram var, değil mi? Bakın, bunlar vatan savunmasında Atatürkçü değiller. Afrin’de Atatürkçü değiller. Mehmetçiğin savaşında Atatürkçü değiller. Hatta çoğu Mehmetçiğe karşı; “Aman Tayyip Erdoğan’ın yıkılması için Mehmetçik başarısız olsun da kendileri de Tayyip Erdoğanları yıksınlar” diyorlar. Tek bir yerde hassasiyetleri var: “Anıtkabir bahçesinde çiçekler koptu”, “Anıtkabir bahçesine çocuk bahçesi yapılıyor.” Ya bakın, esas bu değil ya! Bunların çok büyük bir önemi yok. Bunları şaka olarak söylüyorum zaten. Yani “gardırop Atatürkçülüğü” deniyordu ya, öyle diyelim isterseniz. Sadece şuna bakıyor: “Mini etek giyiliyor mu?”, “Meyhanede rakı içiliyor mu?”

Ben rakıyla, mini etekle birleştirilen bir Atatürkçülüğü kabul etmiyorum. Atatürkçülük bu değil. Atatürkçülük her şeyden evvel vatanın bağımsızlığıdır, istiklaldir. Atatürkçülüğün birinci çekirdeği, ölçüsü, özü laiklik bile değil; emperyalizmden bağımsız bir Türkiye’dir. İstiklal Savaşı’yla Atatürkçülük başladı. Onun için Atatürkçülüğü laikçiliğe indirgemek ve ondan ibaret görmek yanlıştır.

“Laikçilik” kelimesini ilk defa mı kullanıyorsunuz? Hayır, her zaman kullanıyorum. Laiklik güzel bir şey ama “laikçilik”… Yani laikliği bağımsızlığın önüne geçiren, Amerika ile beraber laiklik, meyhaneci laiklik… Böyle bir laiklik hiçbir zaman milletle birleşmez ve toplumu değiştirmez.

“Laikos” Yunanca “halkın” demek. Laiklik aslında iktidarın halklaşması, padişahların ve kralların iktidarının yıkılması ve halk yönetimiyle ilgili olarak geldi. Padişahlar, krallar diyordu ki: “Benim tahtıma dokunamazsın, çünkü bana bu tahtı Allah verdi.” Laiklik nasıl çıktı ortaya? “Allah’ı karıştırma bu işe, sana bu tahtı, bu tacı Allah vermedi” dedi. Laikliğin kökü bu. Şimdi laikliği bu kökten kopardılar. Bir takım sözde Atatürkçülerimiz, Atatürk’le ilgisi olmayan Atatürkçülerimiz bu kökten, yani halkçı köklerinden kopardılar. Hatta neredeyse halka karşı ve tamamen biçimsel ölçüler içerisine hapsettiler. Bu “gardırop Atatürkçülüğü” hiçbir zaman halkla birleşemiyor. Laikliğin halkla ilişkisi şudur: Halkın özgür ve başı dik yaşaması, kadının ve erkeğin eşit olması, dinle aldatmanın ortadan kalkması. Dolayısıyla halkın aldatılamadığı bir toplum ve devlet düzenidir.

***

Peki, konuyu şöyle bağlayalım. Emperyalizmin İslam ülkelerinde nüfuzunu sürdürmek için bir “İslamizasyon” politikası vardı ve bu çok öncelikli olarak uygulandı. Fakat son birkaç yıldır bu politikayı geriye çekme gibi bir görüntü var. Siz buna katılır mısınız?

Amerikan siyaseti ve gücü, artık karşısındaki kuvvetleri engelleyemeyince stratejileri çıkmaza girdi. Yani Amerika’nın İslamcı siyaseti de çıkmaza girdi. Nereden çıkmaza girdi? Sünni ve Şii diye bölemedi. O zaman İslamcılık, Amerika için bir alet olmaktan çıktı. Hatta İslamcılık, Amerika’ya karşı da döndü. Amerika’ya karşı mücadele eden milletler, o İslami inançlar içerisinde, İslamcılık bayrağı altında Amerika ile mücadele etmeye başladılar. Bu da Amerika’nın karşılaştığı bir sürpriz oldu.

Türkiye’de ve İran’da seçmen tabanı, halk tabanı anlamında çok önemli bir dönüşüm yaşandı. Şah döneminde İran farklıydı; Amerika sempatizanı bir Şia vardı. Şimdi ise durum farklı.

***

Türkümüz hazır mı? Çanakkale’yi konuşacağız ama önce bir psikolojik ortama girelim isterim. Yönetmenimizden bir işaret bekleyeyim.

(Türkü dinlenir: “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı…”)

Ruhi Su’nun en güzel söylediği türkülerden biri bence; çok içten ve opera tadında söylüyor. Türküleri kendi geleneğimizden biraz ayırarak, çağdaşlaştırarak söylüyor ama ayrı bir tadı var. Ruhi Su, türküleri aydınlarımıza sevdiren kişidir. 1960’lara gelene kadar türkü aydınlar arasında pek sevilmezdi. Ruhi Su, eski sosyalist ve TKP’lidir. 1951 tutuklamasında zindanlarda yattı. Çok değerli, kibar, nazik bir insandı. Devlet Opera sanatçısıydı, çok güzel saz çalardı.

Bakın, bizim bütün savaş türkülerimizde müthiş bir insancılık vardır. Hiçbir savaş türkümüzde düşmana küfredilmez, bir sövgü veya hücum yoktur. Hep kendisini, kendi acılarını, anasını, sevgilisini, yardan uzak kalmasını anlatır. Türkler çok cengaver denir ama türkülere bakıyorsunuz, hepsi insanidir.

“Çanakkale Türküsü” aslında bir Kastamonu türküsüdür. “Hey 15’li” ise bir Tokat türküsüdür. Oradaki 15, yaş değil, 1315 doğumlular anlamındadır. 18 Mart 1915’te düşman zırhlıları Çanakkale Boğazı’na girdiğinde, hiç beklemedikleri güçlü bir savunma hattıyla karşılaştılar ve boğaz sularına gömüldüler. 18 Mart zaferi böyle kazanıldı.

Bu, dünya tarihini değiştiren bir zaferdir. Boğazı geçselerdi ve İstanbul’u ele geçirseydiler Çarlık Rusyası yıkılmayacaktı ve savaş Türkiye açısından çok erken bitecekti. O bakımdan Çanakkale Savaşı, Türkiye tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da çok önemli bir devrim savaşıdır. Savaş devrime yol açtı; Türkiye’nin direnci, önce Şubat Devrimi’ni, ardından Ekim Devrimi’ni getirdi. Sovyet Devrimi olunca düşmanımız eksildi; İngiltere, Fransa, Rusya üçlüsünden Rusya bizim yanımıza geçti. Böylece İstiklal Savaşı’nın tamamlanmasının koşulları doğdu.

Bizim 1908 Devrimi olmasaydı, Çanakkale direnişinde zafer olmazdı. 1908 Devrimi’yle milliyetçilik şahlandı, ordu gençleşti. Bu milliyetçi dalga yalnız Çanakkale’de değil; Galiçya’da, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta, Kafkas cephesinde her yerde büyük bir direnç sağladı. 1914 Çanakkale Savaşı meleklerin kanatları altında yapılmadı; Türk milliyetçiliğinin devrimci gücü ve gençleşen Türk ordusunun vatanseverliği sayesinde kazanıldı.

***

Siz bugün bağımsızlık meselesini ve emperyalizme karşı mücadeleyi birinci mesele olarak görüyorsunuz. Ama 1908 Meşrutiyeti, tam Dünya Savaşı’na giderken demokrasi ve hürriyet öne çıkarıyordu. Neden demokrasi mücadelesini değil de emperyalizme karşı mücadeleyi öncelikli buluyorsunuz?

Son 200 yılımıza baktığımız zaman, Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olmasında kilit sorun emperyalizme karşı mücadeledir; yani bağımsızlık öndedir. Ancak bu 200 yıllık genel stratejik bir dönemdir. Bunun içinde ara dönemler vardır. Örneğin 1876’dan 1908’e kadar Abdülhamid’in 32 yıllık saltanat dönemindeki mesele hürriyet meselesiydi. İmparatorluk dağılıyordu, evet bu bir beka meselesiydi ama o imparatorluğun dağılmasını sultanlar önleyemezdi. Ancak milliyetçi, devrimci hükümetler önleyebilirdi; ancak hürriyetle dışa karşı direnebilirdik. Nitekim bakın Vatan Yahut Silistre; Namık Kemal. Hürriyetle vatanı birleştirdi, değil mi? Eğer biz 1908’de Abdülhamid’i saltanattan indirmeseydik, Türk milliyetçileri iktidar olmasaydı 1914-1922 arasındaki o savaşı veremezdik. Niye veremezdik? Çünkü milleti birleştiremezdik. Padişahın vatanı bütünleştirmeye, milleti birleştirmeye, emperyalizme direnmeye elverişli bir ideolojisi yoktu. O feodal bir ideolojiydi; fetih ideolojisiydi. Onunla Viyana’ya gidebilirsiniz, Kanuni Sultan Süleyman zamanında veya Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yla gidebilirsiniz. Çağın ideolojisi oydu. Ama 20. yüzyılda fetihçi veya orta çağ ideolojisiyle bir İstiklal Savaşı veremezsiniz. Dünyadan bir tane örnek gösterin; Çin’e, Afganistan’a, Hindistan’a, İran’a, Asya ülkelerine, Küba’ya, Nikaragua’ya bakalım; hangisi orta çağ ideolojisiyle yabancıya direnebilmiş? Çünkü milleti birleştiren, bağımsızlık için halkı seferber eden ideolojiler milliyetçi devrimcilik ve sosyalizmdir. Bu çağdaş ideolojilerle emperyalist düşmana karşı direnmeler olmuştur.

1908 Devrimi ile milliyetçiler geldi, Türkçülük şaha kalktı. O milliyetçi ideoloji; genç subaylara ve halka öyle bir rüzgâr verdi ki o direniş sağlandı. Tıbbiyeli ve Galatasaray Liseli gençler hangi ideolojiyle Çanakkale’de savaşıp can verdi? O milliyetçi ideolojiyle. 1908 Devrimi, yalnız ideolojik bakımdan değil; akıl, bilimsellik ve savaş ekonomisi getirmesi bakımından da önemlidir. Kapitülasyonları kaldıracaklarını söylediler ve savaş başlar başlamaz iptal ettiler. O bakımdan 1908 Devrimi, Çanakkale direnişinin anahtarıdır. O devrim olmasaydı Çanakkale zaferi olmazdı.

Lenin, Birinci Dünya Savaşı koşullarında bunun emperyalist bir savaş olduğunu söylüyordu. Bir tarafta Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa; diğer tarafta Almanya ve Avusturya vardı. Ama Türkiye, Çin ve Arnavutluk haklı bir savaş veriyorlardı. Leninler bu tespiti yaparken Türkiye’deki devrimci millî hükümetin varlığı bir kanıt oluşturuyordu; bir vatan savaşı yürütülüyor, padişahlık için bir savaş verilmiyordu.

Erdoğanlar bugün milleti birleştirebiliyor mu? Hayır, birleştiremiyorlar ama millet öyle bir tarih yaşamış ki kendiliğinden birleşiyor. Vatan Partisi ve Atatürkçüler birleştiriyor. Türkiye’nin tarihsel birikimi var; Tayyip Erdoğan’ın bu konuda bir rolü yok. Erdoğanlar da Amerika’ya karşı savaşırken “İkinci İstiklal Savaşı” diyor. İlki Atatürk’ün savaşı. “İkinci” derken bile Atatürk’ün ideolojisine bir gönderme var. Bugün Türk milletini Afrin’de, Suriye’nin kuzeyinde, Amerika’ya ve teröre karşı Atatürk’le birleştirebilirsiniz. Çanakkale’de padişaha mı selam yollanıyor? Hayır, o savaşı yöneten İttihatçılar; devrimci, milliyetçi komutanlardı.

Tayyip Erdoğan’a itiraz edenlerin temel eleştirisi; ideolojisinin feodal ve mezhepçi olduğu yönünde. Bu yüzden milleti birleştiremediğini ve istiklal savaşı veremeyeceğini savunuyorlar. Bu bir hurafe, yobaz kafası. Gerçeğe bakmıyorlar. Gerçek şu: Tayyip Erdoğan bugün Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyor. Savaşta kararsızlıkları, tutarsızlıkları olabilir ama “savaşmıyor” demek gerçekle savaşmaktır. Abdülhamid ve Vahdettin ise savaşa inanmadıkları için İngilizlerle iş birliği yaptılar. Onların, savaşı kazanacağımıza dair sınıfsal temelleri veya ideolojik birikimleri yoktu. Atatürk ise büyük bir devrimci dahi olarak, Ankara’da çift başlılık yaratmamak için şehzadeleri kabul etmedi; Cumhuriyeti kurdu.

Mehmet Akif Ersoy, Birinci Dünya Savaşı’nda vatanseverliğin en büyük şairidir. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” dizesi, Lenin’in emperyalizm teorisini şiirleştirmektir. Akif aynı zamanda güçlü bir halkçıdır; Safahat’ı okuduğumuzda bunu görürüz. Cumhuriyet sonrası bazı problemler olsa da onu bir bütün olarak değerlendirmeliyiz. Safahat; aydın olmak, Türk olmak, adam olmak için mutlaka okunması gereken bir eserdir.

Şiirimizde destan geleneği bitti çünkü çağdaş dönemde destan olmaz, destansı şeyler yazılır. Gılgamış gibi içinde gerçeküstü öğeler bulunan kahramanlık hikâyeleri destan kabul edilir. Bugün Hüseyin Haydar bu geleneği sürdürüyor.

1918, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yılıydı. Avrupa ülkeleri bunu kutlarken, biz de kendi rolümüzü hatırlamalıyız. Almanya ve Avusturya emperyalist savaşın altında kaldı. Kaybeden tarafta olup da Sevr’e ve Versay’a teslim olmayan tek ülke Türkiye’dir. Bu, çok önemli bir tarihsel gerçektir.

Son olarak; yargıçların ve savcıların sarayda, Beştepe’de toplanması vahim bir hatadır. Bu durum Türkiye’nin adalet geleneğine aykırıdır. Yargının bağımsızlığına leke düşürecek, gölgeleyecek manzaralar yaratmak akıllıca değildir; bu görüntüler altında kalırlar. Ve onu yapanlara da hiçbir katkısı olmaz, aksine çok zararı olur. Çok yanlış. Cumhurbaşkanı’nın savcıları toplayıp bu şekilde bir konuşma yapmasını büyük bir hata olarak değerlendiriyorum. Ulusal Kanal’daki yayını izleyemedim, dışarıdaydım; Aydınlık’ta da bununla ilgili bir şey göremedim. Sizden de bir açıklama gelmedi. Bence Vatan Partisi’nin bu konuda söyleyeceği bir söz olmalı. İşte söyledik şimdi; ama tam Afrin harekâtı sırasında bunu öne çıkartmak doğru değil tabii. Türkiye’nin önündeki mesele bu değil.

Pazar günü Rusya’da devlet başkanlığı seçimi vardı. Putin dördüncü kez devlet başkanı seçildi. Önceki seçime göre oylarını 10 puan artırdı; yüzde 77’ye ulaştı. Kendisine en yakın rakibi ise yüzde 13 aldı. 1996 yılında Moskova’ya gittiğimde Rusya’daki solculara şunu söylemiştim: “Çeçen meçen bunları desteklemeyi bırakın, siz Rus vatanseverliğini destekleyin. Rusya önümüzdeki süreçte Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıya gelecek. Rusya’nın birinci meselesi vatanseverliktir, bağımsızlıktır, bütünlüktür. Buna sahip çıkın, buna sahip çıkan yükselecek.” Sözümü dinlemediler ve sonradan “Siz haklıymışsınız” diyerek çok pişman oldular. Tarihsel süreç vatanseverliğe yol veriyordu ve Vladimir Putin bunu anlayıp başına geçti. Bakın, yüzde 76’yla şahlandı gidiyor. Parlamento seçimlerinde katılım yüzde 50 civarındayken, burada katılım yüzde 70’e yaklaştı. Yakın Rusya tarihinde yüzde 70 oranında bir seçim pek görülmemiştir. Putin; Rus vatanseverliğini, Rus kamuculuğunu ve devletçiliğini temsil ediyor. Devletçi ve vatansever.

Buradan Türkiye’ye çıkaracağımız kıssa şudur: Sadece Rusya’da değil; Çin’de, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de… Dünyanın her yerinde vatanseverlik yükseliyor. Hatta Amerikan vatanseverliği bugün olumsuz bir rol oynarken, Almanya’nın, Fransa’nın veya İngiltere’nin Amerika’ya karşı olan vatanseverliği dünyada olumlu bir role sahip. Ancak Amerika’nın, dünyaya karşı hegemonyasını hedefleyen vatanseverlik anlayışı; emperyalist bir ideoloji ve eylemdir, dolayısıyla olumsuzdur.

Şimdi Macaristan konusuna geleyim. BBC Türkçe’de yerli kaynakların da iktibas ettiği bir haber vardı: Macarlar köklerini tartışıyor. “Biz nereden geliyoruz?” sorusu yeni bir tartışma değil; aslında dünyanın bildiği bir gerçek. Ancak genetik araştırmalarla, DNA analizleriyle yeni bir şey çıkarmaya çalışıyorlar. Bugünkü Macarlar, her modern millet gibi komşularıyla epey karışmış vaziyette. Genetik köklerini anlamak için bin sene önceki III. Bela’nın mezarından DNA örnekleri almışlar ve Orta Asyalı olduklarını, yüzde otuz oranında Türklerle ortak genetik bağları olduğunu görmüşler.

Bu bir sürpriz değil; Macarların Asya’dan geldiği zaten biliniyor. Hatta “Magyar” kelimesini “Beş Oğuz” (Beş Ogur) olarak açıklayanlar var. Osmanlı onlara “Macar” diyor ama Bizanslılar 10. yüzyılda onlara “Türkiye Hakanı” diyordu. Dilleri de Ural-Altay dil ailesi içerisinde tasnif ediliyor; o bakımdan Finler gibi Macarlar da Asya kökenlidir. Turancılığın ilk çıktığı yer de orasıdır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun hegemonyası altında, bir yanda Alman bir yanda Slav baskısı varken, kendi kimliklerini ve bağımsızlıklarını korumak için Türkoloji çalışmalarına büyük önem verdiler. Mehmet Nuri Yıldırım büyükelçimizin “Babil Kulesi’nde Buluşalım” adlı kitabında da okuduğum üzere, ilk Turan kongreleri Macaristan’da yapılıyor. Macar hanedanına baktığımızda hep Türkçe isimler görüyoruz. Bazı dilciler, Türkçenin Moğolcadan çok Macarcaya yakın olduğunu ileri sürüyorlar.

Bugün Avrupa’da Finliler ve Macarlar, Asya kökenli iki ayrı olgu olarak öne çıkıyor. Avarlar, Hunlar, Onogurlar, İdil Bulgarları… Bunların hepsi Asya kökenli, yani Türk-Moğol halklarıdır. Doğu Avrupa’da Kıpçaklar, Peçenekler ve Oğuzlar da var. Gen gruplarına bakacak olursak; R1A grubu Türklerin grubu olarak kabul edilir ama Rusların veya Polonyalıların yüzde 60-70’i bu gruptadır. Zaten Lenin’in ve birçok Rus asilzadesinin Türk kökenli olduğu söylenir. Dugin de bana “Rusya’da herkes sülalesinde bir Türk arar, bu bir asalettir” demişti.

Gelen mesajlara ve sorulara gelirsek; Vatan Partisi’nin faaliyetlerine yeterince yer verilmediği eleştirisi olabilir. İkincisi, Doğu Türkistan konusunda Çin’in Türk kardeşlerimize eziyet etmediğini yazmıştım; ancak medyada her gün buna karşı haberler çıkıyor. Bize “Rusya-Çin yanlısı” yakıştırması yapılıyor ama ben buna inanmıyorum. Son günlerde bir Çin karşıtı kampanya başlatıldı. Tüm bu gelişmelere Türkiye’nin bağımsızlığı, refahı ve geleceği açısından bakmalıyız. Türkiye şu anda Amerika ile dolaylı bir savaş içindedir; PKK ve IŞİD ile mücadele ediyoruz. Amerika ve İsrail bölgede ikinci bir İsrail devleti kurmaya çalışıyor. Buna karşı ancak geniş bir ittifakla, yani Irak, İran, Suriye, Rusya ve Çin ile birleşerek göğüs gerebiliriz. Çin düşmanı olan Amerika’ya, Rus düşmanı olan yine Amerika’ya teslim olur. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda Sovyetler Birliği ile ittifak kurmuştu; hatta Taksim’deki anıtta Atatürk’ün arkasında Sovyet komutanlar vardır. Atatürk, Kafkasya’da İngilizlerin kurduğu rejimleri yıkmak için Kızıl Ordu’yu desteklemişti; çünkü Kafkasya’da bir İngiliz tampon bölgesi olması, İstiklal Savaşı’nın başarısını engellerdi.

Bugün Çin düşmanlığı yapmak, Türkiye’nin savaşını baltalamaktır. Bu provokasyonların arkasında Rabia Kadir’in adamları ve bazı dernekler var. İsmail Cengiz’in de belirttiği gibi, bu tehlikeli bir oyundur ve Türk-Çin ilişkilerine zarar vermeye yöneliktir. Vatan Partisi olarak biz Çin’de Uygurların hak ve hukukunu savunsak da, Amerika’nın “Doğu Türkistan” adı altında terör örgütlerini beslemesine karşıyız.

Şimdi, Mardin Yeniköy Muhtarı Nurettin Koç Bey ile görüşmek üzere kendisine bağlanıyoruz. Onların TEDAŞ ile elektrik kesintileri konusunda çok önemli sorunları var. Elektrik kesilince sulama yapılamıyor. Mardin Ovası son derece verimli bir ova; eğer o ovayı sulamazsanız mısır da kaldıramazsınız, ekin de kaldıramazsınız. Bu durum hem oradaki köylünün fakirleşmesine ve bir yıkıma yol açar hem de Türkiye’nin üretimi zaafa uğrar. Onun için köylümüzü destekleyecek; köylümüzün su ve elektrik ihtiyacını karşılayacağız. Aksi takdirde, dış ticaret açığı nedeniyle dolar bulamayan Türkiye karnını doyuramaz.

TEDAŞ’ı kamulaştıracağız; bunu açıkça söyleyeyim. Elektrik enerjisi özel sektörde olamaz, devletin elinde olmalıdır. TEDAŞ’a buradan uyarı yapıyoruz: Köylünün elektriğini keserek şirketçilik olmaz. Türkiye’nin boğazını keserek, üretimi baltalayarak hiç kimse ayakta duramaz. Mardin’deki köylülerimize bir an evvel su ve elektriğin verilmesini; hükümeti de uyararak talep ediyoruz. Elektrik verilmezse toprak sulanamaz, ürün kaldırılamaz.

Bir izleyicimizin sorusuna gelince; Çanakkale’de Atatürk’ten hiç bahsetmediğimizi söylemiş. Bakınız, Atatürk o dönemde Çanakkale’de Yarbay rütbesindeydi, sonra Tuğgeneral oldu ve yedek kuvvetlerin komutanıydı. Tarihsel gerçekleri bir kenara bırakıp her şeyi Atatürk’ün önüne koymak büyük bir yanlıştır. Atatürk büyük bir devrimcidir, buna ihtiyacı da yoktur. Çanakkale Savaşı’nın tepesindeki en önemli komutan Atatürk değildi; Enver Paşa, Vehbi Paşa ve Esat Paşa gibi büyük komutanlar vardı. “Gardırop Atatürkçülüğü” yaparak her yere Atatürk’ü koymaya çalışmak, tarihi bilmemektir. Atatürk devrimciliği gerçekçidir, korkmamak ve cesur olmak gerekir.

Yeniköy, Alakuşköy ve tüm Mardin Ovası’ndaki köylülerimizin haklı bir şikayeti var: TEDAŞ elektrikleri kestiği için su pompaları çalışmıyor, topraklar sulanamıyor. Ekinlerimiz kurursa bu, Türkiye için çok vahim sonuçlar doğurur.

Terör konusuna gelince; evet, bu ülkenin çok daha fazla sorunu var ve bunlar terör sorunuyla düğümlenmiştir. Ekonomimiz, demokrasimiz, barış ve kadın-erkek eşitliği gibi sorunların çözümü, Türkiye’nin bu tehditlerden kurtulmasına bağlıdır. Problemlerin düğümlendiği yeri iyi saptamalı ve çözüme oradan başlamalıyız.

Program süremiz bittiği için diğer sorularınızı gelecek haftaya bırakalım. Haftaya Ankara’da, Bilkent Üniversitesi’nde öğrencilerle birlikte olacağız. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz, haftaya görüşmek dileğiyle.

Paylaş