Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” başlıyor. Sayın Perinçek, isterseniz sıcak konuyla başlayalım. Dün akşam Türkiye’nin gündemine yeni bir olay girdi. Hakeme yönelik şiddet hepimizin gözü önünde yaşandı ve dünden bu yana Türkiye’de bir numaralı gündem haline geldi. Siz de bugün bir basın açıklaması yaptınız. Bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz, görüntüleri izlediğinizde ne düşündünüz? Onunla başlayalım isterseniz.
“Hakeme saygı, galibiyetten daha değerlidir.” Bugün basın toplantımızın başlığı da buydu. Yarın basın toplantısı metnimizi Aydınlık gazetesi geniş bir şekilde verecek. Ulusal Kanal da zaten haberini yaptı. Çok acı bir olay. Hakeme karşı ne merhamet var, ne insanlık. Çok acı görüntüler… Türk ahlakı da, Türk karakteri de bu değil. Yere düşmüş bir insana birkaç kişinin tekme atması kabul edilemez. Bugün Ethem Sancak ve Çağdaş Cengiz arkadaşlarımızla bu basın toplantısını yaptık. Hakem baş tacı olmalıdır; hakem yumrukla veya tekmeyle eleştirilmez. Hatta hiçbir eleştiri bu yollarla olmaz. Bunlar insaniyet dışı görüntüler. Şiddetin de bir adabı, bir terbiyesi, bir vakarı olur; ancak burada gözü dönmüş, bilincini kaybetmiş bir tabloyla karşı karşıyayız.
Türk tarihinde anlatılan destanlarda, hikâyelerde, hatta filmlerde -Cüneyt Arkın filmlerini hatırlayın- düşman savaşırken kılıcı elinden düşerse karşı taraf “Kılıcını al” der, şövalyelik gösterir. Alman politikacı ve gazeteci Jürgen Todenhöfer bir kitabında önemli bir tez ileri sürüyordu: “Biz Avrupalılar, şövalyeliği Haçlı Seferleri sırasında Türklerden ve İslam’dan öğrendik.” Şimdi o görüntülere bakıyoruz; ne şövalyelik var, ne merhamet, ne de insanlık. O tekmeler, o yumruklar hepimize, bütün insanlığa atıldı. Bunun hiçbir mazereti olamaz. Basında hemen bahaneler üretiliyor; federasyon şöyleymiş, hakem kurulu böyleymiş, hakemler şöyle düdük çalıyormuş… Bunların hiçbirini tartışamayız, çünkü burada bir ahlak sorunu var. Bu şiddet bir ahlaksızlıktır. Hakeme yapılan saygısızlık bir ahlaksızlıktır. Bu yüzden olayı nefretle kınıyoruz. Halil Umut Meler hakemimize geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz; bir an evvel iyileşmesini ve tekrar sahalara dönmesini diliyoruz. Kendisine güvenimiz tam. Bütün hakemlerimize de sesleniyorum; görevlerinizi bırakmayın, sizi sahalarda alkışlamak istiyoruz.
Maç biter, kardeşlik başlar. Sporun kuralları bellidir; futbol gol atmak içindir ama tekme atmak, sövmek, vurmak, kırmak, çelme takmak için değildir. Faul oyunun içinde vardır ama kasıtlı şiddet başkadır. Hakeme yapılan saygısızlık futbolu ortadan kaldırmaktır; çünkü hakemsiz maç olmaz. Hakemden vazgeçtiğimiz zaman futboldan vazgeçmiş oluruz.
Siz bir programda “siyasete nezaket lazım” demiştiniz, şimdi de “sahalara nezaket” diyoruz. Ben çocukluğumdan beri futbol seyircisiyim, mahalle maçlarında da oynadım. Metin Oktay, Recep Adanır, “Mehmetçik” Basri gibi isimler nezaket ve centilmenlik sembolüydü. “Mehmetçik” lakabı, mücadelesiyle ama centilmenliğiyle bilinirdi. Metin Oktay ve Recep Adanır gol attıklarında bile bencil sevinç gösterileri yapmaz, adeta karşı takımı üzdükleri için mahcup bir edayla santraya dönerlerdi. Mustafa Denizli’yi hatırlayın; Altay’dan yetişti, son derece centilmen, hakemlere saygılı, takım elbiseli, kravatlı… Hakemlere saygıyı futbolumuza yeniden yerleştirmeliyiz. Onlar o 110 metreye 60 metrelik sahada, enselerinde gözleri varmış gibi saniyeler içinde karar vermek zorundalar. Bu büyük bir hüner ve dikkat gerektirir.
Ankaragücü meselesine gelince; o da benim sevdiğim, Ankara’nın bir fabrika takımıdır. Ama burada kulüpleri değil, spordaki şiddeti, kontrolsüzlüğü ve ahlaki çöküşü konuşuyoruz. Bu bir ahlak sorunudur ve hiçbir mazereti olamaz.
Peki, bu şiddet olaylarının futbol özelinde yoğunlaşmasını neye bağlıyorsunuz? Futbol, kolektif ve çağdaş bir oyun olmasına rağmen, kapitalist sistemin elinde bir sanayi dalı haline geldi. Her şeyi parayla ölçen, insanı bir kenara iten bir değerler sistemi kuruldu. “Profesyonelce yaptı” diyerek hileyi, yalanı, hakemi aldatmayı normalleştiren, başarıyı sadece paraya endeksleyen bu sistem; bencilliği, şikeyi ve şiddeti teşvik ediyor. Oysa futbol işçiler arasında, kolektif bir yardımlaşma ve zekâ oyunu olarak doğmuştu.
Eskiden futbolcular halkın içindeydi. Lefter’i, Suat’ı, Kadri’yi mahalle sahalarında gazozuna maç yaparken izlerdik. Fenerli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı oyuncular aynı sahada birbirlerine saygıyla davranırlardı. O dönemde gerçek bir “forma aşkı” vardı. Profesyonellik, bu ruhu büyük ölçüde yozlaştırdı.
Yabancı futbolcu sayısının fazlalığı konusuna gelince; bunu Vatan Partisi olarak gündeme getireceğiz. Yabancı futbolcular Türk oyuncuların yetişmesini engelliyor. Çok nitelikli olanlara diyeceğimiz yok ama 11 yabancıyla çıkan takımlarımız var. Biz, mevcut sözleşmeleri de gözeterek kademeli bir geçiş öneriyoruz: İlk iki yıl yabancı sayısını maç başına 5’e, sonraki süreçte ise 3’e indirmeyi hedefliyoruz. 3’ü iyi. Avrupa liglerinde rekabet sorunu yaşamaz mı Türk takımları öyle olursa? Yok, bakın Türk gençleri… Milli takıma bakın. Biz Avrupa’ya futbolcu ihraç ediyoruz. Milli takım nerelere geldi? Dünya şampiyonasında başa oynayan takımları yeniyor. Bu da bir nevi ithalat aslında. Siz zaman zaman eleştiriyorsunuz ya “ithalat bağımlılığı” diye; futbolcuyu ithal ederek kendi yerli futbolcunun yetişmesine engel oluyorsunuz. Ama yerli futbolcularda da çok büyük kabiliyetler var. İşte görüyoruz, Avrupa’nın en büyük takımlarında oynuyorlar. Milli takımımız da en son başarıları peş peşe aldı, dünyanın en büyük takımlarıyla baş edebiliyor.
Galatasaray’ın başarılarını falan konuşmuyoruz, onun içinde çok sayıda yabancı var. Ama milli takım en son büyük başarılar kazanıyor. Altınordu takımı bu açıdan özel; hep yetiştirerek takımlara satıyor. Bir “futbolcu fabrikası” gibi çalışıyor. Ama onun çok köklü bir tarihi var. Altınordu, Altay, İzmir’in köklü futbol gelenekleri; Karşıyaka, Göztepe… Rekabet de var aralarında. Altınordu ve Altay çok futbolcu yetiştiriyor. Karşıyaka, Göztepe ve İzmirspor da bu açıdan çok kıymetli.
İzmir takımlarının küme düşmesine çok üzülüyorum. İzmir ve Ankara mutlaka Süper Lig’de temsil edilmeli. Çocukluğumda Ankara-İstanbul-İzmir ligleri ayrıydı, milli bir lig yoktu. Ben Ankara’da Galatasaraylı komşularımızı gördüm. Teyzemin oğulları Gündüz abim Fenerli, Gürbüz abim Galatasaraylıydı. Gündüz abi bana daha yakın olmasına rağmen nedense Fenerli olmadım. Babam futbol takımı tutmazdı, güreşçiydi; Sivas’ın pehlivanıydı.
Ben Galatasaraylılığı komşularımızdan öğrendim. 6-7 yaşlarındaydım. Komşumuz Sanal ve onun abisi Ahmet Galatasaraylıydı. Ankara’dan da Ankara Demirspor’u tutuyorlardı. O zaman İstanbul’dan Galatasaray, Ankara’dan Demirspor’u benimsedim.
İzmir’den takımınız oldu mu? Karşıyaka yakışır size. İlker Bey, Karşıyakalı yapacaksınız, yakışır size. Armasında Türk bayrağı olan dört takımdan biridir Karşıyaka. İzmir’den benim Altınordu ile Altay’a sempatim var. Altay çok köklü bir takım. Altay, Altınordu, Göztepe, İzmirspor… Çok köklü takımlar. Hepsi Süper Lig’e gelsin çok istiyorum, hakları çünkü. Ankara’dan da Ankaragücü var; eskiden Demirspor, Hacettepe vardı. Sonradan Gençlerbirliği kuruldu. İsmi de çok güzel. Ankara’daki gençlerin çoğu Gençlerbirliği maçlarına gidiyor.
Bugün hatırıma Galatasaraylı olursunuz herhalde. Karşıyakalıların sarı-kırmızıya bir alerjisi var ama Galatasaraylı oluruz. Göztepe’den dolayı mı? Ama Allah herkese Göztepe gibi rakip versin. Dediğiniz gibi, Karşıyaka ve Göztepe’nin rekabeti çok mertlik içeriyor. Birbirlerinin zayıflığını kollamazlar, birbirlerine el uzatırlar. Efeler gibi, mert bir rekabet içindeler.
Hakeme ve rakibe saygı, galibiyetten daha değerlidir. Yarınki Aydınlık gazetesindeki manşetimizi tekrar öneriyorum; bunu okuyalım, yayalım. Spor kulüplerine, hakemlerimize ve sporcularımıza ulaştıralım. Burada basit bir “yumruk atmak kötüdür” tavrından öte, bir spor ahlakı ve spor felsefesi üzerine bir basın toplantısı yaptık. Yarınki Aydınlık’ta felsefi bir bakış açısı görecekler, yaşadığımız dönemin sorunlarına ahlaki planda çözüm önerilerimizi sunuyoruz.
Türkiye seçime gidiyor, Vatan Partisi de iddialı adaylar ortaya koyuyor. Yıllardır Türkiye’nin zor zamanlarında sahneye çıkmış genç liderleri, avukatları, alanında uzman kişileri aday gösteriyoruz. Ankara’da Utku Reyhan aday gösterildi. Vatan Partisi, süreci nasıl yorumluyor?
Bakın, 2023 yılında Türkiye seçime gidiyor denilmeyecek; “Türkiye, köklü bir üretim devriminin eşiğine gelmişti” diye tarih yazılacak. Partimize talimat verdik; bundan sonra faaliyetlerimizde ve örgütlenmemizde iktidara yürüyen bir partinin ölçülerini oturtacağız. Felsefemiz, tavrımız, örgütlenme kabiliyetimiz, adabımız, görünüşümüz ve giyim kuşağımızla Türkiye’yi yönetecek bir partinin ölçülerini yansıtacağız. Türkiye, Vatan Partisi’nin anahtar olacağı ve üreticilerin milli hükümetinin kurulacağı bir döneme giriyor.
Devletin içinde de dikkat çekici, sıradan olmayan tavırlar görüyoruz. Yargıtay kalkıp Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) “Sen suç işliyorsun, bölücülük suçunu işliyorsun” diyor. Türk devletinin içinde Atlantikçiler ve Milliciler arasındaki bölünme keskinleşiyor. AK Parti hükümeti İsveç’in NATO’ya alınması için protokol gönderiyor; üç gün sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı, “Türk Silahlı Kuvvetleri adına biz Akdeniz ve Karadeniz’de Amerika ve NATO istemiyoruz” diyor. Tıpkı Mustafa Kemal Paşa dönemindeki İstanbul Hükümeti ile Anadolu’daki bağımsızlık yanlısı generaller arasındaki o tarihi kırılma gibi.
Anayasa Mahkemesi, Mehmetçik’e sıkılacak kurşunun finansmanını sağlıyor. 658 milyon lira para veriyor ve partiyi kapatmıyor. Hükümet de buna göz yumuyor. Oysa Maliye Bakanlığı, Türkiye’yi bölen bir partiye bu parayı vermez, ödemeyi askıya alır. Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu, devletin bütünlüğüne karşı faaliyet gösteren bir partinin kapatılmasını emreder. Tayyip Erdoğan yönetimi bu konuda çok hatalı. Bir yandan Mehmetçik bölücülüğün üzerine gidip başarı kazanıyor, diğer yandan hükümet ve AYM o bölücülere yüz milyonlarca lira veriyor. Bunlar ancak devrimle çözülecek problemler.
Hükümetin bu konuda hassasiyeti yok. Hassasiyeti olsa İsveç’in NATO’ya alınmasına “evet” demez, Yunanistan’a gittiğinde “Bu bize çevrilmiş namlular ne?” diye sorardı. Şimdi yeni anayasa görüşmeleri için bölücülerle masaya oturuluyor. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, bölücülerle anayasa yapacak. Bu millet ona böyle bir yetki vermedi. Onları meşrulaştırıyorlar.
Türkiye şu an Atlantikçilerin yönettiği bir zaaf içerisindeki devlet yapısına sahip. Ancak bu devletin içinde, 150-200 yıllık milli devrimimizin inşa ettiği milli devlet geleneği, bu zaafa isyan etmeye başladı. Yargıtay’ın AYM’ye çıkışı, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın NATO karşıtı açıklamaları, bu köklü isyanın işaretleridir. Emekçiler de “Beni geçim derdine batıran bu sistemi istemiyorum” diyor. Türk milli devleti bu sistemin içine sığmıyor; duvarlar zorlanıyor ve yıkılmaya başladı. Bizim Silivri duvarını yıkmamız, sistemin duvarının yıkılmasıdır. Bir nevi gedik açtık orada. Silivri duvarını yıkarken Türkiye’deki Atlantik sisteminde bir gedik açtık. Şimdi, Ulubatlı Hasan’ın ve hatta Fatih’in toplarının açtığı gedikten Ulubatlı Hasan’ın girmesi gibi, millî olan güçler de o sistemin iç cephesine girip yeni bir Türkiye’nin, millî demokratik devriminin birikimine dayanan; başı dik, üretici bir Türkiye kurmanın arefesindedir.
Meclisten NATO’ya hangi karar çıkacak sizce? Bahçeli’nin açıklaması da “soğuk bakıyoruz” şeklindeydi, Türk Gün Gazetesi’nde. Bu öyle bir süreç ki… Kararlar da çıkar; tıpkı 1 Mart’ta olduğu gibi. Başkası için sürpriz olur ama benim için sürpriz olmaz. Çünkü Meclis’te de çok önemli bir millî birikim var. Millet, Meclis’ten neyi istiyor? NATO’ya “evet” deme, İsveç’in NATO’ya alınmasına “olur” deme. Milletvekilleri, NATO’nun değil, Türk milletinin vekili olsun. Bir AK Parti yöneticisi, Meclis’e gelen ziyaretçilerin hemen NATO’yu sorduğunu, “sakın izin vermeyin” diye teyzelerin telkinde bulunduğunu söylüyor.
Vatan Partisi Gençliği, 24 Aralık’ta İncirlik’te bir eylem yapacak. Bu süreci, İsveç’in NATO üyeliğine bir müdahale gibi görebilir miyiz? Tabii ki. Vatan Partisi bütün gücüyle basın toplantıları yaptı. Bakın şimdi en önemli güncel konuya geldik: İncirlik’ten kalkan Amerikan uçakları, Güney Kıbrıs’taki İngiliz üssü Ağrotur’a inip oradan silahları yükleyerek İsrail’e taşıyor. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı İsrail’e meydan okuyor veya Filistin’i desteklediğini söylüyor ama aynı Türkiye, kendi topraklarından kalkan uçakların İsrail’e silah taşımasına izin vererek Filistinli çocukların öldürülmesine göz yumuyor.
Cumhurbaşkanımız, “Filistin’deki kadınları, hamileleri, çocukları öldürüyorlar” diyor ama o halkın üzerine atılan bombalar, İncirlik’ten kalkan uçaklarla taşınıyor. Türkiye’nin burada çok ağır bir sorumluluğu var. İncirlik’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçmesi sadece bir stratejik program değil, güncel, insanları öldüren bir sorun. “Zaten kontrolümüzde” diyorlar. Nerede kontrolümüzde? Türk hükûmeti veya Türk Silahlı Kuvvetleri, İncirlik’ten kalkan o Amerikan uçaklarının hangi yükü taşıdığı konusunda kamuoyuna bir şey söyleyebilir mi? Söylerlerse yalan söylemiş olurlar çünkü İncirlik’te o uçakları denetleyen bir Türk egemenlik birimi yok. “Doğrudan İsrail’e gitmiyor” diyorlar; tamam, doğrudan gitmiyor ama Ağrotur’a inip oradan silahları yüklenip İsrail’e gidiyor. Sonuçta bizim vatanımızdan kalkan uçaklar, Filistinlilerin üzerine bomba atan İsrail’e o malzemeyi taşıyor. Tayyip Erdoğan hükûmeti burada sorumludur.
*Declassified United Kingdom* adlı askeri konularda son derece güvenilir bir sitede ve *Haaretz* gazetesinde bu haberler yer aldı. İngiliz üssü Ağrotur’un Gazze operasyonunda çok önemli bir üs olarak kullanıldığı; Türkiye’den, Almanya’dan ve İncirlik’ten gelen uçakların orada bombaları yüklediği belgelendi. Dışişleri Bakanı Sayın Fidan’ın “İsrail ile ilişkiler Filistin davasına zarar vermiyor” açıklaması oldu ama ticari ilişkiler genel bir konu. “İncirlik’ten kalkan uçaklar Ağrotur’da silah yüklemiyor” diye bugüne kadar bir açıklama duymadık. Önemli olan, bağrımızdan kalkan uçakların o bombaları taşımasıdır. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) çok esaslı bir kampanya başlattı; 24 Aralık’ta Kürecik ve İncirlik üslerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçmesi için bir imza kampanyası yürütüyor ve miting yapacaklar.
* * *
Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti öncesinde, Cumhurbaşkanı Yunan gazetelerine yaptığı açıklamalarda Batılı güçlerin aramızı bozmasına izin vermememiz gerektiğini, Akdeniz’in her iki ülkeye de yeteceğini ve dostluk köprüleri inşa etmemiz gerektiğini vurguladı. ABD’nin Türkiye ile Yunanistan’ın arasını bozmaya çalıştığını belirtti. Dışişleri Bakanı Sayın Fidan da Yunanistan’ı Amerika ve Avrupa’nın tesirinden kurtarmaya çalışan bir çizgi izliyor.
Bu politika gerçekçidir çünkü Yunan milletini ve Yunanistan’ın hakim sınıfları içerisindeki akılcı kesimi kazanır. Yunanistan’ın Amerikan emperyalizmine karşı çıkan sol geleneğini de kucaklar. Ancak bu politika tek başına eksiktir. Yunanistan’a “gel kaynakları paylaşalım” derken, tüm Yunanistan’ı Amerikan üssü haline getiren ve namluları Türkiye’ye çeviren bir tutumu da görmezden gelemezsiniz. Dedeağaç’tan Selanik’e kadar memleketi Amerikan üssü haline getirmek komşulukla bağdaşmaz.
Tarihte önemli dersler var: 1918’den sonra İngiltere’nin oyununa gelen Yunanistan, 1922’de İzmir’den denize döküldükten sonra kendi yöneticilerini Türkiye’ye saldırdıkları için yargılayıp idam etti. Türkiye’ye namlu göstermenin sonuçları konusunda bu tarihsel ders dikkate alınmalıdır. İlk önce o üsler temizlenmelidir.
* * *
Cumhuriyetin kurucuları, Türkiye’nin yönünü belirlerken bilimi, çağdaşlaşmayı ve hukuku esas aldılar. Sayın Özgür Özel, bütçe görüşmelerinde Batı’yı 45 bin dolar gelir düzeyiyle örnek gösterip hükûmeti rotayı Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirmekle eleştirdi. Ancak Özel, “Batı batıyor” gerçeğini göz ardı ediyor. Almanya’da resesyon var, dolar saltanatı çöküyor ve Amerika kendi kabuğuna dönmek zorunda kalıyor. Dünya genelindeki gelişme eğilimlerine baktığımızda, Batı sisteminin tıkandığını görüyoruz. Bir yazısı mıydı şimdi? *Teori* dergisinde çok önemli bir yazı çıktı. 2030 yılında dünya ekonomisi içindeki paylara baktığımızda, ilk 10 ülke arasında Batı’dan sadece Amerika var. Birinci Çin (Asya), ikinci Hindistan (Asya), üçüncü Amerika, dördüncü Endonezya (Asya), beşinci Türkiye (Asya), altıncı Brezilya (Asya sayılır, Amerika’daki Asya), yedinci Mısır (Asya-Afrika), sekizinci Rusya (Asya), dokuzuncu Japonya (Asya), onuncu ise Almanya. Yani 10. sırada Almanya, 3. sırada Amerika var. Batı, dünyadaki ekonomik üstünlüğünü kaybediyor. Dünya ekonomisinin yıllık büyüme paylarına bakıyoruz; Batı’nın esamesi okunmuyor. İngiltere, Fransa gibi ülkeler ilk on içine giremedikleri gibi aşağılara doğru yuvarlanıp gidiyorlar. Artık yükselen ekonomiler; Çin, Hindistan, Endonezya, Mısır, Türkiye ve İran gibi Asya ekonomileridir. Bütün dünya bunu kabul ediyor. Yani Asya çağına girdik ve Batı çöküyor. Bizim Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nın ise bu gerçeklerden hiç haberi yok.
İkinci olarak; Mustafa Kemal Paşa ve Türk devrimi bir Batılılaşma devrimi değil, Batı ile savaşarak yapılan bir devrimdir. Hatta yalnız Mustafa Kemal Paşa değil, biz 19. yüzyılın sonlarından bu yana hep Batı ile savaşıyoruz. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı; hep Batı ile savaşarak devrimimizi gerçekleştirdik. Neden Batı ile savaşıyoruz? Çünkü Türkiye Batı tarafından zincirleniyor. Türkiye’nin kurtuluşu ve özgürleşmesi, Batı ile savaşla mümkündür. Yani emperyalizm ve kapitalizmle mücadele; bunu zaten teorik ve programatik olarak İttihatçılar da Halkçılık Beyannamesi’nde söylüyor. Namık Kemallerden beri Batı emperyalizmine karşı tavır almak bizim gerçeğimizdir.
Türkiye, 1930 ile 1940 arasında Sovyetler Birliği ile beraber beş yıllık planlar yaptı. Kamuculukla ve Doğu ile iş birliği yaparak dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biri oldu. Aynı tarihlerde Batı, 1929 Dünya Buhranı’nın etkisiyle büyük zelzeleler yaşıyor; Hitlerler, Mussoliniler tarih sahnesine çıkıyordu. Almanya’dan kaçan bilim insanları Türkiye’ye sığınıyordu. Görünüşe göre Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nın tarihten de, bugünden de haberi yok. Türkiye’ye sunduğu öneri, Batı’nın kölesi olmaktır. Çin örneğine baktığımızda 1949’daki durum ile bugünü kıyaslamak gerekir. Batı, kapitalist gelişmeye çok erken başladığı için belli bir seviyeye geldi ama artık aşağı iniyor. Geleceğe bakmak lazım; Batı’nın kapitalist sistemi artık dünyaya demokrasi, özgürlük veya ekonomik kalkınma vadedemiyor. Doğu ise yeni gelişmeye başladığı için, yarın o “buzağı” büyüyecek ve ihtiyarlayan “öküz” (Batı) ölecektir. Bu konuyu haftaya daha ayrıntılı konuşalım.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Şangay İşbirliği Örgütü’nü hedef alması, Atatürk devrimine ihanet ettiğini ve Batı kontrolüne girdiğini gösteren bir çizgidir. Siz zaman zaman siyasi akımları sıralarken Türkiye’de iki kök/damar olduğundan bahsediyorsunuz: “Yeni Osmanlı/İttihatçı-Kuvayi Milliye-Cumhuriyet Halk Fırkası” ve günümüzde Vatan Partisi’nin temsil ettiği bağımsızlıkçı çizgi. Aynısını Özgür Özel de yaptı ve karşısına AK Parti’yi, Hürriyet ve İtilaf geleneğini koydu. Ancak burada ciddi bir karmaşa var. AK Parti yöneticileri, “Biz o gelenekten geliyoruz, siz statükocusunuz” diye karşılık veriyorlar. 2014’ten sonra Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği çizgi Batı’nın kontrolünden çıkmaya, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı konumlanmaya başladı. 15-16 Temmuz 2016’daki Gladio darbesiyle Batı, Erdoğan’ı devirmeye kalktı. O süreçte Özgür Özeller, Meral Akşenerler Batı’nın yanında saf tutarken, AK Parti’nin milli kanadı darbe ile karşı karşıya kaldı. Bugün AK Parti içinde hâlâ Abdullah Güllerin, Davutoğlu’ların, Babacanların devamı olan Atlantikçi bir kanat ile daha yerli bir kanat arasında kavga devam ediyor. Ne yazık ki, bugün Tayyip Erdoğan’ın tekrar Batı’ya yönelen çizgisi AK Parti’ye damgasını vuruyor.
Diyarbakır’daki bir caddeye Şeyh Said isminin verilmesi tartışmalarına gelince; Şeyh Said, 1925 yılında Cumhuriyet’e karşı silahlı ayaklanma çıkaran, vatanı bölmeye çalışan ve İngilizlerle iş birliği yapan bir Orta Çağ figürüdür. Atatürk onu silahla bastırmıştır. Bugün Şeyh Said’i övmek, PKK’yı övmekten farksızdır. PKK, Şeyh Said’in tarihsel mirasıdır. Şeyh Said, emperyalizmin (o dönem İngiltere, bugün Amerika) maşasıdır. Buna sahip çıkmak, Türkiye’nin bölünmesine sahip çıkmaktır. AK Partili ve İYİ Partili milletvekillerinin buna sahip çıkması, PKK ile aynı düzlemde buluşmaları demektir.
Programımızın sonunda *Teori* dergisinin 407. sayısını herkese öneriyoruz. “Büyük Savaş Çıkar mı?” sorusunun cevabı, Doğu Perinçek’in savaş ve barış etkenlerini inceleyen yazısı, Alexander Dugin’in görüşleri ve Akmaral Batalova’nın çalışmalarıyla dünya çapında kaliteli bir sayı oldu. Müzik olarak ise Talip Özkan’ın usta işi “Avşar Beyleri”ni öneriyoruz. Galatasaray’a bu akşamki maçında başarılar diler, tarih yazmalarını bekleriz. Yarın saat 13.00’te Vatan Partisi Genel Merkezi’nde, Şırnak Rektörü’nün FETÖ hükümlüsü Bedirhan Önem’i yurt dışına kaçırma planına dair yapılacak açıklamayı Ulusal Kanal’dan canlı izleyebilirsiniz. İyi akşamlar.

