Çıkış Yolu • 06.12.2023

Çıkış Yolu • 06.12.2023

Ali Arslan’a buradan el sallayalım mı? Salla bakalım. El sallıyoruz. Adem Tanrı’ya ve Ali Arslan’a el sallıyoruz. Çok teşekkür ediyoruz katıldığın için bu programa. Çok sağ ol, görüşmek üzere, başarılar.

Evet, umutla açtık çıkış yolunu. Vatan Partisi Genel Merkezi’ndeyiz, Çıkış Yolu programındayız. Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş ile birlikte sorularımızı yönelteceğiz. Evvela hoş bulduk Sayın Genel Başkan.

“Umuda ve çözüme ortak ol” dedik ve Türk milleti bu çağrıyı yanıtsız bırakmadı. Onunla giriş yapalım. Bunları hep Ali Arslanlar, Tanemler için yapıyoruz. Gelecekte genç kuşaklarımıza güzel, aydınlık, başı dik, bağımsız, egemen ve üreten bir Türkiye bırakacağız. Bunda kararlıyız. Bu “Umuda Ortak Ol” kampanyası aslında “Çözüme Ortak Ol” kampanyasıdır, sırf umut değil. Umut deyince biraz hayaller akla geliyor ama bizim umutlarımız gerçekçi. Gerçekleşecek programlarımız, hedeflerimiz ve amaçlarımız var. Aydınlık ve Ulusal Kanal gibi yayın organlarımız da o büyük amaçlarımıza ve özlemlerimize hizmet etmektedir; bu çok önemli.

Şu gerçeği izleyicilerimize anlatmamız lazım: Türkiye’de kendi kaynaklarıyla ayakta duran, kendini çevirebilen bir televizyon yok. Mümkün değil zaten. O nedenle bütün televizyonların arkasında belli parasal güçler var. Diyelim hükümete bağlı televizyonlar var; onlar maalesef Türk devletinin kaynaklarıyla, hepimizin vergileriyle destekleniyorlar. Bir de çeşitli holdinglerin televizyonları var; onlar da hükümet üzerinde bir baskı aracı. Yani kaynakların onlara tahsis edilmesi, kredi çıkartılması, ihaleler verilmesi gibi amaçlara hizmet ediyorlar. Herkesin bir amacı ve yaptığı bir hizmet var.

Ancak Ulusal Kanal ve Aydınlık, Türk milletinin emrindedir. Türkiye üreticilerinin; işçilerimizin, çiftçilerimizin, küçük ve orta sanayicimizin, esnafımızın ve tüccarımızın hizmetindedirler. Türk milletinin ve üreten Türkiye’yi kurma davasının hizmetindedirler. Holdingler kendi amaçları için televizyonlarını kullanıyorsa, Türk milletinin ve üreticilerimizin de bir televizyonu, bir gazetesi olacak; o da Aydınlık ve Ulusal Kanal’dır. Bu, hepimizin sorumluluğu ve görevidir.

Bu kurumların olağanüstü bir fedakârlıkla ve çok dar kaynaklarla çalıştığını biliyorum. Örneğin, başka bir televizyonun aylık gideri 50 milyon lira ise, bizim bahsettiğimiz kanalların aylık giderleri 2 milyonun altındadır. Yani 50’ye 2. Bizim 2 milyona mal ettiğimiz çalışmayı diğer şirketler 50 milyona yapıyor. Dolayısıyla tasarruf ve maliyetlerin düşürülmesi konusunda gidilecek bir sınır kalmadı. Çalışanlarımız olağanüstü fedakâr koşullarda çalışmayı seve seve benimsiyorlar. Biz bu kıt kaynaklarla büyük işler yapıyoruz. Gelecekle ilgili iddiamız da bu; kıt kaynakla büyük işler başarmak. Şimdi bu darboğazdan geçerken; televizyonumuzu ve Aydınlık’ı ayakta tutmanın ötesinde geliştirmek, güçlendirmek ve Türkiye’nin yeni kuruluşuna kaliteli araçlarla hizmet etmek istiyoruz.

Erkan Önsel Başkanımız da Görev Holding’e teşekkür etti. Neden? Çünkü iki ayda gelen kaynağın eşidi bir haftada geldi. Devam ediyor, edecek. Hedefimize ulaşacağız. Orada bir sırrımızı vereyim: Arkadaşlar 25 milyon hedefi koymuştu. “25 milyon ayıp” dedim. “Ulusal Kanal ve Aydınlık izleyicileri 25 değil, 35 milyonluk kaynağı yaratacak güçtedir. Onların hak ettiği hedefi koyalım, 35 milyon diyelim.” Arkadaşlarımız bu önerimizi kabul etti. Aralık sonuna kadar 35 milyon hedefine gideceğiz. Buradan herkese çağrı yapıyoruz: Ha gayret! Bütün gücümüzle, varımızla yoğumuzla; Ulusal Kanal ve Aydınlık’ın sesini her köşeye ulaştırması için üzerimize düşeni yapalım.

Taşınmazlarımızı; arsamızı, tarlamızı, binamızı, dairemizi bağışlayarak veya ölüme bağlı tasarruflarla katkı yapalım. Maddi olarak da kazançlarımızdan, anamızın ak sütü gibi helal olan gelirlerimizden bu “Çözüme Ortak Ol” kampanyasına destek olalım. Çünkü Türkiye’nin çözüm sürecinde, bu çözümü gerçekleştirecek olan Türk milletine hizmet ediyoruz. Aralık sonuna, yeni yıla 35 milyonluk hedefimize ulaşmış; 2024 yılına gururla, onurla, başımız dik ve çözüm sürecine omuz vererek girelim.

Bir de 5 Aralık ve kadın diyelim. Bugün Türk kadını için önemli bir tarih. 1934 yılında 5 Aralık günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden çıkan kanunla kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı. “Biz geriyiz, Avrupa önümüzden gider, Batılılaşmaya çalışırız” gibi yanlış bilgiler vardır. Türk devrimi birçok konuda olduğu gibi modernleşmede de Avrupa’nın önünde ilerlemiştir. Örneğin 1934’te biz bu hakkı tanıdığımızda, İsviçre dâhil Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınların seçilme hakkı yoktu. O devrimi kesin zafere ulaştırma kararlılığımızı bir kez daha ilan ediyoruz. Kadınlarımızı selamlıyor, 365 gün onlara yürekten teşekkür ediyoruz. Anamız, bacımız, eşimiz, sevgilimiz; onlar baş tacımız.

Sayın Diş, sorularınızla başlayalım.

Sayın Genel Başkan, geçtiğimiz hafta çok önemli bir basın toplantısı düzenlediniz. İncirlik’ten Kıbrıs Rum kesimi tarafına giden uçakların, orada çeşitli mühimmatlarla yüklenerek İsrail’e teslim edildiğini söylediniz. Dilerseniz bu konuyla devam edelim.

Haaretz gazetesinde ilk defa bu haber çıktı. İkinci olarak İngiltere’de “Declassified United Kingdom” adlı sitede yayınlandı. Bu site, dünyada askeri konularda ve savunma haberlerinde ciddiye alınan, güvenilen bir sitedir. Birçok ülkenin askeri gerçeklerini oradan öğreniyoruz ve bugüne kadar verdiği haberler hep doğru çıkmış. Kontrol ettik; gerçekten İncirlik’ten kalkan kargo uçakları, Akrotiri (Ağrotur) üzerinden İsrail’e silah ve mühimmat taşıyor. Hükümet yetkilileri “Silah taşınmıyor” diyorlar. Teknik anlamda doğru bilgiler veriyorlar ama neyi gizliyorlar? Bir maskeleme mi var?

Evet, hükümet makamlarından “İncirlik’ten İsrail’e silah taşıma söz konusu değil, bu rotada uçak yok” açıklamaları yapıldı. Biz ne diyoruz? İncirlik’ten kalkan uçak doğrudan İsrail’e inip silah götürüyor demedik. İncirlik’ten kalkan uçaklar Akrotiri üssüne, yani İngilizlerin Güney Kıbrıs’taki üssüne iniyor. Oradan yüklendiği silahları İsrail’e götürüyor. İncirlik’teki uçakları Amerika ve İsrail kullanıyor. Sorumluluk kimde? Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde. Vatanımızdan kalkan uçaklar Akrotiri’den silah yüklenip İsrail’e taşınıyorsa, Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümet ve bizler sorumluyuz. Çünkü bağrımızda eşkıya barındırıyoruz. İncirlik ve Kürecik üsleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne alınmalıdır.

15-16 Temmuz 2016 darbesi o üsten yönetildi, şimdi de o üsten kalkan uçaklar İsrail’e bomba taşıyor. Eğer Filistinli çocukların ölmemesini istiyorsak, İncirlik’teki Amerikalıları kovacağız. Onlara bavullarını toplamaları için bir süre verilebilir ama o üsler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçmelidir. Basın toplantısında uçakların cinsini, kuyruk numarasını, saatini verdik. “Atlantik basını” dediğimiz kesimde tek bir haber yok. Ama Haaretz gazetesi iftihar ederek “Türkiye bize silah gönderiyor” diye yazıyor. Türkiye hükümetine buradan tekrar arz ediyorum: Derhal emir verin, İncirlik’ten bu uçakların kalkmasına izin vermeyin.

İkinci bir konu; bir insani ara verildi, ardından dün gece Gazze en ağır bombardımanı yaşadı. İsrail “Hamas’ı ezeriz” diyor ama askeri bir kayıp açıklamıyor, sadece sivil hedefleri vuruyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Hamas dimdik ayakta ve bugün çok önemli haberler aldım. Bana bazı ziyaretler oldu. Hamas liderleri de beni zaten 15 gün kadar önce İstanbul’da ziyaret etmişti. Bugün doğrudan kaynaklardan bilgiler; beni ziyarete gelen yabancı dostlarımız ve İranlı dostlarımızdan aldığım bilgileri söylüyorum: Hamas’ın hemen hemen kaybı yok. Sivil kayıplar var ama askeri planda Hamas’ın önemli bir kaybı yok. Hamas örgütlü bir güç olarak, askeri bir güç olarak dimdik orada duruyor. Bunu özellikle belirteyim.

İsrail dize geldi. Bakın, “Hamas’ı tanımam” diyordu. “Kimmiş Hamasçı? Ben böyle bir örgüt mörgüt bilmiyorum, tanımıyorum” diyordu. Şimdi ne oldu? Hamas’la oturup anlaşmalar yapmak, onu kabul etmek zorunda kaldı. Gazze direniyor, Filistin direniyor, Hamas direniyor. Bütün Filistin halkı direniyor ve bütün insanlığın yüreği de Filistin halkıyla birlikte çarpıyor. Çok büyük bir başarıya doğru ilerliyorlar.

Bakın, Gazze haritalarda da görüyoruz, değil mi? İncecik bir arazi, avuç içi kadar. Gazze bir şerit; zaten adı üstünde, arazi. İnsan diyor ki “Ya bırak askeri maskeri, neredeyse kamuoyu sarsılsa Gazze’nin öbür tarafından çıkacak.” O kadar dar bir şerit, bir arazi. Üstelik öbür tarafı deniz; o deniz Amerikan donanmasının dünya kontrolü altında. Öbür taraf İsrail tarafından çevrilmiş. Orada bir avuç insan büyük bir kahramanlıkla direniyor ve İsrail hedeflerine ulaşamıyor. İsrail ordusunda da çok büyük bir direniş var, görüyoruz. Askerler komutanlarına “Beni ölüme gönderiyorsun, gitmiyorum” diyor. İsrail askeri de cepheye gitmek istemiyor, bir bozgun var orada. Kendi askerine komuta edemiyorlar. Asker, komutanının “Otobüse bin, gideceksin” emrine “Beni ölüme gönderiyorsun, nereye gönderiyorsun?” diyerek isyan ediyor. O bakımdan bu Filistin’in direnişi, dünyada bir destan gibi.

Dünya analizi de yapmanızı istiyorum. Direniş yerinde ama dünyada ne oluyor? Müslüman ülkeler destekliyor, halklar destekliyor… Ama bakıyoruz, Avrupa’da ve Amerika’da da büyük bir hareketlilik var. Filistin halkına destek var. Tabii bu Filistin halkıyla dayanışma kitle hareketlerinde bizim vatanımız, Türkiye’miz en önde gelen ülkelerden biri. Milyonlar ayağa kalktı. Türkiye’de Filistin ile dayanışma halinde olan 85-90 milyon vatandaşımız, Türk milleti var. Arap dünyasına bakıyoruz; halklarda var ama mesela Arap ülkeleri “Biz İsrail’e petrol satmıyoruz” demiyor, anlaşmalarını iptal etmiyor. Ama halklarda bir ayaklanma var.

Filistin halkı savaşıyor ama bu hareket aynı zamanda Filistin’e sadakat göstermeyen, dayanışma göstermeyen ve hatta ihanet eden yöneticilerin de koltuklarını sallıyor. Bu büyük direniş, yalnız Filistin-İsrail ilişkilerinde değil; aynı zamanda Batı Asya’nın birçok ülkesinde önemli siyasi iktidar değişikliklerine yol açacak bir süreç başlattı. Başka halkları da ateşleyen, harekete geçiren ve Filistin’le dayanışma vicdani ve milli görevini yapmayan iktidarları sorumlu tutan bir süreç bu.

***

Eğer Gazze ile ilgili söyleyecekleriniz bittiyse, konuyu yine Gazze’den yola çıkarak başka bir noktaya getirmek istiyorum. Şimdi ciddi bir tartışma var: “Bir dünya savaşı çıkar mı? Savaş yayılır mı?” Siz bu konuda ne diyorsunuz?

Arkada kalan Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkartılan bir teori var: “Ya devrim savaşı önler ya da savaş devrime yol açar.” Tekrar ediyorum: Ya devrim savaşı önler ya da savaş devrime yol açar. Birinci Dünya Savaşı’nda neyi yaşadı insanlık? Devrimler savaşı önleyemedi. 1905 Rus, 1906 İran, 1908 Türk, 1911 Çin, 1910 Meksika devrimleri olmuştu. Dünyada bir devrimci cereyan vardı fakat bu, Birinci Dünya Savaşı’nı önleyemedi, barış getiremedi. Savaş patladı. Ancak aynı zamanda Türkiye, Çin ve Arnavutluk gibi ülkeler milli kurtuluş mücadelesi yürüttü. 1918’de savaş bitti fakat savaşın sonunda devrimler patlak vermeye başladı. Bizim 1914’te başlayan Çanakkale, Galiçya, Yemen, Suriye, Irak ve Kafkas direnişimiz; o savaşın, 1914’teki savaşa karşı mücadelenin ve devrimlerin başlangıcıydı.

O direnişimiz neyi getirdi? Çarlık Rusyası’nın yıkılmasını. İngiliz ve Fransızlar Çanakkale’den geçip Çarlık’ı kurtaramadılar. Rus halkı Çarlık’ı yıktı. Şubat 1917’de devrim oldu, Ekim’de Sovyetler Rusya kuruldu. Bizi bölmek isteyen üç ülkeden biri olan Rus Çarlığı’nın yıkılması üzerine Türkiye’nin iki düşmanı kaldı: İngiltere ve Fransa. Düşman konumundaki Rusya’nın yerine bir dost Sovyet Rusya kuruldu. Bu sayede bizim devrimimiz, İstiklal Savaşımız başarıya ulaştı. Sovyet devrimini Türk devrimi izledi. Bunun arkasından İran’da İngiliz emperyalizmine karşı savaşlar ve Çin’de 1921’den sonra başlayan büyük mücadele geldi. Yani yeni bir devrim dalgası Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluştu; savaş, devrime yol açtı. İkinci Dünya Savaşı’nda da devrimci mücadeleler savaşı önleyemedi ama savaşın sonunda 1949 Çin devrimi, Doğu Avrupa devrimleri, Vietnam, Laos, Kamboçya, Küba devrimi ve Arap dünyasının kurtuluş savaşları gerçekleşti. Yani savaş yine devrime yol açtı.

Fakat şimdi değişik bir süreç yaşıyoruz. Birçok savaş cephesi var. İsterseniz en doğudan başlayalım: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Pasifik’te Amerika’nın tehdidine karşı direniyor ve Amerika orada savaş çıkartamıyor. Yani orada devrim, savaşı önlüyor. Çin denizine, Tayvan Boğazı’na geçelim. Yine Amerika ile Çin karşı karşıya fakat Çin’in geniş bir hinterlandı ve devasa nüfusu var. Dünyanın en güçlü ekonomisi haline geldi ve Amerika’nın Çin’e saldıracak bir hali yok. Orada da devrimci Çin’in direnişi savaşı önlüyor.

Filistin’de kritik bir durum var. Filistin halkı direniyor ve şu anda İsrail kesin bir başarı kazanacak durumda gözükmüyor. İsrail gemlendi ve durduruldu. Dünyada İsrail’e karşı yükselen hareketler var. Amerika ve Avrupa bile “Dur, ne yapıyorsun?” demeye başladı. Burada da devrim ve barış kuvvetleri savaşı önleyebilir diye düşünüyorum. Ancak Filistin, Doğu Akdeniz ülkesi olduğu için bizimle aynı cephede. Bizim analizimize göre savaşın büyüme tehdidinin en güçlü olduğu yer Doğu Akdeniz ve Türkiye’ye yönelik tehdittir. Amerika’nın Yunanistan kıyılarına, Dedeağaç’tan Girit’e, oradan Kıbrıs’ın güneyine, Suriye ve Irak’ın kuzeyine kadar uzanan bir üslenmesi var. Amerika, İsrail ve Yunanistan, Türkiye’ye karşı tatbikatlar yapıyor. Burada Amerika kendisini kuvvetli görüp işi büyütebilir.

Fakat toplam olarak değerlendirdiğimizde; Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak bu sefer devrim, savaşı önleyebilir. Çin’in ekonomide birinci sıraya gelmesi, Hindistan’ın büyümesi, gelişen dünya ülkelerinin yükselişi ve dolar saltanatının yıkılması; ekonomik cephede devrimci güçlerin yükseldiğini gösteriyor. Askeri cephede de Çin, Rusya, Türkiye, İran ve müttefiklerinin gücü, Amerika’nın saldırganlığını gemleyebilecek kabiliyette. Dolayısıyla, Amerika’nın maceracılığı için elverişli koşullar yok. Dünyadaki devrimci gelişme ve barış isteyen kuvvetlerin üstünlüğü savaşı önleyebilir.

Filistin’in İsrail’e karşı savaşı bir devrime doğru gidiyor; bu, Filistin’in bağımsızlığı ve Doğu Kudüs’ün başkent olduğu bir devlettir. Türkiye’nin Amerika’dan gelen tehditlere karşı vaziyet alması, PKK’nın üzerine yürümesi, FETÖ’yü temizlemesi devrimci eylemlerdir. Amerika ve İsrail’de devrim olamaz mı? İçindeki çelişkiler keskinleşiyor. Ukrayna’da Rusya’nın zaferi de bir Ukrayna devrimidir; mevcut Zelenski yönetimi devrimden korktuğu için Amerika’ya kaçma planları yapıyor. Dolayısıyla Türkiye’den Filistin’e, Suriye’den Ukrayna’ya kadar devrime doğru bir gidiş var. Sorularınızın somut cevabını böylece vermiş oldum. Hayat pahalılığı Türkiye’de hepimizin yaşadığı bir yangın ve bütün halk bu yangını hissediyor. Hayat şartlarımız zorlaşıyor; dolayısıyla emekçi kitlelerin ve üreten kitlelerin talepleri de bu koşullarda güçleniyor. Hükümet, asgari ücret tespitini yılda iki kezden bir keze indirdiğinde, sonuç itibarıyla emekçi ve işçi gelirleri eriyor. Ben de bir emekliyim ve asgari ücret geliriyle geçiniyorum. Eşim Şule Perinçek de öyle. Bu durum, evini ve ocağını geçindirmeye çalışanlara karşı bir haksızlık, hatta bir saldırıdır. Asgari ücretin saptanmasında da çok büyük bir adaletsizlik var.

Sistem çok zor bir duruma geldi. Devlet denk bütçe yapamıyor; dış ticaret ve ödemeler dengesi açığı kapanmıyor. Bu konularda hep emekçinin gelirine el uzatan bir siyaset izleniyor. Amerika ile uzlaştılar, Batı’dan para ve kredi dileniyorlar. Ancak bu uzlaşmanın sonu, kafaların duvara çarpmasıyla gelecek. Tayyip Erdoğan yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nden kredi dilenerek bu dönemi savuşturacağını sandı ve büyük bir yanlış hesap yaptı. Ancak bu yanlış hesabın Bağdat’tan döneceği bir tarih ve vade var; büyük bir hızla oraya doğru gidiyoruz.

Türk-İş Kurultayı vesilesiyle Sayın Ergün Atalay’a selamlarımızı gönderiyoruz. Ergün Bey, Türkiye’nin en büyük sendika konfederasyonunun başında yönetici olarak büyük bir şanstır. İşçi sınıfına bağlı, vatan ve emekten yana bir hayatı var. Türk-İş’in kıdem tazminatı konusundaki kararları çok önemli. Vatan Partisi olarak saptadığımız kıdem tazminatı programıyla aldıkları kararlar büyük ölçüde örtüşüyor. Devletin bu konuda bir sorumluluk üstlenmesi ve işin sadece özel sektöre bırakılmaması gerektiğini savunuyoruz. Türk-İş’in kıdem tazminatını bir “kırmızı çizgi” olarak benimsemesini destekliyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Asgari ücret konusuna dönecek olursak; Ergün Bey’in “Yılda bir kez artış açıklaması yapmayın” şeklindeki tepkisini çok haklı buluyoruz ve bu tavrını yürekten paylaşıyoruz. Bütün araştırmalarda geçim sınırları ortadayken, bunları dikkate almayan asgari ücret tespitleri emekçinin sırtına yüklenen bir iktisadi krizin yansımasıdır. Ancak buna katlanacak bir işçi sınıfı, emekli kesimi veya Türk halkı kalmamıştır; bunu görmek gerekir.

Şırnak Üniversitesi konusundaki süreçte ise Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı, Perşembe günü çok önemli açıklamalar yapacak. FETÖ raporlarını hazırlayan, ABD’deki “üniversite imamına” belgeler gönderen ve delilleri imha etmeye çalışan rektörün tüm kayıtları elimizde. Sanıyorlar ki bilgisayarlardan kayıtları silince kanıtlar yok oluyor; öyle değil. O rektörün, Sayın Cumhurbaşkanımıza taktığı takma isimlere kadar her şeyi açıklayacağız. Onlar Türk milletinin ve Türk adaletinin elinden kesinlikle kurtulamayacaklar. FETÖ örgütlenmesinin üzerine hep birlikte yürümeye kararlıyız.

Üniversitelerdeki FETÖ yapılanması konusunda Vatan Partisi’ne muazzam bir bilgi akışı var. Biz zamanı kendi lehimize kullanıyoruz; hiçbir acelemiz yok. Bilgileri özenle değerlendiriyor ve yüzde yüz emin olmadıkça açıklamıyoruz. YÖK, daha önce randevu vermemişti ancak şimdi elimizdeki bilgileri istedi ve biz de bu bilgileri kendileriyle paylaştık. Artık YÖK’ün “haberim yoktu, bilgi verilmedi” gibi bir bahanesi kalmadı. Görevini yapmayanların sorumluluğu da kayıtlarımızdadır.

Mart ayında yerel seçimleri yaşayacağız. Vatan Partisi olarak bu seçimlere adaylarımızla katılıyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi adayımız Dr. Serhan Bolluk, Antalya adayımız ise iş insanı Serdar Üsküplü’dür. 10 Aralık Pazar günü saat 10.00’da Ankara’da gerçekleştireceğimiz il kurultayımızda, Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayımızı da açıklayacağız. Tüm vatandaşlarımızı Ankara’daki Demonte Otel’de düzenlenecek olan kurultayımıza davet ediyoruz.

Bu yerel seçimler, sadece belediye başkanı seçimi değil; Türkiye’nin rotasını belirleyeceğimiz, üretim devrimini hedefleyen kritik bir dönemeçtir. İttifak kapısını kapatmıyoruz; milli olan güçlerle, üreticiden ve bağımsızlıktan yana olan bir yerel yönetim anlayışını oluşturmak istiyoruz. İstanbul adaylarımızı ise İstanbul İl Başkanımız Okan Bey’in başkanlığında belirliyoruz. Vatan Partisi, belediyeleri üreticilerle, emekçilerle ve aydınlarla yönetmek için hazırlıklarını hızla tamamlıyor. Peki, genel seçimleri ifade etmiştik. Genel seçimlerde ittifak yapan siyasi partiler vardı; İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi bunlardan biriydi. İttifak talebiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni genel başkanı, İYİ Parti’nin kapısını çaldı. Ancak İYİ Parti, dün itibarıyla genel idare kurulunu topladığını ve ittifak yapmayacağını açıkladı.

İYİ Parti ve CHP süreci böyleyken, HEDEP’in de 81 ilde kendi adaylarıyla çıkacağına dair bir açıklaması var. Doğal olarak her parti, kendi adaylarıyla seçime girme iradesini ortaya koyuyor. Dört halikta (farklı boyutta) bir süreç var; sizce bu neye evrilir? Bakın, o “altılı masa” dağıldı ve dağılmaya mahkûmdur. Neden? Amerika Birleşik Devletleri’nin projelerinde görev alırsanız, dağılmak ve bozguna uğramak dışında hiçbir geleceğiniz yoktur. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, ABD’nin Türkiye üzerindeki baskısının ve tehditlerinin ağırlaşacağını görüyoruz. Ancak Amerika’nın gücünün de zayıfladığını saptıyoruz. Dolayısıyla dünya genelinde, Türkiye’ye karşı daha cepheden bir yöneliş eğilimi olduğu analizi yapılıyor. Dünya, bölgesel bir savaştan dünya savaşına doğru evrilirken, “Bu savaş nereden çıkar?” dendiğinde artık çoğunlukla Doğu Akdeniz işaret ediliyor.

*Bilim ve Ütopya* dergisinin bu bakımdan çok önemli olduğunu tekrar ediyorum; bunu okuyalım, yayalım. İçindeki yazılar çok önemli. Benim de “Savaş ve Barış Etkenleri” başlıklı bir yazım var; ayrıca Alexander Dugin ile yapılmış çok esaslı bir röportaj yer alıyor. Bu sayının teorik açıdan okunmasını çok önemli buluyoruz. Bu sayının önemli makaleleri şu an hızla İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Çince, Arapça ve İspanyolca dillerine çevrilmektedir; bunu da özellikle belirtelim.

“Amerika dediniz, Millet İttifakı dağıldı dediniz; dağılıyor, dağılıyor… Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’deki belediye seçimlerine de müdahale ediyor. Bunu mu anlayacağız?” diye sorarsanız; evet, bu sadece bir belediye seçimi değil. Belediye seçimi görünümünde olsa da aslında Türkiye’nin gidişatıyla ilgili kararlara yönelik bir seçim. O bakımdan herkesin bu seçimi ciddiye aldığını ve büyük bir güçle yüklenmeye çalıştığını görüyoruz.

Peki efendim, İYİ Parti’nin CHP’nin yerel seçimlerde iş birliği teklifini 35’e 14 gibi bir oyla reddetmesini nasıl değerlendirirsiniz? İYİ Parti kulislerinde konuştuğumuz yöneticiler, “CHP’nin, PKK’nın sivil ayağı olan HDP (yeni adıyla HEDEP) ile bir arada bulunmasından rahatsızdık. Bu rahatsızlığımızı genel seçimlerde yeterince ifade edememiş, parti disiplinine tabi olmuştuk. Ancak burada ağırlık koyduk ve yeniden o cepheyle yan yana anılmak istemediğimiz için bu kararı aldık” diyorlar.

Bakın, Amerika doğrudan doğruya Meral Akşener’i ve Gladio’yu yönetir. İYİ Parti’nin bu değerli yöneticilerinin orada istedikleri kadar oyu olsun, esaslı bir karar vermeleri mümkün değildir. İYİ Parti, yöneticileri tarafından demokratik usullerle yönetilen bir parti değil; tamamen Amerika güdümlü ve Meral Akşener’in kararlarıyla, daha doğrusu Amerika’nın kararlarıyla yönetilen bir yapıdır. Meral Akşener’in siyasi bir karar alma yetkisi ve yeteneği yoktur; bütün tarihiyle bunu görüyoruz.

Örneğin, Başbakan Mesut Yılmaz ne demişti? “Bunlar devletin içinde bir casusluk örgütü.” Milliyet gazetesinin birinci sayfasında Meral Akşener’in resmiyle yayımlanmıştı. Yine biliyoruz ki, o “Sarımsak” diye anılan askeri personel Genelkurmay’ı dinlemeye kalkmıştı. Genelkurmay’ı kim dinler? CIA ve Mossad hizmetinde olanlar dinler. Meral Akşener, 1996 yılında İçişleri Bakanlığı döneminde Emniyet İstihbaratı’nın başına FETÖ’cüleri tayin etti. Oraya onu Tansu Çiller, doğrudan Fethullah Gülen’in talebiyle oturttu. Bunların hepsi ispatlıdır.

FETÖ’nün devletin içine sızmadığı, bizzat yerleştirildiği gerçeği çok önemlidir. 15 Temmuz 2016’nın bir evveliyatı da var; 25 Aralık 2013 gibi. Şimdi neredeyse 10 yıldır süren bir devletin FETÖ ile mücadelesi var. “Bu mücadele neden başarılı olmuyor veya neden zorlanıyor?” sorunuza gelince; “başarılı olmuyor” yargısını hakikate uygun bulmuyoruz. 24 bin FETÖ mensubu Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, 30 bin kişi polisten, 14 bin kişi yargıdan temizlenmiş. Bu büyük bir başarıdır. Ancak üniversitelerde veya toplumun çeşitli katmanlarında hala kalıntıları olabilir. Vatan Partisi olarak biz sadece “herkesi hapse atalım” fikrinde değiliz; aynı zamanda ideolojik ve kültürel bir mücadele yürütmek de şarttır.

FETÖ’nün yarattığı “Tevrat İttifakı” safsatası gibi ideolojik yıkımlarla mücadele etmeliyiz. Toplumumuz büyücülük, falcılık ve bilim dışı cereyanlarla çürütülüyor. İşte bu noktada *Bilim ve Ütopya* dergisi, safsataya karşı bayrak açıyor. Önümüzdeki dönemde üniversitelerde, akademik çevrelerde ve toplumun her katında bilimden yana, aydınlanmadan yana büyük bir hareket örgütlenecek.

Son olarak, izleyici sorularına geçelim. Sayın Şükrü Özer, “HDP’yi kapatmama azmindeki AYM’yi yargının altın çağında nasıl eleştirmeliyiz?” diye sormuş. Yargının altın çağı şuradan belli: 24 bin askerin, 30 bin polisin ve 14 bin yargı mensubunun temizlenmesi ve yargılanması, yargının çok büyük bir başarısıdır. Soruşturma aşamasından mahkeme kararlarına kadar bu süreçler, yargının kendi içindeki arındırma operasyonunun bir parçasıdır. Bakın Türkiye tarihinde yargıç ve savcı sayısı 4.000. Çok büyük bir rakam. Türk yargısında hakimlerimiz, beraber muhakeme yaptıkları, hüküm verdikleri arkadaşları FETÖ’cü olduğu için yargılanıyor. Aynı çağda AYM, HDP’yi kapatmıyor. Aslında soru bu.

Tabii yargı altın çağını yaşarken, bütün altın nereden çıkıyor? Kayaların arasından çıkıyor değil mi? Doğada altın; çamurların, kayaların arasında damarlar halinde bulunur. Altın çağı da öyledir; aynı zamanda karanlıkla mücadele çağıdır, karanlıkla iç içedir, cephe cepheyedir. Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluğu –tamamı değil– ve başkanı, ne yazık ki HDP’yi kapatmayarak ve hatta hazineden 540 milyon lira verilmesini sağlayarak, doğrudan HDP’nin PKK bölücü örgütünün Türkiye’de yaşamasına, propaganda yapmasına ve para toplamasına imkân sağlayan kararlar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin başkanı ve çoğunluğu, kendi yargı yetkilerini bölücüyü koruma yönünde kullanarak suç işliyorlar. Onların suç işlediğini de Yargıtay söylüyor. Koskoca Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’ne parmağını uzatıp; “Siz, şu karara imza atanlar suç işlediniz” diyor. “Yanlış bir hukuki karar verdiniz” demiyor, “Suç işlediniz” diyor. Bu çok önemli.

İkinci soru; Cem Karaca’nın sorusu: “Sayın Başkanım, devrim Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın Amerika’nın yanındaki politikaları ile mümkün olabilecek mi?” Devrimi Tayyip Erdoğan yapmayacak ki; devrimi Türk milleti yapacak. Devrim sabaha karşı, o devrime direnen kuvvetlere karşı yapılır. Devrim bugün kime karşı yapılacak? Amerikan emperyalizmine karşı, havadan para kazanan üretim düşmanı birtakım sıcak para komisyoncularına, borsa vurguncularına ve faizcilere karşı yapılacak. O devrim, üreticilerin milli hükümetini getirecek. Öyle bir sürece girdik.

Şimdi bir kayıt var, onu izleyicilerimize sunmak istiyorum. Muğla’da belediyenin imar plansızlığı sebebiyle kış ortasında evleri yıkılmaya başlanan köylülerden bir video mesaj var. Vatan Partisi Muğla İl Başkanı Avukat Emre Aykın, köylülerin imdadına yetişti. Şimdi Sayın Emre Aykın’ın video mesajına dönelim.

*(Videonun ardından)*

Evet, Yakup Aslan, çok teşekkür ediyoruz. Bugün öncelikle bütün Ulusal Kanal izleyicilerine ve Genel Başkanımız Sayın Dr. Doğu Perinçek’e Muğla’dan sevgilerimizi iletiyoruz. Biz Muğla Vatan Partisi İl Başkanı Avukat Emre Aykın olarak; Kuyucak, Kıran, Akbük ve Sarnıç köylülerimizle birlikteyiz. Konu şu: Yıllardan beri toprağını işleyen, üreten çiftçilerimizin dam yaptığı, evlerini kurduğu yaşam alanları teker teker yıkılıyor. Daha önce imar barışından yararlanıp yapı kayıt belgelerini alan köylülerimizin belgeleri iptal edilince, hepsi adeta fişlenmiş gibi kış ayının ortasında evsiz bırakılıyor. Nazım İmar Planı iptal edildikten sonra belediyenin elinde yeni bir plan olana kadar bu yıkımların durdurulması mümkünken, kış ayı beklenmiş gibi hareket ediliyor. Hukuk devletinin en belirgin özelliği hukuk güvenliği ilkesidir; devlet, vatandaşının yaptığı işlemlerde sonuçların öngörülebilir olmasını sağlamalıdır. Devletin vatandaşına vermiş olduğu güvenceyi, bir belge verdikten sonra iptal ederek yıkıma dönüştürmesi kabul edilemez.

*(Köylü konuşması)*

Köylümüzün feryadını duyduk. Yurdumuz, yuvamız yıkılmasın diyorlar. Bu, hukuka sadık bir talep. İl Başkanımız Sayın Avukat Emre Aykın, bu haklı mücadeleye önderlik ediyor. Muğla Menteşe’nin; Akbük, Sarnıç, Kıran ve Kuyucak köylerindeki bu yıkımın haksız olduğunu bir hukukçu olarak çok güzel gerekçelendiriyor. Vatan Partisi olarak bu haklı mücadelede üzerimize düşen sorumlulukları yerine getireceğiz.

Bu hafta; Bilim Ütopya dergisini ve “Savaş çıkar mı?” sorusuna nitelikli yazılarla cevap arayan Teori Dergisi’nin güncel sayılarını izleyicilerimize öneriyoruz. Müzik olarak ise Lübnanlı sanatçı Julia Boutros’un “Mukaveme” şarkısıyla veda ediyoruz. 10 Aralık saat 10.00’da, Akay’daki Demonte Otel’de gerçekleşecek Vatan Partisi Ankara İl Kurultayı’nda buluşmak üzere. Genel Başkanımız Sayın Doğu Perinçek orada tarihi bir konuşma yapacak. Ulusal Kanal’da kalın, esen kalın efendim.

Paylaş