Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başındayız, yaz dönemindeyiz ama tabii Türkiye’nin gündemi sıcak; Vatan Partisi’nin gündemi de keza yoğun. Bugün yine “Çıkış Yolu”nda kendimizce seçtiğimiz özel başlıkları konuşacağız; ama aynı zamanda sizlerin merak ettiği ve Türkiye’nin şu anda gündemi olan konulara da değineceğiz. Bugün biraz kalabalığız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek; merhabalar efendim, hoş geldiniz. Sayın Dilek Çınar, Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı; siz de hoş geldiniz. Güzel bir “Çıkış Yolu” olsun, dolu dolu olsun. İzleyicilerimizin bu arada geçmiş bayramlarını da kutlayalım; artık saat itibarıyla biraz geçmiş de sayılır.
Öncelikle efendim, bir bayramla başlayalım isterseniz. Bu bayram size ne hissettirdi? Önümüzde zorluklar var, bayramlar da zaten zorlukları yenme bayramlarıdır. Kamu ve topluluklar zorlukları aştıkları zaman bunu bayram yaparlar. Bizim kendi tarihimizin bayramları da öyle değil mi? 19 Mayıs, 30 Ağustos ve 29 Ekim; hepsi zorlukları aşma bayramlarıdır. Önümüzde de Türkiye’nin çetin bir dönemi var ama bütün o koşulların hakkından geleceğiz, üstesinden geleceğiz. Bu bayrama da öyle iyimserlikle, umutla girdik ve önümüzdeki zorluklardan da büyük bayramlarla çıkacağız. Türk milleti zaten hazır; hayatı zorluklarla, mücadeleyle, başarılarla geçmiş. Bu bayramın anlamı da zorlukları aşma azmi, iradesi, bilinci ve arkasından tabii sevinci gelecek.
Şimdi 12 Temmuz’dayız efendim, 15 Temmuz’a 3 gün kaldı; darbe girişiminin 6. yıl dönümü. Tabii bu darbe girişiminden sonra Türkiye’de ve dünyada çok şey değişti. Bu değişenleri bir konuşacağız ama öncelikle bir 15 Temmuz’a nasıl geldik, 15 Temmuz’da ne oldu, Vatan Partisi ne yaptı; biraz bunları konuşalım isterseniz. Bu arada 15 Temmuz gecesi Vatan Partisi’ni anlatan bir klibimiz var, istediğimiz zaman onu da ekrana getiririz.
Bütün izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz; Türk milletinin ve İslam dünyasının bayramlarını kutluyoruz. Tabii 15-16 Temmuz Türkiye tarihinde bir dönüm noktası. Ne bakımdan? Çünkü biz 15-16 Temmuz gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi içindeki Amerikan silahlı gücünü Türkiye olarak ezdik ve tasfiye ettik. Bir kısmı hapislere tıkıldı, bir kısmı öldürüldü. Şu anda Türkiye’nin hapishanelerinde NATO gladiyosu var; bu çok tarihi bir olay. 15-16 Temmuz’da eğer Amerika başarılı olsaydı, yani FETÖ gladiyosu başarılı olsaydı, Türkiye çok zor bir döneme girecekti. O gece Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk milletinin beraberliğiyle o darbenin ezilmesi, NATO tarihinde, hatta dünya tarihinde bir ilk ve çok önemli. Ben bunu Sakarya Savaşı’na benzettim, yine benzetiyorum. Nasıl Sakarya’da biz Ankara’nın ele geçirilmesini önlediysek, bu 15-16 Temmuz 2016 gecesi de Amerika Ankara’yı ele geçiriyordu. Ama ne oldu? Türk milleti Atlantik kafesinden zincirlerini kırdı ve çıktı.
Vatan Partisi önderlik etti; bunu da burada açıkça söyleyelim. Vatan Partisi olmasa o darbe başarılı olurdu diyenler, televizyon ekranlarında o dönemki AK Parti yöneticileriydi. Biz Vatan Partisi olarak o gece hemen çok kısa bir değerlendirme yaptık. Genel sekreterimiz Osman Yılmaz, Serhan Bolluk, Şule Perinçek ve Utku Reyhan gibi Ankara’daki lider kadroyla toplandık. Uçaklar uçmaya başlayınca haberler de aldık. Zaten birkaç gün öncesinden de böyle bir darbenin geleceğini o zamanki Genel Başkan Yardımcımız, Sayın Atilla Uğur komutanımız söylemişti. Ben de Yeni Şafak Gazetesi’ne gidiyordum, “Söyleyin, böyle bir FETÖ darbesi hazırlandığını” dedim; hakikaten söylediler ve Yeni Şafak bunu manşet yaptı. 1 Temmuz’da Türkiye’de 1 milyon bildiri dağıttık; o 1 Temmuz bildirisinde, yani 15-16 Temmuz’dan 15 gün önce böyle bir tehdit olduğu yazılıydı. Şubat ve Mayıs aylarında da darbe tehdidini içeren üç tane manşet atmıştık. Çok açıktı. O dönemki DEVA Partisi genel başkanı Davos’a gitmişti; orada büyük holdingler ve finans merkezleriyle ilişkiler kurdu ve “Eylül’de Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz” diye açıklandı. Erdoğan’ı Beştepe’ye hapsedeceklerdi.
Darbe Eylül’de planlanmıştı fakat Türkiye hükümeti ve Türk ordusu atik davrandı; ordu içerisindeki FETÖ generallerini tasfiye etmeye başladılar. Onun üzerine darbe tarihini değiştirdiler. Ordu içindeki gücünü kaybeden FETÖ’nün darbe yapma kabiliyeti yok oluyordu, bu yüzden Askeri Şura öncesinde darbeye kalktılar. Askeri Şura 1 Ağustos’taydı. Listeler hazırlanmıştı; Genelkurmay İstihbaratı’nda, Personel Dairesi’nde çok ciddi güçleri vardı ama hepsi tasfiye listesindeydi.
O gece biz genel merkezde bulunan kadro olarak toplandık ve dedik ki: “Burada kritik olay, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütünü bu darbenin içinde değil. Bu, bir grup Amerika’ya bağlı FETÖ terör örgütünün darbesidir.” Bütün kamuoyunu aydınlatmak çok önemliydi. Çünkü ordu darbe yaptığı zaman kamuoyu “Tamam, Türk Silahlı Kuvvetleri böyle münasip görmüş” diyerek direnmiyor. Bu tespiti yaptık ve hemen sosyal medyadan yaydık. Genel Sekreterimiz Osman Yılmaz ve Genel Başkan Yardımcımız Serhan Bolluk televizyonlara çıkarak bu fikirleri açıkladılar. Ben de açıklama yapacağım sırada Ulusal Kanal’ın uyduya çıkışı bombalandı, birkaç saat beklemek zorunda kaldım. Ama bu arada bütün televizyonlara başvurduk, “Darbe var, konuşmak istiyoruz” dedik. Bir tek Kanal A bizi yayına aldı.
(Video gösterimi sonrası)
Peki şu ana kadar gerçekleştirilen o dik duruşu nasıl değerlendiriyorsunuz? Halk sokaklara çıkıyor, siyasi parti liderleri birlik içerisinde. Bombalar atılıyor ama kimse boyun eğmiyor. Bunlar kendi milletini, kendi şehirlerini bombalayan çılgınlardır. Bunun Türk askerinin, Türk ordusunun gelenekleriyle, şerefiyle, Mustafa Kemal’in askerinin vakarıyla, gururuyla hiçbir ilgisi yoktur.
Büyük Türk milleti, sevgili yurttaşlarım; bu Amerikancı bir kalkışmadır. Bu kalkışma PKK’yı hendeklerden kurtarmak, Fethullah Terör Örgütü’nü Cumhuriyet’in pençesinden kurtarmak içindir. Size kesinlikle söylüyorum, bu kalkışmanın Türk Silahlı Kuvvetleri ile bir ilgisi yoktur. Komuta kademesi, Türk Silahlı Kuvvetleri göreceksiniz; milletle birlikte bu Amerikancı, Fethullahçı kalkışmayı ezecektir, bozguna uğratacaktır.
Türk ordusu, Türk polisi, Türk milleti omuz omuza verecek ve bu kalkışmayı bozguna uğratacak. Alet olanlar derhal silahlarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etmelidir. Bakınız, Amerikan yayınlarını inceledik; orada hiçbir şekilde bu kalkışmaya karşı bir tavır yok. Darbeyi Amerika destekliyor çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika’nın kara gücü olan PKK’yı hendeklere gömdü. Bu kalkışma, Amerika’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir intikam hareketidir.
Bugün Türk milleti olarak, siyasi partiler olarak dünkü tartışmalarımızı, anlaşmazlıklarımızı derhal bırakacağız; Cumhuriyeti savunmak için bu darbe girişimine karşı el ele vereceğiz. Amerikancı, Fethullahçı kalkışmaya geçit yok! Vatan Partisi; vatan bütünlüğümüzün, Cumhuriyetimizin ve Atatürk devriminin savunulması için görev başındadır. Sevgiler ve saygılar, aziz yurttaşlarım. Siz olmasaydınız bu darbe başarıya ulaşırdı diye açıkça ifade edildi ulusal kanal kameralarına ve diğer televizyonlara. Şimdi bakın, hem A kanalda hem de Ulusal Kanal’da yaptığım konuşmalara… Ulusal Kanal’da, tabii nerede konuştuğum belli olmasın diye arkaya siyah perdeler gerdik. Bir yandan da kendi güvenliğimizle ilgili önlemler alıyorduk. Arkadan uçak sesi geliyor; biz konuşurken uçak sesi yoktu. Kapıdan bile gelseler bizi ele geçiremeyeceklerdi. Ankara’nın göbeği, Sıhhiye’ye yakın bir yerdi ama öyle bir tertibat almıştık ki kapıdan girseler yine bizi yakalayamayacaklardı. Neyse, o ayrı mesele.
“Binada durmanız doğru muydu peki Sayın Perinçek? O gece binada durmanız doğru muydu?” diye sorulabilir. Doğruydu çünkü önlememiz lazımdı. Kendimizi feda ederek veya en öne geçerek önleyebilirdik; o riskleri göze almamız gerekiyordu. Kaçsaydık, bu konuşmaları yapmasaydık belki o gece darbe başarıya ulaşacaktı. Biz bir yandan Cumhurbaşkanımızı, Başbakan Binali Yıldırım’ı, Emniyet Genel Müdürü’nü ve bakanları arıyorduk. Onlara da şunu söylemek istedik; ancak ulaşamadık, telefonları kapatıp gitmişlerdi. Biz onlar gibi yapmadık, vazifemizin başında durduk. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni uyarmamız, milletimize güven vermemiz lazımdı.
Konuşmamda en az beş kere “bu darbe ezilecek” diyorum. “Efendim bu demokrasiye aykırıdır” demiyorum. Orada bir fikir tartışması yok, demokrasiye aykırı olup olmadığı tartışması değil bu. Bu darbe ezilecek ve bu darbeyi ezecek gücün de Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu söylüyorum. Bir anlamda Türk Silahlı Kuvvetleri’ne görev tanımı yapıyorum. Bunlar çok önemli. Kenarda durup “darbeler iyi değildir, demokrasiye aykırıdır” demekle olmaz; 3-5 saat içinde Türkiye’nin kaderi belli olacak. Kaçsak, bu imkânları bıraksak, millete seslenmesek dengeler ne olacak? Çünkü sonuç itibarıyla millete sesleniyoruz, herkes merak içerisinde; “ne olacak, bitti mi?” diye soruyor. Çok kritik bir durum.
Bunu birkaç yerde söyledim ama gene de söylemek zorundayım: Devletin bazı güçleri toplantılar yaptılar ve “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbesine karşı durulamaz” diyerek kendi komutaları altındaki memurlara, “olduğunuz yerde durun, darbeye direnmeyin” şeklinde resmi bildirimde bulundular. Bir yanda o teslimiyetçiler, diğer yanda biz “Hayır, bu darbe ezilecek, bu darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri ezecek” diyenler… Yalnızca millete çağrıda bulunmuyoruz, çünkü sırf milletin ayağa kalkmasıyla o darbenin ezilmeyeceğini biliyoruz. O darbeyi ezecek tek güç Türkiye’de Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Öyle de oldu; sokağa çıkanlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ni desteklemiş, onlara moral vermiş ve darbecileri korkutmuş oldular. Ama asıl darbeyi ezen silahlı güçtür. Önümüzdeki dönem açısından çok önemli; birtakım silahlı girişimleri sırf silahsız halkla önleyemezsiniz, tarihte böyle bir şey yok. Ama o silahsız halk, silahlı güçlerin direnişini ateşlemede ve desteklemede tarihi bir görev yapmıştır.
Sonuç itibarıyla Türk ordusu, yani Türk milletinin silahlı gücü darbeyi ezdi. Başkası da ezemezdi. Biz zaten “ezecek” dedik ve Türk milletini de harekete çağırdık; Türk milleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri diyerek millet-ordu beraberliğine dikkat çektik. Polisle ordu arasında nifak çıkarılmaması ve çatışma yaratılmaması konusunda da inisiyatif gösterdik ve başarılı olduk.
“Parti üyeleriniz sokakta mıydı?” diye sorarsanız; evet, sokağa seferber ettik. Ama orada da tereddütler oldu. Mesela sakallı, şalvarlı vatandaşlar vardı; bazıları onların yanında darbeye karşı harekete geçmeye tereddüt etti. Oysa o gece, sakallı, şalvarlı vatandaşlarla Atatürkçü, vatansever vatandaşlar sahada buluştular; bu tarihi bir olaydır. Fakat o gecenin en önemli olayı şudur: Türk milleti NATO’nun, Atlantik’in kafesini parçaladı, zincirlerini kopardı. 1960’lardan beri bir Amerikan emperyalizmine karşı mücadele geleneğimiz var. Bu kez, Amerika’nın geçmişte kontrol ettiği o muhafazakâr kesim birdenbire Amerikan kontrolünü parçaladı ve Amerikan emperyalizmine karşı ayağa kalktı. Bu bir başlangıçtır ve devam ediyor.
O geceki konuşmalarımda hem Amerika’ya vurgu yaptım hem de Fethullahçı Terör Örgütü’ne işaret ettim. O sırada Ulusal Kanal’da bir program vardı, iki aydınımız darbeyi okşamaya başladı. Hemen Genel Yayın Yönetmenimiz Adnan Türkkan’ı aradım. “Derhal stüdyoya gireceksin, o şahısları oradan atacaksın ve ‘iki dakika bile kaybedecek zamanımız yok’ diyeceksin” dedim. Çünkü kendi televizyonumuzda darbe propagandası yapılıyordu. Evet, canlı yayını bastık. O gece Süleyman Soylu bir işaret etti; Sayın Cumhurbaşkanı ve diğer yöneticiler de bir grup olduğu ifadesini kullandılar. Biz ise olayı duyduğumuz anda FETÖ ve Amerika dedik.
15 Temmuz darbe girişimine katılan 8.800 kişi vardı; yargılamalar sonucunda bunların 5.600’ünün doğrudan FETÖ’cü subay ve astsubay olduğu anlaşıldı. 2.500 kadarı ise sürüklenmişti. Askeri okul öğrencileriyle bu rakam çok daha büyüdü. Darbe bastırıldıktan sonra FETÖ temizliğiyle sayı 24.000’lere, 30.000’lere ulaştı. Ben bir sene önce 65. Mekanize Piyade Tugayı’nda askerdim. Oradaki FETÖ’cü askerler beni sohbete çağırmışlardı; tabur komutanı seviyesinde, sürekli Tayyip Erdoğan aleyhine, eski dönemin hatıralarını anımsatarak bizi dolduruşa getirmeye çalışıyorlardı. Askerde hemen anlıyorsunuz, kim Tayyip Erdoğan aleyhine dolduruş yapıyorsa o FETÖ’cüye yakındır. Vatansever subaylarla FETÖ’cülerin darbeden bir sene önce birbirlerini takip ettiklerini, planlarını anlamaya çalıştıklarını görmüştüm.
O gece Cumhurbaşkanımızı ve Başbakanı aradık, hatlar kesik olduğu için ulaşamadık. Ulaşabilen dostlarımızı aradık; Faik Işık gibi isimler aracılığıyla “Hiç çekinmeyelim, korkacak hiçbir şey yok, bunlar ezilecek, Türk ordusu görevinizi yapın” mesajını ilettik. Vatan Partisi Genel Merkezi’ni terk etmedik çünkü terk etseydik, diğerleri de terk etseydi, darbeyi kim bastıracaktı? Ben, kendimi darbeyi bastıracaklar arasında tanımlıyorsam orada durmak zorundaydım. Aksi takdirde televizyona çıkıp “ezin, bastırın” diyemezsiniz. Ulusal Kanal’ın tekrar yayına girmesini 3,5 saat bekledik, o sırada yayına girmek için de bombalandık.
Özetle, biz bütün gidişatı izliyorduk; süreç analizi yaptık. 1 Temmuz’da, 15 gün önceden 1 milyon bildiri çıkartmıştık; o bildiride milleti müdahalelere karşı hazır olmaya çağıran bölümler vardı. Ayrıca Aleksandr Dugin, bir Rus heyetiyle Türkiye’deydi. Bize Türk ordusu içinde birtakım hareketlilikler saptadıklarını söylediler. Bunu hem Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanlarına, hem Başbakan’a hem de Melih Gökçek’e anlatmalarını istedim, söylediklerini de teyit ettiler. Hükümetin darbe girişiminden haberdar olması için iki kanaldan duyurduk; biri Atilla Uğur komutanımız aracılığıyla Yeni Şafak gazetesine, diğeri ise doğrudan Dugin aracılığıyla üst düzey devlet yetkililerine. “Bu kontrollü bir darbeydi” iddialarına gelince; yaşananlar vatanın savunulmasıdır. Bu, ana muhalefet partisi liderinin defalarca söylediği gibi Cumhurbaşkanı’na yönelik planlı bir darbeydi. Bastırılmak üzere zaten her şey hazırdı; dolayısıyla darbe bir “erken doğuma” zorlandı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan sistemi değiştirdi ve başkanlık sistemini getirdi; ancak buna karşı “kontrollü darbe” gibi çok hafif ve ciddiyetsiz itirazlar yapılıyor.
251 şehidimizin olduğu, 2734 kişinin gazi olduğu, 2500 civarında insanın hayatını kaybettiği ve neredeyse bir savaş gibi geçen bir olaya nasıl “kontrollü darbe” denilebilir? Darbe dediğiniz şey öyle bir mekanizmadır ki, Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını bağlayıp götürürler. Bu kadar çok insanın hayatını kaybettiği ve yaralandığı bir girişim nasıl kontrol edilebilir?
Ankara’nın ele geçirildiği, Hava Kuvvetleri’ndeki önemli üslere hakim olunduğu, Özel Harekat polislerinin ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bombalandığı, polis teşkilatına “Bu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesidir, direnmeyin” şeklinde mesajların gittiği bir süreçten bahsediyoruz. O gün görevde olanlar, ne Başbakan’a ne de Cumhurbaşkanı’na ulaşabildiklerini ifade ettiler; polis yönetimi ile devlet iradesi arasındaki bağ kopmuştu.
Esas olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vatana ve cumhuriyete bağlı olan kesimleri, Vatan Partisi’nin televizyon kanallarından yaptığı çağrılar, sosyal medya üzerinden yürütülen trafik ve halkın bilinçlendirilmesiyle bu darbe püskürtüldü. Biz, o gece tüm Türkiye’ye bunun bir FETÖ ve Amerika destekli darbe olduğunu ve Türk ordusunun bunu ezeceğini duyurduk.
O gece komuta kademesindeki zafiyet çok büyüktü; Genelkurmay Başkanı’nın ele geçirilmesi ve boğazına ip takılarak alıkonulması bir komuta boşluğu yarattı. Ancak Hulusi Akar’ın, önüne konulan bildiriye imza atmaması çok önemli bir kararlılıktı.
“Kontrollü darbe” söylemi, 24 Nisan 2017’de Mehmet Eymür tarafından ortaya atılmış, Sayın Kılıçdaroğlu ise bundan bir ay sonra bu söylemi dile getirmiştir. Bu, CIA imalatı bir senaryodur. Çünkü darbe Tayyip Erdoğan’ı devirmek içindi; başaramayınca, darbeyi yine Erdoğan’ı yıpratmak için kullanacak yeni bir kurgu ürettiler.
Amerika’nın Türkiye programı bellidir: Tayyip Erdoğan’ı devirmek, FETÖ’yü kurtarmak ve PKK’yı korumak. “Yurtta Sulh Konseyi” bildirisi, aslında PKK ile sulh ve FETÖ ile sulh programıdır. Bugün de bazı muhalefet partileri, “kutuplaşmaya son” söylemi altında aslında PKK ve FETÖ’ye karşı yürütülen mücadelenin durdurulmasını savunmaktadır.
15 Temmuz mücadelesinin en önemli kazanımı, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki NATO’nun yeraltı örgütlenmesi olan “Gladio”nun tasfiye edilmesidir. NATO ülkeleri içerisinde Gladio’yu silahlı güçle tasfiye eden tek ülke Türkiye’dir. Bugün Türk hapishanelerinde yatanlar, bu NATO’nun silahlı unsurlarıdır. Türkiye, kendi içindeki yabancı bir devletin silahlı örgütlenmesini suçüstü yakalayıp etkisiz hale getirmiştir.
Ergenekon ve Balyoz süreçleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Vatan Partisi’ni tasfiye ederek Türkiye’yi bölme planıydı. Biz Silivri duvarlarını yıkarak o planı bozduk. 2014’ten itibaren Türkiye’nin talihi döndü; FETÖ’ye karşı mücadele başladı ve 24 Temmuz 2015’te PKK hendeklere gömüldü. Buna cevap olarak Amerika 15 Temmuz’u tezgahladı ancak başarısız oldu.
15-16 Temmuz, Türkiye’nin NATO zincirlerini kırmasıdır. Bu zaferden sonra Türkiye özgürleşmiş ve 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı ile Amerika-İsrail koridorunu yarmıştır. Ardından gelen Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla Türkiye, sınır ötesindeki terör örgütlerini temizlemiş ve kendi kaderini tayin eden bir güç haline gelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak yeni bir döneme girmesini sağlamıştır. O ekonomi programı, Turgut Özal’ın programının gaddarca ve acımasız bir şekilde uygulanmasıydı. 12 Eylül 1985’e gelindiğinde, beş sene içinde ücret endeksi %100’den %50’ye düştü; yani emekçilerin geliri yarı yarıya eridi. O dönemde 650 bin insan gözaltına alındı veya tutuklandı. Sadece bizim partimizden 15 bin kişi tutuklandı. Türkiye’de sendikalar bastırıldı, partiler kapatıldı. 15 Temmuz’un da bir ekonomi programı vardı; halkı baskı altına alıp sendikaları ve partileri etkisizleştirerek, Turgut Özal zamanında başlayan neoliberal programı; yani özelleştirme, tarıma destekleri kaldırma, gümrükleri sıfırlama ve Türk lirasını çarşılardan kovma sürecini ezici bir şekilde hayata geçirmeyi hedefliyordu. Önündeki engellerin tasfiye edilmesi amaçlanmıştı.
AK Parti hükümeti 15 Temmuz’dan gereken dersleri çıkardı mı? 6 yılın sonuna baktığınızda; hükümet, Türkiye zincirlerini kırınca en önemlisi Amerikan-İsrail koridorunu yarma cesaretini gösterdi. Barış Pınarı ve Zeytin Dalı harekâtları, AK Parti hükümetinin uluslararası planda Amerika’ya karşı uygulamaları önemliydi. Ancak ekonomide aynı kararlılığı ve cesareti göstererek program değişikliğine gidemediler. Yine de dış politika, güvenlik, Avrasya’ya yönelme, Rusya ile dostluk ve İran’la ilişkilerin düzelmesi, Çin’e el uzatılması gibi adımlarla Türkiye yeni bir rotaya girdi. Ancak bu süreç çok cesur ve kararlı değil.
Gençlik, 15 Temmuz’u nasıl değerlendiriyor? Liseliler, üniversiteliler ve o dönemi yaşamış çalışma hayatındaki gençler için 15 Temmuz, Amerikan Gladyosu’nun ezildiği bir zafer günüdür; bizim için milli bir gündür. 15 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki vatansever genç subaylar, yani Mustafa Kemal’in askerleri sokağa çıkanlardı. Mücadele süreçlerinde gençlik hep ön safta yer aldı. Biz İncirlik Üssü’nün veya NATO üslerinin önünde eylemler yaparken “15 Temmuz’da bir zafer kazandık ama yetmez, NATO’nun generallerini karşımıza aldıysak ondan da çıkmalıyız” diyerek bu çelişkili durumu ifade ettik.
AK Parti, 15 Temmuz’dan hemen sonra “Milli Birlik” söylemiyle dirençli kuvvetleri yan yana getiren bir çizgi izledi. Toplumun bütünüyle buluşması bakımından uygun bir iklim oluşmuştu. Ancak AK Parti bu uygun koşulu iyi değerlendiremedi ve karşısında yeni bir bloğun oluşmasına yol açacak bir kitlenin oraya doğru sürüklendiğine şahit olduk.
AK Parti, 2002 Kasım ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin oluruyla iktidara geldi. Ancak Türkiye diye bir gerçek var; işçisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla, sanayicisiyle ve milli kurumlarıyla Türkiye, bölünmeyi kabul etmedi. Amerika’nın Kürt açılımı, Ermeni açılımı ve federasyona doğru giden senaryoları Türkiye’nin direnciyle karşılaştı. Bu direnç, Tayyip Erdoğan’ı da dönüştürdü ve Türkiye ile bütünleşmesini sağladı. 15 Temmuz sonrası süreçte ise kaçırılan fırsatlar oldu. Vatan Partisi başından beri emperyalizme, PKK’ya ve FETÖ’ye karşı bağımsız ve üreten Türkiye programını savundu. AK Parti ise Amerika’nın bulunduğu cepheden karşı cepheye geçerken içindeki Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi Amerikancı güçleri tasfiye etmek zorunda kaldı. Yani AK Parti kendi içindeki Amerika’yı temizleyerek yoluna devam etti. Ancak geçmişten gelen bu tarihsel tortular ve ayak bağları, kararlı ve tutarlı bir çizgiyi zorlaştırıyor.
Türkiye, bu süreçte daha kararlı ve tutarlı bir yönetime ihtiyaç duyuyor. PKK ve FETÖ’nün üzerine yürüme süreci bir başlangıçtı. 15-16 Temmuz gecesi Türkiye NATO ile silahla savaştı; şehitler verdi, NATO subaylarını hapse attı. NATO’nun askeriyle savaşıp, generali hapse atıp “NATO’da kalalım” demek çelişkidir. Bazı generallerin “Gladio diye bir yapı görmedim” demesi, o gün tankların hangarlardan çıkıp meclisi bombaladığını görmezden gelmektir. Fethullah Gülen bir tarikat değil, Türk ordusuna sızmamış, bizzat Turgut Özal döneminde yerleştirilmiş bir Gladio örgütüdür.
Vatan Partisi olarak NATO’ya karşı yürüttüğümüz kampanya çok başarılı. “NATO’dan çıkalım” diyerek imza topluyoruz; internet üzerinden de “natodancikalim.com” adresinden destek çağrısı yapıyoruz. 15 Temmuz’a karşıyım deyip NATO’ya karşı tavır almamak tutarsızlıktır. NATO’dan çıkan bir Türkiye ucuz mazot ve enerjiye ulaşır, komşularıyla birleşir. Çünkü bu ülkeler (Rusya, İran, Irak vb.) zaten NATO tarafından tehdit ediliyor ve NATO’dan çıkan bir Türkiye ile iş birliğine daha sıcak bakıyorlar. Sırbistan örneğinde olduğu gibi, NATO’ya direnen ülkeler bu ayrıcalıklardan faydalanıyor. Geçen hafta Rus devletinin üst düzey yöneticilerinden biri de bu kapsamda Türkiye’ye geldi. Sayın Ethem Sancak ile birlikte; Tugay Şen ve Serhan Bolluk Genel Başkan Yardımcılarımızla Rus devletinin temsilcileriyle, iki kişilik heyetleriyle görüştük. Şu anda manşetlik bir bilgi veriyorsunuz. Şu anda da Moskova’da Vatan Partisi’nin temsilcisi, Rus devletinin yöneticileriyle görüşüyor. Saat şu an on buçuk. Hangi konuları görüşüyor? İşte bu konuları konuşuyoruz. Rus devleti Ukrayna’da NATO ve Amerika ile savaşıyor. Vatan Partisi’nin bulunduğu bir hükümette ne olacaktır? Ucuz enerji hem Rusya’dan hem İran’dan gelecektir. Çünkü Türkiye, NATO’nun zincirlerini kırmış, NATO’nun denetiminden çıkmış bir Türkiye olacaktır. Türkiye, Amerika’ya ve NATO’ya karşı tutarlı siyaset izlediği için bu durum hem İran’ın hem de Rusya’nın lehinedir.
Şimdi bakın, Türkiye NATO’dan çıkmadığı ve tutarlı bir hükümeti olmadığı için ne oluyor? Ukrayna-Rusya savaşında, Rusya’nın Amerika ile savaşında tereddütler içerisinde; Zelenski ile Putin’i neredeyse ilk başta aynı kefeye koyuyorlardı. Şimdi yavaş yavaş biraz düzelme başlıyor. Buna “denge siyaseti” diyorlar. 15-16 Temmuz gecesi Sayın Tayyip Erdoğan denge siyaseti izleyebildi mi? O zaman izleseydi; hangarlardan çıkan tanklarla Türkiye’nin tankları arasında denge siyaseti izleseydi! NATO’nun üzerimize uçurduğu, Meclisi bombalayan uçaklarla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milli askerinin tankları ve uçakları arasında denge siyaseti izleseydi! Boğaz Köprüsü’nü tutan NATO askerleriyle, köprüyü kurtaran Türk askeri arasında denge siyaseti izleseydi! Bu, saçma sapan bir şey. 15-16 Temmuz’da denge siyaseti izleyebildiniz mi? Ben bütün dengecilere, basındaki ve siyasi partilerdeki dengecilere soruyorum: 15-16 Temmuz gecesi siz denge siyaseti izleyebildiniz mi? Veya Amerika, Yunanistan’a Girit’e kadar bütün üslerini sıralamış; hadi denge siyaseti izleyin! O üslerle Türkiye arasında denge siyaseti izleyin. Bu ne oluyor? Amerika’nın Türkiye’ye karşı tehditlerini ağırlaştırmasına fırsat veriyorsunuz, boyun eğiyorsunuz. Denge siyaseti dediğiniz; boyun eğme siyasetinin kamufle edilmiş, gizlenmiş şeklidir.
Rus devlet yöneticileriyle görüştünüz; hem kendi bilincinizi hem Türk milletinin bilincini köreltiyorsunuz. Yani düşmanın görülmesini mi engelliyorlar? Nasıl savaşacak bu millet o düşmanla? Bakın artık milletler… Bu harita nasıl bozulacak peki? Bu tehdit, Türkiye’nin milli gücü ve dostluk potansiyeliyle ortadan kalkacak. Biraz somutlaştıralım: Bizi Amerika; Yunanistan sahillerinden, güneyde Suriye ve Irak’ın kuzeyinden, Amerikan üsleriyle ve Kafkaslar’da Gürcistan ve Ermenistan üzerinden tehdit ediyorsa, burada beraber olacağımız güçler Amerika’ya karşı savaşan Rusya, Suriye, Irak, İran ve Amerika’dan bağımsız olan Katar’dır. Bunlar en yakın bölgemizdeki dostluk potansiyelidir.
Azerbaycan, Karabağ’ın kurtarılması sırasında Amerika ile savaştı. Ermenistan’ın arkasında Amerika vardı; Rusya ve Türkiye ile beraber Azerbaycan, Amerika’ya karşı savaştı. Kazakistan’da Amerikan darbesi tasfiye edildi, Afganistan’da Amerika mağlup edildi. Demek ki Türkiye’nin Amerika ile mücadele eden çok büyük bir dostluk potansiyeli var. “Biz NATO üyesiyiz” dediğiniz an, “NATO Türkiye’yi savunuyor” diyorsunuz. Neye karşı savunuyor? NATO, Türkiye’yi NATO’ya mı savunuyor? Amerika’ya karşı mı savunuyor? Tehdit eden de Amerika, savunan da Amerika. Bu kafa karışıklığıyla Türkiye nasıl yönetilecek? Türkiye, kafası berrak olan ve Türk milletinin bilincini de berraklaştıracak bir hükümeti üretmek zorundadır ve üretecektir, göreceksiniz.
Vatan Partisi Rus devleti ile hangi konuları konuşuyor şu anda? Merkezi konumuz; Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine, PKK’ya ve oradaki terör örgütlerine karşı yapacağı harekâttır. Bu harekât Rusya’nın da menfaatinedir. Onlar Ukrayna cephesinde Amerika ile savaşıyor; biz ise Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Amerika ile cephe cepheyiz. Amerika’nın kara gücü olan PKK’ya karşı yeni bir harekât hazırlıyoruz. Akıllı olan bir Rusya, Türkiye’nin bu harekâtına olumlu bakmak durumundadır. Harekat ilan edilmişti, yaklaşık bir ay oldu, bir sessizlik hakim. Bununla birlikte Suriye ordusu da yavaş yavaş Menbiç ve Tel Rıfat noktalarında kendisini göstermeye başladı. Hükümetin kararı bu, ama biz Rusya’ya diyoruz ki: “Türkiye’nin Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ABD’ye bağlı kara güçlerini tasfiye etmesi hem Türkiye’nin bütünlüğü hem de Rusya için gereklidir.” Bunu İran’a ve Çin’e de söylüyoruz.
Bu harekât neden gecikiyor? Tek bir sebebi var: Rusya’ya rağmen bu harekâtı yapamazsınız, çok riskli olur. Hem Rusya hem Amerika… Rusya’nın ikna edilmesi şart. Karabağ’da olduğu gibi; Sayın Cumhurbaşkanımız Putin’e teşekkür etti, “Onun oluru olmasaydı bu zaferi kazanamazdık” dedi. Bugün yine o model süreci hızlandırır. Rusya ile Suriye’nin sahasında anlaşmak önemli, çünkü hava sahasının kontrolü orada. Onlar kendi menfaatleri açısından bazı şüpheler taşıyorlar; biz o şüpheleri kırıyoruz.
Önümüzdeki bir yıl içinde Türkiye sık sık NATO ile karşı karşıya gelecek. Bunu görerek politika yapın. “Suriye ile anlaşın” yanıtı gelirse; işte o yanlış. Adımı attıktan sonra mı Suriye ile anlaşacaksınız, yoksa anlaşıp mı adımı atacaksınız? Çok önemli. Süreç zaten oraya götürüyor. Vatan Partisi sayesinde Rusya bunu anlamaya başladı. Rusya’nın Suriye’de var olması, orada Amerika’yı dengelediği için bizim işimize yarıyor. Orada Rusya ve İran olmasa Türkiye oraya girebilir mi? Amerika’yı marke eden, alanını daraltan bir Rusya ve İran var. İyi ki oradalar. İleride Amerikan tehditleri güncelleştiğinde biz yine Rusya’yı çağıracağız. Akıllı olalım, stratejimizi doğru kuralım.
Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümet, Suriye’nin kuzeyinde PKK’yı Suriye hükümetiyle birlikte tasfiye eder. Birinci adım: Suriye ile Türkiye anlaşır ve terör örgütlerini temizler. Suriye de bunu ister; çünkü bu kendi vatanının bütünlüğünü sağlamaktır. Halep’teki şenlikleri görüyorsunuz; Suriye orada terörü temizlediği için seviniyor. Biz de aynı sevinci paylaşıyoruz. Böylece Türkiye’nin vatan bütünlüğü tam güvence altına alınır. Hükümetin planladığı 40 kilometre derinliğindeki güvenlik şeridi mantıklı değil. Türkiye sınırını biraz aşağı kaydırıyorsun ama PKK onun altında yine duruyor. Üstelik PKK’ya karşı koruyacağınız alanı büyütüyorsunuz, yeni ekonomik yükler altına giriyorsunuz. Neresinden baksanız; ekonomik, güvenlik ve dış politika açısından doğru bir politika değil. Rusya ve İran’ın, Esad ile Türkiye’nin anlaşmasını istemediği iddiası çok yanlış. Rusya’nın derdi Türkiye değil, Amerika’dır. Rusya ile Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir rekabet içinde olması düşünülemez. Amerika gibi büyük bir kuvvetle savaşırken Türkiye ile beraber olmak gerekir. Hem Amerika ile savaşacak hem burada Türkiye’nin karşısında duracak, onunla rekabet içinde olacak; bu mantıklı değildir. Allah’tan Rusya’nın başında böyle insanlar yok. Rusya güvenliğinin başındaki akıllı insanlar, Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’yi yanlarında görmek istiyorlar.
Siz az önce Esad’ı, terör örgütlerini ezdiği için tebrik ettiniz. Hükümete ve AK Parti’ye yakın gazeteler, “Esad’dan Türkiye’ye operasyon mesajı” başlığıyla; yani “gelme, ben buradayım” diyerek, hatta Sayın Hulusi Akar’ın fotoğrafını yanına koyup bir yanda Türkiye’nin kararlılık mesajını, diğer yanda Esad’ın mesajını verdiler. Bakın, AK Parti içindeki “Amerikancılık” bitmedi. Abdullah Gül, Davutoğlu, Babacan gibi isimler, hâlâ Rusya ile Türkiye’nin ve Suriye ile Türkiye’nin arasını açmaya çalışıyorlar. Söylediğiniz açıklamaları Davutoğlu, Gül veya Babacan yapsa kimse şaşırmazdı. Demek ki AK Parti içinde hâlâ bu zihniyete sahip olanlar var ve Türkiye bu süreçlerde bu yüzden bocalamalar yaşıyor. Vatan Partisi’nin iktidarda olması bu nedenlerle Türkiye için acildir, yakıcıdır.
Dilek Hanım da yakın zamanda bir açıklama yaptı. İzmir’de yaptınız yanlış hatırlamıyorsam, bir de İncirlik’te kitlesel basın açıklamaları oldu. Gençliğin NATO ile ilgili tutumu nasıl yansıyor? Milletimiz de, gençliğin tümü de “NATO’dan çıkalım” diyor. Çünkü gençler, sorunları ve savaşın nerede olduğunu görüyor. Canı yandığı için; tarlasını süremediği, üretemediği, çocuğuna iş bulamadığı için kendi geleceğine dair kaygı duyuyor. Savaşın hangi kuvvetler arasında olduğunu görünce, NATO’nun Türkiye’nin başına gelen bütün darbelerin, suikastların ve tertiplerin müsebbibi olduğunu anlayınca, NATO’dan çıkmak dışında bir çare kalmıyor.
Tartışma konusu olduğunda şununla karşılaşıyoruz: “Türkiye zaten NATO ile savaşmıyor mu? Karşı karşıya değil miyiz? O zaman NATO’da kalmanın anlamı ne?” Bazı basın kuruluşlarında ise “Türkiye’nin veto hakkı var, Avrupa’nın en büyük ikinci ordusu orada olmalı, yoksa silahlarımızı kullanamayız” gibi doğru olmayan bilgiler yayılıyor. Bunların Türkiye’ye uzatılan “havuçlar” olduğunu biliyoruz. O en büyük ordu diye pohpohladıkları ordumuzun içine FETÖ’yü NATO yerleştirdi.
Gençlik anti-emperyalist olduğu için NATO’ya ve Amerika’ya bakışı çok net. Üniversitelerde Türkiye Gençlik Birliği ve Öncü Gençlik dışında NATO’ya ve Amerika’ya karşı tavır alan başka bir siyasi grup yok. Bu süreçte üniversitelerdeki hakimiyeti sağladılar, gençlikle birleştiler. Diğerleri sahada yok, örgütlü bir güç olarak görünmüyorlar. NATO’ya karşı başlatılan bu kampanya şimdi üniversitelerde, liselerde büyüyor. İncirlik Üssü önündeki açıklamamızdan sonra polis memurları gelip bizi tebrik etti. Türk milleti; polisiyle, öğrencisiyle, genciyle, yaşlısıyla Türkiye’nin başına örülen çorapları gördüğü için “NATO’dan çıkalım” diyor.
İç savaş tartışmalarına gelince; Ümit Özdağ “iç savaş çıkacak” diyerek yeni söylemler geliştiriyor. İç savaş iki ordu arasında olur. Sokaktaki çetelerle iç savaş olmaz. Eğer 15-16 Temmuz’da Türkiye Gladyo’yu temizlemeseydi, Türk ordusu ile Gladyo arasında bir iç savaş ihtimali olabilirdi. Ancak bugün Türkiye’de iç savaş ihtimali sıfırdır. Ümit Özdağ’ın “%100 iç savaş çıkacak” demesi, onun arzusu veya memur olduğu senaryodur. Senaryonun yazarı Amerika Birleşik Devletleri’dir; Türkiye’de bir kaos planlamaktadır.
Bugün Türkiye’de iki ordu yok; PKK’nın bir ordusu yok, Türk ordusunun içinde Amerika’nın silahlı bir gücü de yok. Türk ordusu son derece örgütlü, gelenekleri olan birleşik bir silahlı güçtür. Sığınmacıların silahlanması iddiası da tamamen Amerika ve İsrail’in Türkiye’deki kaos planları çerçevesinde uydurulmuş yalanlardır. Bu, Ümit Özdağ’ın dış güçlerin planlarında rol aldığının itirafıdır. Özdağ, Türk milletinin dikkatini Amerikan üslerinden, Ege’deki tehditten uzaklaştırıp Afganlara ve Suriyelilere yönelterek Amerikan tehdidini maskeliyor. Sığınmacı sorunu bir iç savaş tehdidi değil, toplumsal bir sorundur ve bunu çözecek olan Vatan Partisi’dir. Suriye ile anlaşacağız, terörü temizleyeceğiz; böylece Suriyeliler vatanlarına dönecek, kalanlar da bizim vatandaşımız olacaktır. Fakat sizin ilk uyarınızdan sonra, o klipten sonra “sesli ırkçılık” diye siz açıklamıştınız yine bu programda. Sayın Özdağ’da şöyle bir tutum gelişti: İlk 2-3 gün “Biz böyle bir şey içerisinde; macera, bir kışkırtma içerisinde değiliz. Bizim yaptığımız sığınmacıların yoğunluğuna dikkat çekmektir.” diye geri adım diyebileceğimiz açıklamalar yaptı. Tabii korkar çünkü.
Burada şimdi yeni bir durumla tekrar karşı karşıyayız. Size yanıt da verdi; “Ben böyle bir şey içerisinde değilim, kışkırtma ve görev almak falan bunlar doğru değil.” diye. Fakat şimdi “%100 iç savaş” açıklaması yaptı. Bundan daha büyük kışkırtma olur mu? “%100 iç savaş” ne demek? Kimse onun bu iç savaş tahlilini kabul etmez, kulak arkası eder, o ayrı mesele ama Türkiye’deki bütün insanlara şu mesajı veriyor: “Yolda karşılaştığınız Arap, dükkânına girdiğiniz Arap, size çobanlık yapan Afgan, yarın sizin iç savaştaki düşmanınız.” Bundan daha büyük bir kışkırtma, bundan daha sadıkane bir Amerika-İsrail görevi olabilir mi?
Bakın, birdenbire Türkiye’yi suçluyorsunuz, ondan sonra “İstilacılar” diye bir film çekiyorsunuz. İstilacı Amerika değil; yani içimizdeki Afgan çobanlar ve Araplar istilacı oluyor. Evet, tam anlamıyla bu tarif. Bu rezillik yani. Karşında Amerika bütün gücüyle yığınak yapıyor. En son evvelsi gün haberlerde vardı; yeni tanklar getirdi, yeni uçaklar indirdi Dedeağaç’a. Bu kadar yığınak yapıyor ve Zafer Partisi kendi gözünü bağlamış, Türkiye’nin de gözünü bağlamaya çalışıyor. Tabii gözünü bağlaması mümkün değil ama onun üstlendiği görevi söylüyorum. Bu görev tesadüfi bir tavır değil, bu onların kimliği. Ümit Özdağ’ı ve Zafer Partisi’ni uyaralım; onunla birlikte hareket edenler de bu kimliğe ortak olmuş oluyor.
Amerika yok. Bakın ben söyledikten sonra yarın Amerika’ya karşı 2-3 tane beyanat yapabilir. Ama Amerika yok, istilacı Amerika değil. Amerika “Millennium Challenge 2002” diye Türkiye’yi işgal tatbikatları yaptı, Doğu Akdeniz’de senaryoları vardı. Bu Amerika yok; “Onlar tatbikattı” diyorlar. Ama aynı Amerika şimdi Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in kuzeyi bütün buralara yığınak yaptı. Uçak yığıyor, tank yığıyor, asker yığıyor. Ümit Özdağ bunları görmüyor. Kimi görüyor? Polatlı’daki çobanımızı, Amasya’daki köylümüzü görüyor.
Gördüğü başka bir şey daha var, onu da izninizle aktarmak istiyorum. Ümit Özdağ’ın son dönemde Türk siyasi hayatındaki söylemi kriminaldir. “İkimizden biri ölene kadar mücadelemiz devam edecek”, “Silahsız geldim”, “Ben buraya silahsız geldim”, “Bu görevden sonra tutuklanacaksın” gibi ifadeler kullanıyor. Ayrıca 15 Temmuz’la ilgili açıklamalarında, “Benim emniyet ve istihbarat içerisinde yetiştirdiğim öğrenciler var, ben öğrencilerden bilgi alıyorum” diyor. Bunu şundan hatırlatıyorum; bu aynı zamanda bir suç itirafıdır. Çünkü Türkiye’nin kanunlarına göre devletin sırlarını elde etmek açıkça tarif edilmiş bir suçtur.
Süleyman Soylu, Amerika Birleşik Devletleri’ni berrak bir şekilde ortaya koymak konusunda en net tutum alan isimlerden birisi. Şimdi siz bir yandan Amerika ve İsrail’in kaos planlarında görev aldığını söylüyorsunuz; öte yandan Sayın Özdağ’ın uğraştığı bir numaralı isim de “Kapına silahsız geldim, odana saklanma, erkek değilsin, seni tutuklayacağım” diyen Süleyman Soylu. Türkiye siyasi tarihinde İnönü’yü, Atatürk’ü, Menderes’i, Celal Bayar’ı, Ecevit’i, Demirel’i, Alparslan Türkeş’i düşünüyorum; bunlardan bir tanesinin İçişleri Bakanlığı’nın kapısına gidip “Erkeksen çık, ya sen öleceksin ya ben öleceğim” dediğini göremezsiniz. Bu, Türkiye’nin siyasi nezaket, siyasi üslup ve tartışma adabının tamamen dışına çıkan bir durumdur. Bu bir mafya ülkesi değil, mafyalar arası çarpışmalarda görülecek sahneler bunlar. Bu, Türkiye’nin siyasi kültürü içinde yetişmemiş bir karakterdir.
Bu kişi, “Ben buraya yumruklarımla geldim” dediğiniz zaman sizden daha kuvvetli bir yumruk sahibi olduğunu mu davet ediyor? Bunlar çok tehlikeli şeyler. Türkiye’de öyle bir kültür yerleşmiş ki ona cevap veren yok, bu çok öğretici. Çünkü ikinci bir Ümit Özdağ olsa gelir onun suratına bir yapıştırır. O adam yok Türkiye’de, Allah’tan yok. Bence bu öfke değil, bunlar planlı. Toplumdaki huzursuzluğu kaşıyarak, bir öfke üzerinden “Ben ancak kendimi var edebilirim” diye bir çizgi izliyor. Amerika ve İsrail’in Türkiye’deki kaos planlarına oynuyor. Ümit Özdağ’ın adam olmasının tek şansı Türkiye’de iç savaş çıkmasıdır; “Bak Ümit Özdağ ne adammış, iç savaşı bildi” diyecekler. Ama iç savaş olma ihtimali yok.
Kendisi çete lideri gibi davrandığı için bir siyasi parti lideri değil, bir çete lideri profili çiziyor. Sığınmacılara, Suriyelilere, Afganlara karşı küçük çeteleri kışkırtmaya çalışıyor. Ama oluşturabiliyor mu? Oluşturamıyor, nitekim oluşturamayacak da. Bizim kültürümüzde yok. Eline mayını alıp sınıra götüren bir siyasi parti düşünün. Ama Edirne sınırına, Amerika’ya karşı mayın döşemiyor. Alsın mayınları, bir sandala binsin, Ege sahillerine Amerika’nın çıkartmalarına karşı mayın döşesin. Oralara döşemiyor çünkü Amerika ve İsrail üzerini çizer, izin vermez.
Ona bir abi olarak nasihatta bulunayım; girdiği çizgi çok yanlış. İçinden çıkılmaz bir çizgi ve kendisini bitiren bir süreç. Ekibine de bakıyoruz; hepsi aynı havada. Oysa bizim siyaset geleneğimizde en ağır tartışmalarda bile nezaket vardır. İsmet Paşa’nın söylediği en ağır söz “Sizi ben bile kurtaramam” idi. Şimdi elinde mayınlarla dolaşan, “Ya sen öleceksin ya ben öleceğim” diyen bir siyaset anlayışı var.
Sayın Perinçek, siz konuştukça aklıma geliyor; Soylu, PKK’ya karşı Tahran’a bile gitti, sınır güvenliği için İranlılarla planlar yaptı. Cumhuriyet tarihinin en başarılı İçişleri Bakanlıklarından biri diyebiliriz. Özdağ ise “Murat Karayılan’ı yakalayamıyorsun, terörle mücadele edemiyorsun” diyerek aslında terörle en kararlı mücadele eden ismi hedef alıyor. Bu da Amerika ve İsrail’in verdiği görevlerle bağlantılı. Bir yanda yabancılara düşmanlık kışkırtan biri var, bir yanda yanlışlık yapıldığında o ailenin evini ziyaret edip gönlünü alan bir İçişleri Bakanı var. Bakan Soylu, Türklerin imparatorluk ve cumhuriyet kültürünü temsil ediyor; yani farklı kavimleri bir arada yaşatabilen, huzuru sağlayan o köklü kültürü. Senegalli iki çocuğun o görüntüsü içimizi parçaladı ama bakanın gidip “Biz böyle bir millet değiliz, sizden özür dileriz” demesi Türkiye’ye yakışan bir davranıştı.
Sonuç itibariyle Sedat Peker süreci ile bu Ümit Özdağ süreci, Türkiye’nin direnç merkezlerini tahrip etmeye yönelik benzer görevlendirmelerdir. Tarz, usul ve adap olarak birbirlerine benziyorlar.
* * *
Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK), Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı; üniversite öğrencilerinin yurt ve burs ihtiyacının sağlandığı kurumdur. Esas olarak işlevi ve görevi budur. Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK), burs ve kredi olmak üzere ikiye ayrılıyor. Burs karşılıksız bir destekken, kredi ise geri ödenmesi gereken bir borçtur. Üniversite öğrencileri devletten aldıkları bu borcu, belli bir faizle geri ödeyeceklerine dair bir sözleşme imzalıyorlar. Ziraat Bankası üzerinden verilen bu kredilerde, borcun enflasyon oranına göre ödeneceği maddesi yer alıyor. Sözleşmede ayrıca, faiz oranının ana para borcunun üç katını geçemeyeceğine dair bir madde de bulunuyor; ancak öğrenciler barınma sorunu ve geçim sıkıntısı nedeniyle bu borca mecbur bırakılıyor.
Devletin asli görevlerinden biri, gencin üretimi için gerekli olan eğitimi sağlamaktır. Bu nedenle devletin, öğrencisine eğitim alması için borç vermesine ve üzerine faiz bindirmesine karşıyız. 25 Aralık 2021 tarihinde gerçekleştirdiğimiz “Çalışan Gençlik, Üreten Türkiye” kurultayında, KYK borçlarının silinmesini ve borç sisteminin kaldırılmasını talep ettik. Savunduğumuz şey, eğitim, barınma ve kültürel ihtiyaçların devlet eliyle karşılanmasıdır. Eğitim, sağlık ve güvenlik bir kamu hizmetidir; tıpkı polis veya asker gibi devletin vatandaşına sunduğu asli bir görevdir ve bu hizmetlerden ücret talep edilemez.
Şu an karşılaştığımız tablo ise oldukça vahim. Enflasyon oranlarındaki artışla birlikte, yeni mezun olan gençlerin borçları katlanarak büyüdü. 24 bin TL ana para alan bir öğrencinin borcu, faizlerle birlikte 100 bin TL’ye ulaşabiliyor. Daha mesleğini eline almamış, çalışmaya başlamamış bir gencin eğitim aldığı için bu denli ağır bir borç yükü altına girmesi tefecilikten farksızdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, öğrencisine tefeci gibi yaklaşamaz.
Milyonlarca gencin sorunu haline gelen bu durum için büyük bir kampanya başlattık. Talebimiz çok net: Faizler silinmeli ve kredi sistemi tamamen kaldırılarak sadece burs sistemine geçilmelidir. Türkiye’nin kaynakları, bankaların fahiş kârlarını finanse etmek yerine öğrencilerin barınma ve eğitim ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Eğitim paralı olmamalıdır; gençlerimiz mezun olduklarında işsiz kalmamalı, devlet tarafından yapılan planlamalarla emeklerinin karşılığını alabilecekleri istihdam alanlarına yerleştirilmelidir.
Gençlik, Türkiye’nin en büyük üstünlüğüdür ve bu nüfusu bir yük olarak görmek yerine üretime dahil etmeliyiz. 2023 seçimlerinde oy kullanacak 7 milyon genç, internet paketi veya sinema bileti gibi küçük vaatlere değil; parasız eğitim, üretim ve insanca çalışma hakkına oy verecektir. Türk gençliğinin ülkeyi terk etmek gibi bir niyeti yoktur; bizler bu vatanı terk etmeyeceğiz, zorlukları aşacağız ve Türkiye için üreteceğiz. Bu üzerimize faiz yükü bindirenleri, bizi borç içinde bırakanları kesinlikle affetmeyeceğiz ve onlara oy vermeyeceğiz. Bu zorlukları aşacağız; bu zorlukların üzerine zorluk bindirmeye çalışanlar ise bir kenarda kalacaklar. Türk gençliği onları elinin tersiyle bir kenara itecek ve çözümü iktidara taşıyacaktır. Biz iktidar olarak çözümü getireceğiz; 7 milyon gencin oyu da üretime ve çalışmaya yönelecektir.
Aslında ilk defa oy kullanacak 7 milyon genç var, bazıları ise toplam genç sayısının 20 milyon olduğunu söylüyor. Bu arada “Bu ülkede yaşanmaz” diyenler var. Siz de buna dikkat çektiniz. Bu insanlar çok mu? Hayır, bize çok gibi gösteriliyor. Sosyal medyada sesi çok çıkan bir güruh, “Bu ülkede yaşanmaz” tezini ortaya atıp bu sesi yükseltmeye çalışıyor. Ancak Türk gençliğinin böyle bir talebi veya derdi yok. Gençlerimiz okumaya çalışıyor; isyanı da kredi borçlarına ve faiz yüküne. Gençlik, çözüm üretmek için “Çalışan Gençlik, Üreten Türkiye Kurultayı”nı topluyor, işsizliği nasıl çözeceğini düşünüyor, NATO’dan çıkma kampanyaları düzenliyor. Çünkü bu gençlik Türkiye’de yaşayacak ve bu ülkeyi yönetecek. Biz sadece bu ülkede yaşamayacağız, bu ülkeyi yöneteceğiz. Bu kadar emin ve net konuşmamızın sebebi budur; refah içinde, huzurlu ve başı dik bir Türkiye inşa edeceğiz. Bu ülkeyi yönetmek için çok çalışmalı, eğitim almalı ve üretmeliyiz.
Gençlik içerisinde “Türkiye’de yaşanmaz” diye bir furya veya böyle bir düşünce yok. Evet, bunu gençliğin içerisine aşılamaya çalışıyorlar ama bunun tutmadığını görüyoruz, tutmayacağına da eminiz. Türk gençliği vatanını bırakıp gider mi? Vatanı için mücadele eden, dünyaya nam salan Jön Türk geleneğinin temsilcisi olan Türk gençliği, en ön cephede savaşır. Bugün de böyle, yarın da böyle olacak. “Bu ülkede yaşanmaz” diyenler Türkiye’yi sevmiyor; çünkü insan sevdiği yerde yaşar.
Ben yurt dışında işçilik ve akademik çalışmalar yaptım. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İsveç ve Norveç’teki Türkler arasında bir anket yapsanız, abartmadan söylüyorum, hepsi “Türkiye’de yaşanır” diyecektir. Orada yaşayanlar mutlu değiller; birçoğu kendi memleketlerine dönmek için can atıyor. Gençler de yurt dışındaki çürümeyi, uyuşturucuyu ve yozlaşmayı görüyor. Bülbülü altın kafese koysanız “İlle de vatanım” der. Kuşun gönlü vatanı için çarpıyor da, bazıları bir kuş kadar olamıyor mu?
***
Gençlik ve eğitim konusunun ardından sağlık alanına geçelim. Son zamanlarda hekime şiddet ve cinayetler üzerinden bir tartışma yürüyor. Hekimlerin çalışma koşulları ile vatandaşın hızlı ve nitelikli sağlık hizmeti alma beklentisi arasında bir denge kurulması gerekiyor. Hekime şiddetin kaynağını iyi saptamalıyız; bu, bize Batı’dan dayatılan şiddet kültürünün bir ürünüdür. Türk tarihinde hekime şiddet diye bir şey yoktu; hekim en çok saygı duyulan meslek sahiplerinden biriydi. Yakın zamana kadar bizim milli ve cumhuriyet kültürümüzde hekime saygı ve sevgi vardı.
Bugün televizyonları açıyorsunuz; kurşunsuz, yumruksuz bir film yok. Bu şiddet kültürüyle yetişen politikacılar da “Ya sen öleceksin ya ben öldüreceğim” diyerek erkeklik taslıyor. Bu kültür bizim köyümüzde, işçi toplumumuzda yoktu; son 25-30 yılda kovboy filmleriyle topluma zerk edildi. İkincisi, “performans sistemi” adı altında hastalara 3-5 dakikada bakma mecburiyeti getirilmesi hekimleri yordu, şefkat ve merhamet duygularını tahrip etti. Hekimlerin de hastaların da bu insani değerleri kaybetmesi şiddeti besledi.
Biz Vatan Partisi olarak şuna inanıyoruz: Hizmet gören herkes, hakimden şoföre kadar herkes halka karşı sabırlı, şefkatli ve merhametli olmalıdır. Yunus Emre’nin dediği gibi: “Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek.” Yani sana haksızlık yapıldığında bile kamil bir insan gibi öfkelenmemeli, yatıştırıcı olmalısın. Bu düsturu hastanelere yazmalıyız.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) yönetimi ise yanlış bir yoldadır ve Türk hekimine yakışmayan bir tutum sergilemektedir. Ancak TTB’yi kapatmak bir çözüm değildir; nasıl barolar, mühendis, diş hekimi ve esnaf odaları varsa, tabip odaları da olmalıdır. Bizim yapmamız gereken, Atlantik sisteminin kuklalarını bu odaların yönetimlerinden indirmektir.
TGB’li tıp fakültesi öğrencilerinin vurguladığı gibi, hekimle halk arasına kama sokmaya çalışan bir kışkırtma var. Halka “cahil” veya “eğitimsiz” diyerek kibirle yaklaşan hekimler, Türk kültürüne aykırı davranıyor. Eğitimli insan, halkını aşağılayan değil, ona değer katan insandır. Öğretmen köylüyü eğitir ama öğretmenin de halktan öğreneceği çok şey vardır. Biz halkımızla birlikte, vatanımızda yaşayacağız. Tıp öğrencilerinde var mı böyle bir hâl? Böyle bir tavır yok tıp öğrencilerinde. Özel olarak o bildiriye, tıp fakültesi öğrencilerinin yayımladığı bildiriye değinmek isterim. Aksine Türkiye’de yaşamak, Türkiye’de çalışmak ve Türk milletine hizmet etmek var gençliğin hevesleri ve istekleri arasında. Çünkü ülkemizi çok seviyoruz ve bu ülkede üretmek istiyoruz. Hekimler arasında yayılmaya çalışılan bazı fikirler olsa da bunların bir gerçekliği yok ve olmayacağına inanıyoruz. “Bu ülkede yaşanmaz”, “Bu millet adam olmaz”, “Bu millet kötüleri seçer” gibi söylemlerle Türk milletini ve vatanını hor gören, ona yabancılaşmış dar bir zümre oluştu.
Bu durum, Osmanlı’nın son dönemindeki ve mütareke yıllarındaki millete yabancılaşmış, Tanzimatçı zihniyetin bir devamıdır. Atlantik sistemiyle kurulan bağlar sonucunda; kendi milletine, vatanına, geleneklerine ve tarihine yabancılaşan bir karakter türetildi. Bu, toplumun çeşitli kesimlerine yansıyan bir gerçekliktir. Buna karşı ideolojik ve kültürel bir mücadele vermemiz şarttır.
Türk hekimi büyük, devrimci bir geleneğe sahiptir. İttihat ve Terakki, Tıbbiye’nin bodrumlarında kuruldu. Türk hekimleri milli mücadele yıllarında, Çanakkale Savaşı’nda, İstiklal Savaşı’nda ve Cumhuriyet’in ilk kuşaklarında hep en ön safta yer almıştır. Hekimlik geleneğimiz; şefkati, merhameti ve insanı merkeze alan bir anlayışa dayanır. Çocukluğumuzdaki o şefkatli hekimlerin ve hemşirelerin yerini, bugün Batı’dan gelen ve insanı bencilleştiren, hırçınlaştıran, tahammülsüzleştiren empirist bir kültür almıştır. Bu bozulmaya karşı durmalı ve insani bağlarımızı yeniden güçlendirmeliyiz.
Teori dergisinin bu sayısı, sığınmacı sorununu ve çözüm yollarını konu alıyor. Özgür Bursalı’nın “Sığınmacı Sorununa Devrimci Bakış ve Çözüm” başlıklı yazısının yanı sıra Prof. Dr. Cüneyt Akalın, emekli Deniz Kurmay Albay Halil Özsaraç, Latife Keskin, Erdem Cömert ve Murat İnce gibi isimlerin katkılarıyla hazırlanan bu sayı, konuyla ilgili bugüne kadar Türkiye’de üretilmiş en olgun ve esaslı fikirleri içermektedir. İzleyicilerimiz dergiyi internet üzerinden satın alabilirler.
Son olarak, İçişleri Bakanımızın Senegalli misafirlerimizi ziyareti bizi mutlu etti. Onlara yapılan hakareti hiçbir şekilde kabul etmiyoruz; onların incinmesi bizim incinmemizdir. Amerikan İç Savaşı’nı anlatan “Glory” filmi bu bağlamda önemli bir örnektir. Filmde, eşitlik ve özgürlük için orduda yer alan Afrikalı askerlerin, ölüme giderken söyledikleri şarkı büyük bir insanlık onurunu simgeler. Biz de Senegalli misafirlerimize bu anıyı ve filmi armağan ediyoruz.
Katkılarından dolayı Dilek Çınar’a ve bizleri sabırla dinleyen izleyicilerimize teşekkür ederiz.

