Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başına güzel bir yaz akşamında, güzel bir “Çıkış Yolu” programıyla sizlerle birlikteyiz. Gündemimiz yoğun; hem iç politikada hem dış politikada hem de Vatan Partisi’nin takvimi oldukça hareketli. Bütün gelişmeleri konuşacağız. Değerlendirmeleri ve sizlerin merak ettiklerini, hafta boyunca bize ulaştırdıklarınızı Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğiz.
Tabii biraz kendimize özel vurguları olan bir program, dolayısıyla dikkat… Saygıyla anıyoruz. Tabii bu sadece partimizin kaybı değil, Türkiye’nin kaybı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kaybı. Ertan Acır muhteşem bir insandı. Bu vatan uğruna ayaklarını, yani organlarının bir kısmını toprağa vermiş olan o gazilerimize, onun kişiliğinde minnet borçluyuz, saygı borçluyuz. Onlar bizim en büyük değerlerimiz, en büyük kıymetlerimiz. Yer altındaki şehit kemikleri ve yine yer altındaki kollarımız, bacaklarımız, ayaklarımız; bunlar bizim en büyük değerlerimiz. Bütün ülkeler petrolleriyle, madenleriyle övünüyor; biz yer altında kalan kolumuzla, bacağımızla övünüyoruz.
İşte Ertan Acır da partimizin Merkez Yürütme Kurulu üyesiydi. Her mücadeleye, her eyleme katılırdı. Onun savaşçılığı bütün hayatı boyunca bitmedi; hep en ön mevzide, hep mücadele mevzisindeydi. Çok kıymetli, ahlaklı ve karakterliydi. Bize büyük örnekler bıraktı. Onu saygıyla anıyoruz ve bütün gazilerimizi onun kişiliğinde hürmetle selamlıyoruz; şükranlarımızı, minnetlerimizi bildiriyoruz. Onlar var olduğu için Türk milleti var. O bizim gazi geleneğimiz; binlerce yıllık bir gelenek. İslamiyet’ten gelen gazilik, gazavat kavramlarının ötesinde, İslam öncesindeki Türklerin o “alp” geleneği de gazidir. Bu gelenek bizim milletimizde var ve en büyük hürmeti, o geleneği yaşatanlara göstermişiz. Ertan Acır da ölmedi; “Şehitler ölmez, gaziler ölmez” sözünü çok iyi biliyoruz. O, topluma mal olmuş bir isimdi.
Böyle insanları kaybından sonra daha iyi tanıyoruz. Cenaze töreninde, vefat haberi alındıktan sonra çok geniş kesimlerden insanlar onunla ilgili tanışıklıklarını paylaştı. Ben şahit olmuştum, müsaadenizle genel başkanım, “Ertan abi” diyeyim; birlikte Ankara’daki Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezi’ne gitmiştik. Henüz Zeytin Dalı Harekâtı yeni yapılmıştı; orada tedavisi süren gazilerimizi ziyaret etmiştik. Ertan abi, orada da çok sevilen, sayılan bir insandı. Gazilerimizin haklarını ve hukuklarını kazanma mücadelesinde hep en öndeydi. Hem Meclis’te hem basın yoluyla, nerede bir gazi haksızlığa uğrasa, kötü muamele görse hep en önde Ertan abiyi görürdük. Çok içten bir insandı; ne zaman karşılaşsak elini öyle bir sıkar ki güven duygusu verir, bu vatana bağlılığını hissettirirdi. Vatan Partisi’ne sürekli gazilerle ilgili kanun önerileri getirirdi. Partimizin gazi ve şehitlerle ilgili programını o zamanlar Hava Korgeneral Yaşar Müjdeci ile Ertan Acır beraber yazmıştı. İkisine de şükran borçluyuz.
Şimdi efendim, bir yandan “açılım” tartışması yürütülmeye çalışılıyor. Buradan oraya bağlayalım istedik. Bu tartışma üç şekilde yürüyor: Birincisi, hükümetin sıkıştığı ve Kürt oylarını almak için açılıma ihtiyaç duyduğu iddiası. İkincisi, HDP kapatılacağı için bu oylara ihtiyaç duyulduğu düşüncesi. Üçüncüsü ise “Silahla ayağını bastıracağız, yani PKK’yı bitireceğiz, bitirdikten sonra yeniden bir açılıma gidilecek” fikri. Son bir haftadır bu üç fikir üzerinden tartışma yeniden alevlendi. Sayın Ayhan Bilgen üzerinden de bir tartışma başlamış oldu.
Bakın, açılım falan bundan sonra mümkün değil. Açılım neydi? 2010 yılında Amerika’nın, NATO’nun Türkiye’ye dayattığı bir süreçti. Bu, “Kürt açılımı” değil, Amerika açılımıydı. Kürt’ün de başını belaya sokan, PKK’yı büyüten ve terörü azdıran bir süreçti. Türkiye, o günleri Vatan Partisi’nin kuvvetli mücadelesiyle aştı ve 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’yı hendeklere gömme harekâtını başlattı. Türkiye, beş yıllık bir hastalık dönemi, bir “Amerikan humması” yaşadı. O arkada kaldı. Bunun bir daha hayalini kimse kurmasın. Ayhan Bilgen dostuma da buradan selam yollayayım; onun böyle bir şeyin taraftarı olduğunu sanmıyorum, o esaslı bir vatanseverdir. Ama açılım falan yok, herkes bunu bilsin.
Kürt oyları nasıl alınıyor biliyor musunuz? Bugün Şırnak’tan üç kardeşim misafirimdi; il başkanımız ve iki arkadaşımız. Hepsinin ortak söylediği şu: “PKK’ya kim karşıysa oyları onlaradır.” Yani Kürt halkımızın oyları, PKK’ya karşı olanlar tarafından alınır. HDP de tarihe gömülüyor. AK Parti’nin ekonomi konusundaki ağır yanlışları nedeniyle bir parça palazlanmaya çalışsalar da, esas olarak PKK ezildiği için bu oylar PKK’ya karşı kararlı tavır alan partilere, yani Vatan Partisi’ne doğru akıyor.
Şırnak’ta 150 İYİ Partili Vatan Partisi’ne geçti. Mardin’de yüzler binlere doğru giden bir katılım var. Özellikle gençlik içinden çok yoğun bir yönelim söz konusu. Van İl Başkanımız Sayın Akile Çevi’yi de kutlayalım, hakikaten kahraman bir kadın liderimiz. Halk huzur istiyor, barış istiyor; köyüne dönmek, çiftçilik yapmak, çocuğunu okutmak istiyor. PKK’ya oralarda artık ekmek yok. Vatan Partisi, halkın ekonomik taleplerini temsil ettiği ve bir “Üretim Devrimi” partisi olduğu için hızla güçleniyor.
24 Temmuz 2015’ten bu yana her yıl bir açılım söylentisi çıkıyor. Ancak her seferinde ya yurt içinde ya da yurt dışında daha keskin bir operasyon yapıldığını görüyoruz. Bu söylentiler, yıkılmış ve umudu kalmamış olanların kendi tabanlarını tutabilmek için uydurdukları tevatürlerden ibaret. Türkiye’de bir daha “ikinci İsrail” veya Amerika açılımı hiçbir şekilde olmayacak.
Mesela Şırnak’ın Taşdelen ve Şırferen köyleri bizden ne istiyor? “Terör bitti, PKK bitti; biz tekrar eski köylerimize, toprağımıza dönmek istiyoruz” diyorlar. Bu çok yaygın ve önemli bir talep. Büyük şehirlere gitmiş olan vatandaşlarımız tekrar tarlasına, otlağına, Cudi Dağı’na dönmek, hayvanını otlatmak, üretmek istiyor. Biz bunlara yöneleceğiz. Yoksa açılım maçılım, teröristleri tekrar getirecek siyasetler halk içinde hiçbir karşılık bulmuyor.
Kürt hakları meselesine gelince; o konu bitti. Kürtler her türlü hakkını Türkiye’de kazandı. Vatan Partisi 70’lerden beri bu demokratik hakların gerçekleşmesi için mücadele etti. Kürtçe yayın yapmak, dergi çıkarmak, enstitü açmak gibi haklar zaten gerçekleşti. Ayrılmak, ayrı devlet kurmak veya ana dilde eğitim gibi talepleri ise Kürt halkı istemiyor.
Mardin’de bir imam vardı, bana ne dedi biliyor musunuz? “Ben deli miyim? Oğlum avukat, doktor, mühendis olacak; Kürtçe eğitimle bunlara nasıl ulaşalım? Türkiye’deki eğitim dili gelişmiş dildir, ortak dilimiz Türkçedir.” Bunu bir Kürt vatandaşımız söylüyor. Bu talepler, Türkiye’yi karıştırmak isteyen bir avuç çevrenin, halkın yaşam hedefleriyle hiçbir bağlantısı olmayan talepleridir. Abdullah Öcalan bile zamanında, “Rüyalarımı bile Türkçe görüyorum, devlet kursak bile 50 yıl resmi dil Türkçe olacak” demişti. Kendi kitabımda da bu görüşmeler mevcut. Sonuç itibariyle, Türkçe Türkiye’de 85 milyonun ortak dili olmuştur. Kürtçe eğitim dili talebi, sadece mızıkçıların talebidir. Büyük Millet Meclisi kürsüsüne çıksınlar, 5 dakika Kürtçe konuşabilsinler bakalım; hiçbiri konuşamaz. Çünkü bu gerçekçi bir talep değildir. Hepsi kekeler. Hiçbiri Kürtçenin doğru yüzünü anlatamaz. Türkçe; ancak fikirlerini siyasal, felsefi, demokratik, sanatsal ve kültürel düzlemlerde anlatabilir. Bu bir gerçek; onun için gerçekçi olalım. Kürt halkı da Türkçeyi çok güzel konuşuyor. Hatta bütün Türkiye halkının içinde Türkçeyi en güzel konuşanlar onların içinden çıkıyor. Türkçe yazıyor, Türkçe roman yazıyorlar.
Mesela Kürtçe roman yazamadılar. Bir aralık bir iki kişi beni de tanıdı, Kürtçe roman yazma işine kalktılar ama yürümedi; hepsi Türkçe romana döndü.
— Sizin Yaşar Kemal’le böyle bir tartışmanızın olduğu söylenir ama…
Evet, Allah rahmet eylesin, Yaşar Kemal’le öyle bir tartışmamız oldu. “Hadi bakalım, niye Kürtçe bir roman yazamadın? Yaz bakalım bir Kürtçe roman,” dedim. Zaten Kürtçeyi pek bilmezdi de. Ama o, dünya çapında bir Türk romancısıdır, Türkçenin romancısıdır. “Kürtçe roman getirsinler bana,” dedim. Doğru dürüst bir Kürtçe roman yok. Getirsinler bir tane… Evet, mesela Cigerxwîn’in… Onu da rahmetle analım. Onun kitabını da biz bastık. Mesela Cigerxwîn’in *Lenin Şafak* diye bastığımız şiirleri vardır. Çok güzel Kürtçe şiirler… Edebi değeri de çok yüksektir. Ama bu çok nadir olan bir olay. Yani bugün Kürtçe halk şiirleri, destanlar var; onları kastetmiyorum ama bugün Kürtçe şiir, roman, hikâye pek yazılmıyor. Bunun bir sebebi var; işlenmemiş bir dil. *Mem û Zîn* gibi geçmişten kalan destanlar var, o ayrı. Ama bugün bir edebiyat dili olarak, bir üniversite dili olarak Kürtçe işlenmiyor. Irak’ın kuzeyinde de, yani sözde Kürdistan’da da böyle. Mesela onların yurttaşlık bilgisi kitapları Arapça. Yani bir devletleri olan Irak’ın kuzeyindeki üniversiteler ne yazık ki Kürtçe değil, daha çok İngilizce veya Arapça.
— Efendim, başka bir konuya geçelim isterseniz. Şimdi Şırnak’tan söz ettiniz. Dün önemli bir gelişme oldu. Şırnak Üniversitesi’nde bir öğretim görevlisi, FETÖ üyeliğinden hapis cezasına çarptırıldı. Aslında Aydınlık uzunca bir süredir bu yönde haberler yapıyordu. Başka isimlerle ilgili de yaptı. Onlarla ilgili soruşturma süreci aslında devam ediyor. Bu durum biraz bölgenin yapısıyla da ilgili. Bu üniversitelerde FETÖ temizliğiyle ilgili de bir tartışma başladı. Hatta Yükseköğretim Kurulu’nda (YÖK) bazı görevden almalar oldu, peşinden istifalar geldi. En son AK Parti MKYK üyesi Metin Külünk de Aydınlık’ın ardından Şırnak Üniversitesi’ne dikkat çekti. Bazı yerel ilişkilerden dolayı bunlara dokunulmadığı söyleniyordu ama yargı başka türlü baktı ve bir neşter attı oraya. Nasıl değerlendiriyorsunuz üniversitelerdeki FETÖ yapılanması ile ilgili mücadeleyi?
Şırnak Üniversitesi’ndeki FETÖ yapılanması ile ilgili gerçekleri Aydınlık gazetemiz ve Ulusal Kanalımız ısrarla kamuoyuna açıkladılar ve en sonunda devlet de bunu gördü. Yargı makamları soruşturmalar açtı. Soruşturmalar devam ettiği için o konuda fazla bir şey söylemeyeceğim. YÖK de bu konunun üzerine gitti ve soruşturma yürütüyor. Ama orada işlenen FETÖ’yü örgütleme suçu yanında; büyük devrimci önderimiz Atatürk’e sövmek, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye ve Doğu Perinçek’e hakaret etmek gibi suç oluşturan eylemler, bizzat birtakım öğretim kadrosu tarafından, hem de çok üst düzey makamları işgal eden öğretim üyeleri tarafından işlendi. Bunların hepsi sabit. Sosyal medyada falan açıkça var, belgeli. Sonradan “Hayır, vallahi billahi biz yapmadık” gibi şeyler söylüyorlar ama hepsi belgeli.
Sakin olalım, rahat olalım. Hem YÖK’ün yürüttüğü soruşturmaya hem de yargıda yürütülen soruşturmaya müdahalede bulunmamak lazım; bizim işimiz değil. Göreceğiz, hem yargının hem de idari makamların kararları bu işi temizleyecek. Çünkü Türkiye’de, hele Şırnak’ta, FETÖ’yü ayakta tutmak, örgütlemek kimsenin harcı değil. Bunu başaramayacaklarını kesinlikle söylüyoruz. Devlet makamlarını uyarıyoruz: Açık söylüyoruz, Büyük Atatürk’e, Cumhurbaşkanımıza, Sayın Devlet Bahçeli’ye ve Doğu Perinçek’e böyle hakaret etmek üniversite kadrosuna değil, dekanlık gibi üst düzey makamlarda bulunmuş birine, sıradan bir vatandaşa bile yakışmayan davranışlardır. Bunların üstünü örtmeye kimse başarılı olamayacak. Kimsenin buna gücü yetmez. Terbiyemiz, edebimiz çok ağır olan bu hakaretleri tekrar etmeye izin vermez; bunları hiçbir şekilde kabul edemeyiz ve üstünü örtemeyiz.
— Başka konu var mı?
— Yok. Biraz dış gündeme geçelim efendim isterseniz. NATO ve Türkiye’nin önündeki diğer dış politika meselelerine bakalım. İngiltere Genelkurmay Başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Buna daha sonra Alman Genelkurmay Başkanı da eklendi. İngiltere Genelkurmay Başkanı, ordusuna 3. Dünya Savaşı’na hazır olma gerekliliği üzerine bir konuşma yaptı. Daha doğrusu böyle bir beyanda bulundu. Bununla birlikte Rusya’ya dönük de ifadeler var. Almanya Genelkurmay Başkanı nükleer savaş ihtimalinden söz etti. Hatta “Rusya nükleer silah kullanırsa ona karşı nükleer silah kullanmaya hazır olalım” gibi, daha çok bir savunma mevzisinden, yani ilk kullanan biz olmayacağımızı içeren dolaylı bir açıklama yapıyor. İngiltere Genelkurmay Başkanı’nın açıklaması, “İngiltere ve Atlantik cephesi 3. Dünya Savaşı’na mı hazırlanıyor?” yorumuna neden oldu.
Evet, Avrupa’da Rusya’yla bir savaşa hazır olalım mesajı veriyorlar. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de bu işin uzun süreceğini söylüyor. Aslında bunu biraz şöyle değerlendirmek lazım: Türkiye’nin de içinde olduğu, olayı yumuşatmaya dönük birtakım girişimler oldu, müzakere heyetleri kuruldu falan. Fakat sonra İngiltere Başbakanı Johnson’ın Ukrayna ziyareti oldu, arkasından Buça provokasyonu yaşandı ve ipler koptu. Yakın zamanda yine bir Avrupa heyeti, Fransa ve Almanya başbakanları gitti, arkasından yine İngiltere Başbakanı gitti ve tekrar bir hararetlenme var ortada. Putin de Petersburg’da benzer bir şey söyledi; “Avrupa ülkeleri bunu sürdürmek istiyor” dedi. Yani Atlantik güçleri neden Ukrayna’yı anlaşmaya sürüklemek yerine tırmandırıyor?
Çok kısa süre önce, 15-20 gün kadar önce “Son askere kadar Ukrayna savaşacak” gibi bir söylem vardı. Hatta bunu Sayın Ali Mercan yazı konusu yaptı. Fakat oradan birdenbire tam tersi bir mevziye geçtiler. Bunu hem Stoltenberg hem de Henry Kissinger ifade etti. Dediler ki (yanlış ifade etmeyeyim): “Ukrayna artık Rusya’ya birtakım toprak ödünleri verme noktasındadır, Kırım zaten Rusya’nındır ve Ukrayna birtakım toprak tavizleri verecektir.” Zelenski de buna benzer şeyler söyledi. Artık teslim olma yönünde ifadeler bunlar.
Bugünkü savaşın gelişmesine baktığımız zaman Batı’nın böyle bir savaş çıkaracak gücü ve hâli yok. Rusya’nın ise böyle bir dünya savaşı çıkarmakta hiçbir çıkarı yok. Dünya savaşını çıkartırsa bunu ancak Amerika çıkartır çünkü hızla geriliyor ve kaybediyor. Amerika’da birtakım çılgınlar iktidar sahibi olurlarsa… Artık Biden bile o çizgiyi sürdüremiyor. Amerika’nın geri çekilişine bir savaşla cevap vermek; Amerikan halkının ve devletinin menfaatlerine çok aykırı. Gerçekçi bir Amerika şunu kabul etmek zorunda: Yeni dünya dengeleri oluştu, dolar saltanatı çöktü, Amerika’nın haraç sistemi çöktü. Amerika’nın silahlı güçlerinin karşısında onu dengeleyen, hatta ona ağır basan silahlı güçler oluştu. O zaman bu yeni duruma uygun bir tavır alacak. Zaten onun iktidar seçeneği de (Trump gibiler) oluştu.
O bakımdan Rusya bir dünya savaşı kesinlikle çıkartmaz. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşçı çılgınlarının bir dünya savaşına cüret etmeleri, Amerikan devletinin ve halkının menfaatleriyle hiçbir şekilde uyuşmuyor. “Amerikan başındaki adamlar halkı mı dinler?” diyeceksiniz ama arkada etkili bir halk ve önemli tecrübeler var: Vietnam, Irak, Suriye ve Türkiye tecrübeleri… Bu tecrübelerden sonra gerçekçi Amerika diyor ki: “Biz 8 trilyon dolarımızı çöllere gömdük, artık kabuğumuza çekilelim ve kendi ekonomimizi ayağa kaldıralım.”
— Yeni durumu kabul mü edecekler o zaman sizce?
Kabul etmemenin alternatifi nedir? Yenilen pehlivan doymazmış ama bu sefer öyle yenilgi falan olmaz, Amerika’nın çöküşüyle sonuçlanır. İngiltere’den hem siyaset hem ordu düzeyinde mesajlar geliyor. Bu çok acayip. İngiltere’nin bir savaş çıkmasında hiçbir çıkarı yok. Bunlar önemli kurmayları olan, stratejik birikimleri olan bir ülke. Rusya’nın Avrupa’yı ele geçirmesi gibi bir tehdit yok. Ama Avrupa’nın her yerinde Atlantik sistemi kaybediyor. Her yerde kaybediyorlar ve buna bir savaşla cevap vermek İngiltere için intihar olur. Onun için bunlar akıl almaz ifadeler. Bunu konuşan adam genelkurmay başkanı, sokaktaki herhangi bir asker değil ki. Belki de bu, Rusya’ya “sınırlarına fazla ileri gitme” diye bir blöf. Ama Rusya bu tür tehditlere aldırış etmez çünkü bunların blöf olduğunu görecek birikimi var.
Bir de şu oldu: Rusya önceki gün çok sert tepki gösterdi. Baltık bölgesinde, Rusya anakarasından ayrı bir bölge olan Kaliningrad var; Litvanya oradaki Rus gemilerini kuşatmaya almış falan. Finlandiya’nın tek başına yapabileceği bir şey değil bu. “Sert karşılık vereceğiz” diyor Rusya. Bir yumuşama süreci vardı ama şimdi böyle kışkırtmalar var. Zaten Finlandiya’nın NATO’ya alınması üzerinden başka bir kışkırtma süreci işliyor. Ama Rusya bu tür tehditlere aldırış etmiyor; kuvvet kullanmada kararlı, çok akıllı ve barış getiren bir kararlılık bu. Onun karşısında bu söylemler blöfün ötesine geçmiyor. Rusya’nın dünya savaşında en küçük bir çıkarı yok. Savaşın galibi de olmayacak çünkü herkes çok zarar görecek. Galip olsan ne olacak? Rusya bunu görmeyecek bir ülke değil. Rusya’nın tehditleri bertaraf etmedeki kararlılığı karşısında NATO ülkeleri, başta Amerika ve onun denetlediği İngiltere aciz duruma düştüler; akılla izah edilemeyen çıkışlar yapıyorlar.
Ben bir dünya savaşı ihtimali görmüyorum. Doğu Akdeniz’de, Ege’de savaş tehlikesi var ama o bölgesel bir savaş; daha geniş boyutlara gelişmesi soru işareti. 29-30 Haziran’da NATO zirvesi var. İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınması sürecinde hükümetin bir tutumu var. Sayın İbrahim Kalın, taleplerimiz yerine gelmediği için İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya alınması konusundaki tutumun devam edeceğini söylüyor. Şimdi kritik hadise şu: İsveç ve Finlandiya Türkiye’nin taleplerini kabul ederse Türkiye onay vermeli mi? Türkiye’nin NATO içerisinde güvenlik planı yapmaya devam etmesi önüne ne gibi sorunlar veya kazanımlar çıkartır?
Bizim hükümetimizin NATO politikası sağlam, stratejik bir bakış açısına dayanmıyor. Hükümetimiz ne diyor? “Finlandiya, İsveç hükümeti PKK’yı koruyor, destekliyor, onun için NATO’ya alınmalarına karşıyız.” Bir nevi pazarlık konusu haline getiriyorlar. Bu stratejik bir tavır değil. Sayın Cumhurbaşkanımız “NATO’nun doğuya doğru genişlemesine karşıyız” diyor. Bunu söyledikten sonra konuyu PKK ile ilgili bir pazarlık düzeyine indiremezsiniz. NATO’nun doğuya genişlemesine karşı olmak, NATO’nun Türkiye’ye yönelik bir tehdit olduğunu görmektir; stratejik bir tavırdır. Ama o tavrı bırakıp, Sayın Kalın’ın ifade ettiği gibi “Tavizleri versinler, PKK’ya karşı birtakım kararlar alsınlar, biz de NATO’ya girmelerine evet diyelim” demek stratejik bir siyaset değildir. Bu meseleyi yalnızca bir PKK olayına indirgemek çok yanlıştır. Olay, PKK’nın ötesine geçen, hatta onu geride bırakan bir Doğu Akdeniz ve Ege meselesidir. PKK’ya odaklandığınızda, aslında Ege ve Doğu Akdeniz konusundaki kararlılığınızdan da vazgeçmiş oluyorsunuz. Türkiye açısından NATO’nun doğuya doğru ilerlemesi, Ege ve Doğu Akdeniz güvenliği bağlamında hayati önem taşır. Zaten Karadeniz’den, Ege’den, Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan tek bir cephe oluşmuştur. Bu koskoca cephede yaşananları Türkiye ile NATO arasındaki basit bir ilişkiye veya PKK sorununa indirgemek, süreci okuyamadığımızı ve göremediğimizi gösterir. Bu ciddi bir yanlıştır. O bakımdan Sayın İbrahim Kalın’ın açıklamaları yerinde değildir; Türkiye’nin güvenliği, ekonomik gelişmesi, stratejik menfaatleri ve geleceği açısından çok hatalı bir duruştur.
Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar da geçtiğimiz hafta Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısı çıkışında, NATO’nun genişlemesini doğru bulduklarını ancak İsveç ve Finlandiya’nın mevcut halleriyle ittifaka girmesinin, “terörü NATO’nun içine sokmak” anlamına geleceğini ifade etti. Peki, 200 binin üzerinde tır dolusu silahı PKK’ya veren Finlandiya ve İsveç mi tüm mesele? NATO’nun içinde Amerika var; Amerika’yı NATO’dan atabiliyor musunuz? İsveç ve Finlandiya’nın girişini PKK meselesine bağladığınızda; Fransa’yı, Almanya’yı, İsrail’i NATO’dan atabiliyor musunuz? Bu tavır, Türkiye’nin karşılaştığı gerçek tehditleri göremeyen, hatta bunları Türk halkından gizleyen bir yaklaşımdır.
NATO toplantıları yavaş yavaş “ölü evi” toplantılarına dönüşüyor. Hani evin büyüğü ağır hastadır, doktorlar “iki üç günü kaldı” der ve herkes toplanıp son görevini yapar; toplantılar tam da bu noktadadır. Bunu bizzat Macron söyledi; “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” dedi. Bunu söyleyen herhangi biri değil, Avrupa’nın en NATO’cu devlet başkanlarından biridir. Beyin ölümü gerçekleşmiş olan bu yapı artık konuşamıyor, elini kıpırdatamıyor. NATO bir Hristiyan örgütlenmesidir; Türkiye buraya giremez, burası bir Hristiyan kulübüdür. Dolayısıyla İspanya’daki NATO toplantısı da bir ölü evi toplantısıdır. NATO’dan bir toparlanma beklemek hayaldir; artık Amerika’da, yani NATO’nun patronunda bile, Trump’ın çevresinden başlayarak ittifak aleyhine konuşmalar yükselmektedir.
Economist dergisi, Türkiye’nin NATO sürecini değerlendiren önemli bir analiz ve karikatür yayımladı. Haber, “Türkiye, Erdoğan’dan sonra da NATO için problem olmaya devam edecek” diyor. Karikatürde ise üzerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın oturduğu, patlamaya hazır tekerlekli bir Türk topu tasvir ediliyor. Haberin içinde Devlet Bahçeli’nin “NATO’dan çıkmayı tartışmalıyız” açıklamasına da yer verilmiş. Bu, 2000’li yılların başında CIA’in hazırladığı “21. Yüzyıl Perspektifleri” raporuyla örtüşüyor. O dönem Aydınlık’ın da yayımladığı bu raporda, Türkiye’nin Atlantik sisteminden koptuğu ve çıkarlarının Asya’da olduğu belirtiliyordu. Almanya’nın muhafazakâr gazetelerinden Frankfurter Allgemeine’de de benzer bir başyazı çıkmıştı. Yani “Türkiye elimizden gidiyor” tespiti, NATO ve Batılı müttefiklerce 2000’li yılların başında zaten yapılmıştı. 1990’larda ABD Irak’ı işgal ettiğinde, yine “Türk ordusu hizadan çıktı” tespitleri yapılmıştı.
Tüm bunlar gösteriyor ki, yaşananlar sadece AK Parti’nin veya Erdoğan’ın politikası değil; Türkiye’nin nesnel çıkarlarıdır. Türkiye’nin işçisi, çiftçisi, sanayicisi ve ordusu bir gerçekliktir. Türkiye, Erdoğan’ı yönetiyor; Erdoğan da bu nesnel Türkiye gerçekliğiyle uyumlu bir kanala girmek zorunda kalıyor. Economist’in yazısı da bu gerçeği saptıyor. Bu yüzden altılı masa gibi oluşumların, batıya koşan ancak doğuya giden bir gemide olduklarını anlamaları gerekir.
Eski İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın 2009’da yaptığı, Gladio’yu anlattığı o meşhur röportajda söylediği gibi: “Türk ordusuna dikkat edin, NATO’ya en az bağlı olan ordu odur.” Cossiga o dönemde Fransa, Almanya ve İngiltere liderlerinin Amerika tarafından eğitilip ülkelerinin başına “dikildiğini” anlatıyordu. Türkiye’de Gladio denilince akla sadece belli isimler gelmemeli; 1980 öncesi Türkiye’si, kamucu ekonomi politikaları ve Sovyetler Birliği ile geliştirdiği ekonomik işbirlikleriyle NATO çizgisinden ayrışıyordu. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi, işte bu bağımsızlıkçı çizgiyi kırmak için hayata geçirildi.
Son olarak, Türkiye’deki Amerikan üslerinin (Kürecik, İncirlik, Konya, İzmir) durumu ortadadır. Cumhurbaşkanımıza defalarca seslendik: Ege’deki Yunan üslerini tehdit olarak görüyoruz, haklıyız. Peki ya bağrımızdaki Amerikan namlularına ne diyeceğiz? Yunanistan’daki üslerin tepesinde de Amerika var, Türkiye’dekilerin de. Komuta merkezleri aynı olan bu üsler karşısında çelişkili bir güvenlik politikası sürdürülemez. Türkiye’nin gerçek bir güvenlik stratejisi için önce kendi bağrındaki bu namluları temizlemesi şarttır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ve NATO’nun komutanları, aynı savaş stratejisinin hizmetindedir. Dolayısıyla Türkiye’deki Amerikan üsleri ile Yunanistan’daki ve Karadeniz’deki Amerikan üsleri, aynı stratejik bütünlüğün parçalarıdır. Bir yerden silah patladığında, hepsi kendi görevleri kapsamında harekete geçecektir. Bu nedenle Türkiye’deki üsleri Yunanistan’daki üslerden ayıramayız; aksine, bu konuya daha fazla önem vermek zorundayız. Çünkü bu üsler bağrımızdadır. 15-16 Temmuz 2016’daki darbenin İncirlik Üssü’nden yönetildiğini Sayın Cumhurbaşkanımız ifade etmiştir. NATO’nun o geceki operasyonu buydu. İncirlik Üssü’nün Türkiye’yi hedef aldığını gördük. Biz onu NATO’nun dışa dönük; Suriye’yi, İran’ı ve Rusya’yı hedef alan bir üs olarak takdim ediyoruz ancak o gece gördük ki İncirlik, doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor.
Eğer hükümet olsanız, bunları kapatmaz mısınız? Kaldı ki İran’ı hedef alan bir strateji, doğrudan ekonomimizi de vurmaktadır. Eğer bu üsleri temizlemezsek ucuz enerjiye, mazota, petrole ve doğal gaza erişemeyiz. Bunları temizlemediğimiz takdirde patlıcan, biber ve maydanoz fiyatları da artmaya devam eder. Çünkü tarımda ve sanayide kullanılan enerjinin maliyeti, tüm ürünlere yansır. Traktörler mazotla çalışır, sanayi enerjiyle çarkını çevirir. Dolayısıyla pahalı enerji, pahalı gıda demektir.
Vatan Partisi olarak iktidara geldiğimizde, hükümette anahtar parti konumunda olacağız. İran, Rusya, Azerbaycan, Cezayir, Irak ve Suriye ile kuracağımız dostluk ilişkileri sayesinde enerji fiyatlarını ucuzlatacağız. Enerji ucuzladığında enflasyon düşecektir. Maliye Bakanımız ne kadar çabalarsa çabalasın, IMF dayatması olan bu enflasyonist süreci, dış politikayı değiştirmeden aşağı çekemezler. Vatan Partisi’nin bulunduğu bir hükümet, önce bağrındaki Amerikan üslerini temizleyecek, bağımsız ve başı dik bir Türkiye olarak İran, Rusya ve Irak’tan daha ucuz enerji sağlayacaktır.
Çiftçilerimize, sanayicilerimize ve tüketicilerimize sesleniyorum: Eğer ucuzluk istiyorsanız, İran, Rusya, Irak ve Suriye ile dostluğu savunmalısınız. Ucuzluğun formülü budur. Türkiye’de enflasyonun kontrol altına alınmasının, ucuz gıdanın birinci çaresi üretim devrimidir; üretim devriminde de enerji meselesi birincil öneme sahiptir. Enerji güvenliği şu anda Türkiye’nin bir numaralı sorunudur. Hükümet yetkilileri suçu dünya enerji fiyatlarına atıyor; peki, o halde neden enerji fiyatlarını aşağı çekecek politikaları uygulamıyorlar? Suriye ile iyi ilişkiler kurmaktan başlayarak, Rusya ve İran ile ilişkileri geliştirdiğimizde, dünyanın en çok enerji üreten ülkeleriyle istikrarlı ve ucuz bir enerji hattı kurmuş oluruz.
Sırbistan, NATO ve Amerika’ya karşı başını dik tutarak Rusya’dan indirimli enerji alabiliyor. Türkiye bir Sırbistan kadar olamayacak mı? Enerji fiyatlarının düşürülmesi; fiyat istikrarının sağlanması, sanayinin ve tarımın gelişmesi bakımından en kritik noktadır. Şanslı bir ülkeyiz; petrol ve doğal gaz rezervleri komşularımızdadır. Komşularımızla sıcak ilişkiler kuralım, üstleri temizleyelim ve İran, Rusya, Çin ile ortak stratejik siyasetler geliştirelim.
Amerika’nın Türkiye’deki askeri üsleri, Asya ülkeleriyle geliştireceğimiz ilişkilere engeldir. Biz gidip Yunanistan’daki Amerikan üslerini bombalayamayız ancak İncirlik, Kürecik, Konya ve İzmir’deki Amerikan karargahlarına 15 gün süre verip, “Memleketinize gidiyorsunuz” diyebiliriz. Gücümüz buna yeter ve yetmelidir. O zaman dünya dengeleri değişir; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu ülkeler tarafından tanınır ve Doğu Akdeniz’de Amerikan tehdidine karşı en kuvvetli hamleyi yapmış oluruz. Bu üsleri temizlediğimiz an, Türkiye ucuz enerji almaya başlayacak ve fiyatlar kendiliğinden aşağı inecektir.
Akaryakıt konusunda ise sorun sadece özel sektörün tutumu değil, Türkiye’nin dış siyasetidir. Dış siyaset değişip İran, Rusya, Suriye ve Irak ile güvene dayalı bir dostluk kurulduğunda, akaryakıt fiyatları baş aşağı iner. Bu dostluk; ihracatta, turizmde ve üretimde patlama getirecektir.
Fransa’daki seçim sonuçları da NATO içindeki isyanın büyüdüğünü göstermektedir. NATO’ya kafa tutan ve Rusya dostluğunu savunan partiler güç kazanıyor. Yalnızca Türkiye değil, Fransa ve Almanya’da da NATO’ya karşı tepkiler artıyor. Bu, NATO’nun Avrupa’daki merkezinden başlayan bir çözülmedir. O da bakın; NATO’ya isyan eden partiler Almanya’da, Fransa’da ana muhalefet oldular. İkinci parti konumuna geldiler. Yani NATO’nun alternatifi Avrupa’da Doğu dostu, Asya dostu partilerdir. Dolayısıyla o İngilizlerin falan korkusu boşuna değil. Bakıyorlar; Almanya’da NATO karşıtlığı büyüyor, Fransa’da NATO karşıtlığı büyüyor ve “Doğucu”, “Asyacı” partiler büyüyor. Dolayısıyla Rusya’nın nükleer silahları değil; asıl NATO’yu, Batı sistemini, Atlantik sistemini ve neoliberal ekonomileri tehdit eden olay, bizzat Atlantik sisteminin içinden büyüyor.
Önümüzde çok sert ve derinleşen bir kriz var. Dünya şu anda bu krizin içinde. Önümüzdeki birkaç yıl içinde orada erken seçimler olacak. Almanya’da olsun, Fransa’da olsun; NATO’nun bütün koltukları, tahtları devrilecek. Taçları devrilip yerlerde yuvarlanacak. Orada Asya dostu, Türkiye dostu, Rusya dostu, Çin dostu partiler iktidara gelecek. Oraya doğru gidiliyor. Biz mesela bunları kaç yıldır söylüyoruz, işte oluyor. Le Pen’in seçiminden bu yana bir ay geçti; Vatan Partisi, Le Pen’in yükselişini çok önceden görüyordu.
Peki bu tablo Avrupa’yı yeni medeniyete mi katar? Yani bağımsız bir Avrupa mı olacak? Tabii, “Avrupa Asya” demek zaten. Bir kıtadan bahsedeceksek Avrupa, Asya’nın devamıdır. Ural Dağları’nı güya ayırıyor gibi görebilirsiniz ama kıta olarak bakarsak dünyanın eski kıtası Avrasya’dır. Bütün Avrupa halkları da Asya’dan gelen İndo-Germenler ve diğer topluluklardır. Doğu Avrupa’da Macarlar ve Çekler var; orada epey de Türk kanı, Kıpçak, Oğuz, Peçenek kanı var. Yani Avrupa, Asya’nın bir parçasıdır.
Bir dikkat çekici nokta daha var: Avrupa seçimlerinde katılım %46 civarında. İnsanlar siyasetten kaçıyor; seçmenin yarısı sandığa gitmiyor. Bu ne anlama geliyor? Sistemden bekledikleri hiçbir şey yok. Fransız halkının yarıdan fazlası mevcut Atlantik sisteminden, neoliberal ekonomiden, kapitalizmden ve emperyalizmden hiçbir umut beklemiyor. Bu çok önemli. Alternatif olan partiler —Le Pen’in partisi veya Almanya’daki alternatif partiler gibi— sandığa gelmeyen bu yüzde ellilik kesimi biraz kıpırdatabilirse, Atlantik sistemine karşı direnme ve sistemi devirme bayrağını açarlarsa, çığ gibi büyüyecekler. Aslında açmaya başladılar ama biraz daha kararlı ve cesur olmaları gerekiyor.
Güney Amerika’da, yani Amerika’nın “arka bahçesi” denilen yerde seçimler oldu. Kolombiya yıllarca ABD’nin hem kıtayı kontrol etmede hem de uyuşturucu gibi kirli işleri yönetmede temel üssüydü. Orada da seçimleri, eski bir gerilla olan ve kendini anti-emperyalist, sol bağımsızlıkçı olarak tarif eden Gustavo Petro kazandı. %50,5 gibi yüksek bir oy aldı ve Venezuela ile ilişkileri düzeltme noktasında demeçler verdi. Bu, Amerikan emperyalizminin çözüldüğünü gösteren çok önemli bir gelişme. Latin Amerika’da artık ABD’ye kafa tutan ülkeler ağırlık kazandı. Bu, dolar saltanatının çöktüğünü ve Amerikan silahlarının artık hükmedemediğini gösteriyor.
Afganistan’da, Kazakistan’da, Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta, Ukrayna’da, Libya’da, Meksika’da kaybettiler. Küba’da zaten çoktan kaybetmişlerdi. Eskiden sadece Venezuela, Küba, Nikaragua gibi birkaç ülke direniyordu; şimdi herkes ayağa kalktı. Arjantin, Brezilya; hepsi ayağa kalktı. Yalnızca Latin Amerika’da değil, dünyanın her yerinde kaybediyorlar. ABD’nin yanında kim kaldı? İngiltere, Fransa, Almanya’nın bile yarısı Amerika’ya karşı. Amerika’nın kendi içinde bile büyük bir bölünme var ve ülke iç savaşa gidiyor. “ABD Yol Ayrımında” kitabımda da işlediğim gibi, Amerika’da iç savaş çıkacak. Bu, kovboy dönemindeki gibi değil, doğrudan Amerikan ordusu içindeki bölünmeyle yaşanacak bir süreç. Çünkü sistem artık çözüm üretemiyor. Trump’ın kontrol ettiği kuvvetlerin içinde emekçi Amerika’sının canlandığını görüyoruz. Dünya oraya doğru gidiyor.
“ABD üsleri kapatılsın, yaşam ucuzlasın” gibi sloganlar, merkez yönetim kurulumuzun gündemindedir. Bu şahane bir slogandır. Yurt dışına kaçırılmış olan 300 milyar doları da Türkiye’ye getireceğiz. El koymayacağız, onları yatırım sermayesine dönüştürmeye teşvik edeceğiz. Türkiye’nin menfaati bunu gerektiriyor. Cumhurbaşkanı tekrar Atatürk’ün devrimci köşkü olan Çankaya’dan Türkiye’yi yönetecek; Beştepe’deki külliye ise bilimsel bir araştırma merkezi haline getirilecek.
Muhafazakarların Vatan Partisi’ne yönelişini gözlemliyoruz; “muhafazakar” dediklerimiz aslında Amerika’ya isyan edenlerdir. Suudi Arabistan’a gelince; onları misafirimiz olarak başımızın üzerinde taşırız. Suudi Arabistan, Amerika’nın petrolleri üzerinden dünyanın parasını sömürmesine daha fazla göz yummayacak. İki yılı geçmeden Suudi Arabistan’ın da Amerika’ya isyan ettiğini göreceksiniz.
Meral Akşener’in “Başbakan olacağım” sözlerine gelince; Türkiye’de artık başbakanlık makamı yok, anayasa değişikliği yapmadan bu mümkün değil. O, bir Amerikan projesiyle MHP’den koparılıp PKK’nın ve FETÖ’nün yanına oturtulmuştur. İktidar yolu ona kapanmıştır; olsa olsa bir kaos planının piyonu olabilir. İYİ Parti, son zamanlarda kitleleri kazanmak için konum değiştirmeye çalışıyor ama “Hiçbiri” diyen %35’lik kesim, doğrudan Atlantik sistemine “hayır” diyen, çözüm arayan Vatansever kitleye dönüşüyor. Türkiye bir üretim devrimine gidiyor; çiftçinin, işçinin, sanayicinin beklediği üretim devrimine gidiyor. Sistem bitti, Türkiye devrime gidiyor. Nesnel koşulları oluştu köklü bir değişikliğin, bir üretim devriminin. Türkiye üretim devrimine gidiyor. Türkiye, buradan üretim devrimi dışında herhangi bir çözümle çıkamaz. O bakımdan üretim devrimi mecburi ve kaçınılmazdır. İstedikleri kadar dirensinler, Türkiye zorunlu olarak üretim devrimine gidiyor. Bu çok önemli.
Önümüzdeki dönemde bu tabloda üç siyaset mi yarışacak, yoksa iki siyaset mi? Aslında bir anlamda üç, bir anlamda iki siyaset yarışıyor; yani Atlantikçilikle Türkiyecilik çarpışıyor. Atlantikçi kesimin “Biden İttifakı” dediğimiz ana kümesi var. Bir de ayağını Atlantik sisteminden kurtaramayan AK Parti var. Milliyetçi Hareket Partisi biraz daha sistemin içinde kalıyor. Ancak Atlantik sistemine köklü olarak meydan okuyan, önüne üretim devrimi programını koyan; başı dik, bağımsız ve Asya’daki lider Türkiye hedefine yönelen Vatan Partisi var. Yani bir anlamda iki taraf, bir anlamda da iki buçuk-üç taraf yarışıyor; Atlantikçiler, Türkiyeciler ve bu ikisi arasında bocalayan ara güç.
Vatan Partisi’nin üretim devrimi kurultayları devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Edirne-Keşan’da, Antalya-Gazipaşa’da ve Giresun-Tirebolu’da üç üretim devrimi kurultayı yapıldı. Bu hafta sonu da Rize’de yapılacak. Rize kurultayında Genel Başkan Yardımcımız Serhan Bolluk konuşmacı olacak. Utku Bey, lafı açılmışken Vatan Partisi Genel Merkezi’nin 21 Haziran 2022 itibarıyla çıkardığı tabloya bakalım. Toplam 106 kurultay yapılmış. Bu tabloları, önümüzdeki görevleri belirlemek için hazırlıyoruz. Şırnak’tan, Van’dan, Patnos’tan, Erzincan’dan, Elazığ’dan, Malatya’dan, Mardin’den arkadaşlarımızla konuştuk. Yakında bir heyetle Güneydoğu ve Doğu seferine çıkıyoruz; oradaki üreticilerimizle buluşup peş peşe kurultaylar yapacağız. Bu tablonun tamamı yeşile boyanacak. Eksik kalan illerimizi de önümüzdeki 3-4 ay içerisinde tamamlayarak Türkiye’nin tamamını üretim devrimi kurultaylarıyla yeşillendireceğiz.
Rize’deki “Çayda Üretim Devrimi Kurultayı”, 25 Haziran 2022 Cumartesi günü saat 18.00’de Rize Kültür Merkezi’nde yapılacak. Kurultaya Özgür Bursalı, Mehmet Erdoğan, Nevzat Paliç, Mustafa Mavi, Mustafa Yıldız ve Ali Yavaş katılacak. Ayrıca 2 Temmuz’da Hatay’da, 3 Temmuz’da ise Gaziantep’te kurultaylarımız olacak. Gaziantep’teki kurultaya Şule Perinçek, Doç. Dr. Ali Fuat Gökçe, Cuma Yiğit, Osman Türkman ve Süleyman Ceylan katılacak.
Utku Bey’in çay kanunu ile ilgili sorusuna gelecek olursak; bu kanun uzun yıllardır bekleniyordu ancak ilk değerlendirmeler tatmin edici olmadığı yönünde. Ulusal Çay Konseyi öngörülüyor ancak burada özel çay şirketlerinin ve fabrikaların ağırlıkta olması üretici örgütlerini ve ziraat odalarını tepkili kılıyor. Temel sorun; Çaykur fiyat açıkladıktan sonra özel sektörün bunun altında alım yapması ve kota nedeniyle üreticinin ürününü mecburen bu fiyatın altında satmasıdır.
Çay kanununu, Rize’deki çay üreticisi nasıl değerlendiriyorsa biz de öyle değerlendiriyoruz. Devlet, çay fiyatını üreticilerle birlikte saptamalıdır. Çay Konseyi’nde tüccarların değil, üreticilerin ve devletin ağırlığı olmalıdır. Vatan Partisi hükümetinde devlet, üreticilerle danışarak hem üreticinin şevkle üretim yapmasını hem de tüketiciyi düşünen bir fiyatı belirleyecektir. Ayrıca tüm ruhsatsız üreticiler ruhsatlandırılacak, ödemeler çayın tesliminden sonra bir ay içerisinde yapılacak ve tüccarın üretici üzerindeki baskısı sonlandırılacaktır. Bu, Türkiye’nin ihracat şansını da artırır. Rusya ve İran’dan alacağımız enerjiyi, tarım ve sanayi ürünlerimizle takas yoluyla ödeyebiliriz.
Turizm konusuna gelince; 2022 Mayıs verileri 2019’a yakın. Rus turistlerde geçen yıla göre %49,4 artış, Ukraynalı turistlerde ise %77 azalış var. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasının Rusya ile beraber olması gerektiğini gösteriyor. Rusya ile ekonomik iş birliği için İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya, Bursa, Adana, Mersin, Antep ve belki Diyarbakır’da “Türkiye-Rusya Ekonomik İş Birliğinde Altın Fırsatlar” toplantıları düzenleyeceğiz. Bu toplantılara Rus devleti ve Odalar Birliği temsilcileri katılacak. Turizmde ve ihracatta patlama yaratacak bir alan açacağız. Ayrıca Antalya Alanya’daki Mediterranean Breeze Oteli gibi tesislerde iç turizmi canlandırmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Kayseri Pınarbaşı’nda da Cuma günü bir üretim kurultayımız var. Pınarbaşı, hayvancılık ve tarım açısından önemli bir merkez. Kayseri İl Başkanımız, seçkin aydınlarımızdan Prof. Dr. Eyüp Karakaş; arı üreticisi İsmail Ekinci ve Taşlıoğlu köyü eski muhtarı Erdoğan Demir ile birlikte orada olacağız.
Pınar Gültekin davasına ilişkin olarak; kadına yönelik şiddet konusunda toplumumuzun bu kadar duyarlı hale gelmesi sevindiricidir. Yargı sürecinde iki görüş çarpışıyor: Biri “asmacı-kesmeci” ortaçağ zihniyeti, diğeri ise eğitici ve dönüştürücü olan ceza hukuku yaklaşımı. Biz ıslah etmekten ve suçu önlemekten yanayız. Birey suçludur ancak onu suça iten sistemdir; ekonomik eşitsizlikler ve sınıfsal sorunlardır. Kadın-erkek eşitsizliğinin temelinde sınıfsal eşitsizlikler yatar. Dolayısıyla en köklü tavır, sistemin değiştirilmesidir. Hem cezalandırarak suçu önlemeye çalışacağız hem de stratejik olarak bu sınıfsal eşitsizlikleri gidereceğiz. Sistemin suça ittiği insanımızı eğitmeye ve dönüştürmeye çalışacağız. Diyelim ki biz üçümüz; burada belli bir çağdaş toplumun insanlarıyız, değil mi? Bize benzeyen Türkiye’de milyonlarca insan var. Demek ki o milyonlarca insanın arasından, suç üreten alanlardan insan kazanmak en temel çözüm oluyor ve bu biraz zahmetli bir süreçtir. Öbür tarafta cezacı çözüm var; evet, ceza olmalı ama ceza olayı kökten çözmüyor. “Daha fazla ceza, daha fazla ceza” diyerek hep oralarda tepinip duruyoruz. Onun için kökten, stratejik ve programatik çözüme yöneleceğiz. Bir yandan ceza ile suçu tehdit edip önlemeye çalışacağız ama toplumu da eğiteceğiz.
Peki, mahkemeler üzerindeki baskı ne olacak? Yani mahkemeler neye göre karar verecekler? Bu ortam, özellikle hakimlerin iradesini etkiler mi, etkilemez mi? Kamuoyu bu olaylara nasıl bakmalı? “Asalım, keselim” tavrı çok garip. Çağdaş izlenimi yaratan birtakım insanlarımıza bakın; en çok “asalım, keselim” feryatları oradan çıkıyor. Türkiye’nin sıradan insanında, köylüsünde, kasabalısında böyle bir eğilim yok. Ama çağdaşlık iddiasında bulunan çok dar bir kesimde “Asın, kesin, 100 sene az, 500 sene verin, elini kesin, boynunu vurun” gibi eğilimler var. Mahkemeler üzerinde oluşan bu baskı çok tehlikeli. Yargıçları rahat bırakmamız lazım. Onları tehdit etmek, korkutmak doğru değil. Ben bir yargıç çocuğuyum; babam Sadık Perinçek çok cesur bir yargıçtı, kamuoyu baskısına boyun eğmezdi ve onunla gurur duyuyorum. Yargıçların, hukukun ve vicdanın gerektirdiği kararları almalarına izin vermeliyiz.
Bu tür suçlarda ceza hukukunun kazandığı kazanımları kenara itip bizi Orta Çağ’a döndüren, “Kazana atın, haşlayın, ipe çekin” gibi anlayışlar sağlıklı karar verilmesini önlüyor. Mahkemeler üzerinde baskı kurmayalım, Türk hakimine güvenelim. Türkiye’de çok güzel bir kamuoyu oluştu. Aile Bakanı, Gültekin hakkındaki karara karşı istinafa gideceklerini söylüyor; kadından yana olan bu kamuoyu güzel bir şey. Bırakalım bu vicdani kamuoyu yargıyı etkilesin ama hakimi şaşırtacak, tereddüde sevk edecek baskılardan kaçınmalıyız. Yoksa adaleti kaybederiz; sosyal medyadan veya mahkeme koridorlarından gelen çığlıklarla yönetilen hakimler gibi bir tehlikeye doğru yuvarlanırız. Esas olan; cezacı değil, dönüştürücü ve eğitici bir tavır almaktır. Bağımsız yargıya ve Türk milletinin kadından yana olan vicdanına güvenmeliyiz.
Dünya çapında yayın yapan Disney Medya Grubu’nun Türkiye’ye getirdiği platformda, özellikle çocuklara hitap eden içeriklerde eşcinsellik özendiren emareler görülüyor. Bize ulaştırılan bir örnekte, iki erkek dinozorun bir araya gelip aile kurduğu ve sahiplendikleri bir dinozor çocuklarının olduğu bir kurgu işleniyor. Bakın, iki erkek dinozoru istediğiniz kadar bir araya getirin, onlara her türlü yiyeceği ve içeceği sunun; oradan bir çocuk çıkmaz. İki erkek dinozor, iki erkek maymun ya da iki erkek kaplandan yavru çıkmaz. Bu akım, toplumsal ve biyolojik gerçeklerle, yani doğayla çarpışan bir hale geldi.
Ancak burada asıl sorun; iki dinozordan bir yavru çıkmaması değil, yavrularımızı kuyulara atan, intihara, uyuşturucuya, şiddete ve çocuk istismarına sürükleyen bir ahlaki çürümedir. Alman Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı araştırma, intihar, uyuşturucu, taciz ve şiddetin eşcinseller arasında çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu propagandalar, insanlarımızı mutsuzluğa ve çürümeye itiyor. Vatan Partisi iktidarında, şiddete ve toplumsal yozlaşmaya yol açan bu tür yayınlar kesinlikle yasaklanacaktır.
Eşcinsellik ve Yabancılaşma isimli kitabımda da ele aldığım gibi; eşcinsellik, tarihte aşırı sınıfsal baskıların, köleliğin olduğu, kadının kafese atıldığı ve cinsiyet eşitsizliğinin derinleştiği sistemlerde ortaya çıkmıştır. Emekçi sınıfların ve kadının ezildiği, toplumsal yabancılaşmanın yaşandığı bu sistemlerde sistemin ideolojisi de “eşcinselleşmiştir.” Emperyalist sistem, toplumu sınıfsal ve cinsel eşitsizliklere karşı isyandan koparmak, kadınla erkeği birbirine düşman ederek aralarındaki uçurumu büyütmek için bu ideolojiyi dayatıyor. Köklü çözüm, sınıfsal ve cinsel eşitsizlikleri ortadan kaldıracak sınıfsız bir dünya mücadelesidir. 2002’den beri Türkiye’yi yönetenlerin ideolojisine, kitaplarına baktığınız zaman eşcinselliği “haram” ve “yasak” olarak tanımladıklarını görürsünüz. Ancak bu uçurum en çok onların döneminde büyüdü ve yayıldı. Neden? Çünkü neoliberal ekonomiyi uygulayarak sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirdiler; dolayısıyla kadın-erkek eşitsizliğini de büyüttüler. Bu sorunlar onların zamanında Türkiye’nin başına örülmeye başlandı. Buna karşı hem ideolojik hem de kültürel anlamda çok kararlı bir tavır almak zorundayız.
Kendi kitabımda da vurguladığım gibi, bu dünyada bir ilk olan “yabancılaşma” tezini ele alıyorum. Yabancılaşma nedir? İnsanın emeğine, topluma ve en sonunda karşı cinse yabancılaşmasıdır. Aslında insan gittikçe kendi cinsine ve vücuduna da yabancılaşıyor. Bir örnek vermek gerekirse; iki erkek dinozordan yavru alamazsınız. Birini dişi yapmadan o üremeyi gerçekleştiremezsiniz. İki erkek dinozoru, kendi vücutlarının dışındaki eğilimlere zorladığınızda onları kendilerine yabancılaştırıyorsunuz. Sonuç itibarıyla hem dinozorlar hem de insanlık adına bir çıkmaz oluşuyor.
AK Parti döneminde bu olayların arttığını ifade ettiniz. Bir yandan da İstanbul Sözleşmesi var. AK Parti, CHP ve o dönem İYİ Parti’de olan Meral Akşener gibi isimlerin mecliste el kaldırdığı, neredeyse oy birliğiyle onaylanan bir sözleşme. Vatan Partisi ise en başından beri buna karşı çıktı. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’nin özü kadına şiddeti ortadan kaldırmak değil; “sosyal cinsiyet” adı altında yeni bir yapı kurmaktır. Bu sözleşme, açık bir şekilde eşcinselliğin yayılması ve propagandası için bir ortam hazırlamaktadır.
Cumhurbaşkanımız, bir kararname ile Türkiye’yi İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarma kararı aldı. Ancak o zaman da belirttik; bu sözleşmeden meclis kararıyla çıkılmalıdır. Hukuki süreç hangi yöntemle başlatıldıysa, ondan vazgeçme yöntemi de aynı olmalıdır. Danıştay’ın da bu yönde bir iptal kararı vereceği öngörülebilir. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Meclis Başkanımıza çağrımız şudur: Danıştay kararını beklemeden, meclise derhal bir tasarı sunalım ve meclis kararıyla bu sözleşmeden çıkalım. Böylece “bir daha gol yemeyelim” ve seçim sürecinde Atlantik taraftarlarına malzeme vermeyelim. Aslanlar gibi TBMM kararıyla bu işi bitirelim.
Efendim, önünüzde Kutadgu Bilig’in ciltlerini görüyorum. Evet, 5-6 gündür büyük bir coşkuyla 6.645 beyitlik Kutadgu Bilig’i okuyorum. Reşit Rahmeti Arat’ın çevirisi temel eserdir; ancak bugünlerde Güngören Belediyesi’nin, Ayşegül Çakan’a hazırlattığı şiirsel çeviriyi de inceleme fırsatım oldu. Bu, Türkçeden Türkçeye yapılan çok zorlu ve başarılı bir çalışma. Belediye Başkanımız Bünyamin Demir’i ve emeği geçenleri bu kıymetli kültür hizmetinden dolayı kutluyorum.
Kutadgu Bilig, 1074’te Karahanlılar döneminde yazılmıştır. Yusuf Has Hacip’in bu eseri, Divânu Lugati’t-Türk ve Atabetü’l-Hakayık ile birlikte 11. yüzyıl Türk medeniyetinin zirvesidir. Bu eser, sadece bir edebiyat kitabı değil, aynı zamanda muazzam bir devlet teorisi kitabıdır. Baştan sona akılcılığı, bilgiyi, adaleti, dürüstlüğü ve erdemi savunur. Sarayların geçiciliğini hatırlatıp halka hizmet etmeyi, fakiri fukarayı gözetmeyi öğütler.
Bu değerler, 16. yüzyılda yazılan Machiavelli’nin “Prens” eserinden 500 yıl önce, devlet yönetimi konusunda çok daha ileri ve insani bir vizyon ortaya koymuştur. Kutadgu Bilig, hümanizmin en saf örneklerinden biridir; kötülüğe karşı iyiliği, hakarete karşı nezaketi öğütler. Vatan Partisi olarak iktidara hazırlanırken, Türk devlet geleneğinin bu birikimini hazmetmek adına partimiz içerisinde bir “Kutadgu Bilig okuma kampanyası” başlatacağız. Türk milletinin bu büyük tarihsel birikimi ve devlet teorisi, bizim için yol göstericidir. Siyan Pilerin, yani diyelim bunlardan hemen sonra Milad’ın başlarında Siyan Pilerin dili Türkçeydi. Bunu Barthold söyledi. Barthold’un Orta Asya Türk Tarihi dersleri kitabını o dönemi anlamak için okumuştum. O zamanlar Barthold pek dikkatimi çekmemişti. Çin kaynaklarında geçen halkların bir sözlüğü var. Türk Dil Kurumu niye üzerinde durmuyor? Sözlükten bahsediliyor mu, şu an sözlük var mı? Var. Batılı bilim insanı Pelliot, bunların yani bu halkların dilinin Türkçe olduğunu, kimi tarihçilerin ise Moğol olduğunu iddia ettiğini belirtir. Pelliot, “Hayır, bakın sözlük var, tam bir Türkçe sözlük” der. Bizim 11. yüzyıldan kalan Divanü Lügati’t-Türk eserimiz var. Milattan bin yıl önce de bir Türkçe sözlük mevcut. 7. yüzyılda Japonya’da Çinlilerin rastladığı, bugün kayıp olan bir Türkçe-Çince sözlük daha var. Ancak bahsettiğim bu sözlük kayıp değil. Neden dil kurumumuz bunu çevirmedi? Avrupa’daki sözlükler 17, 18 ve 19. yüzyıllarda başlıyor. Türk Dil Kurumu başkanımızı arayıp bu sözlüğü günümüz Türkçesine kazandırmamız gerektiğini söyleyeceğim. Milada dayanan, bundan 2000 yıl önce yazılmış bir sözlüğümüz var.
Kutadgu Bilig demişken, o dönemde bir de Karahanlılar Devleti var. İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devleti yani. Onlara bugün Karahanlılar diyoruz; bir Rus bilim insanı bu ismi vermiş. Kendileri Satuk Buğra Han döneminde “Karahan” adını kullanıyorlardı. Arap kaynaklarında “Hakaniye” devleti olarak da anılırlar. Karahanlılar, Selçuklulardan daha ileri bir uygarlık düzeyindeydiler ve Türkçeyi geliştirmişlerdi. İslamiyet’i kabul eden ilk devletin kim olduğu konusunda hep bir tartışma vardır; Karahanlılar mı, Selçuklular mı yoksa İdil Bulgarları mı? Ancak Satuk Buğra Han, Selçuklulardan daha öncedir.
Tarih tezlerinde Türklerin İslamiyet’i kabulü, genellikle uygarlık düzeylerine göre sınıflandırılır. Bir kısmı hiç İslam havzasına girmedi ve zamanla Türk kimliğini kaybetti. İslamlaşan boylar arasında Karluklar, Çiğiller ve Yağmalar var. Karahanlı Devleti’ni Karlukların mı, Yağmaların mı yoksa Çiğillerin oluşturduğu kabile federasyonunun mu kurduğu tartışmalıdır. İlk önce 760’tan itibaren bir Karluk devleti var, 840’ta ise Karahanlı dediğimiz devlet bunun devamı gibi şekilleniyor. Karluklar da bizim Oğuzlar gibi, Anadolu’ya gelen, Batılılara daha çok benzeyen ve çekik gözlülüğü az olan bir Türk kavmidir.
Belediye başkanımızı bu kültür serisini hazırladığı ve eserleri yaydığı için tebrik ediyorum. Bunlar lüks baskılar olsa da, örneğin İş Bankası’nın Ayşegül Çakan Hanım’a yaptırdığı çeviri çok başarılı oldu. Bir de Kabalcı Yayınları’ndan çıkan Reşit Rahmeti Arat çevirisi var. Ayşegül Çakan Hanım da Reşit Rahmeti Arat’ın eserinden çok yararlandığını belirtir. Arat, ömrünü Kutadgu Bilig çevirisine adamış büyük bir bilim insanıdır.
Şimdi Âşık Veysel’i konuşalım. Âşık Veysel’in adının Şarkışla’daki bir ortaokuldan kaldırılmasını şiddetle protesto ediyoruz. Vatan Partisi olarak ilan ediyoruz: Âşık Veysel’in adı tekrar o okula verilecek. Hiçbir geri adım atmıyoruz. Bir kültür merkezi kurmak çözüm değil; o hata düzeltilmeli ve okulun ismi iade edilmelidir. Âşık Veysel, bizim ozan geleneğimizi temsil eden son büyük âşığımızdı; o çağ kapandı ve o zirve temsilciydi. Benim dedem İbrahim Olcaytu, Sivas Halkevi Müdürü iken Âşık Veysel’i keşfeden kişidir. Benim yetişmemde dedemin büyük emeği vardır. Akademik kariyerim sırasında Âşık Veysel’le tanışma, sazını dinleme ve sohbet etme şerefine eriştim. Onun bütün türkülerini ezbere bilirim. Sazına vuruşu, sadeliği, olgunluğu ve birikimi olağanüstüdür.
Onun ismini kaldırmak büyük bir cehalettir. Bu, Türk milletine, Türk edebiyatına ve kültür mirasına yapılan bir saygısızlıktır. Âşık Veysel; Türklüğü, Kürtlüğü, Çerkesliği bir yana bırakıp Türk milletini savunan, Alevi-Sünni ayrılığına karşı net tavrı olan, Atatürk devrimlerini özümsemiş bir insandı. Onun birlik destanını dinlediğinizde, Kutadgu Bilig’in özetini dinlemiş gibi olursunuz. Âşık Veysel’in mezhebi yoktur; onun mezhebi Cumhuriyet kültürüdür, devrimci kültürdür ve Türk imparatorluk kültürüdür.
Bu hata derhal düzeltilmelidir. İsterse o okula başka birinin ismi verilsin, o bizi ilgilendirmez ama Âşık Veysel’in ismi o okuldan kalkamaz. Bu, toplumun bağrında açılmış büyük bir yaradır. Sayın Sivas Valimizi ve hükümetimizi bu yanlıştan dönmeye davet ediyorum. Âşık Veysel, bin yıl sonra da var olacak bir değerdir. Nasıl Kutadgu Bilig bugün yaşıyorsa, Âşık Veysel de yaşayacaktır. Atatürk’ün de zamanında Âşık Veysel’e büyük bir merakı ve onu tanıma arzusu vardı. Onun değerini bilmek, Atatürk’ün mirasına da sahip çıkmaktır. Yani dinlediyse mutlaka âşık olmuştur. Ama 38’e yetişti mi? İşte o dönemler, benim dedem 38’de, Atatürk’ü kaybettiğimiz zaman hâlâ Sivas Lisesi’ndeydi. Demek ki işte 30’larda keşfetti.
Evet, Âşık Veysel’i de konuştuk, güzel. Sizin Âşık Veysel’le tanışıyor olmanızı da öğrenmiş olduk bu saatte. Âşık Veysel bizim evimize gelirdi, misafirimiz olurdu. Ondan sonra alırdı sazı eline; çok güzeldir. Onun tezenesi, ağlama çalışı çok tane tanedir, çok değişiktir, çok güzeldir. Daha doğrusu o zamanki gelenek… Mesela Âşık Ali İzzet vardı yine, Âşık Veysel ile çağdaş. Birbirlerini de tanırlardı. O da Şarkışlalıdır, oralardandır. Hepsi böyle tane tane saza vururlardı. O değişik bir tezeneydi.
Teşekkür ederiz efendim. Madem Âşık Veysel’i konuştuk, bugünün müziği olarak da… “Ben gidersem sazım sen kal dünyada / Gizli sırlarımı aşikâr etme.” Veysel ile bitireyim. Sazını bırakmış; yani gitmiş ama sazını bırakmış. O saz, bin yıl sonra da var. Teşekkür ederiz Utku Reyhan, teşekkür ederiz.
Biz teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, Âşık Veysel’in bu güzel eseriyle sizlere veda ediyoruz. Hoşça kalın efendim. Kitap olarak da Âşık Veysel’in bütün şiirleri… Bütün şiirleri; onu da tekrardan duyuralım, İnkılap Kitabevi. Hoşça kalın efendim.

