Anadolu Ajansı, Sayın Putin’in açıklamalarının bir kısmını yayımladı ancak bu da belli bir noktadan sonra kesildi. Bu nedenle Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasını Türkiye kamuoyu tam olarak anlayamadı. Arkadaşlarımız şu an bu durumu inceliyor; açıklamaları bize iletecekler. Şimdilik sıcak gelişmelere odaklanalım. Anadolu Ajansı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının Türkçe metnini Türk milletine duyurmadıysa bu vahim bir hatadır. Putin’in konuşmasının ise yarısını vermediler. Umut edelim ki bu bir Anadolu Ajansı hatası değil, teknik bir aksaklıktır. Ancak ajans bunu bilinçli yaptıysa; bu, ne demokrasiye ne de halkı bilgilendirme sorumluluğuna yakışır. Bir konuşmayı yayımlamak, o içeriği onaylamak anlamına gelmez. Türkiye halkı olarak Sayın Putin’in ve Sayın Reisi’nin ne söylediğini bilmeliyiz ki değerlendirmemizi ona göre yapalım. Kim Türkiye’nin dostu, kim hangi konumda ve bu sorunları nasıl çözeriz; bunları bilmek hakkımız. Anadolu Ajansı’ndan bir açıklama bekliyoruz.
Astana formatına üç ülkenin temsilcileri de çok önemli atıflar yaptılar; sorunları bir arada konuşma ve çözme iradesini ortaya koydular. Gün boyu Sayın Erdoğan, Sayın Reisi ve Sayın Putin arasında ikili görüşmeler gerçekleşti. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı, İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney ile de bir araya geldi. Yoğun bir takvim vardı.
Türkiye ve İran arasındaki görüşmeden sonra Sayın Reisi; ekonomik anlaşmalara, doğal gaz anlaşmasının uzatılmasına ve Türkiye’nin doğal gaz alım hacmini artıracağına vurgu yaptı. Terör ve uyuşturucuyla mücadelede iş birliğinin süreceğini belirtti. Reisi, “Sınırlarımızı ve halkımızın güvenliğini riske atan her örgütlenme teröristtir. Batı’nın Suriye’deki ikili tutumu yanlıştır,” dedi. Toprak bütünlüğüne her iki ülke olarak vurgu yaptıklarını ifade etti.
Sayın Cumhurbaşkanı ise İran ile ihracat seviyesini 30 milyar dolara ulaştırmayı hedeflediklerini, burada doğal gaz anlaşmasının önemli bir yer tutacağını belirtti. PKK ve FETÖ’nün her iki ülkenin de baş belası olduğunu, terörle mücadeleyi birlikte sürdürmeleri gerektiğini vurguladı ve “Astana sürecini yeniden ayağa kaldıracağız” dedi.
Hamaney ise sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada; İran, Türkiye, Suriye ve Rusya’nın diyalog yoluyla Suriye’deki sorunları çözmesinin ve birliktelik halinde ilerlemesinin önemli olduğunu belirtti. Türkiye’nin sınır güvenliğini kendi güvenlikleri gibi bildiklerini ifade ederek Türkiye’nin hassasiyetlerine dair önemli bir not paylaştı. Hamaney, Putin’e ise “Suriye’de Fırat’ın doğusundaki Amerikalılar kovulmalı” mesajını verdi.
Sayın Erdoğan; Türkiye’nin güvenlik endişelerini anladığını belirterek, Tel Rıfat ve Münbiç’i temizlemenin vakti geldiğini, samimi destek beklediklerini ve rejime bu yönde telkinde bulunulması gerektiğini ifade etti. Ayrıca “Rejim halkını öldürmesin” diyerek İdlib ve diğer bölgelerde terörist olmadığını savundu.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında öne çıkan noktalar şunlardı: Birincisi, Suriye’deki bütün terör örgütlerini (YPG, PYD, PKK ve DAEŞ) hedef aldı. İkincisi, Türkiye’nin sınır ötesi harekâtlarının Suriye’nin toprak bütünlüğüne katkıda bulunduğunu vurguladı. Üçüncüsü, PKK’nın hem Türkiye’yi hem de Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden ortak bir sorun olduğunu belirtti. Güvenli bölgeye bir milyon sığınmacıyı taşıma planında ısrarcı olduğunu ifade etti. Suriye yönetiminin kendi vatandaşlarını öldürmek yerine siyasi sürece destek olması gerektiğini söylemesi ise konuşmanın en tartışmalı noktasıydı.
Putin ise Astana müzakerelerinin tüm Orta Doğu’ya istikrar getireceğini belirterek, Suriye’deki ayrılıkçı ve aşırılıkçı grupların işinin bitirileceğini ifade etti. Suriye’nin kaderinin Suriye halkının elinde olması gerektiğini, Batılıların ise ülkeyi bölmeye çalıştığını vurguladı.
Sayın Reisi, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve ulusal egemenliğini korumanın önemini vurgularken, Amerika’nın Suriye’nin petrolünü yağmaladığını ve bir an önce ülkeden ayrılması gerektiğini belirtti. Siyonist rejimin saldırganlığını da egemenlik ihlali olarak tanımladı.
Bu zirve; Rusya, İran ve Türkiye’nin bir araya gelmesi bakımından çok olumludur. Yükselen Asya’nın önemli üç ülkesinin Astana sürecini devam ettirme iradesi, Amerika ve İsrail’i rahatsız edecektir. Vatan Partisi olarak biz, “Suçlu şudur” demek yerine her ülkeye kendi sorumluluklarını hatırlatan yapıcı bir tutumu savunuyoruz. Moskova ile sürekli görüşüyoruz ve bu süreçte yapıcı tavrımızı sürdüreceğiz. Benim tahminim; Türkiye gibi Rusya ve İran da kamuoyu önünde Türkiye’ye yönelik endişelerini, hatta güvensizlik bağlamındaki tespitlerini açıkça ifade ettiler. Hava bunu gösteriyor. Ancak bu durumu bir olumsuzluk işareti olarak görmüyorum; burada aslında yapıcı bir tavır var. Çünkü sorunlar çözülmeden bu iş yürümez. Herkesin birbirine kafa sallayarak sorunları çözmesi mümkün değildir; herkes kendi kaygılarını dile getiriyor.
Örneğin, İran ile Türkiye arasındaki ticaret hacminin 7,5 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkartılması hedefi, aynı zamanda Amerika’nın yaptırımlarına karşı da bir tavırdır. Türkiye, Rusya ile de ticaretini 100 milyar dolara ulaştırmayı hedefliyor. Henüz yarısına ulaşılmış değil ama önceki görüşmelerde bu artış hedefi ortaya konulmuştu. Sayın Cumhurbaşkanı’nın 7,5 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkış vurgusu, Türkiye siyasetinin gücünü gösteriyor. Dünyanın en büyük iki doğal gaz üreticisi olan Rusya ve İran ile enerji güvenliğimizi sağlamak istiyoruz. 2019’da Türkiye’nin koyduğu bu hedef iki yıldır başarılamadı; rakam 7,5 milyar dolarda kaldı. Bu süreçteki aksamanın sebebi nedir? Eğer İranlılara bakarsan, “Türkiye yüzünden doğal gaz almadılar” diyorlar. Türkiye’nin ise bu konuda İran’ı suçlayan bir açıklaması yok. Ancak şimdiki açıklama, Türkiye’nin Amerika’nın İran’a yönelik yaptırımlarını artık dikkate almayacağını gösteriyor ki bu olumlu bir gelişimdir.
Anayasa konusu da önemli. “Siyasal süreç” diyorlar; yani bırakalım Suriye kendi anayasasını yapsın. Suriye’nin anayasasını yapmak Türkiye, Rusya ve İran’ın işi olmamalı. Anladığım kadarıyla Putin, Cenevre’de yapılması planlanan buluşmayı güvenli görmedi. Sayın Erdoğan ise Birleşmiş Milletler’e başvurduklarını ve teminat aldıklarını belirtti. Hatta son aşamada Birleşmiş Milletler’in New York, Viyana veya Cenevre gibi herhangi bir merkezinde buluşmanın yapılabileceği konuşuldu. Ancak prensip olarak bir ülkenin anayasasını başka ülkeler yapmamalıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa Komitesi’nin başarısızlığını Astana’nın başarısızlığı gibi gördü. Suriye anayasasını onaylamaya veya ona meşruiyet aramaya hiç kimsenin hakkı yok. Türkiye’nin anayasasını uluslararası bir otorite onaylayabilir mi? Suriye de bir devlettir; anayasasını Suriye Meclisi yapar ve belki referandumda onaylanır. Federasyon mu olacak, tek devlet mi olacak; bunlara hiçbir ülkenin burnunu sokmaması lazım.
Suriye’nin, özellikle PKK’nın kontrol ettiği alanlarda Suriye ordusunun bir hazırlık içinde olduğuna dair bilgiler geliyor. Hatta Tahran’da bu konunun önünün açılacağına dair sinyaller vardı. Türkiye tarafında da bunun makul olabileceğine dair fikirler ortaya atılıyor. Suriye Dışişleri Bakanı zirveden hemen sonra Tahran’a gitti. Hem Türkiye’nin hem Suriye’nin PKK’nın alanını daraltacak planları var. Bu planlar birbirinden bağımsız yürüyebilir mi? Türkiye, Rusya ve İran tam ikna olmadan operasyon yapmak istiyor. Başarılı bir sonuç için Suriye’nin katılımı çok önemli. Sayın Putin, “Terör örgütlerini bitireceğiz” diyor; bu ancak Suriye’nin katkısıyla olur.
Ancak Türkiye’nin planı PKK’yı bitirmeye yönelik değil; “30 kilometrenin altına çekilin” diyorlar. 30 kilometre derinliğinde, 900 kilometre uzunluğunda bir güvenlik koridoru oluşturmak, “Ben Suriye’yi bitirmeyeceğim, orası fiilen bende kalacak” demektir. PKK’yı bitirmeye yönelik gerçek çözüm, Vatan Partisi’nin de savunduğu gibi, Suriye ile anlaşarak tüm terör örgütlerini temizlemektir. Bu sağlandığında, Türkiye’deki Suriyelilerin büyük bir kısmı vatanlarına dönecektir.
Suriye hükümeti iki aydır “Yarın gelin” diyor. Biz ise süreci anlayıp, Rusya ve İran ile konuşup, oraya turistik veya gösterişli bir seyahat değil, sorunu esaslı çözecek bir buluşma için gitmek istiyoruz. Hükümet, “güvenlik koridoru” stratejisinde ısrar ettiği için yapıcı bir tavır içinde değil. Yapıcı olmanın ölçüsü Suriye hükümetiyle beraber hareket etmektir. 30 kilometre aşağıya inmek, sınırın yerini değiştirmekten başka bir şey değildir; yine PKK ile burun burunasınız. Ayrıca 1 milyon Suriyeliyi Türkiye’den alıp o koridora yerleştirmek, Türkiye’den kaldırıp yine Türkiye’ye (fiilen kontrol ettiğiniz yere) götürmektir. Bu bir çözüm değildir.
Cumhurbaşkanımızın açıklamasında “Suriye halkına yapılacak en büyük iyilik, PKK’nın bölgeden sökülüp atılmasıdır” ifadesi vardı. “Sökülüp atılma” ile “bitirme” aynı şey değildir. Türk ordusu bütün Suriye’yi işgal ederek PKK’yı bitiremez; bu hem imkansızdır hem de orduyu yıpratır. Ancak Suriye, kendi ülkesindeki terörü bitirmek zorundadır. Cumhurbaşkanı, “Suriye’nin de meselesi kendi ülkesinde terörü bitirmektir” diyerek ilk defa doğruya yönelik bir ipucu verdi. Türkiye bir yandan 30 kilometrelik şerit stratejisinde ısrar ederken, bir yandan da Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı bitirmeye kapı aralıyor.
İran lideri Ayetullah Hamaney ise Erdoğan ile görüşmesinden sonra, “Türkiye ile terörle mücadele konusunda iş birliği yapacağız ancak harekat Suriye’nin ve bölgenin zararına, teröristlerin menfaatine olacaktır” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu, “Bizimle anlaşmadan harekat yaparsanız PKK güçlenir” demektir. Türkiye’nin yapacağı ise çok basittir: Suriye ile birlikte hareket edip bu işi bitirmek. Aksi takdirde, Türkiye hem Suriye cephesinde hem de Ege ve Doğu Akdeniz’de; Amerika, İsrail ve Yunanistan tarafından kurulmuş bir cepheyle karşı karşıya kalır. Zirvedeki ortak açıklamada ise Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve Amerikalıların Fırat’ın doğusunu terk etmesi gerektiğine vurgu yapılması, sürecin geleceği açısından kritiktir. Kendisi terörizmle mücadele hususunda bir sembol olmuştur. Bütün ülkeler terörizmle mücadelede çaba göstermektedir. Ancak bugün Suriye’deki mevcut endişeler, özellikle İdlib ve diğer bölgelerdeki terör kaynaklı sıkıntılar büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu sıkıntıyı gidermek için bütün ülkelerin iradesi ve azmi önemlidir; inanıyorum ki bu irade başarıya ulaşacaktır.
Suriye’nin mazlum halkına insani yardımların ulaştırılması ve halkın ekonomik sıkıntılarının giderilmesi büyük önem arz etmektedir. Ayrıca Suriye’nin egemenliğini ihlal edecek her türlü girişimden kaçınılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu toplantıda, Siyonist rejimin saldırıları kınanmış ve bu saldırıların bir an önce durdurulması gerektiği belirtilmiştir. Suriye halkına ve ordusuna yönelik her türlü saldırı, uluslararası hukukun ihlalidir.
Türkiye, İran ve Rusya’nın iş birliği Suriye’nin güvenliğini sağlamak adına hayati öneme sahiptir. Astana formatının bu yolda başarılı olduğuna ve devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu süreçte Rusya, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerin katkısı istikrarın tesisi için elzemdir. Ayrıca Suriyeli sığınmacıların ülkelerine gönüllü, güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönmelerini sağlamak temel hedeflerimizdendir. Bunun için gerekli altyapının oluşturulması gerekmektedir.
***
Astana formatındaki Suriye zirvesi çok verimli ve kapsamlı geçmiştir. Üç ülke de Suriye krizinin yalnızca siyasi ve diplomatik yöntemlerle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı ve Suriyeliler arası diyalog temelinde çözülebileceği hususunda hemfikirdir. Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı ve geleceği dışarıdan bir model dayatılmadan, bizzat Suriyeliler tarafından belirlenmelidir.
Astana formatında uzman düzeyindeki istişarelerin düzenli olarak sürdürülmesi, 19. toplantının yıl sonuna kadar yapılması ve dışişleri bakanları düzeyinde bir buluşmanın gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Anayasa Komitesi’nin çalışmalarına büyük önem veriyoruz; İran ve Türkiye olarak, BM Suriye Özel Temsilcisi ile koordineli şekilde bu süreci desteklemeye devam edeceğiz.
Suriye’de terör tehdidi son yıllarda düşüşe geçmiştir. Dış güçlerin, Suriye’deki terör unsurlarını kendi jeopolitik hedefleri için kullanmasına karşıyız. Fırat’ın doğusu dahil olmak üzere, Suriye’nin toprak bütünlüğü esastır ve yasa dışı yabancı askeri varlığa son verilmelidir. Ayrıca, İran ile yaptığımız ikili görüşmelerde stratejik iş birliğimizi güçlendirme, enerji ve ulaşım gibi alanlarda somut adımlar atma ve yerel para birimlerinin kullanımını yaygınlaştırma konusunda anlaştık.
***
Astana formatındaki yedinci zirvemizi icra ettik. Türkiye olarak DAEŞ, PKK, PYD ve YPG terör örgütleri arasında bir fark görmüyoruz; terörle mücadelemiz nerede ve kim tarafından desteklendiğine bakılmaksızın sürecektir. Milli güvenliğimize kasteden şer odaklarını Suriye’den söküp atmakta kararlıyız ve Rusya ile İran’dan bu konuda destek bekliyoruz.
Suriye’deki insani dramın sona erdirilmesi de hedeflerimizin merkezindedir. Kuzeyde briket evler inşa ederek Suriyeli kardeşlerimizin huzurlu bir şekilde geri dönüşlerini temin etmeye çalışıyoruz. Bugüne kadar terörden arındırdığımız bölgelere 500 binden fazla Suriyeli geri dönmüştür. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin insani yardım mekanizmasının uzatılmasını da memnuniyetle karşılıyoruz. 2254 sayılı karar temelinde, ihtilafın çözümü için kararlılığımızı sürdüreceğiz. Bir sonraki zirveyi Rusya’da gerçekleştireceğiz. Rusya ve İran, Suriye konusundaki çalışmalarda pek gayretli görünmüyor. Rejim uzlaşmaz bir tutum sergiliyor. Türkiye, mülteci konusundaki hassasiyetini dile getirirken “sığınmacı” kavramını tercih ediyor; zira mülteci hukuken himaye altında olanlar için kullanılırken, sığınmacı henüz mülteci statüsünü elde etmemiş kişiler için kullanılıyor. Cumhurbaşkanımız, sığınmacıların briket evlere yerleştirilmesinden bahsederek, İdlib konusunda taahhütlerin tam yerine getirilmediğine işaret etti. Sığınmacıların vatanlarına gönüllü, güvenli ve onurlu bir şekilde dönmeleri için Suriye ile el birliğiyle şartların oluşturulması gerektiği vurgulandı. Bu bir çağrı mı, yoksa Suriye’nin katılımına bir onay mı? Türkiye burada bir tereddüt yaşıyor, bir kapıyı aralıyor gibi görünse de “rejim” söylemini tamamen terk etmiyor.
Bu zirve sonrası, Türkiye’nin olası operasyonuna Rusya ve İran’ın direnç gösterdiğini, daha doğrusu askeri harekata sıcak bakmadıklarını söyleyebiliriz. Ancak püf nokta şu: Önümüze Suriye ile anlaşmamızı salık veren gerçekçi bir öneri geliyor ama Türkiye hükümeti olarak buna “evet” demiyoruz. Vatan Partisi olarak bu yanlışı hiçbir zaman paylaşmayız. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Cumhurbaşkanımızın durumu değerlendirdiğini düşünüyorum.
Türkiye bir askeri harekata başlarsa ve Rusya ile İran buna sıcak bakmazsa, hava sahası sorunlarının ötesinde daha büyük riskler doğabilir. Ege ve Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail-Yunanistan ortaklığının Türkiye’ye karşı başlattığı bir hareket var. Yunanistan’ı tüm gücüyle üzerimize saldıkları bir senaryoda, Türkiye çift cepheli bir savaşla karşı karşıya kalabilir. Bu açıdan Suriye, Rusya ve İran ile iş birliği hayati önem taşıyor. Suriye ile iş birliği dendiğinde sadece askeri kapasite değil; Rusya ve İran’ın kuvvetlerini de hesaba katan stratejik bir bütünlükten bahsediyoruz.
Ayrıca Amerika’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı devirme hedefini unutmamak lazım. Askeri bir harekatta başarısızlık veya ikinci bir cephenin açılması, Amerika’nın bu hedefine fırsat verebilir. Ancak askeri harekat Rusya, İran ve Suriye ile anlaşarak yapılırsa ikinci cephe açılmaz. Rusya’nın Türkiye’ye yönelik doğrudan bir askeri müdahalesi olmaz ancak hava sahasının kullanımı konusunda zorluklar yaşanabilir. Rusya, İran’a kıyasla daha ortada ve ılımlı bir tavır içindeyken, İran Suriye ile doğrudan anlaşma konusunda daha aktif bir çizgi izliyor.
Erdoğan’ın Putin’e “dostum”, Reisi’ye “kardeşim” diye hitap etmesi ideolojik bir ayrım gibi algılanıyor; oysa diplomatik açıdan bu tür ayrımlara gerek yok. Aynı şekilde medyamızdaki Rusya ve İran karşıtı söylemler ile Cumhurbaşkanı’nın ayakta bekletildiği gibi görüntülerin servis edilmesi, basının düştüğü hafifliği göstermektedir. Bu bir çıkmazdır. Türkiye, Rusya ve İran’ın olurunu almadan başarılı olamaz. Kürdistan planlarını nasıl İran, Irak ve Rusya ile birlikte önlediysek, Karabağ’ı da yine bu iş birliğiyle kurtardık. Bu, Batı Asya’daki barışın modelidir.
Türkiye, Rusya ve İran’ı uzaklaştırarak veya Suriye’nin karşı duracağı bir zemine sürüklenerek hareket edemez. İsveç ve Finlandiya konusunda Türkiye’nin takındığı tavır, Rusya ve İran nezdinde güvensizlik yaratmış olabilir; ancak Türkiye’nin elindeki veto kozunu koruması bu süreci dondurabilir. Suudi Arabistan’ın Amerika’ya tavır aldığı, Suriye ile ilişkilerini onardığı bu süreçte, Türkiye tarihi bir fırsat yakalamıştır. Anahtar, Suriye ile iş birliğidir. Türkiye hükümetinin mevcut Suriye ve Ukrayna politikalarını değiştirmesi kritik önemdedir; aksi halde ciddi bedeller ödenir. Cumhurbaşkanı’nın kendi durumunu korumasının ötesinde, Türkiye’nin güvenliği her şeyden önce gelir. Evet, 16 maddeden oluşan dört sayfalık ayrıntılı bir ortak bildiri yayımlandı. Bu ayrıntı, birçok konuda üç ülkenin birlikte hareket edeceğine dair umut veren olumlu bir gelişmedir. Bence bildirinin en önemli kısımları üçüncü ve dördüncü maddelerdir.
Üçüncü maddede terörün her biçimine vurgu yapılıyor. Türkiye’nin terör örgütlerini tek tek sayarak işaret etmesi, Rusya’nın ise “bütün terör örgütleri” diyerek ortak bir tavır yansıtması önemlidir. Türkiye, PKK, PYD ve YPG gibi isimlerin zikredilmesini istemiş; diğer taraflar da “farklı isimler” diyerek bunu üstü kapalı bir şekilde kabul etmişlerdir.
Dördüncü madde de üçüncü maddeyle bağlantılı olarak büyük önem taşıyor. Burada öz yönetime ve terörle mücadele adı altındaki ayrılıkçı gündemlere karşı net bir tavır alınıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin DAEŞ bahanesiyle ayrılıkçı grupları desteklemesi mahkûm ediliyor. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında vurguladığı “taşeron terör örgütlerini kullanma” konusunun bildiriye girmesi, Türkiye’nin ısrarıyla kabul edilen bir madde olduğunu gösteriyor.
Sekizinci maddede ise ülkenin parçalanmasına yol açabilecek ayrılıkçı önlemlerin reddedildiği belirtiliyor. 12. maddede de İsrail’e karşı bir tavır söz konusu; Türkiye, Rusya ve İran, Suriye’nin Golan topraklarının işgalini reddeden Birleşmiş Milletler kararına gönderme yaparak İsrail’in bölgedeki varlığına dair ortak bir duruş sergiliyor.
Özetle, Türkiye’nin askeri harekatıyla ilgili doğrudan bir madde yok çünkü bu konuda bir mutabakat sağlanmış değil. Türkiye harekatı savunurken, İran ve Rusya farklı bir denge gözetiyor. Bundan sonraki süreçte Türkiye, “Ya bunlar beni desteklemeye mecbur” diyerek bir hamle yapabilir ancak İran ve Rusya’nın buna vereceği yanıt belirsizliğini koruyor. Ayrıca Türkiye’nin, Ege ve Akdeniz’de arkasında ABD ve İsrail’in olduğu bir Yunanistan tehdidiyle de karşı karşıya olduğunu hesaba katması gerekiyor.
Türkiye’nin önünde maceralara gerek duymayacağı bir yol var: Suriye ile iş birliği yapmak. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için oradaki terör unsurlarını temizleme konusunda Suriye ile masaya oturmalı. Eğer Suriye yanaşmazsa, o zaman Rusya ve İran’a dönüp “Ben iş birliği için elimden geleni yaptım” diyebilir. Böylece Türkiye yalnız kalmaz ve Amerika’nın Türkiye’yi kaosa sürükleme planları boşa düşer.
Siyasi sürece bakacak olursak, 10 ay sonra bir seçim var ancak Saros Araştırma Şirketi’nin son verileri sistemin nasıl eridiğini gösteriyor. “Türkiye’nin sorunlarını hangi parti çözer?” sorusuna “Hiçbiri” diyenlerin oranı Mayıs ayında yüzde 34,7 iken, Temmuz ayında yüzde 46’ya çıkmış durumda. Hem Cumhur İttifakı hem de Biden İttifakı oy kaybediyor. Bu durum, seçmenin mevcut siyasi düzene olan güvenini yitirdiğini ve devrimci bir arayışa girdiğini gösteriyor. Türkiye çok hızlı bir değişim sürecinden geçiyor ve bu kitle, Vatan Partisi’nin potansiyel seçmenidir. İstanbul Üniversitesi’nden genç arkadaşlar, “Peki dedim, Türkiye’de bu %46’ya çıktı ‘hiçbiri’ diyen; Türkiye’de sistemin dışında hangi parti var?” dedim. “Vatan Partisi var” dediler. Bunlar Vatan Partili gençler değil. “Peki başka bir parti var mı?” diye sordum. Düşündüler, taşındılar, “Başka bir parti yok” dediler. Bakın, bugün sistemin dışında devrimci bir parti kim var diye sorun Türkiye’de; Vatan Partisi dışında hiç kimse ikinci bir partiyi saymıyor, saymaz da. Böyle ıvır zıvır küçük grupları zaten kimse hesaba katmıyor. Onun için bu tablo, Türkiye’nin nereye gittiğini; bir devrim sürecine girdiğini, devrim etkenlerinin ve Türkiye’nin köklü bir çözüm olan “Üretim Devrimi”ne doğru gittiğini gösteren çok önemli bir veri. Yani bir sene sonra, altı ay sonra çok haklı çıkacağımız gözüküyor.
Sizin potansiyeliniz %46’ya mı yükselmiş olur? Hayır, batan %46 değil. Vatan Partisi’nin potansiyeli %100. Biz %100’lük Türk milleti içinden insan, oy, kadro ve üye kazanıyoruz. Ancak özellikle %46’sı Vatan Partisi’nin programına hazır vaziyette. Neden hazır vaziyette? Ne Biden İttifakı diyorlar ne Cumhur İttifakı diyorlar; bu “hiçbiri” diyen kesim büyüyor. Eskiden kararsızlar erirdi, bu kararsız değil; burada bir kararlılık var, sistemden hiçbir beklentisi yok. Bunu “Üretim Devrimi Kurultayları”nda da gördük. Polatlı’sından, Atatürk’ün Mardin’ine, Diyarbakır’ına, Trakya’sına, Antalya’sından Balıkesir’ine, Trabzon’undan Ordusu’na kadar her gittiğimiz yerde “Bu sistem bitmiştir” feryatlarıyla karşılaştık. Şimdi onun daha da yükseldiğini görüyoruz; ekonomik çıkmazlar, çözümsüzlükler, dış tehditler… Hepsi bir arada.
Şimdi o mukayeseli, karşılaştırmalı tabloya gelelim. AK Parti iktidar partisi, ekonomik zorluklar nedeniyle eriyor; ama Biden İttifakı daha hızlı eriyor. Cumhur İttifakı’ndaki erime %7,2 iken, Biden İttifakı’ndaki erime %9,7. Muhalefetlik taslıyorlar değil mi bu “Bidencılar”? Onların büyümesi lazım, hayır, onlar daha hızlı eriyor. İYİ Parti bir ara oy topladı, yükseldi ama şimdi oyları nereye düştü? Verilere bakarsak %5,5’a düşmüş. Yani %7 barajının bile altına düşmüş. Birisi “İYİ Parti’ye oy verir misiniz?” diye sorsa belki %7 çıkacak; ama “İYİ Parti çözer” diyenler, İYİ Parti’nin sağlam oyu değil mi? Demek ki sağlam oy %5,5’a düşmüş. HDP’nin oyu da %3,6’ya gerilemiş. Biz “HDP oyları düşüyor” diyorduk, işte Saros şirketinin yaptığı bu anket hakikaten gerçekçi bir anket.
Bu, AK Parti’ye de sunulan bir anket. Bakın, AK Parti’ye sunulan bir anket olmasına rağmen Cumhur İttifakı’nın oyları %7 düşüyor; yani AK Parti’nin hoşuna giden bir anket çıkmıyor. Eğer “parayı veren anket rakamlarını belirler” mantığıyla baksaydık bu tablo çıkmazdı. Demek ki bu sağlıklı ve gerçekçi bir anket. Son seçimde AK Parti’ye oy vermiş seçmen ve CHP’deki erime, belki AK Parti kadar değil ama orada da %40 civarında bir erime var. MHP’de de benzer rakamlar mevcut. HDP ve İYİ Parti’yi söyleyeyim; HDP’ye oy vermiş seçmenin %47,1’i, İYİ Parti’nin ise üçte biri “Hiçbiri” diyor.
İYİ Parti bir dönem AK Parti ve MHP’den ayrılan bir kesimi topladı ama şimdi onları kaybetmeye başladı ve son seçimin altına düştü. İYİ Parti ile ilgili önemli iddialar var; anket şirketlerine para vererek oylarını kademeli olarak artırması üzerine anlaştıklarına yönelik. Ben bunu çok iyi biliyorum, geçmiş dönemde isim vermem doğru olmaz ama bazı anket şirketleri “Parayı verin, size uygun anketler çıkartalım” diyorlar. Bir partiyi geçen seçimde %9,5 gösterip ikinci anket yapılmayınca o parti %1,5’a, üçüncü ankette sıfıra düştü. İYİ Parti’nin bu kadar parlatılmasının sebebi; Gladio’nun partisi olmasıydı. Amerika’nın doğrudan yönettiği, parmaklarıyla tepesini idare ettiği bir partiydi. Operasyonla MHP’den koparıldığı için Amerika’nın kumandasına en teslim olan partiydi, o bakımdan parlatıldı. Ama devri geçti.
Amerika şimdi yeni çareler düşünecek. Bu tablo, Amerika’yı seçim dışı çözümlere de yönlendirebilir. Ancak 15-16 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis içindeki Amerika temizlendiği için darbe şansını da kaybetti. Amerika’nın tek seçeneği dış tehdit kalmıştı. Ya o seçeneği kullanacak ya da Türkiye’nin bağımsızlaşması, devrimcileşmesi ve “Üretim Devrimi” ile Atlantik sisteminden kopmasına boyun eğecek.
%46’lık yurttaşın talebi “Bu sistem bitmiştir, sistem dışı çözüm istiyorum” demektir. Biz ona “Üretim Devrimi” diyoruz. “Hiçbiri” diyen karamsar değil, bir arayış içine giriyor, sisteme restini çekiyor. İYİ Parti’nin para vererek anket şirketlerinde kademeli artış yaptığı iddiası ortada. Optimal Araştırma Şirketi sahibi Hilmi Daşdemir de bir anket yayınladı; diğer anket şirketlerine res çekti, “En fazla %9,8 İYİ Parti’nin oyu, üstüne çıkmaz” dedi. Ayrıca bir de Mavera diye bir anket yayınlandı, orada Yeniden Refah Partisi’ni %16,3 gösteriyorlar. Ne oldu? 3-5 bin lira vermişlerdir. Bir bu anket şirketlerindeki güvensizlik, ikincisi ise Vatan Partisi neden yok anketlerde? Biz sürece güveniyoruz, Vatan Partisi’nin büyüyeceğini, iktidara doğru ilerleyeceğini çok net görüyoruz.
MHP’de “MHP çözer” diyenler %0,6. Bunu AK Parti’nin çok iyi değerlendirmesi lazım. AK Parti’ye tamamen teslim olan bir Cumhur İttifakı ortaklığı, MHP’ye de yaramıyor. Bu Vatan Partisi için de bir ders. Bize “Siz de Cumhur İttifakı’na girin” diyorlar. Girip MHP gibi mi olalım? Teslimiyet vaziyetinde girerseniz sonuç bu olur. Ama “Programı gel beraber yapalım, Suriye’de şu doğru politikayı alalım, Ukrayna’da beraber olalım ve hızla üretim devrimi programına başlayalım” denirse orada beraberlik olur. AK Parti’nin kuyrukçusu şeklinde katılmak AK Parti’ye de zararlı çünkü ortak eriyor. Eskiden MHP oyları azaldığında AK Parti artardı, şimdi öyle bir trafik yok. İkisi de eriyor ve birbirlerine gitmiyorlar, oylar “Hiçbiri”ne gidiyor.
Bugün yayınlanan MAK Araştırma şirketinin anketinde İsveç ve Finlandiya’nın teröristleri iade edeceğine inananlar %18; 15 Temmuz’un arkasında NATO yok diyenler %19; terörle mücadelede ABD ve NATO’ya güvenenler %14. Bu rakamlar Türkiye’deki Atlantikçi kuvvetin %20’nin altında olduğunu ortaya koyuyor. Amerika kaybediyor, işte kaybettiği belli. Bu %18, AK Parti’nin aldatabildiği kitle; kendi tabanını bile artık aldatamıyor. Bu sonuçlar, her iki ittifaktaki düşüşün de sebebini gösteriyor: İkisi de NATO’ya karşı net bir tavır almıyor. Türk milleti sisteme, NATO’ya ve Amerika’ya tavır almaya başladı. Türkiye, Atlantik karşıtı bir devrim sürecine girdi. Önümüzdeki süreçte NATO’ya hayır diyen, üretim devrimini savunan program büyüyecek.
Parti faaliyetlerimiz de yoğun. 24 Temmuz 2022 Pazar günü saat 10.00’da Beylikdüzü Öğretmenevi’nde apartman görevlileriyle bir buluşmamız var. Ulusal Kanal’dan canlı yayınlayacağız. Ayrıca Vatan Partisi’nin bir “NATO’ya Hayır” kampanyası var. Bu rakamlar toplumun talebini doğrudan dile getiriyor. İmza kampanyası için internet sitesi kurduk. “Güveniyorum” diyen %14’ü dahi ikna ederek herkesi imza vermeye davet ediyoruz. Bizim yüz yüze geldiğimiz halk, Türk milletinin tamamı olmuyor. Çarşılarda, meydanlarda masalar açıyoruz. “Hiçbiri” diyen kesim sisteme başkaldırıyor. Bu oran iki ay içerisinde %34’ten %46’ya çıktı. Eğilim bu, artış devam edecek. Bir daha değerlendirelim; 15 gün sonra o şirket anketi ne zaman yapacak bilmiyoruz. Ancak önümüzdeki anketlerde konuşacağımız konu, “hiçbiri” diyen kitlenin %55, %60 seviyelerine çıkması olacaktır. Bazen bize şöyle sorular geliyor: “Hem ankete parayı veren düdüğü çalar diyorsunuz hem de anket verileri üzerinden strateji çiziyorsunuz.” Fakat bu anketler parayı verenlerin lehine çıkmıyor. Bu anketleri Vatan Partisi yaptırmıyor; AK Parti yaptırıyor ve sonuçlar AK Parti’nin aleyhine çıkıyor. NATO yanlıları yaptırıyor ama NATO karşıtı veriler çıkıyor. Belki AK Parti’ye %2-3 oranında bir torpil yapılıyor olabilir, onu bilemiyoruz; ancak mevcut tablo bile AK Parti’nin çok aleyhine. Cumhur İttifakı’nın 2 ayda %11,2 oranında bir düşüş yaşadığı görülüyor.
Aynı çalışmada “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı başarılı buluyor musunuz?” sorusuna %34 “başarılı” yanıtı verilirken, “Hükümeti başarılı buluyor musunuz?” sorusuna %26,9 yanıtı veriliyor. AK Parti saflarında “Reis seçimi alır ama halk mecliste AK Parti’ye oy vermez” şeklinde bir efsane vardı, bu efsane de çökmüştür. Hükümetin başında da Tayyip Erdoğan olduğuna göre, 34 ile 27 arasında bir düşüş eğilimi olduğu netleşiyor. Ayrıca AK Parti seçmeni içerisinde hükümetin politikalarını beğenmeyenlerin oranı da oldukça yüksek; Cumhurbaşkanına %60 küsur destek varken, parti içinde beğenmeyenler %30 civarında.
Peki, iki ayda neden bu hızlı düşüş yaşandı? Finlandiya süreci gibi “zafer” denilen olaylar yaşandı ama halk ikna olmadı. Ekonomik ilişkilerdeki sıkıntılar ve zaman geçtikçe halkın sisteme olan umudunun kaybolması etkili oldu. Bir şeylerin çözülmediğini gören halk, “Bu sistemde iş yok” demeye başladı. Üretim kurultaylarımızda sıklıkla dile getirdiğimiz “Böyle gitmez” fikri artık %46 seviyelerine çıktı. 34-35’lerden 46’ya çıkan bu “istemezlik” oranı çok önemli ve hızlı bir yükselişi işaret ediyor.
Kış yaklaşırken Türkiye ve dünya daha zor şartlara giriyor. Avrupa sallanıyor; İngiliz hükümeti devriliyor, Almanya’da Scholz’un istifa edeceği konuşuluyor. Bu durum, Rusya ile yaşanan savaş hali ve Amerika’nın Avrupa’yı kışkırtması neticesinde, Türkiye’de de NATO ve AB karşıtı dalgaların yükseleceği anlamına gelir. Avrupa’da enerji fiyatları ve Rusya ile kopan bağlar nedeniyle büyük bir endişe hakim. Halk “bu kış donacağız” korkusuyla Rusya ile iş birliği istiyor. Vatan Partisi olarak Ankara’da, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarına odaklandığımız gibi, halkın sorunlarına çözüm üreten örnekleri çoğaltıyoruz. Sistemden umudu kesen halk için artık tek adres Vatan Partisi. Çünkü NATO’ya karşı olan, Amerikan emperyalizmine direnen ve üretim devrimini savunan başka bir parti yok.
***
Ümit Özdağ tarafından ortaya atılan “iç savaş” tezine gelince; Özdağ, iç savaşın Afgan ve Suriyeli sığınmacılarla çıkacağını iddia ediyor. Biz sabahtan beri Amerika ve İsrail tehditlerinden bahsediyoruz, o ise birden arkasını Amerika’ya dönüp düşman olarak misafirlerimizi gösteriyor. Türkiye’de iç savaş çıkma ihtimali %0’dır. İç savaş iki ordu arasında olur, çetelerle iç savaş çıkmaz. ABD’nin Türk ordusu içindeki gücü temizlendiği için 12 Eylül veya 15 Temmuz’daki gibi bir iç savaş ihtimali artık kalmadı. Bu söylemler, Amerika’yı gizleyerek halkı Afgan ve Suriyelilere yönlendiren, Amerika’nın kaos planlarına hizmet eden bir siyasi intihardır.
HDP’li isimlerin PKK ile aralarına mesafe koyduğuna dair açıklamaları ise tamamen HDP’yi kapatılmaktan kurtarma çabası ve oy kaybını durdurma gayretidir. HDP, PKK’nın aleti olduğu için batı illerindeki Türk seçmenini kaybediyor. Bu “bağ reddetme” kararı bir merkezden verilmiş bir akıldır. CHP de bu söylemi kullanarak “Bakın, bunlar masum çocuklar” diyerek HDP’yi aklama çabasına girmiştir. Anayasa Mahkemesi’ne gelince; iddianame çok güçlü delillerle dolu. Mahkeme başkanının süreci uzatma ve erteletme çabaları bir hakime yakışmamaktadır; kendisi istifa etmelidir.
İstanbul Sözleşmesi konusuna gelince; biz başından beri karşı çıktık ve sonuçta Türkiye bu sözleşmeden ayrıldı, bu olumlu bir adımdır. Meclis kararıyla katılım sağlandığı için meclis kararıyla ayrılmak daha şık olurdu ama Cumhurbaşkanlığı kararıyla da olsa bu çürümeden kurtulduk. Kılıçdaroğlu’nun “24 saatte geri döneceğiz” demesi, LGBT ve cinsiyetsizlik dayatmalarına ne kadar angaje olduklarının göstergesidir. Türkiye bu çürümenin ortağı olanlara prim vermeyecektir. Hukuken bu konu bitmiştir ancak kültürel dayatmalarla mücadele etmeye devam edeceğiz. Doğrudan doğruya devlet eliyle olan dayatmalar… Yani Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden ayrıldı ama Türk devletinin içinde hâlâ buna karşı bir direnç var. Türk devletinin içinde böyle bir yapı var; çürümeden yana bir grup, çürümeden yana bir hizip mevcut. Bu durum millî eğitim politikalarına, Millî Eğitim Bakanlığı’nın uygulamalarına ve toplumdaki çeşitli cereyanlara yansıyor.
Bu konuyu da bitirelim efendim. Gündemimizin aslında sonuna gelmiş olduk ama bazı duyurularımız ve anmalarımız olacak. Partimizin bazı üyelerini kaybettik, bu hafta üzücü vefat haberleri aldık. Trabzon İl Disiplin Kurulu Başkanımız Cengiz Başdımar abimizi kaybettik. Cengiz Başdımar, partimizin çok uzun yıllardan beri üyesiydi, çeşitli yöneticiliklerde bulundu. Bilimsel sosyalist hareketin Türkiye’deki çok değerli, teorik bakımdan birikimli bir ismiydi.
Erkan Ildız da çok kıymetli bir arkadaşımızdı, 50 seneden uzun bir süredir partimizin üyesiydi. Arkeolojiyle, tarihle çok büyük ilgisi vardı; eserleri ve kitapları vardı. Onu da saygıyla anıyoruz. Eşi Hatice Ildız’a buradan başsağlığı diliyoruz.
Haydar Evin ise eski Siirt İl Başkanımızdı. Maalesef bir trafik kazasında, bir elektrik şirketinin aracı arkadaşımıza çarptı. Haydar arkadaşımız tam bir Anadolu yiğidiydi; ulusal ve aydınlık değerlerin temsilciliğini yapıyordu. Kazadan sonra uzun süre direndi ama maalesef kendisini kaybettik. Her üçü de Türkiye için çok büyük kayıplar. Partimizde böyle çok değerli insanlar var; bazılarını kamuoyu vefatından sonra tanımış oluyor. Partimizin bütün kadroları, geride kalan dönemde yedi ateşten geçmiş kadrolardır. Bu insanların hayatlarını anlatsak, özeti şudur: Büyük sınavlar vermiş, o sınavlardan onuruyla çıkmış, Türkiye’nin hem kültürel ve ideolojik birikimiyle hem de ahlaki sağlamlığıyla seçkin önder kadrolarıdır.
Evet, kitap ve müzik önerilerimize geçelim. Kitap olarak Tahran Zirvesi’ne uygun bir eser seçelim dedik: İranlıların meşhur şairi Firdevsi’nin Şahnamesi. Firdevsi, dünyanın en büyük şairlerinden biridir. Almanların büyük filozofu ve aydınlanmacısı Goethe, “Biz o Firdevsi’nin eline su dökemeyiz” der. Şahname sadece büyük bir şiir eseri değil, aynı zamanda bir devlet teorisi kitabıdır. Bizim Kutadgu Bilig ile aynı döneme, yani 11. yüzyıla tarihlenir. Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’ine “Türklerin Şahnamesi” denir; o da bir devlet teorisi kitabıdır ve manzumdur. Şahname çok uzun olsa da parça parça hikâyelerden oluştuğu için bir solukta okumak şart değildir. Benim hayatımda en büyük zevkle okuduğum kitaplardan biridir.
Müzik olarak da yine İran’dan bir önerimiz var. Ali Rıza Gurbani ile Alim Kasımov’un seslendirdiği eserleri seçtik. Alim Kasımov Türkçe, Ali Rıza Gurbani ise Farsça söylüyor. Bu Fars-Türk-İran kardeşliğinin bir nişanesi olarak bu hafta onların “Çera Çera” adlı parçasını seçtik.
Efendim, teşekkür ederim. “Çera Çera”yı dinleyelim hep beraber. Ağzınıza sağlık. Değerli izleyenler, sizlere de teşekkür ederiz; sabırla dinlediniz. Sabrınıza binaen biz de böyle bir armağanla geceyi noktalayalım. Hoşça kalın efendim.

