Çıkış Yolu • 10.08.2021

Çıkış Yolu • 10.08.2021

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Günlerden Salı, çıkış yolu günündeyiz. Yine önemli konu başlıklarıyla karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek gündemde merak ettiğiniz konu başlıklarını yorumlayacak, bizler soracağız.

Stüdyomuzda Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel var. Merhabalar, hoş geldiniz. Sayın Doğu Perinçek de Skype üzerinden yayınımıza katılıyor. Efendim, sizler de hoş geldiniz, merhabalar diyelim.

**Sunucu:** Merhabalar, hoş bulduk. Tabii sıcak gündem orman yangınları. İzleyicilerimiz de bunun siyasi sonuçlarını ve ortaya çıkan bütün başlıkları sizin değerlendirmenizi merakla bekliyordur. Dolayısıyla ben diğer konu başlıklarını saymadan önce bununla başlayalım isterim. Efendim, büyük oranda yangınlar söndürüldü; bugün Muğla’da hemen hemen bir noktada yangın devam ediyor. Bodrum’da bir yangın çıktı ve kontrol altına alındığı bilgisi geldi. Yine İstanbul’da bir noktada yangın vardı, o da kontrol altına alındı. Tabii kontrol altına alındı diyoruz ama bir yandan da yeni noktalarda yangınlar çıkmaya devam ediyor. Siz bu süreci nasıl görüyorsunuz? Bu yangınlar çıkıyor mu, çıkarılıyor mu? Nasıl değerlendirirsiniz?

**Doğu Perinçek:** Merhabalar, değerli Ulusal Kanal izleyicilerini de sevgiyle, saygıyla buradan selamlıyorum. Şimdi bakın, en son çok dikkatimi çekti; Bodrum Gümüşlük’te yangın çıkıyor, İstanbul Sarıyer ormanlarında, Sarıyer sırtlarında yangın çıkıyor. Bunlara “mangal devrildi”, “ızmarit atıldı” deniliyor ama çok açık ve belli bir şekilde bunun kundaklama olduğu ortada. Zaten dünya tarihinde görülmemiş bir olay.

Ayrıca bugün Aydınlık’ta Utku Reyhan’ın çok önemli bir araştırma yazısı vardı; ben o yazıdan çok yararlandım. Biz kendimizi hor görmeyelim. Türkiye’nin diğer Akdeniz ülkeleriyle; İspanya’yla, İtalya’yla, Yunanistan’la, Fransa’yla karşılaştırmaları vardı. Türkiye’nin başarısı çok üst düzeyde. Yani Akdeniz ülkeleri arasında yangın konusunda en başarılı ülke, en az yangın olan ülke Türkiye. Arada neredeyse 7-8 kat fark var. Türkiye’nin her yıl kaybettiği hektar veya dönüm arazisiyle İspanya’nın, İtalya’nın, Fransa’nın, Yunanistan’ın kaybettiği ormanlar arasında çok büyük fark var. Türkiye, ormanlarını Akdeniz ülkeleri arasında çok daha iyi koruyor. Bu çok önemli. O hektar rakamları beni şaşırttı doğrusu; bunlar Türk kurumunun değil, Avrupa Birliği’nin tespitleri. İlker arkadaşımız konuşmamdan sonra bu konuda izleyicilerimizi aydınlatırsa, rakamları da verirse çok iyi olur. Türkiye, ormanlarını koruma konusunda bizi de hayrete düşüren derecede başarılı rakamlara sahip.

Ve bu Türkiye’de birdenbire rekor kıran orman yangınları oluyor peş peşe. Seçilmiş yangınlar diyelim, seçilmiş hedeflere atılan kibritler, çakılan çakmaklar… Seçilmiş hedefler de Türkiye’nin verimli tarım arazileriyle ve aynı zamanda turizmine en büyük kazançları sağlayan bölgeleriyle örtüşüyor. Bu çok önemli; yani bu durum, Türkiye’ye yönelik bu kundaklamanın hedefini de açıklamış oluyor: Türkiye turizmini, Türkiye’nin verimli tarımını çökertmek, ağır darbeler indirmek. Böyle bir amaç taşındığı apaçık ortaya çıktı.

Şimdi tam Türkiye başarı kazanmış, 200 küsur yerdeki yangını söndürmüşken; birdenbire Bodrum Gümüşlük, İstanbul Sarıyer, Malatya Hekimhan gibi yerlerde yeni yangınlar çıkıyor. Çok ilginç. Bunun bir kundaklama olduğu konusunda sanıyorum iyice netleşmiş durumdayız. Bunu Türk devleti ve hükümeti de saptadı, bunu burada belirteyim. Kundaklama olduğu saptanmış durumda.

Tabii “Kim kundaklıyor?” diye bir soru var Türkiye’nin önünde. Hükümet bu soruya cevap vermek istemiyor. Ben hükümeti burada haklı görmüyorum, doğru görmüyorum. Şöyle izah ediliyor: “Efendim, bu kundaklama olduğu, teröristler tarafından yapıldığı saptanırsa turistler gelmez, anlaşmalar iptal edilir” gibi bazı gerekçeler ifade ediliyor. Ama bence hiçbir gerekçe, yangının sebepleri konusunda bilinçli olmak kadar önemli değildir. Türkiye ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya; sebebini bilecek. Devrilen mangaldan mı, atılan ızmaritten mi, oradan oraya uçan kozalaktan mı bu yangınlar yayılıyor? Yoksa belli merkezlerden yönlendirilen kundakçılar tarafından mı yakılıyor? Ormanlarımız, köylerimiz yakılıyor, hayvanlarımız telef oluyor, insanlarımızı bu yangınlara kurban veriyoruz. Bu soru çok önemli. Çünkü bunu yalnız devletin istihbarat güçlerinin, hükümetin bilmesi olayı çözmez; bütün milletin, halkın karşıdaki tehdidi iyi bilmesi lazım. Çünkü bu tehdit burada bitmeyecek.

İlk başta biz teşhisi koymuştuk: “Biden yangınları” dedik. Bu tamamen PKK terör örgütü tarafından ve FETÖ terör örgütü tarafından kundaklanmakta ve propagandası yapılmaktadır. Belki kundakçılıkta PKK-FETÖ’nün önceliği olabilir ama arkasından yürütülen bozguncu kampanyalarda FETÖ, PKK’dan çok daha etkin bir güç olarak devreye giriyor. Bu olayların arkasında ABD’nin olduğu zaten Amerika tarafından çok önceden açıklanmış, ilan edilmiş, itiraf edilmiştir; “Tayyip Erdoğan hükümetini devireceğim” dediler. Ekonomiden girmeleri bekleniyordu ve hepimiz finansal birtakım tertiplerle, dış ödemeler açığı nedeniyle Amerika’nın ekonomik araçlar kullanarak operasyon yapmasını bekliyorduk. Fakat birdenbire karşımıza yeni tipte bir savaş yöntemi çıktı; ormanları yakarak yapılan bir ekonomik operasyon.

Bakın, Vietnam Savaşı’nda da Amerika Birleşik Devletleri gerillaların saklandığı ormanları yaktı. O, savaşın içinde kullanılan bir yöntemdi; gerillalar ormanlarda barınamasın diye. Ama buradaki, insanlık tarihinin tanımadığı yeni bir savaş türü: Ormanları yakarak bir ülkeyi çökertmek. Amerika birçok tatbikat yapıyor; meşhur 2002’deki “Millennium Challenge” tatbikatı ile Türkiye’yi 96 saatte işgal etme senaryoları, Doğu Akdeniz üzerinden başlayan kurgular… Ama hiçbirimizin aklına ülkenin ekonomisini, turizmini ve verimli tarımını orman yakarak tahrip etme senaryosu gelmiyordu.

Bodrum’daki, Sarıyer’deki, Hekimhan’daki yeni yangınlar bunun bir tertip olduğunu, kundakçılık olduğunu gösteriyor. Bu kundakçılığın da dostları, koruyucuları ve yardakçıları var. Kundaklama ile birlikte başlatılan “Help Turkey” gibi kampanyalar, işin kapsamını ve Batı basınının olaya bakışını ortaya koyuyor. Bunlar, Atlantik sisteminin başında olan ABD’nin, Türkiye’yi doğrudan hedef alan yeni tipte bir savaşıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Şimdi bu tür olaylar karşısında öncülerle artçılar farklıdır. Hatırlayacaksınız, 15-16 Temmuz 2016’dan bu yana 5 yıl geçti. O zaman da Vatan Partisi olarak biz bu FETÖ darbesinin arkasında Amerika olduğunu, bunun bir Gladio darbesi olduğunu söylemiştik. Orada da Amerika’nın üstü örtüldü; hükümet hiç söylemek istemedi. Zamanla üstü örtülemeyecek hale gelince mecburen bazı söylemleri oldu ama AK Parti hükümeti, bu darbenin arkasında ABD olduğunu Türk milletine çatır çatır açıklamadı. Bunlar önemli zaaflar. Çünkü savaşlar milletin bilinciyle kazanılabilir. Topyekûn savaş artık sadece cephede savaşan ordularla değil; milletin ekonomik gücü, kültürel gücü, ideolojisi, morali, bütün boyutlarıyla milli güç dediğimiz olayla kazanılır. Hükümetin görevi milleti seferber etmektir.

Şunu biliyorum; bunun kundaklama olduğunu hükümet tespit etmiş durumda. Bunun arkasında Amerika olduğunu kendi aralarında itiraf ediyorlar mı bilmiyorum ama bunu görmek bir hükümetin görevidir. Hem de Amerika’nın “yıkmakla tehdit ettiği” bir hükümet, Amerika’nın bunları tertiplediğini anlamak ve bilmek zorundadır ki gerekli önlemleri alabilelim. Önümüzde başka neler gelecek? Bakın bence en önemlisi bu.

Hatırlayacaksınız, ABD’nin Biden harekâtlarının hangi cephelerden geleceği konusunda iki öngörümüz vardı: Biri ekonomi, ikincisi Doğu Akdeniz’di. Doğu Akdeniz’den zaten ufak ufak peşreve başlamışlardı. Alman fırkateyniyle, NATO’nun emriyle ticaret gemimize müdahale ettiler. Türk toprağına, Türk egemenlik alanına girdiler. Onu geçiştirdik, o bir peşrevdi. Arkasından Libya açıklarında yine bir ticaret gemimize silahla müdahalede bulundular. Onu da geçiştirdik. Biz ise Doğu Akdeniz’de ne yapıyoruz? Lefkoşa’ya Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Meclis binası yapıyoruz. Sorun bu değil ki. Doğu Akdeniz’deki tehdide Cumhurbaşkanlığı binasıyla cevap verilmez.

Rauf Denktaş’ın oturduğu o eski saraydan daha tarihi, daha güzel bir saray olur mu? Her tarafında Rauf Denktaş’ın kahramanlık hatıraları var. Bir devlet büyüğünün kokusu sinmiş o saraya. O saray terk edilir mi? Binayı ne kadar büyütürsen Cumhurbaşkanı o kadar büyümez. Osmanlı’ya bakalım; Fatih’in Topkapı Sarayı ile çöküş dönemindeki, Batı’ya teslim olmuş padişahların Dolmabahçe ve Çırağan gibi muhteşem saraylarına bakın. Çöküş dönemlerinde birdenbire bir ihtişam, büyük saraylar, barok mimariler başlar. Kıbrıs’ın derdi saray yapmak değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devlet olarak tanınmasını sağlamaktır.

Orman meselesine dönersek; bu tehdit nasıl devam edecek? Hiç ummadığımız bir yerden, bir nevi baskınla Türkiye karşılaştı. Eğer bunun bir “Biden yangını” olduğunu görürsek, arkasının geleceğini biliriz. Tıpkı o fırkateyn olayındaki gibi; seni yokluyorlar, tepkini ölçüyorlar. Kararlı mısın, değil misin? Olay bu yangınlarla bitmiyor. Karşımızda ABD’nin Türkiye’yi tekrar kontrol altına alma ve kaosa sürükleme planları var. O planlara göre tavır almamız lazım. Yalnız itfaiyeyi güçlendirerek, yangın uçakları alarak değil; evet bunlar yapılmalı ama olay bundan ibaret değil.

Şimdi acaba bir sonraki baskın nereden gelecek? Ekonomiden mi, Doğu Akdeniz’den mi? Ben Doğu Akdeniz’in çok önemli bir cephe olduğu kanısındayım. Çünkü orada ABD ve İsrail donanmalarıyla var, yanlarına Fransız donanmasını da aldılar. Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ciddi güçler var. Olayı çok boyutlu, karşılaştığımız tehdidin çapını düşünerek ele almamız lazım.

Ama şunu da söyleyeyim; Türkiye’nin bütün bu tehditleri alt edecek birikimi, gücü, tarihsel potansiyeli, insan kaynakları ve dostluk potansiyeli var. Ancak temel mesele; tehditleri görebilen, analiz yapabilen ve bunlara cevap verebilecek bir hükümettir. İş itfaiyeyi güçlendirmekte değil, Türkiye’yi doğru yönetmekte düğümleniyor. Türkiye’nin üreticilerin milli hükümetine ihtiyacı var. Tek başına AK Parti hükümeti bu sürecin altından kalkamaz. Tek başına Vatan Partisi hükümeti de kalkamaz; biz Türkiye’yi çok iyi yönetiriz, AK Parti’den kat kat iyi yönetiriz o ayrı mesele ama şunu söylüyoruz: Tek başına bir partinin değil, bütün milletin güçlerinin birleştirilmesiyle altından kalkabileceğimiz bir sürecin içindeyiz. Tabii doğru bir programla; yani bir üretim devrimi programıyla, tehditleri doğru saptayan bir güvenlik ve dış siyaset programıyla. Mesela çözümün bir parçası olarak Suriye ile… Türkiye hükümeti olarak arkada kalan 4-5 ay içerisinde iş birliğine başlasaydık bu orman yangınları olmazdı. Yani öyle bir tepesine binersin ki; Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı Suriye’de boğarsın, bitirirsin. Amerika da ondan sonra başka şeyler düşünsün. Yani “teröristler Suriye’den gelip ormanları yakıyor” anlamında söylemiyorum ama o örgüte, Suriye ile iş birliği yaptığın zaman öyle ağır, öyle yok edici, hendeklerde teslim alan öyle bir darbe indirirsin ki… O örgüt, o darbenin altında ciyak ciyak bağırır ve bu tür hamleler yapamaz. Çok basit. Suriye ile iş birliği yapılsaydı, arkada kalan dönemde PKK Suriye’de bitirilseydi ki Suriye buna hazır, bu ormanlarımız böyle yanmazdı. Vatan Partisi de çıkıp “bunun arkasında Amerika var, kundakçılar yapıyor” demezdi. Ormanlarımız hakikaten bundan evvelki süreçlerde hangi nedenlerle yanıyorsa o nedenlerle yanardı ve biz de ona karşı bir mücadele yürütürdük.

Ama zaten arkada kalan dönemde Hatay’da başlayan orman yangınları da aslında bize bir işaret vermişti, onu yeterince değerlendirememişiz. Sonuç itibarıyla bu orman yangını Türkiye’ye karşı yeni tipte bir savaştır. Bu savaş bitmemiştir; farklı cephelerde, farklı boyutlarda önümüzdeki dönemde de devam edecektir. Türkiye, Amerika’nın bu harekâtlarına, tertiplerine bir devrimle cevap verecektir. Tekrar ediyorum, bir devrimle cevap verecektir. Zaten o devrimin içine girdik; Silivri duvarını yıkmaktan başlayarak o devrimin içine girdik. PKK’nın hendeklere gömülmesi, silahla ezilmesi, hapislere tıkılması devrimci bir uygulamadır. Çünkü Atlantik sisteminden kopuyorsun. Bu, basit bir terörle mücadele olayı değil; Türkiye’nin ekonomik sorunları, ülkeyi bir üretim devrimine zorluyor. Yaşadığımız süreç budur. Fırat Kalkanı, Barış Pınarı, Zeytin Dalı harekâtları; bunların hepsi bir devrimin parçasıdır. 2014’ten bu yana Türkiye devrimci bir süreç içerisindedir; Atlantik sisteminden kopuyor ve Asya’ya yerleşiyor.

Amerika Birleşik Devletleri de “Bu Türkiye benim kontrolümden çıktı, çıkıyor” diye düşünüyor. Bütün analizleri, açıklamaları da bu yönde. O zaman “Asya’ya giden Türkiye’yi yaralı göndereyim, perişan edeyim, bir işe yaramasın; karşımda ayakta, bağımsız, başı dik bir Türkiye olmasın” diye planlar yapıyor. Bu planlar içerisindeki niyetleri saptamamız gerekiyor.

Önce, Sayın Birincioğlu’nun söylediği durumu kanıtlayan rakamları izleyenlerimize aktaralım. Vereceğim rakamlar, Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi’nin (EFFIS) rakamlarıdır. Şu anda bizi izleyenler Google’dan da bu bilgilere rahatlıkla ulaşabilirler. 1990 ile 2019 yılları arasında bu sistemdeki bilgileri Utku Reyhan kaleme aldı ve Aydınlık’ta sürmanşetten yayımladık. Türkiye 30 yılda 300 bin hektar orman alanı kaybetti; yani yıllık ortalama 10 bin hektar. İspanya 157 bin, Portekiz 116 bin, İtalya 103 bin, Yunanistan 43 bin, Fransa 25 bin hektar kaybetmiş. Yani Türkiye, daha geniş orman alanlarına sahip olmasına rağmen, bu ülkelere kıyasla ormanlarını çok daha iyi koruyor. Bir defa bunu tespit edelim. İkinci nokta; Birleşmiş Milletler verilerine göre, Türkiye’nin ormanlık alanı son 30 yılda 19 milyon hektardan 22 milyon hektara çıktı. Şimdi sosyal medyada “Türkiye’nin ormanları azaldı” diye yazılıyor, bu yanlış.

PKK’nın saldırılarıyla birlikte, bir “perdeleme” yöntemi uygulanıyor. Birincisi iklim krizi; bunun üzerinden bir perdeleme yapılıyor. İkincisi, hükümetin eksiklerini dillendirme yöntemi; “uçak yoktu, ordu müdahale etmedi, TOMA yoktu” gibi yalanlar. Biz bunları üç gün önce Aydınlık gazetesinde tek tek çürüttük; “Yangına benzin dökenler” başlığını tercih ettik çünkü bu süreçte yapılanlar yangına benzin dökme eylemiydi. Müdahale eden TOMA’ları, uçakları ve helikopterleri canlı gösterdik.

Biz haber merkezinde yangın bölgesindeki en hızlı ulaşabileceğimiz kişileri, Türkiye Gençlik Birliği ve Vatan Partisi yöneticilerini arıyoruz. Aradığımız her yönetici bir defa yangın söndürme çalışmalarının içinden çıktı. Hiçbiri büroda değildi. Bir arkadaşımız, Vatan Partisi Hatay İl Başkanı Özgür, bize bir video çekti; Mehmetçik yangını söndürmüş, marşlar söyleyerek kışlasına dönüyordu. Ulusal Kanal ve Aydınlık hemen yayınladı o videoyu, akşamında da Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi sitesinde yayınlandı. Sahada olanlar Mehmetçik’i, TOMA’yı, polisi, uçağı da gördü; ama sahada olmayanlar bambaşka yorumlar yaptı. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) açıkladığı verilere göre, Akdeniz ülkelerinde çıkan yangınların %96’sı insan eliyle olmuştur.

Sayın Perinçek, yangınla eş zamanlı olarak Tarım Bakanlığı’nın bilişim sistemi hedef alındı, veriler hacklendi. Bakanlık üç ayrı yedekleme ile verileri koruduğunu açıkladı ama çok sistemli bir internet saldırısına uğradıklarını da kabul etmiş oldu. Sosyal medyada “Help Turkey” çalışmasıyla Türkiye’nin özgüvenini kırmaya yönelik bir operasyon yapıldı. İngiliz bir akademisyenin bunu planladığını Aydınlık’ta manşetten verdik. Bir yandan sosyal medyada, bir yandan ormanlarda, bir yandan verilerde bir hücum var. Hükümeti çaresiz göstermeye yönelik sanatçı/aydın bildirileri ve muhalefetin açıklamaları… Türkiye bir paket saldırıyla karşı karşıya değil mi? Milletin yangını söndürme konusunda birleşemediği yönünde fikirler dillendiriliyor, bu doğru mu? Yangının siyasi bilançosu nedir?

Hükümetin hataları söndürme noktasında değildir; biz yönetimde olsak bizim de eksiklerimiz olurdu ama söndürme faaliyeti başarılıydı. Ben yangın sürecinde bizzat sahadaydım; Ören’den Milas’a, Mumcular’a kadar yangın bölgelerinden geçtim. Kemerköy Termik Santrali’nin tehlikesi televizyonlarda abartılırken, ben santrale kuş uçuşu 5-6 kilometre mesafedeydim. İçişleri Bakanı ile gece ikide görüştüğümde, santralin 2 kilometre ötesinde karargâh kurduklarını ve sabah gün ağarınca yangının tepesine bineceklerini söyledi. Hakikaten öyle de oldu. Sosyal medyada “TOMA’lar nerede?” deniyordu; biz Milas’ta, alevlerin yola indiği noktada TOMA’ların su sıktığını bizzat gördük. Çökertme koyunda uçaklar ve helikopterler denizden su alıp yangına boşaltıyordu. Sosyal medya ile yaşanan gerçekler arasında hiçbir bağlantı yoktu.

Büyük bir fedakârlık ve yardımlaşma vardı; herkes birbirinin evini, ağacını korumak için seferber oldu. Türkçesi çok güzel olan “elseverlik” günlerini yaşadık. Siyasal bilançosuna gelince; bu yangınların Türkiye ekonomisine, seracılığa ve tarıma ciddi zararları oldu, devlet bütçesine ağır bir yük getirdi. Bu durumun AK Parti hükümetine bir güç kaybı yaşatması muhtemeldir. Ancak kendilerini muhalefet diye adlandıran, millete ve Türkiye’ye muhalefet eden “Biden tayfası” buradan bir güç kazanır mı? Hayır, çünkü çok kaba ve bozgunculuk içeren bir tavır sergilediler; Türk milletinin ruh halinden tamamen koptular. İtfaiye eriyle, orman işçisiyle, çiftçiyle duygudaş değiller. Muhabirlerimiz itfaiye erlerine “Ne istiyorsunuz?” diye sorduğunda, “Moral istiyoruz” cevabını aldılar; bu da onların sahaya ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Bize moral verin, başka bir şey istemiyoruz dediler. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti yöneticilerinin konuşmalarına ve tavırlarına baktım; yaşanan acı onların umurunda değil. Elbette bu acıları paylaşan CHP’li, İYİ Partili seçmenler vardır; ancak merkez yöneticilerine baktığımda yangınla bir nevi ittifak hâlinde olduklarını görüyorum. “Bu yangın AK Parti hükümetini yıpratıyor, bizim önümüzü açıyor” diyerek yangının müttefiki gibi davranıyorlar. Yangını söndürenlerle değil, kundaklayanlarla ortak duygular içindeler. Bu durumu, özellikle CHP ve İYİ Parti belediye başkanları ile milletvekillerinin feveran hâllerinden anlıyoruz.

Peki, bu feveran hâlinin sistematik bir amacı mı var, yoksa yangına özel bir durum mu? Bu kesimler öyle şartlandırılmışlar ki, merkezden bir yönlendirmeye ihtiyaç duymadan, çok ağır bir Tayyip Erdoğan ve hükümet düşmanlığı sergiliyorlar. Son yıllarda bu çevrelerde Türk milletine karşı bir yabancılaşma da gelişti. Milleti benimsemeyen, küçümseyen; “Z kuşağı çıktı, Türkiye yaşanacak bir ülke değil” diyerek Türkiye’den kaçış propagandası yapan bir zihniyet içerisindeler. CHP ve İYİ Parti yönetimi bu anlamda Türkiye’den kopmuş durumdadır.

Birçok konuda sürekli “devlet zayıf” tespiti yapıyorlar. Her meselede devletin krizlere müdahale edemediğini, hükümetin kaynakları halkın ihtiyaçları yerine yandaşları beslemek için kullandığını iddia ediyorlar. Uçak ve helikopter tartışmalarında da bu tabloyu çizdiler.

Konuyu netleştirmek adına şunu söyleyebilirim: Antalya, Muğla, Mersin ve Adana gibi yangın bölgelerinden aldığımız bilgiler, yiyecek, içecek ve giyecek gibi temel kaynakların ihtiyaçtan fazla olduğunu gösteriyor. Ancak devletin elindeki araçların yangını söndürmede isabetli kullanılıp kullanılmadığını tartabilmemiz için bütün verilere sahip olmamız gerekir. Stratejik tercihler; yerleşim yerlerini, elektrik santrallerini ve hayati öneme sahip alanları korumak zorundadır. Örneğin, “yandı, kül oldu” denilen Kemerköy ve Yeniköy elektrik santralleri, kısa süre içinde tekrar elektrik üretmeye başlamıştır. Bu, devletin zayıf olduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını kanıtlıyor.

Savaşta “tüfeklerimiz patlamıyor, mermimiz yok, açız” demek bozguncu propagandadır. İtfaiye erinin feryadı, bir savaş kahramanının söyleyebileceği, insanları dirençli olmaya çağıran bir tonda olmalıdır. Muhalefet ise yangını söndürmek yerine üzerine benzin dökerek Türkiye’den ve Türk milletinden koptuğunu göstermiştir.

Cumhuriyet Halk Partili belediyelerin, yangın devam ederken HDP heyetini ağırlaması da manidardır. Bölgedeki bir köylünün HDP heyetine, “Ormanlarımızı yakan sizsiniz, bir de gelmiş hatırımızı soruyorsunuz” diye tepki gösterdiğini bizzat duydum. Halkta bu konuda büyük bir infial var.

“Devlet, PKK tespitini bu kadar net yapmalı mı? Yapması güçsüz göstermez mi?” diye soruluyor. Devlet tespitini yapmazsa savaşamaz. Bu yangın, PKK bitirilerek ve ABD’ye karşı başı dik durularak söndürülür. Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı kaynağında bitirseydik, bu yangını çıkartacak mecalleri de kalmayacaktı.

Öte yandan, her şeyi “rant” kavramıyla açıklayan, materyalist bir bakış açısıyla olayları çarpıtan bir kesim var. “Hükümet yangını rant için çıkartıyor” demek, aptalca ve akılsızca bir analizdir. Hiçbir hükümet, kendisini yıpratacak bir yangını çıkarmaz. Eski Orman Genel Müdürü Abdurrahman Bey’in de belirttiği gibi, 40-50 yıldır orman yangını sonrası imara açılan bir arazi örneği yoktur. O ormanlar ya kendi kendine gençleşir ya da fideleme çalışmalarıyla yeniden yeşertilir.

Millet İttifakı’nın erken seçim baskısı ile bizim “hükümet tarifi”miz birbirinden farklıdır. Onlar, Biden’ın tasarladığı ve Türkiye’yi kaosa sürükleyecek bir projeyi hayata geçirmek istiyorlar. Biz ise Türkiye’nin karşılaştığı tehditler ve içine girdiği zorlu süreç karşısında, tek başına hiçbir partinin (AK Parti dâhil) bu yükü kaldıramayacağını; daha geniş, vatansever ve seferberlik ruhu taşıyan bir hükümet ihtiyacı olduğunu savunuyoruz. Onlar hükümetin gayrimeşru olduğunu iddia ederek yıkılmasını beklerken, biz Türkiye’nin selametini düşünen yapıcı bir eleştiri ve çözüm süreci öneriyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gidiliyor. Demin onu konuştuk; cumhurbaşkanlığı binası ve meclis binası… Halbuki Türkiye’ye yönelik tehditleri görürsek orada temel mesele, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devletler tarafından tanınmasıdır. Oraya bir takibat yapmak durumundayız. Abhazya gelmiş, kapıyı çalıyor. Biz sağladık onu; Abhazya ile birlikte deklarasyon yayımladık. Abhazya Millet Meclisi şimdi ziyaret etmek istiyor, cevap yok. Ben Sayın Dışişleri Bakanımızı arayacağım ve Sayın Cumhurbaşkanımıza da ulaşmaya çalışacağım. Telefonda soracağımı buradan sorayım: Amerika tanır mı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Sayın Cumhurbaşkanı? Sayın Dışişleri Bakanımız; Amerika, Yunanistan, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya; bunlar tanır mı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni? Ben bunu Sayın Ersin Tatar’ın Zoom üzerinden beni davet etmesiyle bakanlarla yapılan toplantıda da sordum.

Abhazya, tanıma kararını Vatan Partisi ile ortak bildiri yayımlayarak ilan etti. Abhazya başvurdu, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaret etmek istiyorum” diyor. Abhazya’nın arkasında Rusya var. İran’a, Çin’e Vatan Partisi gibi anlatılırsa; Kuzey Kıbrıs’ın konumu, yani Kıbrıs Adası; hem Süveyş Kanalı’nı hem Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden batmayan bir uçak gemisidir. Eğer oradan Türk ordusu çıkartılır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devleti ortadan kaldırılır ve orası Amerika’nın, yani Yunanistan’ın eline geçer, Rumların kontrolüne girerse, Çin’e giden petrollerin güvenliği soru işareti olur. Suudi Arabistan bile, Körfez emirlikleri bile bundan korkar. Bütün o petrol hatlarını Amerika Birleşik Devletleri’nin Kıbrıs üzerinden kontrol altına alması, bölge ülkeleri için bir tehdittir; Çin için bir tehdittir, Rusya için bir tehdittir, İran için fazlasıyla bir tehdittir. Bunları anlatarak tanınma sağlanabilir. Vatan Partisi bunları anlatıyor, katıldığım uluslararası konferanslarda da dile getiriyorum. Önümüzde Batı Asya ülkelerinin konferansları var ve buralara Türkiye’den Vatan Partisi çağrılıyor. Bu çok önemli. Mesela en son İran merkezli İslami Uyanış Konferansı… İran Devleti Vatan Partisi’ni çağırıyor çünkü İran hükümeti şuna bakıyor: Kim Amerika ve İsrail’e kararlı ve tutarlı olarak direniyor?

Sayın Perinçek, daha iyi anlaşılması için soruyorum: Milli hükümetin kurulma yöntemi ne olacak? Erken seçim çağrısı yapmadan “milli hükümet kurulmalı” diyorsunuz. Bu pratikte bakanlar kurulunu yeniden oluşturmak mı, yoksa hükümette yer alacak siyasi parti liderlerinin buluşacağı ortak bir idari mekanizma mı?

Cumhurbaşkanlığı sistemi burada bize bir olanak tanıyor. Yani erken seçim demiyoruz, erken seçime şu anda taraftar değiliz. Ancak Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın elinde anayasaya göre büyük bir olanak var. Yeni bir hükümet kurar ve doğru bir programla yola devam edilir. Bu, üretim ve Türkiye’nin güvenliği ile bağımsızlığı temelinde bir hükümet olur. Biz ona “Üreticilerin Milli Hükümeti” diyoruz. Adını ne koyarlarsa koysunlar; bu hükümet bir üretim devrimini yürütecek, aynı zamanda Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını, güvenliğini sağlayacak, Doğu Akdeniz’den gelen tehditleri göğüsleyecek ve terörü bitirecektir. Cumhurbaşkanı bunu görürse bu tarihi bir büyüklük olur; bu bir kibir meselesi olamaz. Asıl onur kazandıracak olan böyle bir hükümetin kurulmasına önderlik etmektir.

AK Partililer ile televizyon programlarında bu fikirleri konuştuğumda, “Biz zaten terörle mücadele ediyoruz, kaynaklarımızı üreticilere veriyoruz, doğal afetlerde vatandaşın sorununu çözüyoruz” diyorlar. Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Evet, PKK ve FETÖ ile mücadele ediyorlar, Amerika’ya karşı belli ölçülerde direniyorlar. Ama bir Üreticilerin Milli Hükümeti kurulsa; Suriye ile iş birliği yapılırdı, PKK orada bitirilirdi ve orman yangınları yaşanmazdı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne giden Sayın Cumhurbaşkanı, müjde olarak yeni bina yapacağını söylemezdi; “Tanıma sürecini başlatıyorum” derdi. Üreticilerin Milli Hükümeti olsaydı, Cumhurbaşkanı Marmaris’e gittiğinde otobüsten çay paketi atmazdı. Bunlar hükümet meseleleridir. Cumhurbaşkanı gibi Türkiye’yi yöneten bir şahsiyet, yangın karşısında çay paketi atıyorsa olayın vehametinin farkında değil demektir. Halk, sadakalarla ya da bağışlarla kazanılmaz; tam tersine kaybedilir. Üreticilerin Milli Hükümeti’nde yer alan vatansever güçler, Sayın Cumhurbaşkanı’nı “Olay çay paketi atarak çözülmez” diye uyarır, direnç araçlarını yaratırdı.

Peki, AK Parti içindeki eğilimlerden hangisi baskın gelecek? Mesela bugün 10 Ağustos, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yıl dönümü. Sosyal medyada “Halk ilk cumhurbaşkanını seçti” afişleri paylaşılıyor. Bu, bir taraftan sorumlulukları paylaşma fikrini güçlendirirken, diğer taraftan yalnızlaştıran bir inatlaşma değil mi?

İşte bunun için diyorum ki; tek başına AK Parti yönetimiyle Türkiye bu süreçten çıkamaz. Bu afişler de durumu doğruluyor. Kuzey Kıbrıs’ta bina yapacağınızı söylerseniz, yangınlar içindeki Marmaris’te çay paketi atarsanız, Suriye ile iş birliğinden kaçınırsanız ve PKK’yı bitirmek gibi bir zaferi elinizin tersiyle iterseniz Türkiye’yi buradan çıkaramazsınız. AK Parti ile olur ama tek başına AK Parti ile olmaz. Bu hükümet, Sayın Erdoğan’ın başkanlığında, AK Parti, MHP ve Vatan Partisi gibi vatansever güçlerin katılımıyla kurulmalıdır. Vatan Partisi’nin olmadığı bir model olmaz; çünkü Türkiye’nin yaşadığı süreci doğru tahlil eden, Ermeni soykırımı yalanını bitiren, Atatürk’ü ideolojisiyle Türk milletine mal eden ve devleti yönetme tecrübesine sahip olan bir partidir. Kibiri terk etmek lazım; Şah İsmail ne diyor? “Kibirdir yoruluk yollarda kalır.”

Vatan Partisi neden üçüncü bir yolu tercih etmiyor? Bir de “Yeşil Vatan”ı koruma politikanız nedir?

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye karşı karşıya gelmiş. Amerika, ormanları yakacak yeni bir savaş modeli icat etmiş ve Türkiye üzerine geliyor. Burada Amerika’ya direnecek kuvvetlerle beraber Türkiye’yi yönetebiliriz; Amerika’nın yanındaki kuvvetlerle olmaz. Amerika’ya direnen, karşı koyan AK Parti ve MHP var. Bunların içinde üçüncü bir seçenek yaratmak, Türkiye İttifakı’nı bölmektir. Dünya tarihinde üç gücün birbirine karşı savaştığı bir olay yoktur; en sonunda iki güç birleşir, öbürüyle savaşır. Biz Cumhur İttifakı’na katılmaktan bahsetmiyoruz; “Türkiye İttifakı” diyoruz. Yani oturup beraber program yapacağız. Ormanları koruma meselesinde ise en temel mesele, orman bilinci yaratmaktır. Türk milletinde, özellikle orman köylüsünde bu bilinci oluşturmalıyız. Ayrıca, Türkiye’de giderek yayılan orman dikme seferberliğini ve askeri birliklerimizin bu konudaki geleneksel başarılarını da sonuna kadar destekliyoruz. Orman bilinci ve orman yaratma bilincini bütün milletimize mal etmemiz lazım. Bunun ötesinde, Türk Devleti de bu alana önemli yatırımlar yapmalıdır. Orman yangınları çıktığı zaman, onu söndürmek için kaynakları ne kadar çok tahsis ederseniz, en sonunda siz kârlı çıkarsınız. Yanan ormanları hesap ettiğinizde, 20-30 tane helikopterin bedelinden çok daha büyük bir servet kaybıyla karşılaşırsınız. O bakımdan ormanların korunmasına ayrılacak kaynak, boşa giden bir kaynak değildir.

Aynı zamanda orman işçilerimizin, orman mühendislerimizin ve orman korucularımızın yaygın bir şekilde eğitilmesi çok önemlidir. Orman köylerinin eğitimi de aynı derecede kritiktir. Bir eğitim politikasının orman konusunda oluşturulması, bunu ilkokullara ve ortaokullara taşımamız gerekir. Bizim çocukluğumuzda ortaokulda ziraat dersi vardı; şimdi tarım dersleri içerisinde orman konusu da anlatılmalı ve pratik uygulamalar yapılmalıdır. Bunlar çok önemlidir. Ayrıca ormanların korunması ve yangınların söndürülmesi için teçhizat temini, herkesin birleşebileceği ortak konulardır.

Örneğin, büyük başarı örnekleri mevcuttur. 1975 yılında Çin’e gittiğim zaman hayran kalmıştım. 1949’daki devrimden sonra, Mao önderliğindeki Çin Komünist Partisi yönetimi, 26 yıl içerisinde %7 olan orman alanlarını %23’e çıkarmıştı. Bunlar; halk seferberliğiyle, öğrencilerin ve askerlerin katılımıyla olacak şeylerdir.

Geçen günlerde bazı aydınlar ve sanatçılar birleşerek “Kaygılıyız” başlıklı bir bildiri yayımladılar. Bu bildiride, Türkiye’nin tek adam yönetiminde sürekli sorunlar yaşadığı, bu sistemin değişmesi gerektiği ve tek adam yönetiminin Türkiye’yi felakete götürdüğü iddia ediliyor. Ancak FETÖ ve PKK gibi Türkiye’nin güncel, ABD kaynaklı tehditlerine karşı herhangi bir cümle yer almıyor. Türkiye Sanatçılar Birliği Başkanı Murat Demirbaş, “Kaygılıyız diyenlerden kaygılıyız” diyerek bu bildiriye itiraz etti ve Aydınlık Gazetesi’nde bir makale kaleme aldı. İzleyicilerimiz bu yazıya internetten ulaşabilirler.

Bildiriyi yayımlayanlara bakıyoruz; maalesef içlerinde seçkin Türk aydınları da var. İnsana acı veren, yüreğimizi yakan bu. Bir tek Tayyip Erdoğan düşmanlığı hurafesine gömülmüş durumdalar. Fikir üretemeyen bu aydınların içinde iyi tanıdığım arkadaşlarım da var. Mesela bunların başında gözüken Ataol Behramoğlu; benim 1960’larda Dönüşüm dergisinden, İşçi Partisi’nden arkadaşımdı. O dönemde Sovyet yandaşlığına girdi ve oradan kendini bir türlü kurtaramadı. Kastettiğim; Lenin’e ihanet eden, sosyalizmi yıkan o dönemki Sovyetler Birliği yönetimine duyulan yandaşlıktır.

Ataol Behramoğlu’nun 1965 tarihli ilk şiir kitabının adı “Bir Ermeni General”. Bir devrimci şairin, gençlik yıllarında ilk kitabına böyle bir isim koyması ve içeriğindeki boğuntulu, bireyci, bazen Necip Fazıl’dan mülhem dizelerle dolu üslubu oldukça gariptir. Bugün ise o sanat çizgisinden gelinen nokta; Türkiye’nin sorunlarına sırtını dönmüş, PKK ve FETÖ’ye karşı tavrı olmayan, Amerikan projeleri içerisinde roller üstlenen bir konumdur. Diğer yandan imzalayanlar arasında bulunan bir ressam, beni telefonla arayıp Türkiye’deki en tutarlı siyaset adamının ben olduğumu söyledi. Yani sanatçılarımızdan bazıları feleklerini şaşırmış durumdalar. Ürettikleri bir şey de yok; Türkiye büyük hengâmelerden geçerken üretim yapanlar, ancak Hüseyin Haydar gibi vatansever, anti-emperyalist cephede duran şairlerdir.

Teori dergisinin şu an bayilerde olan sayısı, “Türk Romanında Tarih ve Toplum” konusunu işliyor. Çok esaslı yazılar var: İsmail Bozkurt’un Namık Kemal incelemesi, benim “Romanımızın Dört Ustası” başlıklı yazım, Prof. Cüneyt Akalın’ın Attilâ İlhan incelemesi ve diğer kıymetli katkılar… Türk toplumunda tarih ve roman konusunu merak eden okuyucularımıza bu sayıyı öneriyoruz.

Erzincan’da CHP, HDP ve KESK’e bağlı bazı sendikaların bir etkinliği oldu. Pankartlarda “Dersim’le yüzleşin” ve “Bugün de barbarlıklar yaşanıyor” vurguları vardı. “Bugün barbarlıklar yapılıyor” demek, PKK’ya karşı yürütülen mücadeleye barbarlık demekle eşdeğerdir. Bu, CHP yönetiminin PKK’nın yanında olduğunu ilan etmesidir. Bu tavrın tarihsel kökleri de Dersim’e dayanıyor.

Dersim, Cumhuriyet’e isyan eden bir yörenin adıydı. Tunceli ise Cumhuriyet’in medeniyet götürdüğü yerdir. 4 Mayıs 1937’de Atatürk, Bakanlar Kurulu’na başkanlık ederek isyanın bastırılması konusunda kararlı bir tavır sergilemiştir. Bugün CHP yönetimi, Atatürk’ün Dersim harekâtını suçlayarak, yani bir katliam yapıldığını iddia ederek kendi tarihine ve Atatürk’e karşı bir duruş sergilemektedir. Vatan Partisi olarak biz ise Atatürk devriminin çizgisinde ilerlemeye devam edeceğiz. Ya Şeyh Said ve Seyit Rıza’dan yanasınız ya da Atatürk’ten; ikisinin ortasında bir yol yoktur. O karşıda, uzakta da bir Atatürk heykeli olacak. O iki heykel birbirine bakarak durmaz, biri diğerini kaldırır. Atatürk’ün heykelini kaldırtamayacaklarına göre, Şeyh Said ve Seyit Rıza heykellerini bu millet Atatürk’ün önderliğinde kaldıracaktır.

Efendim, bir diğer başlığa geçelim. Uzun uzun konuşmak istediğimiz bir konu: Mülteci meselesi. Sayın Perinçek, iki sorumuz var. Birincisi; Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’dan çekilmesinin arkasında gizli bir plan olduğu iddia ediliyor. Hükümete yakın bazı köşe yazarları, Afgan göçmenlerin Türkiye’ye yönlendirilmesini, Türkiye’yi istikrarsızlaştırma planının bir parçası olarak değerlendiriyor. Siz, Amerika’nın bu çekilmesini neye bağlıyorsunuz? İran halihazırda 4,5 milyon Afgan göçmen barındırıyor ve neredeyse kapasitesinin sınırına gelmiş durumda. Hem İran’ı hem Türkiye’yi istikrarsızlaştırma sürecinden söz edebilir miyiz? Ayrıca, Amerika’nın coğrafyada hep yenildiğini söylüyordunuz. Peki, çekilen Amerika, Türkiye’de orman yakarak nasıl bir atak yapıyor?

İkincisi, İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, 5 Ağustos’a kadar yakalanan düzensiz Afgan göçmen sayısı 32 bini buldu. Bunların bir kısmı İstanbul sokaklarında kamuflajlı bir şekilde geziyordu ve bu durum toplumda huzursuzluk yarattı. Vatan Partisi bu meseleye nasıl yaklaşıyor? Türkiye’nin mevcut göçmen politikasını doğru buluyor musunuz, bulmuyorsanız çözüm öneriniz nedir?

Yunan orduları, 26 Ağustos’ta başlayan 30 Ağustos Taarruzu’nda yenildikten sonra İzmir’e kadar bütün köylerimizi, kasabalarımızı yaka yaka kaçtı. İzmir’i de yaktılar. Bu bir atak mıydı? Hayır, yenilen Yunan ordusu son zararı vermek amacıyla İzmir’i yakarak kaçtı. Ancak Türk askerinin ayakları altında ezile ezile; bir yandan yakıp bir yandan yere yığılarak kaçtılar ve başkomutanları dahil hepsi esir düştü. Dolayısıyla yakan bir kuvvetin “atak” yaptığı analizi doğru değildir. Bugün Amerika da aciz kaldığı için ormanları yakarak Türkiye’ye karşı yeni bir savaş tipi icat etmeye çalışıyor; bu, onun yenilgisinin bir sonucudur.

Afganistan’dan da yenildiği için çekiliyor. Afganistan, dünya strateji derslerinde “dünyanın kalbi” olarak kabul edilir. Jeopolitikte çok önemli bir alandır ve Amerika’nın Çin’i tehdit edebileceği stratejik bir konuma sahiptir. Amerika orada yenildi ve çekiliyor. Fakat her çekilen veya bozguna uğrayan gücün sürece dair belli yanıtları olur. Bahsettiğiniz Afgan göçmenlerin Türkiye ve İran’a yığılması, çekilen Amerika’nın uyguladığı yöntemlerden biridir. Ancak şunu belirtmeliyim; Amerika esasen kendisiyle iş birliği yapmış olan askeri güçleri, yargılanıp ağır cezalarla karşılaşacakları için kurtarmaya çalışıyor. Vietnam’da da öyle olmuştu. Yani burada bir “atak” yapıp Türkiye’de istikrarsızlık yaratmaktan ziyade, kendi iş birlikçilerini kurtarma girişimi söz konusu. Tabii bunu uçaklarla yapamayacakları için Afganistan’dan İran’a, oradan da Türkiye’ye geçmelerini sağlıyorlar. Bu esnada Türkiye ve İran gibi Amerika’ya direnen ülkelere de belli zararlar vermeye çalışıyorlar diyebiliriz.

Türkiye’nin aldığı önlemleri yeterli buluyor musunuz? İYİ Parti, göçmenlerin derhal gönderilmesi gerektiğini ve mevcut politikanın değişmesi gerektiğini savunuyor. Bir yandan da “vurun göçmenlere” diyebileceğimiz bir nefret kampanyası yürütülüyor. Vatan Partisi’nin çözüm önerisi nedir?

“Gönderin” demekle iktidar olunmaz. Bu insanları nereye göndereceksiniz? Hangi ülke kabul eder? Türkiye’ye sığınmış 4 milyon Suriyeli var. Bunun tek çözümü Suriye ile iş birliği yapmaktır. Suriye devleti bir af kanunu çıkardı ve anlaşma durumunda geri dönecekler için cezai soruşturma yapmama politikası belirledi. Türkiye, Suriye ile iş birliği yaparak oradaki terör örgütlerini temizleyecek ve toprak bütünlüğünü sağlayacaktır. Bu süreç 5-6 ay içinde tamamlanabilir, PKK orada bitirilir ve Suriyeliler memleketlerine büyük ölçüde dönerler. 200-300 bini kalsa da sorun değil. Ancak Suriye ile iş birliği yapmadan bu 4 milyon insanı nereye süreceksiniz? Türkiye’yi yönetme sorumluluğu olanlar bunun mümkün olmadığını bilir. Meral Akşener, Kılıçdaroğlu gibiler ise Suriyeli göçmenler üzerinden ırkçı bir düşmanlık politikası kışkırtarak halkı kazanacaklarını zannediyorlar.

Türkiye ekonomisi ve iş dünyası ise bu durumdan memnun. Mersin’de, Adana’da birçok sanayiciyle görüştüm; hepsinin ortak görüşü, göçmenlerin çalışkan insanlar olduğu ve ekonomiye önemli katkı sağladıkları yönünde. Sadece vasıfsız işlerde değil, kalifiye eleman olarak da önemli bir iş gücü oluşturuyorlar. Ayrıca Suriye’den Türkiye’ye önemli bir sermaye girişi de oldu. Bu insanları kapının önüne koymak ne ahlaka ne de gerçeklere sığar. Bu tür söylemler, Türkiye’yi yönetme programı olmayan partilerin, toplumdaki huzursuzluklar üzerinden oy avcılığı yapma çabasıdır.

Peki, bu durum istihbarat örgütlerine bir kışkırtma zemini sunmuyor mu? Sunar, ama bunun çaresi göçmenleri kapı dışarı etmek değildir; zaten böyle bir politikanın uygulama şansı yok. Hiçbir devlet onları geri kabul etmiyor. Ayrıca Türk milletinin imparatorluklardan gelen ve Atatürk devrimiyle pekişmiş insancıl bir kültürü var. Türk halkında Suriyeli veya Afgan göçmenlere karşı kin ve nefret üretilemedi; olsa olsa merhamet duygusu var.

Ekonomideki işsizlik sorunu üzerinden de bir propaganda yürütülüyor. Türkiye’de işsizlik artıyor ama göçmenler daha ucuz iş gücü olarak görülüyor. Çözüm, bir üretim ekonomisi inşa etmektir. Eğer üretim ekonomisi kurarsanız, onlar bizim işlerimizi işgal eden değil, üretime katkı sunan emekçiler olurlar. Kamu tasarruf ve yatırım projeleriyle bütün iş gücümüzü seferber edersek; zeytinlikler dikerek, barajlar yaparak, bentler kurarak bu iş gücünü değerlendirebiliriz. İnsan, bir ülkenin kalkınmasındaki temel etkendir.

Göçmen nüfusunun %6’ya ulaşması bir beka sorunu mudur? Buna Mete Han’ın M.Ö. 167 yılında Çin İmparatorluğu’na yazdığı mektupla cevap veririm: “26 ülkeyi fethettim, halklarını Hun yaptım.” Mete, fethettiği yerlerdeki halklardan korkmuyor, onları asimile edip Hun yapıyor. Türk imparatorluk kültürünün anahtarı budur. Suriye’den gelenlerin önemli bir kısmı Türkmen, Afganistan’dan gelenlerin bir kısmı ise Özbek ve diğer Türk boylarıdır. Türk milleti, güçlü kültürüyle bu topraklarda yaşayan insanları hızla kendine benzetir. 11. ve 13. yüzyılda Anadolu’ya gelen Türkler, kendilerinden çok daha kalabalık olan Rum halkını kısa zamanda asimile etmiştir. Türklerin kimseden korkan veya etnik düşmanlık besleyen bir tarihsel mirası yoktur.

Afganistan’da Türk ordusunun kalmasıyla ilgili tartışmalara gelirsek; Amerika orayı Çin’e karşı bir kama gibi kullanmak istedi ama başaramadı. Türkiye, Amerika’dan kalan bu kötü miraslara iltifat etmemeli. Türkiye’nin Afganistan’daki varlığı Avrasya’nın birliğine, Türkiye-İran-Rusya-Çin iş birliğine hizmet etmelidir. Türkiye ormanlarını yakan Amerika’nın verdiği rolleri kabul etmeyecektir.

Bugünlük süremizin sonuna geldik. Kitap ve müzik önerinizi alalım.

Köyceğiz’de, Muğla’da, Antalya’da yangınlar çıktı. Halk, itfaiyecilerimiz ve orman işçilerimiz büyük gayret gösterdi. Ben Zeybekleri çok severim; en sevdiğim de Koca Arap Zeybeği’dir. Karukuroğlu Zeybeği, Kadıoğlu Zeybeği, Serenler Zeybeği, Tavas Zeybeği… Geçen gün Ali Korkmazcan’ın kızının ve damadının düğününde; Denizli’de Ağır Tavas Zeybeği, Tavas Zeybeği gibi çok güzel zeybekler oynandı. Aydın Germencik’in Selahattin köyünde katıldığım bir düğünde de çok güzel zeybekler oynanmıştı.

Yangınla savaşan Ege’nin ve Akdeniz’in o kahraman halkına bir zeybekle selam gönderelim. Kadıoğlu Zeybeği’ni çalalım, diğerlerini de ileriki toplantılarımızda çalarız.

Burada Onur Akdoğu’yu hatırlamadan geçemeyeceğim. “Zeybekler Üzerine” adlı üç ciltlik kitabı var. Onur Akdoğu, Türkiye’de zeybekler konusunu en iyi bilen birkaç seçkinden biriydi. Rahmetli oldu, kaybettik; genç yaşta, çok kıymetli bir insandı. Onun o üç ciltlik Zeybekler kitabı, eşi benzeri olmayan eserlerdir. Zeybekleri bu kadar güzel incelemiş ve anlatmış başka bir kitap bilmiyorum; bunu da okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.

Haydi, Kadıoğlu Zeybeği ile toplantımıza son verelim. Zeybekteki gurur, onur ve kendine güven; halkımızın büyük geleneğidir. Türkiye’de, o bölgelerde; Avşar köylerinde, Dodurga köylerinde, Oğuz aşiretlerinin köylerinde zurnalar o zeybekleri çaldığı sürece, insanlar o zeybekleri oynadığı sürece Türkiye’nin sırtı yere gelmez. Selam olsun o zeybekleri oynayanlara.

Teşekkür ederiz efendim. İlker Hücel, teşekkür ederiz. Sizler için gelsin efendim: Kadıoğlu Zeybeği.

Paylaş