Çıkış Yolu • 03.08.2021

Çıkış Yolu • 03.08.2021

Ulusal Kanal ekranlarından iyi akşamlar değerli izleyenler. Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Mücadelenin en önemli merkezlerinden birindeyiz; Çökertme’deyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Efendim, hoş geldiniz.

Türkiye bir savaşla karşı karşıya. Bunlar basit orman yangınları değil; bunlar “Biden yangınları”. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye karşı yeni tipte bir savaş yürütüyor. Yıllardan beri bu savaşın içindeyiz; Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle başlayan, 15 Temmuz FETÖ darbesiyle devam eden sürecin bir parçasıdır bu yangınlar. Dolayısıyla bu bir yangın söndürme faaliyeti değil; devletimizle ve milletimizle verdiğimiz büyük bir mücadeledir.

Şu an bulunduğumuz yerin 1-2 kilometre uzağında devlet ve millet seferber olmuş durumda. Biz dün Milas’tan Çökertme’ye gelirken yangının içinden geçtik. Sosyal medyada “TOMA’lar sahada yok” gibi yalanlar dolaşıyor; oysa biz TOMA’ların sıktığı suların altından geçtik. Bunlar sadece sabotaj değil, aynı zamanda bozgunculuktur. Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu gibi isimler, millet ateşle savaşırken fitne ve fesat yayarak karşı tarafın safında yer almaktadır.

Türkiye bu zorluklardan bir üretim devrimiyle, bir bağımsızlık devrimiyle çıkacak. Türkiye’nin zayıf karnı olarak görülen ekonomi ve turizm bölgeleri hedef alınmaktadır. Manavgat’tan Bodrum’a, Marmaris’ten Muğla’ya kadar yangınların yoğunlaştığı yerler, ülkemizin turizm gelirlerinin en yüksek olduğu bölgelerdir. Bu, tesadüf değildir; Türkiye’yi ekonomik olarak vurmayı planlayan bir stratejinin parçasıdır.

Hükümetimiz, yangınların PKK eliyle ve Amerika’nın yönlendirmesiyle çıkarıldığını saptamıştır. Biz Vatan Partisi olarak bu gerçeği milletimizin bilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Amerika, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi burada da yenilecektir. Geçmişte Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarında olduğu gibi, bu yangınlara karşı da devletimiz ve milletimiz büyük bir zaferle çıkacaktır.

Sahadaki gözlemlerimize gelince; havadan müdahale yapılmadığı iddiası tamamen gerçek dışıdır. Çökertme’de bulunduğumuz süre boyunca tepemizden helikopterlerin defalarca geçtiğini, sepetleriyle su alıp yangın bölgelerine müdahale ettiklerini bizzat gördük. Milletimiz yangın söndürürken bozgunculuk yapanlar, İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi tarih önünde mahkûm olacaklardır. Biz kararlıyız; Türkiye bu saldırıları püskürtecek güçtedir. Türkiye’nin tabii ki eksikleri var. Mesela biraz evvel İçişleri Bakanımız Sayın Soylu’yu dinledim. Değerli bir bakanımız, iyi de mücadele ediyor, bunu söyleyeyim. Ancak ne dedi? “Elimizde yeteri kadar helikopter sepeti yok, su taşıma aparatları eksik” dedi ve bunları tedarik etmeye çalıştıklarını ifade etti. Elbette Türkiye’nin elinde o sepetlerin olması gerekirdi fakat bunları konuşmanın zamanı bugün değil. Savaş sırasında “sepet eksik, şu hata var, bu hata var” diyerek kamuoyunda yıpratıcı ve maneviyat kırıcı bir bozguncu ağızla konuşanlar var.

Bu durum İstiklal Savaşı’nda da yaşandı. Atatürk’e karşı “yapamıyorsun, silahın yok, paran yok” diyenler vardı. Hakikaten silahımız da paramız da eksikti; ama Atatürk, “Silah yoksa buluruz, para yoksa yaparız, halkın fedakarlığıyla bu işi çözeriz” dedi. Sakarya Savaşı öncesindeki mali mükellefiyet kararlarıyla halkın fedakarlığı sayesinde sorunlar çözüldü. Bugün benzer bir süreç yaşıyoruz ve yapıcı olmamız lazım. Şu an hepimizin kova ile su taşıması gerekiyor. Kova ile su taşıyanlara “Zaten senin kovan delik, arkandan suyu yetiştiremiyorlar” demek, helikopterleri eleştirmek; bunların hepsi düşmanın yapacağı türden propagandalardır.

Bugün çok açık söylüyorum; Cumhuriyet Halk Partisi ve Meral Akşener’in yönetimleri, düşmanın yapacağı bozguncu propagandaları yapıyor. Bu yönetimlerin Türk milletinden tamamen koptuğu görülüyor. Biz burayı neden terk etmiyoruz? Çünkü burası benim sevdiğim köylülerin yeri; 15 yıldır onları tanıyorum. Dar günde burada, yangınların ortasında, halkımızla beraber olacağız. Eksikler olur ama bugün herkese düşen görev, cephede yer almak ve bozgunculuk yapmamaktır. Ne Kılıçdaroğlu’nda ne de Meral Akşener’de bunu görüyoruz; çünkü ruhları, yürekleri ve bilinçleri Türk milletinden kopmuş durumda. Bunlar tamamen Amerika’nın emrinde fesat, fitne ve bozgunculuk yapıyorlar.

Türk milletine sesleniyorum: Bunlara uymayın. Bu savaşlardan Türkiye büyük zaferle ve bir devrimle çıkacak. Geleceğe, çocuklarınıza ve torunlarınıza, cephede yer almış bir isim bırakın. İstiklal Savaşı’nda firar edenlerin veya bozguncuların torunları bugün dedelerinin adını anabiliyor mu? Biz şu an bir sınavdan geçiyoruz. Hepimize yakışan; cephede kararlı bir şekilde yer almak, birbirimize moral vermek, devlet ve millet arasındaki birliği güçlendirmek ve hükümete yapıcı bir şekilde yön göstermektir. Cepheyi bölmek ve güvensizlik yaratmak kimseye fayda sağlamaz. Türkiye, devleti ve hükümetiyle bu savaşı yürütüyor. Şu an bir alternatif de yok. Sayın Tayyip Erdoğan’ın hükümeti, devletin güçlerini cepheye sokuyor.

Yangınlar başladığından beri buralardayım. Adana’da, Denizli’de gördüm; bunlar öyle ormanda unutulan izmarit olayı değil. PKK güçlendi. Buradaki ruh, herkesin birbirini desteklemesi; yangını söndürme çabası. Dün Polatlı’dan İsmail Dereköy aradı, “Emredin, traktörlerimizle Ege’ye gelmeye hazırız” dedi. Devletimiz bu ruhu gördüğü zaman sizi örgütler, seferber eder. 80 milyonun ruhu bu; ancak bu karakteri paylaşmayanlar, tarihi eleyecek ve o bozguncu damgası alınlarına yapışacaktır.

Orman yangınları başladığında muhalefetin ilk tartışma konusu uçaklardı. Ardından Amerikan merkezli “Global Call” (Küresel Çağrı) adı altında, yardım talebi kisvesiyle Türkiye’nin yenilmesini isteyen binlerce sahte hesap türedi. Muhalefet de bunun peşine takıldı. Bunlar ormandaki ateşle değil, bizim yüreğimizdeki ateşle uğraşıyor, maneviyatımızı bozmaya çalışıyorlar. “Sen Türk milleti olarak yapamazsın” diyorlar. Biden ormanı yakıyor, sonra da “Türkiye’ye yardım et” diye çağrı yaptırıyorlar. Bugün Hırvatistan ve İspanya gibi bizden olan ülkeler ve kardeş Azerbaycan yardım gönderdi. Ancak Atlantik cephesi ve Biden yönetimi, Türkiye yenilsin, Kıbrıs işgal edilsin, Türkiye’nin güneydoğusunda ikinci bir İsrail devleti kurulsun istiyor. Amerika’nın piyonları ve kundakçıları da Türkiye’de işbaşında.

Bu süreçte Türkiye, “yaratıcı yıkıcılık” denilen, iç cepheyi ve maneviyatı çökertmeyi hedefleyen bir saldırıyla karşı karşıya. Buradan çıkış tek başına AK Parti, Vatan Partisi veya MHP yönetimiyle olmaz; ancak bu üç parti bugün bu savaşa karşı en ön cephede yer alıyor. CHP ve İYİ Parti’nin tabanı da vatanseverdir, üretimden yanadır. Türkiye, karşılaştığı bu savaşı üretici ve milli güçleri birleştiren bir hükümetle göğüsleyebilir. Sayın Cumhurbaşkanımızın, anayasal yetkisiyle üreticilerin milli hükümetini kurması lazım. 2023’ü bekleyecek değiliz. Biden’ın dayattığı bir erken seçimden yana değiliz ama Cumhurbaşkanı; AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve diğer üretim yanlısı güçleri bir araya getirerek yarın derhal bu hükümeti kurmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın, tehlikenin boyutlarını doğru analiz etmesi lazım. Marmaris’te halka çay paketi atarak bu mesele çözülmez. Sadaka ekonomisini savunmaktan vazgeçilmeli; bunun yerine “Herkese iş, herkese maaş” diyen bir anlayışla fabrikalar açılmalı, tarım desteklenmeli ve üretici borçları ertelenmelidir. Sadaka dağıtmak yerine, o ailelerin çocuklarına iş sağlanmalı ve üretim sürecine dahil edilmelidir. Türkiye’yi bu zorluklardan kurtaracak olan yol budur. Vatan Partisi, sadaka ekonomisinin bittiğini görüyor. İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi de şu veya bu şekilde halkı memnun etmek için o ekonomiye bağlanmış durumda. Dikkat ederseniz ekonomiyle ilgili tartışmalarda hep “Ben daha çok vereceğim” diyorlar. Biz ise diyoruz ki, o kaynaklarla fabrika açalım. Asıl o zaman çok veririz; sadaka olarak dağıtmak değil. Fabrika açalım, ücret verelim, maaş verelim. O ücret ve maaşı alan insanlar çarşıda alışveriş yapsın, kazanç sağlayalım. İnsanlarımıza şunu söylüyoruz: “Arkadaş, senin oğluna, kızına, eşine iş bulacağım.”

Bunu nasıl yapacağım? Türkiye’nin tasarruf oranını, yani yatırıma ayıracağı kaynakları devlet eliyle büyüterek; “devlet eliyle”nin altını çiziyorum. Devletçilik ve kamuculuk artık Türkiye’de şarttır. Neden özel sektör eliyle olmuyor? Çünkü özel sektörün tasarruf ve yatırım imkânları sınırlı. Ama devlet; para politikalarıyla, vergi politikalarıyla ve her türlü ücret politikasıyla tasarrufu artırabilir. O tasarrufla Zonguldak’taki kömürü çıkartır, Ukrayna’dan veya Güney Afrika’dan kömür almaz. Bakırçay Havzası’na, Söke Ovası’na, Iğdır’a, Adıyaman Ovası’na tekrar pamuğu eker, dışarıdan pamuk almaz. Bunların kamu eliyle yapılması gerekiyor; devletin müdahale etmesi şart.

Korona sonrası ve Biden yangınlarıyla mücadelede felsefi olarak da yeni çözümlerin eşiğine geldik. Bireycilik bitti arkadaş. Herkes birbirine kovayı veriyor; kova elden ele gidiyor. Sahada durum bu. Edip Cansever’in “karanfil elden ele” şiiri vardı; şimdi Türkiye’de kova elden ele gidiyor ve o su, fitnenin, fesadın, kundakçının üzerine dökülüyor. Bireycilikle çözülecek bir sorun kalmadı. Milletimizin köklerinde de bu dayanışma var. “Hadi bir holding gelsin de şu orman problemini çözsün” diye bekliyoruz ama herkes devlete bakıyor. Koronada da devletten bekledik. Demek ki devletçilik şart. Özel mülkiyet ve özel girişim olmasın demiyorum ama ekonominin esas yönlendiricisi kamu sektörü olacak. Özel sektör de kamu sektörüyle, milletin menfaatleri temelinde uyumlu çalışacak. Ancak kamu sektörü lokomotif olarak yön gösterecek. Başka türlü bir çözüm yok; toplumculuk ve kamuculuk gerekiyor.

Çözüm bencillikte değil; komşumda, köylümde. Tanımadığım bir insan bile olsa, o itfaiye erleri, jandarmalarımız, belediye zabıtaları gibi fedakârca çalışmak gerekiyor. Türkiye tarımının en verimli yapıldığı bölgeler, seracılık alanları ve turizm bölgeleri ağır darbeler aldı. Amerika, Türkiye’ye buralardan girdi, bunu görmemiz lazım.

HDP kapatma davasına gelince; hızlandırmak Anayasa Mahkemesi’nin yakıcı görevi ve sorumluluğudur. Yoksa tarih onların yakasına yapışır. İşin şakası yok; Türkiye kundaklanıyor ve HDP, bu kundakçıların partisidir. PKK’nın yasal uzantısıdır, vücudunun bir parçasıdır. Diyarbakır anneleri “Benim çocuğumu verin” diye HDP’nin kapısına dayanıyor. Bu dava son derece delilli ve haklıdır. Halkın, çiftçinin, besicinin ve itfaiyecinin vicdanında bu karar çoktan verilmiştir. Anayasa Mahkemesi Başkanı “İş yüküm çok” diyerek yangını söndürmekten daha büyük bir iş mi olduğunu sanıyor? Bu davayı geciktirdikçe hukukla ilgileri olmadığını gösteriyorlar. HDP’nin kapatılması PKK terörüne karşı mücadelenin, FETÖ’nün tasfiyesinin, Kıbrıs’ın tanınmasının ve Karabağ’daki zaferin bir parçasıdır.

Yeni bir koalisyon önerip önermediğimiz soruluyor. Vatan Partisi, hiçbir partinin Türkiye’nin sorunlarını tek başına çözemeyeceğini, Türkiye’nin üretici ve milli güçlerini birleştirecek bir hükümetin şart olduğunu belirtiyor. Bu, İstiklal Savaşı’ndaki Müdafaa-i Hukuk anlayışına benziyor. Biden’ın yangınları seçimi beklemiyor; o halde biz de bekleyemeyiz. Sayın Cumhurbaşkanı şunu görmeli: Tek başına AK Parti bu sürecin üstesinden gelemez. Vatan Partisi, MHP ve AK Parti dışında da üretim ekonomisinden ve vatanın bütünlüğünden yana geniş bir kesim var. Onları da bu hükümete dahil edecek formüller bulunmalı. 2023’ü bekleyenler Türkiye’de artık hükümet olamaz. Vatan Partisi bu sürece en hazır partidir. Demek ki bu sürecin ciddiyetini Vatan Partisi tespit ediyor, tehditleri Vatan Partisi görüyor. Bunun bir “Biden yangını” olduğunu Vatan Partisi saptıyor. Biden’ın çakmakları, kibritleri PKK’nın, HDP’nin ellerine verip FETÖ’nün bütün propaganda mekanizmasını bu süreçle yürütüyor. Bu kundakçıların propaganda cihazı; FETÖ’nün çeşitli organları, sosyal medyadaki unsurları ve medyadaki uzantılarıdır. Bunu görmemiz lazım. Bizim de Türkiye’nin millî güçleri olarak bu sürece derhâl, beklemeden müdahale etmemiz gerekir; yarın bile geçtir. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı; “Ormanlarda mangallar devrildi, küllerden yangın çıktı”, “Birisi sorumsuz bir şekilde ızmaritini attı, ayağıyla fazla bastırmadı, o ızmaritten yangın çıktı” diyorsa, Türkiye’yi artık yönetemez. Bu yangının nereden çıktığını ve yaşadığımız süreçle bağlantısını görmemiz şarttır.

Bu, polisiye bir olay değil. Tabii İçişleri Bakanı’nın görevi polis teşkilatının başında yakalananların ifadesini almaktır. Elimimizde çok kuvvetli, kesin deliller var; Emniyetin elinde de öyle. Ancak bu olay, “üç adam yakaladım, ifade aldım” diyerek dedektiflikle çözülecek bir mesele değildir. Bu olay akıyor; orman yangınlarını Biden’ın kundaklattırdığı, kibriti bizzat ABD yönetiminin verdiği o kadar açık ki… Bunu görenler Türkiye’yi yönetebilir. Vatan Partisi bunu görebiliyor. Şunu açıkça söyleyeyim; Vatan Partisi Türkiye’de hükümetin içinde değilse, üretilen çözümler hep eksik ve zayıf kalır. Vatan Partisi bugün Türkiye’nin örgütlenme konusundaki en önemli kozudur ve bulunduğu hükümet çok başarılı olacaktır.

Türkiye’nin otoriter ve disiplinli bir yönetime ihtiyacı var. “Emir demiri kesecek”, kararlar uygulanacak ve millet seferber edilecek. Birbirinin ayağına dolanan, birbirini dengelemeye çalışan bir yapı değil; güçlü bir meclise ve güçlü bir hükümete ihtiyacımız var. Kuracağımız hükümet, üreticilerin millî hükümeti olacak ve milleti seferber edebilecek. Şu anda hükümet bu üstünlükleri kaybediyor. Türk milletinin büyük çoğunluğu, Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu işlerin üstesinden tek başına geleceği kanısında değil. Türkiye sorunlarını tek başına ne Tayyip Erdoğan yönetimiyle ne de AK Parti, Vatan Partisi veya Milliyetçi Hareket Partisi’yle çözebilir. Bunlar tek başına yetmez.

Bu üç parti eksen oluşturmakla birlikte; kendi dışında üretim ekonomisinden yana olan, ABD emperyalizminin tehditlerine karşı vatan savaşını yürütmeye hazır olan kuvvetleri de içine alarak güçlü bir hükümet kurmalıdır. Hedefe kilitlenmiş, programı belli, kararlı, istiklal savaşı ruhunu taşıyan; Atatürk’ten ve Türk milletinin imparatorluk birikiminden, kahramanlığından güç alan bir hükümet olmalı ve o da olacaktır.

Diğer taraftan ülkemiz orman yangınlarıyla mücadele ederken, genç sporcularımız olimpiyatlarda büyük başarılar elde ediyor. Voleybolcularımızı, okçularımızı, jimnastikçilerimizi ve güreşçilerimizi gözlerim yaşararak izliyorum. Çok karakterli, azimli, fedakâr ve hedefe kilitlenmiş bir ruha sahipler. Özellikle voleybol takımımız, Çin ve Rusya gibi devleri yenerek Türkiye’de bambaşka bir heyecan yarattı. Amerika’yla başa baş oynadılar. Dünya ve olimpiyat şampiyonluğunu hak ediyorlar.

Türkiye bu süreçten büyük bir çözümle, bir devrimle çıkacak. Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve Asya’ya yerleşiyor; bu sancılı ama tarihsel bir devrim sürecidir. Ayrıca çok güncel bir konuda şunu belirtmeliyim: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınması için AK Parti hükümeti girişken olmak zorundadır. KKTC’de “iki devletli çözümden yanayız” diyoruz. Ancak bu devletin dünyaca tanınması için uçakların inip kalkacağı, ticaretin yapılacağı bir zemin gerekir.

Yunanistan, İngiltere veya Atlantikçi devletler KKTC’yi tanımaz. Peki kim tanır? Biz Abhazya’ya gittik; protokol yaptık, deklarasyon yayımladık. Abhazya yönetimi ve Millet Meclisi, KKTC’yi ziyaret etmek istiyor ancak Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan hâlâ bir cevap yok. Eğer KKTC’nin devlet olduğunu kabul ediyorsak, tanınması için derhâl harekete geçmeliyiz. Abhazya’nın tanıması demek, arkasındaki Rusya’nın ve diğer Asya ülkelerinin de desteği demektir. Karabağ’ın kurtarılmasında Rusya ile yakaladığımız beraberliği; KKTC, Kırım ve Abhazya meselelerinde de uygulamalıyız. Biden ormanlarımızı yakarken, biz hâlâ “Biden’ı küstürür müyüz?” endişesiyle hareket edemeyiz. Bu çok yanlıştır.

Doğu Akdeniz’de de ciddi tehditlerle karşı karşıyayız. Biden bizi beklemediğimiz bir yerden, ormanlarımızı yakarak vurdu. Şimdi ise sırada Doğu Akdeniz var; zaten ticaret gemilerimize silahlı müdahalelerle ve NAVTEX ilanlarıyla işaretlerini verdiler. Türkiye’nin Mavi Vatan’daki kaynaklarını değerlendirmesine karşı silahlı tehditler savuruyorlar. Hükümeti buralarda da zaaf içinde görüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Dışişleri Bakanımıza soruyorum: Vatan Partisi’nin yürüttüğü ve başarılı olduğu bu diplomatik seçeneklere bir alternatifiniz var mı? Eğer varsa ortaya koyun, alkışlayalım. Ancak Batılı devletlerin Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını kabul etmeyeceği açıktır. Asya güçleri ise iş birliğine hazırdır. Türkiye bu büyük mücadeleden, devrimci çözümlerle ve zaferle çıkacaktır. Şu yaşadığımız süreçten Türkiye bir devrimle çıkacak. Zaten Silivri duvarlarını yıkmamızdan beri yaşadığımız bütün olaylarda dikkat ederseniz Amerika’ya karşı kuvvet kullanarak verilen cevaplar söz konusudur. FETÖ’süne, PKK’sına, Ermenistan’ın Karabağ’daki işgaline karşı kuvvet kullanarak ve donanmamızın Doğu Akdeniz’de bayrak göstermesiyle verilen cevaplar hep bu kuvvete dayanmaktadır. Sürecin doğasını iyi anlamamız lazım.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devletler tarafından tanınması gündemdeyken, hükümetimizin yarından öbür güne erteleyemeyeceği bir diğer görevi de Suriye’yle derhal iş birliği yaparak PKK’yı Suriye’de bitirmektir. Buna Suriye hazır. Peki, Tayyip Erdoğan hükümeti neden bekliyor? Hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti konusunda hem de Suriye’yle iş birliği konusunda neden bekliyor? Ama Biden ormanları yakmak için beklemiyor. Tekrar ediyorum Sayın Tayyip Erdoğan; Biden beklemiyor, ormanlarımızı yakıyor.

Hükümetimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bekliyor; Suriye ile iş birliği yapıp PKK’yı bir an evvel bitirme konusunda bekliyor. Bu beklemeler, Türkiye’nin kaldırabileceği beklemeler değil; maliyeti yüksek olan tereddütlerdir. Hükümetimizden bu konuda derhal açık ve kararlı davranmasını talep ediyoruz.

İkincisi; Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde üreticilerin milli hükümeti, geniş güçleri kucaklayan ortak sorumluluk, ortak program, ortak kararlılık ve otoriter, güçlü bir yönetim; güçlü meclis, güçlü hükümet şarttır. Evet, mesaj şüphesiz şu an yerine ulaşmıştır Sayın Başkan. Çok teşekkür ediyoruz. Efendim çıkış yolunun sonuna geldik. Görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.

Paylaş