Çıkış Yolu • 20.07.2021

Çıkış Yolu • 20.07.2021

Altyazı M.K.: Efendim merhabalar, mutlu akşamlar. Hasan Yalçın stüdyomuzdan karşınızdayız. Sayın Dr. Doğu Perinçek, Vatan Partisi Genel Başkanı bizimle birlikte; çıkış yolunda birlikte olacağız. Efendim, hoş geldiniz.

Doğu Perinçek: Merhaba, hoş bulduk. Teşekkürler.

Altyazı M.K.: Değerli izleyenler, sıcak gündem başlıklarımız var. Özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) önemli bir gündem oluştu; iki gündür bu konuyu konuşuyoruz. Afganistan ile ilgili olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin düzenlediği bir kurultay oldu. O kurultaya Türkiye’den sadece Vatan Partisi katıldı ve Genel Başkan Sayın Doğu Perinçek mesaj gönderdi. O mesajın üzerine konuşacağız; Afganistan’ı haliyle ele alacağız. Çünkü Türkiye’nin, Afganistan’daki havalimanının korunmasına ilişkin yürüttüğü müzakereler var.

Ayrıca Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın önemli bir ziyaretçisi vardı; Çin Dışişleri Bakanı geldi ve “İpek Yolu’na hoş geldiniz” ifadesini kullandı. Sayın Beşar Esad’a söylenen bu sözleri de konuşacağız. Bugün Kurban Bayramı, isterseniz girişimi oradan yapalım. Buyurun, neler söylersiniz?

Doğu Perinçek: Bütün izleyicilerimizin, Ulusal Kanal izleyicilerinin, bütün Türk milletinin ve İslam dünyasının Kurban Bayramı’nı yürekten duygularla kutluyoruz. Türkiye’nin geleceğine umutla bakıyoruz, çünkü Türkiye’deki bütün süreçler ve gelişmeler umutlarımızı kuvvetlendiriyor. Türkiye’nin geleceğinde bayramlar olacak; zorluklar çıkacak ama o zorluklardan bayramlarla çıkacağız. Bu duygularla tekrar tüm izleyicilerimizin, Türk milletinin, İslam dünyasının ve bütün insanlığın bayramını kutluyorum.

Altyazı M.K.: Yayınladığınız mesaj, toplumun her kesimine vurgu yapan dikkat çekici bir mesajdı. Daha çok üreticilere, kimden ne örnek alabiliyorsak; çalışkanlığından, kahramanlığından, umutlarından, dinamizminden örnekler alarak hazırlanmış bir bayram mesajıydı. Peki efendim, bir müziğimiz var; haftanın müziğini bu bölümde dinlesek olur mu?

Doğu Perinçek: Sonunda dinleriz. Mozart’ın “Türk Marşı”nı Ahmet Baran Kanun Resitali ile çalmışlar. Kendi aletlerimizle yorumlanmış. Zaten Mozart’ın Türk Marşı da Türk motiflerinden oluşuyordu. 15., 16., 17. yüzyılda Türk Marşı olmayan neredeyse Avrupa’da besteci yoktu. Yani o bizim Mehter Marşı ve kendi tasavvur ettikleri Türk müziği. Bayram için bir parça aradım, mesela bir Kangal türküsü; fakat internette tam istediğim gibi bir kayıt bulamadım. Ararken Ahmet Baran grubunun kanun resitaline rastladım, hoşuma gitti.

Altyazı M.K.: O zaman şimdi dinleyelim efendim. (Müzik dinlenir) Yönetmen arkadaşımdan rica ederim, Ahmet Baran ve grubu, Türk çalgı aletleriyle Mozart’ın Türk Marşı’nı çalıyor.

(Müzik arası)

Altyazı M.K.: Çok teşekkür ediyoruz Ahmet Baran grubuna. Şimdi sıcak gündeme dalarak devam edelim. Bugün ve dün Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeydi. Gitmeden önce bir müjde açıklayacağını ifade etmişti. O müjdenin bir külliye olduğu, parlamento binası ve cumhurbaşkanlığı için daha yakışır binalara ihtiyaç olduğu belirtildi. Tabii aynı zamanda Barış Harekâtı’nın 47. yıl dönümüydü. Müjdeden başlayalım efendim; beklentiler tanınmaya dönüktü ama bir bina, inşaat, beton çıktı. Nasıl yorumluyorsunuz?

Doğu Perinçek: Hakikaten şahsen şaşırdım diyebilirim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucu başkanı, büyük devlet adamı Rauf Denktaş’ın gezici büyükelçisi Sayın Hüseyin Macit Yusuf dün şiir gibi konuştu, ben de onun fikirlerine katılıyorum. Bina yapmak bir müjde değildir; gökdelen de yapılır, parlamento binası da yapılır, ancak bunlar müjde olmaz.

Burada daha üzüntü verici olan, KKTC’nin ayrı bir devlet olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın orayı bir ilçenin veya ilin hükümet binasını anlatır gibi anlatması iyi olmadı. Çok açık söyleyeyim; orası ayrı bir cumhuriyet ve kendi binasını yapacak gücü de vardır. Türkiye bir dayanışma halindedir ama bunu bağıra bağıra ifade etmek diplomasiye ve geleneklere uygun düşmedi. Beklentileri de yanıtlamadı; herkes “Böyle müjde olmaz” dedi, ben de aynı kanaatteyim.

Türkiye’nin bir vilayetiymiş gibi davranılması hiç uygun olmadı. Eğer o bina bir hizmetse, bunu KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Tatar’ın açıklaması daha şık olurdu. Görüntülerden, KKTC yöneticilerinin de bu durumdan biraz şaşırdığını ve rahatsız olduğunu hissettim; haklılar da.

Altyazı M.K.: Bu politik zaafı neye bağlıyorsunuz?

Doğu Perinçek: Bu, Tayyip Erdoğan hükümetinin, daha doğrusu Doğu Akdeniz siyasetinin çok kararlı olmadığını gösteriyor. Türkiye’nin güvenliğinin odağı artık Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’tır. Suriye ve Irak’ın kuzeyi eskiden odaktı; ancak Amerika-İsrail koridorunun Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yarılması büyük bir başarıdır. Artık birinci tehdit merkezi Doğu Akdeniz’dir; çünkü orada Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile karşı karşıyayız. “Nabıldina” (Navtex) ve “Nemesis” gibi tatbikatlarla namlular Türkiye’ye dönüyor.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de dengeli bir strateji kurması, doğru ittifaklar oluşturması lazım. Karabağ’da Türkiye, Azerbaycan, İran, Rusya gibi ülkelerin işbirliğiyle bir model kuruldu ve Amerikan planları bozuldu. Aynı modelin Doğu Akdeniz’e taşınması gerekir. Vatan Partisi olarak “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı”nı ürettik. Bu plan; Karabağ’ın kurtarılması, KKTC’nin tanınması, Abhazya’nın tanınması ve Kırım’ın Rus toprağı olduğunun kabulünü içeriyor. Bu paket programla Rusya’nın, Türkiye’nin ve İran’ın menfaatleri birleşiyor. Vatan Partisi, bu konuda pratik uygulamalara başladı; Abhazya Cumhurbaşkanı ile görüştük, ortak bildiri yayınladık. Artık halkın içinden de bu talepler yükseliyor. Bu kararlı duruşu sergilemek, hem Türkiye’nin hem de bölgenin geleceği için hayati önem taşımaktadır. Yani Azerbaycan da Türkiye orada sağlam durursa; bakın, şimdi Türkiye ile Azerbaycan arasındaki güven ortaklığı son Karabağ’ın kurtarılmasında apaçık ortaya çıktı değil mi? Doğu Akdeniz’de Türkiye zayıf durumda olursa ve orada bir darbe yerse bu ta Karabağ’a kadar gider. İşte o zaman Karabağ tehdit altına düşer. Yani kurtardığımız Karabağ tekrar tehdit edilir. Bunu Azerbaycan görecek birikime sahip. Benim de Azerbaycan’da çok önemli, yüksek düzeyde ilişkilerim var. Bunu yakın zamanda açıklayacağız, sonuçlarını da göreceğiz. Yani Doğu Akdeniz, Azerbaycan’ı çok yakından ilgilendiriyor. Karabağ’ın güvenlik altında olması; Ermenilerin oraya bir saldırı yapmaya cesaret etmesinin önlenmesi, Türkiye’nin güvenli ve sağlam konumda olmasına bağlı. Eğer Doğu Akdeniz’den yöneltilen bir saldırı etkili olursa bu Karabağ’ı sarsar. Azerbaycan’ın bunu görecek birikimi var. Onun için öbürleri saçma sapan laflar; gerekçe bile değil, sadece laflar yani.

Efendim, Vatan Partisi olarak plan açıkladınız, somut sahada görüşmeler de yapıyorsunuz, heyetleri oluşturuyorsunuz filan. Şimdi iktidarın politik zaafı var dediniz, ona dikkat çektiniz; ada üzerinden, Doğu Akdeniz üzerinden söylüyorum. Şu an Türkiye’ye ABD tarafından bazı ambargo ve yaptırımlar var. Bunların daha da sertleşmesinden mi çekiniyor iktidar? İktidara lütfen siz sorun. Harita her şeyi ortaya koyuyor. Bakın, tekrar tekrar bu haritayı gösteriyoruz: Türkiye’yi çevreleyen Amerika üsleri. Nereden itibaren? Gürcistan’dan başlıyor. Abhazya’da da Rusya’da da Amerikan üssü yok, oradan Türkiye’ye tehdit yok. Ama Gürcistan’dan var, Ukrayna’dan var. Ukrayna zaten Karadeniz’deki Yunanistan’dır; yani Ukrayna’nın Rusya’nın üzerine sürülmesi Amerika tarafından, aynı Yunanistan’ın Türkiye’nin üzerine sürülmesi gibidir. Burada Türkiye ve Rusya’nın ortak çıkarları var. Ukrayna’dan aşağı iniyoruz; Balkanlar’da, Romanya’da, Bulgaristan’da Amerikan üsleri. Arkasından burnumuzun dibi Dedeağaç; Larissa, Kavala ve Filipov. Girit’in kuzeyindeki Amerikan üssü, Güney Kıbrıs; geçiyoruz bu tarafa, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan üsleri. Türkiye’yi çevrelemiş ama yoğunluk nerede? Yoğunluk Doğu Akdeniz’de ve Ege’de.

Bu duruma doğru strateji kurarsak, bu yanlış stratejiyle Türkiye’nin tehdit ve kuşatma altında olduğunu görüyoruz. Bir de doğru stratejiyi sunalım; Türk bayraklı ve bölge ülkelerinin bayraklarının yan yana olduğu, “Doğru Strateji” başlıklı bir harita daha vardı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan konusunda “Bu konuda tereddüt edecek bir şey yok, İlham Aliyev kardeşimle sürekli görüşüyoruz” diyor. Ya bu görüşme meselesi değil; tabii görüşmesi gerekir ama Azerbaycan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıması gerekiyor. Ancak Türk devletinin bu konuda kararlı bir kampanyası yok. Hatta bizim getirip sunduğumuz önerilere bir cevap yok. Örneğin Abhazya heyeti KKTC’yi ziyaret etmek istiyor. Bu ne demek? Rusya’nın ziyaret etmesi demek. Biz bunu geçmişte yaptık; bir Rus devlet heyetini getirdik, Sayın Rauf Denktaş’la görüştürdük. Ondan sonra yine Sayın Rauf Denktaş’ın Gezici Büyükelçisi Hüseyin Macit Yusuf’la birlikte, o zaman İran Büyükelçisi Devlet Abadi’yle iki-üç defa görüşmeler yaptık. Onlar da KKTC’yi tanımak istediklerini ama Türk devletinin kendilerinden böyle bir talepte bulunmadığını söylediler. Yani tanımaya hazır ülkeler var.

Ayrıca altılı platform gündeme geldi; Sayın Putin, Sayın Erdoğan, Sayın İlham Aliyev ve İran’ı da katarak dört ülke. Gürcistan ve Ermenistan da kabul ederse bir altılı platform. Bunu Vatan Partisi destekledi. Vatan Partisi’nin başından beri savunduğu Kafkaslar’da birliğe yönelik bu çalışmaya şu katkıda bulunduk: “Buraya KKTC’yi de alalım, sekizli platform olsun.” Bakın, bu bütün dengeleri değiştiren bir şey. Sekizli platformu kurduğumuz zaman, Rusya ve İran ile birlikte Azerbaycan da orada olacak. KKTC de olduğu zaman onu tanımış oluyorlar ve birdenbire KKTC, dünya siyasetinde yasal, tanınan bir ülke konumuna geliyor. Bu tanıma neyi sağlar? Ekonomik ilişkileri geliştirir; uçaklar gider gelir, ambargolar kalkar, KKTC zenginleşir. KKTC dünya ile trafik kurar. O bakımdan tanınması çok önemli. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliği de KKTC’nin tanınmasıyla sağlamlaşır. Böylece KKTC, Amerika’nın ve İsrail’in karşısına Türkiye’nin yanına Rusya’yı ve İran’ı da çekmiş olur. Çok önemli bir politika.

Kuzey Kıbrıs’ta parlamento binası yaparak güvenliği sağlayamayız. Yani bina yapılmasın demiyoruz ama o binayı zaten Kıbrıs yapar. O binanın yapıldığının açıklanması bile Türkiye tarafından çok yanlış; yani orası bizim bir ilçemiz değil. Bunu KKTC Cumhurbaşkanı veya hükümeti açıklar, münasip olan budur. Bir de adaya yeni bir hava üssü kurulması gibi beklentiler vardı ama o da ilan edilmedi. Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye ve KKTC’nin ortak bir deniz üssü kurması fevkalade önemlidir.

Doğru stratejiyle tehditleri göğüsleyecek ittifak birikimini gösteriyoruz. Kırım, Rusya’nın toprağı; Rusya’nın orada olması Amerikan tehditlerine karşı önemli bir cevap. Hem Rusya hem de Türkiye açısından Rusya bizim yanımızda oluyor; Abhazya, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye bizim yanımızda. Aşağıda Libya, hatta Mısır da kazanılabilir. Bu politikalarla tehdit göğüsleniyor ve bütün kuvvet dengeleri bölge ülkelerinin lehine dönüyor. Bölge ülkelerinin birliğini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sağlamamız lazım.

Kırım meselesine gelince; Türkiye şu an (Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu) kabul etmiş durumda değil. Bu da yanlış. Bunu kabul etmezseniz Türkiye’yi iyi savunamazsınız. Kırım’da %90 oylama yapıldı ve halk Rusya’ya bağlanmayı seçti. Tatarlar, oradaki Türkler Rusya’da yaşamak istiyor çünkü Rusya büyük bir devlet; devrim ve çarlık geleneğiyle halklar, küçük devletlere göre daha özgür olabiliyor. Oradaki anlaşmazlık Türkiye ile Rusya arasında değil, Rusya ile Amerika arasında. Biz Rusya ile Amerika arasındaki anlaşmazlıkta kimin yanındayız? Rusya’nın ve oradaki Türklerin yanındayız. Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik gelişmesi açısından bakarsak, Kırım’ın Rusya Federasyonu’na ait olduğunu kabul etmemiz lazım.

Türkiye hükümetinin, Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik gelişmesine yönelik kararlı, net, açık siyasetleri yok. Suriye ile anlaştığımız an PKK teslim bayrağını çeker. Türkiye ve Suriye PKK’yı temizleme konusunda anlaştığı an -ki Suriye buna hazır- askeri harekata bile lüzum kalmaz. Çünkü kendi toprağındaki Amerikancı güçler temizlenmiş oluyor ve Suriye’yi bölme planları bozuluyor. Milliyetçi Hareket Partisi’nin tutumu da çok iyi, dikkatle izliyorum. Türkiye-Suriye anlaştığı an Kandil beyaz bayrağı çeker ve kaçışır.

Çin Dışişleri Bakanı Suriye’de Sayın Beşar Esad’ın konuğu oldu. Burada o ittifaklar oluşuyor; Rusya, Çin, Suriye, Irak, İran… Türkiye de bu ittifakın içinde olmalı. Karabağ’ın kurtarılmasında olduğu gibi, bu ittifakı daha kalıcı temellere oturtmak lazım. Kuzey Kıbrıs’a da bu ittifakı taşıdığımız zaman, ABD’nin bölgede yapabileceği bir şey kalmaz. Vatan Partisi, Türkiye’nin doğru strateji üretmesi ve bunu hayata geçirmesi için çalışıyor. Hükümetin KKTC’yi tanıtmak için bir faaliyetini görmüyoruz. İlham Aliyev ile Cumhurbaşkanımızın görüştüğünü duyuyoruz ama sonuç yok. Vatan Partisi ise Abhazya ve Rusya’dan başlayarak birçok ülkenin KKTC’yi tanıması için sonuç alıcı çalışmalar yürüttü. Abhazya ile deklarasyonlar yayınlıyoruz; Abhazya’nın imzaladığı bir deklarasyon aynı zamanda Rusya’nın da iradesidir.

Çin meselesine gelirsek; Hu Jintao Çin Komünist Partisi Genel Başkanı iken Kıbrıs konusunda kendisine 9 sayfalık bir mektup yazdım. 2010 veya 2011 gibi heyetimiz Çin’e gidip bunu bizzat yetkililere verdi. Onlar bize, “Devlet başkanımız o mektubu dosyaların en başına koydurdu ve oraya bakıyoruz” dediler. Doğu Akdeniz’in Amerika tarafından kontrol edilmesi, Hürmüz Boğazı üzerinde de bir tehdittir. Çin’in enerji kaynakları İran’dan, Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Amerika’nın orayı kontrol etmesi Çin’in de aleyhinedir. Türkiye hükümeti ise bu gerçekliği Rusya’ya, Çin’e anlatma noktasında değil.

Vatan Partisi olarak iktidara geldiğimizde; Rusya’sı, Çin’i, İran’ı, Türk Cumhuriyetleri, Pakistan, Bangladeş, Libya, Irak ve Suriye dahil 20-25 ülkenin hemen KKTC’yi tanımasını sağlarız. Kuzey Kıbrıs’ın tanınması basit bir olay değil; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik varlığının ve güvenliğinin tescilidir. Türkiye’nin güvenliği bugün merkezi bir meseledir. Türkiye devletinin ve Türk milletinin güvenliği, aynı coğrafi merkezde buluşmaktadır; bu merkez de bugün Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’tır. Öyleyse Kuzey Kıbrıs’ın tanınması, güvenliğimiz ve geleceğimiz bakımından hayati önem taşımaktadır. Ancak biz Türkiye hükümetinin bu konuda bir strateji kuramadığını, siyaset geliştiremediğini ve etkili bir faaliyet içinde olmadığını görüyoruz.

Tanınma meselesi yerine Kuzey Kıbrıs’ın doğrudan Türkiye’ye bağlanması gibi tartışmalar ve fikirler Vatan Partisi programında da yer almaktadır. Zaten Kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin bir parçası haline gelmeye başlamıştır; fakat bu süreç tanınmadan geçer. Tanınma daha kolay bir adımdır. Orada ayrı bir devlet var; birleşme nasıl olur? Kuzey Kıbrıs bir referandum yapar, “Biz Türkiye ile birleşiyoruz” der ve birleşir. Ama önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) meşruiyetinin uluslararası planda kabul edilmesi gerekir.

Rum kesimini Avrupa Birliği’ne dahil ettiler. KKTC tarafında, seçim zamanları Türkiye’ye yönelik bazı tepkiler gündeme geliyor. KKTC’nin tanınması geciktikçe, Kıbrıs Türklerinde de Türkiye’ye ve yönetimine karşı bir güven sorunu oluşmaya mı başlıyor? Bu arzu edilmeyen bir durum. Kıbrıs Türkleri açısından bakıldığında, Sayın Hüseyin Macit Yusuf’un öfke derecesindeki haklı tavrı alkışlanacak bir tavırdır ve beklenti, KKTC’deki yetkililerin de bu tavrı almasıdır.

Ancak ben Türkiye açısından bakıyorum; bu sadece Kıbrıs Türklerinin meselesi değil. Bu, bütün Türk milletinin, hatta Azerbaycan’ın, İran’ın ve Rusya’nın meselesidir. Doğu Akdeniz’e Amerika egemen olursa İran da, Rusya da, Karabağ da, Azerbaycan da, Suriye ve Irak da sallanır. Doğu Akdeniz bugün sadece Türkiye ile Amerika arasındaki çelişmelerin değil, dünyadaki çelişmelerin odağı haline gelmiştir. Hatta Dünya Savaşı senaryoları Doğu Akdeniz’den başlatılıyor.

Hatırlayalım, 2002 yılındaki meşhur “Millennium Challenge” (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatını… Amerika Birleşik Devletleri bu tatbikatı 19 sene önce yaptı. Senaryosu neydi? Kuzey Kıbrıs’tan başlıyor, ada Türkiye tarafından kuşatılıyor ve ardından Amerika 96 saat içinde Türkiye’yi işgal ediyor. Amerika, daha 1998 yılında bu tatbikata karar verdiğinde, Türkiye-Amerika arasındaki doğrudan savaşın Doğu Akdeniz’den başlayacağını görmüştü. Bu, Amerika tarihinin en büyük kara harekatı tatbikatıydı. O dönem Hüseyin Kıvrıkoğlu “irticaya karşı mücadele” derken, Amerika buna Doğu Akdeniz’den cevap veriyordu. Onlar iç cepheyi ve dış cepheyi birlikte görüyorlar. O dönem bu tatbikatın bütün belgelerini inceledik, çevirdik ve Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’na, Dışişleri Bakanı’na ve Başbakan Bülent Ecevit’e bir ön yazıyla gönderdim; bizzat görüşerek anlattım. Bugün tekrar o noktaya geldik.

Barış Harekatı kahramanca gerçekleştirildi ve Rum mezalimine son verildi; hepsi doğrudur ve tarihte kalmıştır. Ancak bugün Barış Harekatı’nı sürdürecek olan olay, KKTC’nin tanınmasıdır. “Barış Harekatı’ndan yanayım” diyenlerin bugün atacağı adım, KKTC’nin tanınması için uluslararası planda derhal harekete geçmektir. Barış Harekatı nutukla savunulmaz; o bir askeri harekattı. Bugün de diplomasi planında, Dışişleri Bakanlığımızın ve hükümetimizin diğer ülkelerin KKTC’yi tanımasına yönelik kararlı bir çalışmaya girmesiyle bu miras savunulur.

Rauf Denktaş, son 50-60 yılın en birikimli, en karakterli, en kahraman, en cesur ve en ahlaklı devlet adamıdır. Eşi yoktur. Kıbrıs Cumhurbaşkanıydı ama Türkiye Cumhurbaşkanı olacak birikime, kişiliğe ve bilgiye sahipti. Stratejik bakıyordu. Ermeni soykırımı yalanına karşı mücadelede bizimle beraber Lozan’a geldi, mahkeme kapılarına kadar geldi. Avrasya konferanslarında, Türkiye’nin yerinin Avrasya olduğunu, güvenliğinin ancak Avrasya’da savunulabileceğini çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. Ecevit de yakın tarihimizin gördüğü değerli devlet adamlarımızdandır ve Kıbrıs Barış Harekatı’ndaki etkili tavrı unutulmayacak büyük bir hizmettir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin ev sahipliğinde düzenlenen Dünya İslami Uyanış Kurultayı’na, Vatan Partisi adına çevrim içi olarak katıldım ve konuşma yaptım. Türkiye’den bu kurultaya davet edilen tek yapı Vatan Partisi oldu. Bu, Vatan Partisi’nin Amerika tehdidi karşısında tutarlı siyasetler izlemesinden ve bölge ülkelerinin bize güvenmesinden kaynaklanıyor. Hükümetin ise bu sürecin tam bilincinde olduğunu söyleyemeyiz; bir nevi akıntıya kapılmış gidiyor.

Afganistan, “dünyanın kalp yağıdır”. Oraya hakim olan dünyaya hakim olur. Amerika, Çin’i ve bölgemizi Afganistan üzerinden tehdit etme çırpınışı içindedir ama kaybetti. Afganistan’ın milli kurtuluş mücadelesi etkili oldu. İstiklal Savaşı’nda bizim yanımızda olan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülkelerden biri Afganistan’dı. Bizim o dayanışmayı unutmamamız ve bugün o cevabı, Amerika’nın yanından değil, Afganistan’ın ve Asya devletlerinin yanından vermemiz gerekir. Türkiye’nin Afganistan politikasını; Çin, Rusya ve Asya ülkeleriyle dostluk ve iş birliği temeline oturtması şarttır. Amerika’nın çekilmesi ise bir mecburiyettir. Kararı mararı yok. Silahla elde edilen bir zafer bu. Kaç yıldır savaşıyor Afganistan? Bakın, 1978’de Sovyet işgaline karşı savaş başladı. O zaman Sovyetler Afganistan’ı işgal etti. Arkasından Amerikan emperyalizmine karşı savaş başladı. Afganistan 42 yıldır savaşıyor. Evet, 2001’den beri de Amerika’ya karşı fiilen savaşıyor. Sovyet işgaline karşı da çok yaman savaştılar. İstiklaline aşık bir halk; bunu görmemiz lazım.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Bugün üç ana otorite burada görülüyor” diyor: NATO, Amerika ve Türkiye. Türkiye’yi Amerika ve NATO’dan ayrı söylüyor. Vallahi ben buna şaşırdım. Türkiye’yi ayrı söylemesi çok güzel ama orada asıl otorite, Afganistan’ın kendisidir. Afganistan diye bir millet ve devlet var. Ayrıca orada Pakistan, Çin, İran ve Rusya gibi bölge ülkeleri etkili. Türkiye’nin de bu Asya ülkeleriyle birlik halinde olması lazım. “Ben burada Amerika ile iş birliği yaparım, Kuzey Kıbrıs’ta Rusya’yla iş birliği yaparım, Karabağ’ı kurtarırken Rusya’yla, başka yerde Amerika’yla hareket ederim” derseniz öyle gitmez. Böyle bir politika örneği dünya tarihinde yok. Buna “denge politikası” diyorlar ama bu denge politikası değil; denge politikası, çeşitli kuvvetler arasındaki çelişmelerden yararlanmaktır. Oysa burada bir gün onun, bir gün bunun yanındasınız; bu mümkün değil.

Türkiye’nin tarafsız kalamayacağı bir tarihsel süreçteyiz. İsmet Paşa, İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlık politikası izledi ve tuttu. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye tarafsız kalamazdı çünkü doğrudan işgalin hedefiydi. İttihat ve Terakki Partisi’nin Almanya’yla birlikte savaşa girmesi ve 29 Ekim 1914 günü Rus Çarlık donanmasına ilk vuruşu yapması çok doğruydu. Eğer o saldırıyı yapmasaydık, Çanakkale’den İngiliz ve Fransızlar gelirken, yukarıdan da Rus donanması İstanbul’a baskın yapardı; iki ateş arasında İstanbul’u kaybederdik.

Bugünkü durum İkinci Dünya Savaşı’na değil, Birinci Dünya Savaşı’na benziyor. Türkiye’nin tarafsız kalması mümkün değil çünkü Amerika’nın namluları Türkiye’ye çevrilmiş durumda. “Türk ordusu Kıbrıs’tan çıkacak”, “Türkiye’de Kürdistan kurulacak”, “Ermeni soykırımını tanıyacaksınız” gibi doğrudan Türkiye’yi hedef alan tehditler var. Amerika’nın birinci hedefi Türkiye’dir.

***

[Program Reklam Arası]

***

Ordu ve Amasya’da Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in katılımıyla “Üretim Devrimi Kurultayları” yapıldı. Salgın nedeniyle ara verilen bu kurultaylar; Ankara Polatlı’nın Avşar köyü, Amasya’nın Büyük Kızılca köyü ve Ordu’nun ilçelerinde yeniden başladı.

Türkiye üretim devriminin eşiğinde; bunu Vatan Partisi saptadı. Eğer Türkiye üretim devrimini yapamazsa borç batağında boğulur ve parçalanma süreciyle karşılaşır. Millet zaten devrim istiyor; çiftçi haciz terörü altında, işçi borç batağında. Polatlı’nın Avşar Köyü’nde, Büyük Kızılca Köyü’nde ve Amasya’da gördüğümüz tablo bu. Büyük Kızılca, Amasya’nın en büyük ve örnek köylerinden biri. İleri teknolojiler kullanarak az topraktan büyük verim alıyorlar ama borç ve haciz tehdidi altındalar.

Türkiye Çiftçi Platformu Başkanı Ömer Sarı ve diğer çiftçi önderleri Vatan Partisi’ne katıldı. Bu, yığınlar halinde bir yöneliştir; Güneydoğu’dan Edremit’e, Adana’dan Trabzon’a kadar her yerde aynı. Amasya’daki kurultayda konuşan Ahmet Muhtarımız, “AK Parti üyesiyim ama hakkımı helal etmiyorum” diyerek tarım politikalarını sert bir şekilde eleştirdi. Çiftçilerimizin çözümü belli: Banka ve faiz borçları silinmeli, borçlar bir yıl ertelenerek beş takside bağlanmalı. Bunu yalnız çiftçi için değil, gıda güvenliğimiz için Türkiye için istiyoruz.

Ordu’nun Perşembe ilçesinde de balıkçı kooperatifi başkanları, fındık üreticileri ve bal üreticileriyle bir araya geldik. Tekneciler, Abazya limanlarına gitmenin Türkiye ekonomisine katkısı olduğunu ama cezalarla karşılaştıklarını belirterek bunun çözülmesini istiyor. Bu insanlar, Karadeniz’in fırtınasıyla boğuşarak ekmeğini çıkaran kahraman üreticilerdir. Türkiye, zorluklardan büyük çözümlere doğru ilerliyor. Adıyaman’daki tütün üreticilerinin, 2B mağdurlarının, çek-senet mağdurlarının sorunlarını da takip ediyoruz. Vatan Partisi, üreticileri baş tacı ederek Türkiye’yi yönetecek bir milli hükümetin inşası için çalışıyor. Bütün derdi olanlar Vatan Partisi’ne koşuyor ve partide sonuç almaya çalışıyor. Sonuç da alıyoruz. Köyüne dönmek isteyenleri Diyarbakır’da örgütlüyoruz. Onlara hayvancılık koşulları yaratmak, tekrar köylerinde barınma ve ekme biçme imkânı sağlamak için projeler üretiyoruz. Bu projeler devlet tarafından da olumlu karşılanıyor ve sonuçlara ulaşmak üzereyiz.

Diyarbakır’da son dönemde yeni bir görevlendirme oldu; Diyarbakır’ın başına Ferdi Tanan geçti. Antalya’nın başına ise Genel Başkan Yardımcımız Serdar Üsküplü geçti. Antalya’dan da çok güzel haberler alıyoruz. Bugün telefonla konuştum; çiftçi bürosunu yeniden örgütlemişler. Antalya çok verimli bir kent; hem tarım hem sanayi hem de turizm merkezi. Seracılık ve ileri tarım yapılıyor. Amasya’da, Büyük Kızılca’da da seracılık yapılıyor. Erzincan İl Başkanımız Sayın Serkan Karatepe, Amasya’ya Büyük Kızılca köyüne geldi; kendisi de Üzümlü’de seracılık yapıyor. Kendi tecrübelerini; seranın tavanını yükselterek domates verimini artırma gibi bilgileri aktardı. Üreticiler arasında böylece tecrübe, teknoloji ve bilgi alışverişini sağlıyoruz. Üretici baş tacı; bu tuttu.

Şu slogan çok önemli: “İstanbul’a kanal değil, Anadolu’ya su; İstanbul’a beton değil, Anadolu’ya su.” 20-30 milyar dolarla, hatta 40-45 milyar dolarla Anadolu’nun tarımının su ihtiyacını önemli ölçüde çözmek mümkün ve bu üretim bize katlanarak geri dönecek. Türkiye’nin İstanbul’a beton dökmeye veya ikinci bir boğaza ihtiyacı yok; çünkü boğaz trafiği zaten düşüyor. Samsun’dan Ceyhan’a 1-2 milyar dolara bir boru hattı çekeriz, bunun projesi de hazır. Kırklareli’den Saros Körfezi’ne bir petrol veya doğalgaz boru hattı çektiğimiz zaman İstanbul Kanalı’na hiç lüzum kalmaz. Karadeniz ile Akdeniz arasındaki gemi trafiğini boru hatlarıyla ucuza çözeriz; böylece doğamızı, tarım alanlarımızı ve ormanlarımızı da kaybetmeyiz.

Vatan Partisi’nin projesi şudur: 10 yıl içinde 15 milyonluk İstanbul’un nüfusunu 5 milyona düşüreceğiz. İstanbul’daki sanayi teşviklerini kaldıracak ve tarım alanlarına dönmeleri için Anadolu’ya yatırım yapacağız. İstanbul’da yeni inşaat yapılmasını vergi ve çeşitli politikalarla engelleyeceğiz. Sonuçta İstanbul’u 5 milyonluk ferah bir kültür, turizm ve finans kenti haline getireceğiz. Anadolu’ya dönen nüfus da orada verimli tarım ve hayvancılık yapacak.

Anadolu çiftçisinin en büyük feryadı banka borçları. Şunu cesurca göze almalıyız: Çiftçi iflas edeceğine bankalar iflas etsin. Bunu her yerde söylüyorum. Çiftçinin borçları ertelendiğinde veya faizler kaldırıldığında banka sisteminin çökeceği iddiaları doğru değil. Türkiye’de 90 küsur banka var; 25 banka yeterli. O 70 tane lüzumsuz banka iflas etse Türkiye’ye bir şey olmaz, aksine faydası olur. Ama çiftçi iflas ederse Türkiye aç kalır. 25 sektör bankası (tarımı, sanayiyi, esnafı, yapı sektörünü destekleyen) Türkiye için yeterlidir. Özel sektör bankacılığını yasaklamıyoruz ama kamu bankacılığını güçlendireceğiz. Çiftçimizi bu banka teröründen kurtarmaya yemin ettik ve kurtaracağız.

Girdiler konusunda ise mazotun, tarım ilacının ve özellikle tohumun ucuzlaması hayati önem taşıyor. Tohum konusu ciddi bir sorun ve bunu birkaç ay içinde daha iyi anlayacağız. Vatan Partisi olarak şimdiden uyarıyoruz; ucuz tohum, ucuz mazot ve gübreyi çözmek zorundayız.

Fındık konusuna gelince; üreticilerle ve sanayicilerle yaptığımız görüşmeler sonucunda 33 lira olması gerektiğini söylüyoruz. Üretici 33 liraya satarsa tüketici de makul bir fiyata alabilir; doğru fiyat budur. Türkiye dünya fındık üretiminin yüzde 60-70’ini yapıyor ancak dünya piyasasında belirleyici konumda değil. Bu yanlış politikaların bir sonucu. İhracatta da üretimde de birinciyiz; bu güçlü konumu dünya piyasalarında kullanmak zorundayız.

Millet İttifakı’nın adayı tartışmalarına gelince; Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın “Cumhurbaşkanı adayı sadece başarıyla değil, ulusal ve uluslararası karar vericilerin işaret edeceği bir kişi olacak” sözleri bir gerçeği ifade ediyor. Millet İttifakı’nın adayını Biden belirleyecek. Bu ittifak, doğrudan doğruya Biden tarafından örgütleniyor; bu bir iftira değil, Rand Corporation raporlarıyla sabit. Biden, “Tayyip Erdoğan’ı bu partileri birleştirerek devireceğim” diyor. Şu anda Biden’ın en beğendiği lider, Amerika’ya en sadık gördüğüm Meral Akşener’dir. O, Gladio’nun merkezinde olan bir hanımefendidir; 90’lı yıllarda İçişleri Bakanlığı döneminde TSK’nın içine kulak yerleştiren, emniyet istihbaratının başına FETÖ’cüleri tayin eden biridir. Şimdi yeniden sahneye sürüldü ve MHP’yi bölme görevini üstlendi. 1980 sonrası Turgut Özal ile başlayan süreçle birlikte Türkiye, Amerika’nın doğrudan yönettiği hükümetler dönemine girdi. Meral Akşener de bu çizginin temsilcilerinden biridir. Bugün İYİ Parti, PKK ve CHP ile aynı cephede değil mi? PKK ile aynı cephede İYİ Parti… İstediği kadar milliyetçilik taslasın; bu da bir operasyon oldu. Bu operasyonun kraliçesi kim? Meral Akşener. Peki, Türkiye’de artık uluslararası çevrelerin iktidar belirleyeceği dönem geride kaldı mı? Evet, bıraktık. Ancak bunlar Türkiye ekonomisinin içine girdiği darboğazdan, halktaki büyük sıkıntı ve hoşnutsuzluktan yararlanıyor. AK Parti’den soğuma ve uzaklaşma buradan kaynaklanıyor.

Vatan Partisi burada düğümü çözen partidir. Vatan Partisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin kullanmayı planladığı gücü Türkiye cephesinin içinde tutuyor ve “üreticilerin milli hükümeti” formülünü üretiyor. Bu çok önemli. Vatan Partisi bunun için iktidar hedefini güdüyor. Yani Vatan Partisi’nin iktidar hedefi gerçekçidir, içine girdiğimiz sürece uygundur. Çünkü AK Parti’nin Türkiye’yi artık yönetemeyeceği gözüküyor. Ancak onun alternatifi Amerika veya Biden olamaz; onun alternatifi Vatan Partisi olur. Çünkü üreticilerin ve milli güçlerin daha tutarlı temsilcisi Vatan Partisi’dir.

AK Parti’nin demin eleştirdiğimiz tutarsızlıkları; Amerikan emperyalizmine karşı mücadeledeki tutarsızlıkları, üretim ekonomisi kurmadaki cesaretsizliği ve tutukluğu, programdan, stratejiden, kararlılıktan, dirayetten ve devrimci inisiyatiften yoksun olması, Vatan Partisi’ni Türkiye’nin gündemine getiriyor. Bu nedenle Vatan Partisi, Türkiye’nin önündeki çözümdür, hükümet çözümüdür ve Türkiye için biricik kurtuluştur.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dünyaya seslenerek, “Beni Erdoğan’la karıştırmayın” diyor. Bence bu çok önemli; bütün CHP yönetimini, Kılıçdaroğlu’nu ve müttefiklerini ele veriyor. Amerika’ya, “Sizi çetin müzakereler bekliyor” diyor. Türkiye bugün Amerika ve Avrupa ile dolaylı olarak savaşıyor. Kılıçdaroğlu, “Ben bu savaşa, PKK’nın ezilmesine, FETÖ’nün tasfiye edilmesine son vereceğim; sizinle masaya oturup bu konularda müzakere yapacağım” mesajını veriyor. Bunun okuması budur, başka bir okuma yoktur.

Türkiye bugün PKK’nın üzerine silahla gidiyor, FETÖ’yü Türk kanunlarına ve Cumhuriyet hukukuna göre hapislere tıkıyor. Yani ortada bir müzakere yok; devlet bunları yasa dışı güçler olarak görüyor. CHP ise “Kürt sorununu silahsız, barışçı yollarla çözeceğim” diyor. Bu mesajıyla Biden’a ve Avrupa Birliği liderlerine, “PKK’nın üzerine şiddetle gitmekten ve FETÖ’cüleri hapse tıkmaktan vazgeçeceğim, sizinle çetin müzakereler yapacağım” demek istiyor. Bu, Türk milletini kandırmak için söylenen bir şeydir. Amerika ile çetin müzakereler yoluyla Doğu Akdeniz sorununu mu, ekonomi sorununu mu çözeceksin? Yoksa Amerika’nın “İkinci İsrail-Kürdistan” planını mı önleyeceksin? O alanlarda herkes birbirine savaş gemileriyle bayrak gösteriyor.

Sen Amerika’ya karşı Türkiye’nin başkaldırısından ve üzerimize sürülen kuvvetlerle silahlı mücadele etmekten vazgeçeceğinin garantisini veriyorsun. Kuvayı Milliyeci bugün PKK ile silahlı mücadeleden vazgeçer mi? FETÖ’yü hapse tıkmaktan vazgeçer mi? Hapishane kapılarını açan bir Kuvayı Milliyeci olur mu? Bunun adı olsa olsa “Kuvayı Amerikaniye” olur.

Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, “KYK’lıları ve hakkında hüküm olanları, kesinleşmiş olsa bile yeniden yargılayacağız” dedi. Bakın bu, Türk devletini yıkmak demektir. Bütün hukuk sistemini ve devletin devamlılığını sarsmaktır. Hiçbir devrim, mirasçısı olduğu devletin yargı hükümlerini toptan ortadan kaldıramaz. Eğer “Her şey gayrimeşrudur” derseniz, bu “Türk devletini yıkın” demek olur. Darbe çağrıları bu gayrimeşruluk söylemi üzerine yapılır. Yürütme, yasama ve yargı gayrimeşru denilerek Türkiye kaosa sürüklenmek isteniyor. Ancak Türk ordusunu ve Türk milletini yenme şansları yok.

CHP, 15 Temmuz için hala “kontrollü darbe” diyor. Bu, “Ben FETÖ’nün yanındayım, Amerikan emperyalizminin güdümündeki FETÖ’ye sadakatimden taviz vermem” demektir. Meral Akşener de CHP’nin yanına geçerek zaten FETÖ ile olan örgütsel bağlantıları nedeniyle PKK’nın yanında mevzilenmiş oluyor. Arkalarında da Biden var.

FETÖ ile mücadelede büyük başarılar kazanıldı. 15-16 Temmuz gecesi Amerika’nın Türkiye’deki silahlı kuvveti ezildi. Bu, dünya çapında bir başarıdır. Türkiye, NATO içindeki “aforozlu” üye olarak NATO’ya bir nevi isyan etti ve FETÖ gladyosunu temizledi. Bu, 1945’ten sonraki en büyük devrimci eylemdir. 15-16 Temmuz, düşmana Ankara’yı teslim etmediğimiz bir Sakarya Savaşı gibidir.

HDP’siz bir 2023 hesabı yapılmıyor. Çünkü Amerika için Millet İttifakı’nda vazgeçilmez olan güç PKK ve HDP’dir. Hatta birinci sırada PKK, ikinci sırada FETÖ vardır. Amerika bunlardan vazgeçmediği için CHP ve İYİ Parti de vazgeçemiyor. “HDP’siz seçimi kazanamayız” demek bir Amerikan masalıdır. Tam tersine, PKK ile beraber oldukları için seçimi kaybedecekler.

Anayasa Mahkemesi’nin önündeki HDP davası tarihi bir olaydır. Anayasa Mahkemesi Türk yargısının bir mahkemesi mi, yoksa PKK’yı koruyan, kollayan bir kurum mu? Mehmetçiğin mi yanındasın, teröristin mi yanındasın? Hukuk dediğiniz şey budur. İstediği kadar evrak karıştırılsın, mesele bu kadar basittir. Hukuk da bundan ibaret. Türk hukuku; Mehmetçiğin yanındadır. Türk hukuku, Türk ceza hukuku Mehmetçiğin yanındaki hukuktur; taraflıdır. Türk devletinden, Türk milletinin bütünlüğünden, Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğünden, Mehmetçik’ten ve polisten yanadır. Tekrar ediyorum; Türk hukuku Mehmetçiğin ve Türk polisinin yanındadır. Bu kadar açık. Türk hukuku hiçbir şekilde PKK’lı teröristin yanında değildir ve olamaz. Hukuk budur; halka hukuku başka türlü yutturmayalım. Hukuk bu kadar basit ve sadedir.

Anayasa Mahkemesi de buna karar verecek. Hangi hukuku uygulayacağını orada göreceğiz. Mehmetçiğin yanında bir karar alırlarsa o Türk hukuku olur; HDP’yi kurtarırlarsa o da Amerika’nın ve PKK’nın hukuku olur. Açık söylüyorum; Sayın Zühtü Arslan’ın, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın sözlerini ben bir hukukçu olarak hayretle karşıladım. “Önümüzde bir sürü iş var” diyor. Mehmetçiğin kanı, Türkiye’nin bütünlüğü söz konusu; bu, diğer işlerle kıyaslanır mı? Bir Anayasa Mahkemesi Başkanı, bu dava önüne geldiği an şu talimatı vermelidir: “Bütün davaların önüne HDP davasını alıyoruz ve zamanımızın tamamını bunun çözümüne ayırıyoruz. Takvimimizde bir numaralı sorun HDP davasıdır. Zamanla yarışıyoruz ve bu konuyu çözüyoruz.” Hukukçu budur. “İş yükümüz var” demek hukukçuluk değildir. Orada bir rey açıklaması görüyorum; bu nedenle kendisini istifaya davet ediyor ve bir kampanya başlatıyorum.

Anayasa Mahkemesi Başkanı, Türk milleti adına yargı yapamaz ve karar veremez; çünkü Mehmetçiğin yanında değildir. Türk milleti Mehmetçiğin ve Türk polisinin yanındadır. Türk milleti adına karar verirken, Türk milletini bölen bir karar verilemez. Türk milletine, polisine ve Mehmetçiğine kurşun sıkanların yanında bir hüküm kurulamaz. Hukuk bu değildir. Hukuku çarpıtıp Amerikan hukukunu getirerek Türk hukukunu onun altında ezip, Avrupa Birliği hukukunu tepemize oturtamazlar. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, Türk milleti adına adil bir karar veremeyeceği anlaşılmıştır. Derhal o kürsüyü terk etmelidir. Türkiye, böyle bir Anayasa Mahkemesi’ni sırtında taşıyamaz; bunun bedelini çok ağır öderiz. HDP’yi kurtaran bir kararla PKK’nın yasallaştırılması Türkiye’ye çok pahalıya mal olur.

Eğer HDP kapatılmazsa, Anayasa Mahkemesi Amerika’dan ve PKK’lı teröristten yana karar vermiş olur ve teröristler “fermanlı terörist” haline gelir. Terörist, eline o kararı alır ve her olayda önümüze koyar. Padişahın bir delisi varmış ya; ferman vermiş, “Bu istediği gibi delilik yapar” demiş. Anayasa Mahkemesi de HDP’yi kapatmazsa, PKK terörizmine ferman vermiş olur; onun her türlü Türkiye’yi bölme faaliyetini yasallaştırmış olur. Buradan Türkiye kamuoyuna, Türk milletine ve Türk adaletine sesleniyorum: Bunu kabul edemeyiz.

Süremizin sonuna geldik. Bayram için bir kitap önerisinde bulunmak istedim. Değerli dostum, kıymetli hikâyeci ve romancımız Onur Caymaz ile konuştum. Türk romanında çok şey beklediğimiz isimlerden biri olan Onur, imdadıma yetişti ve Orhan Kemal’in “Murtaza”sını önerdi. Orhan Kemal’in o meşhur, görevine sadık küçük memuru Bekçi Murtaza’nın devlete olan sadakatinin abartılı bir noktaya varmasını anlatan çok keyifli bir kitap. Onur ve Aslı Caymaz’la birlikte bu bayramda Orhan Kemal’in “Murtaza”sını öneriyoruz.

Müzik olarak da Sivas halaylarından biri olan “Sabahtan Bizim Pınara” türküsünü düşündüm ama içime sinen bir kayıt bulamadım. Bu arada imdadıma Ahmet Baran yetişti; Mozart’ın “Türk Marşı”nı kanun ve diğer Türk müziği enstrümanlarıyla harika bir resitalle sunmuş. Bayram havasına çok yakışır. Mozart da dâhil olmak üzere, o dönemde pek çok Avrupalı besteci Türk marşları yazmıştır. Mehter marşlarımızın notası o dönemde yazılamadığı için günümüze ulaşamamış olsa da, bu eserleri saygıyla anıyoruz.

Türk milletimizin ve bütün İslam dünyasının bayramını kutluyor, tüm insanlığa selam yolluyoruz. Önümüz aydınlık, ümitli bir döneme giriyoruz; içimiz rahat. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”nun sonuna geldik. Programımızı Ahmet Baran’ın kanun resitaliyle seslendirdiği Mozart’ın “Türk Marşı” ile kapatıyoruz. Herkesin bayramı kutlu olsun.

Paylaş