Çıkış Yolu • 17.08.2021

Çıkış Yolu • 17.08.2021

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim, Ulusal Kanal’da Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Ben Yakup Aslan. Yayın konuğum, Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Adnan Türkkan. Ve bu akşam her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek konuğumuz. Efendim, yayınımıza hoş geldiniz.

— Hoş bulduk, merhabalar, sağ olun.

Evet, bu hafta değerli izleyiciler, hem yurtta hem bölgemizde hem de dünyada oldukça sıcak bir gündem söz konusuydu. Sayın Genel Başkan’ın ajandası da bu hafta oldukça yoğundu. Tüm başlıkları madde madde konuşmaya çalışacağız. Tabii öncelikle bu hafta yaşanan bir hadise var. Karadeniz bölgesinde, Kastamonu Bozkurt’ta maalesef hayatını kaybedenlerin sayısı 77’ye ulaştı. Kayıp olarak bildirilen 26 kişi de hâlâ aranıyor. Öncelikle başsağlığı mesajlarıyla başlayalım. Sayın Genel Başkan, Kastamonu Bozkurt felaketi hakkında ne söylersiniz?

— Tabii, bütün milletimizi derinden üzdü, yüreğimiz yandı. İnsanlarımızı kaybettik ve çok ağır zarara uğradık. Önce kaybettiğimiz insanlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve Türk milletine başsağlığı diliyoruz. Acılarını yürekten paylaşıyoruz. Fakat bu artık… Her felaketten sonra başsağlığı dilemek bize büyük acı veriyor. Bunlar, başımıza gelmesi zorunlu felaketler değil. Eğer iyi bir şehircilik yapmazsak, dere yataklarına kentler, kasabalar ve mahalleler kurmaya devam edersek bu felaketler kaçınılmaz olur. Su, kontrolü altına alınabilen bir tabiat olayıdır. Irmaklarımızı, derelerimizi kontrol edebiliriz; bunun çeşitli teknik imkânları var.

Biz, Prof. Dr. Çağatay Keskinok başkanlığında, bu olaydan çok önce Ulusal Strateji Merkezi (USMER) bünyesinde bir şehircilik plan komisyonu kurduk. USMER Başkan Yardımcımız Utku Reyhan ile birlikte; Çağatay Keskinok ve Üncü Güngör gibi şehircilik uzmanları ve eski Trabzon İl Başkanımız gibi çok nitelikli şehir planlamacılarıyla şimdi hem bir İstanbul planı hazırlıyoruz hem de genel olarak kentler için plan ilkeleri oluşturuyoruz. Bunu çok yakında halkımıza takdim edeceğiz. Arkadaşlarımız çok birikimli ve yetenekli. Bir kere bu müjdeyi verelim ve Kastamonu Bozkurt halkımızın acısını yürekten paylaştığımızı yineleyelim.

— Evet, aynı temennilerle biz de vatandaşlarımızın acısını paylaşıyoruz. Aslında bugün çok önemli bir gelişme var; uluslararası bir konferansta konuşmacıydınız. Hem toplantının konusu, hem davetçileri hem de orada bir Türk siyasi şahsiyeti olarak, Arap dünyası dışından davet edilen biri olarak bulunmanız ayrı bir önem taşıyor. Öncelikle kurumları aktarmak istiyorum: Suudi Arabistan Krallığı Kral Faysal Araştırma ve İslami Araştırmalar Merkezi, Çin Sosyal Bilimler Akademisi Batı Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Şarika (Sharjah) Üniversitesi’nin düzenlediği “China-MENA” konferansıydı. Suudi Arabistan’da çok önemli bir kurum olan, Prens Türki bin Faysal bin Abdülaziz El Suud’un başkanlık ettiği bu yapının konferansındaki vurgularınız çok dikkat çekiciydi. Özellikle Arap dünyasının pek girmek istemediği bir konuda, bağımsız ve başkenti Kudüs olan bir Filistin’den bahsettiniz. Buradan bir giriş yapalım isterseniz.

— Tabii, bu konferans China-MENA (Middle East, North Africa – Orta Doğu, Kuzey Afrika) sempozyumuydu. Çin ve Orta Doğu-Kuzey Afrika arasında derin iş birliği için kurulmuş bir örgütlenme. İki senedir uluslararası sempozyum düzenliyorlar. Bu yılki konferansa Çinlilerin, Suudi Arabistan’dan Prens Türki bin Faysal bin Abdülaziz’in ve Birleşik Arap Emirlikleri Şarika Üniversitesi’nin davetiyle katıldım. Arap olmayan tek konuşmacı bendim; Türkiye’den de tek davet edilen siyasi parti genel başkanıydım. Bu çok önemli.

Konuşmamda doğrudan ABD’nin Türkiye’ye karşı yürüttüğü yeni tip savaşa girdim. Orman yangınlarının da bu yeni tip savaşın bir parçası olduğunu anlattım. Türkiye’nin 2014’ten bu yana hem içeride hem dışarıda ABD’ye karşı yürüttüğü mücadeleyi; FETÖ’nün ezilmesini, PKK’ya yönelik operasyonları ve Doğu Akdeniz’deki hamleleri detaylandırdım. Ayrıca ABD’nin “Kürdistan” adı altında kurmaya çalıştığı “İkinci İsrail” projesi ile “Doğu Türkistan” girişiminin aynı planın parçası olduğunu vurguladım. Bu plan, hem Türkiye’yi bölmeyi hem Çin’i rahatsız etmeyi hem de Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimini kesmeyi amaçlıyor. Bunu Çin’deki konferanslarda sürekli gündeme getiriyorum.

Doğu Akdeniz’in önemi üzerine de konuştum. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz; Süveyş Kanalı’nı, Hürmüz Boğazı’nı ve İsrail’i kontrol ediyor. Bunlar, Çin’in ve Asya’nın enerji kaynaklarının geçtiği kanallar. Yunanistan ve ABD’nin Nemesis, Nabıldina gibi tatbikatlarla Türkiye’yi hedef alması, aslında bölge ülkelerinin topraklarının buralardan kontrol edilmek istendiğinin kanıtıdır.

Sonuç olarak; bir Asya uygarlığı yükseliyor ve biz Batı Asya, Asya ve Kuzey Afrika ülkeleri öncü konumlardayız. Bu coğrafyanın her parçasında beraber olmalıyız. Terör örgütlerini (PKK, YPG, Doğu Türkistan İslami Partisi) ve FETÖ gibi yobaz, dinsel aşırı örgütleri tasfiye etmeliyiz. Bölgedeki NATO ve Amerika üslerine son vererek ortak bir güvenlik tavrına girmeliyiz. Benim konuşmamın dokuz yerinde “İsrail” sözcüğü geçiyor; ancak konferansta diğer konuşmacılar İsrail’den hep olumlu göndermelerle bahsettiler. Filistin davası konusunda toprak bütünlüğünü savunan, başkenti Kudüs olan bir Filistin’i açıkça ifade eden tek tez benimkiydi.

— İran karşıtı söylemler de vardı değil mi?

— Evet, Birleşik Arap Emirlikleri Politika Enstitüsü Başkanı bir hanımefendi, Amerika’yı bir “güvenlik şemsiyesi” olarak tarif etti ve İran ile Taliban’ı tehdit olarak nitelendirdi. Tamamen Amerikan pozisyonundaydı. Ancak sonuç itibarıyla benim konuşmam, oradaki insanların dikkatini yoğunlaştıran etkili bir konuşma oldu.

— Prens Türki bin Faysal’ın ismi de ilginçti…

— Evet, ismi çok dikkatimi çekti. Kendisi Türk kökenli ve soyunda Türkler var. Suudi Arabistan’da Türk soyadını taşıyan, asıllarıyla gurur duyan çok sayıda etkili isim olduğunu öğrendik. Hatta benim sülalemin bir kanadı da 1915’te Osmanlı döneminde orada PTT müdürlüğü yapan Hacı Sadık ve Hacı Mahmut’a dayanıyor. Orada kalan amcazadelerimiz, devlet kademesinde yükselmişler. Orada Türk olmak, itibar sağlayan bir konum.

— Sayın Türkkan, son dönemde; ÇKP’nin 100. yılı konferansı, Tahran’daki İslam Uyanış Kurultayı ve bugün katıldığınız bu konferans ile Türkiye’den tek temsilci olarak bulunuyorsunuz. Bunu neye bağlıyorsunuz? Çinlilerin bir Marksizm konferansı daha oldu. Türkiye’den sadece Vatan Partisi’nin katıldığı bu ikinci konferansta, Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ilk konuşmayı yaptı; kapanış konuşmasını ise bana yaptırdılar. Bu, uluslararası bir Marksizm konferansında yapılan ikinci büyük konuşmaydı. Oraya 70 kadar ülkeden katılım oldu. Gerek uluslararası Marksizm konferanslarında, gerek İslam’a Uyanış konferanslarında, gerekse İran veya Orta Doğu konferanslarında Vatan Partisi’ne büyük bir ilgi var.

Peki, bunu neye bağlıyorsunuz Sayın Başkan? Vatan Partisi, yalnız Türkiye’de değil, uluslararası düzlemde çok etkili bir parti. Herkes Türkiye’nin yaşadığı süreci, Vatan Partisi’nin bu süreçteki etkisini, Türkiye-Rusya ilişkilerinin çözümündeki rolünü, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelişindeki ve Türkiye-İran ilişkilerindeki ağırlığını görüyor. Sosyal medyada “Doğu Perinçek’in İslam’ı temsil etmesi” gibi söylemlerle karşılaşsam da, İran Dışişleri Bakanlığı yetkilisi 3-4 ay önce sadece bana mesaj iletmek için özel olarak geldi. Dediği şuydu: “Biz İslami bir siyaset izlemeyeceğiz; siyasetimizi Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı oturtuyoruz. O nedenle Türkiye’de en çok güvendiğimiz, dostluk duyduğumuz parti Vatan Partisi’dir. Çünkü biz İslam eksenli değil, anti-emperyalist bir eksende siyaset izleyeceğiz. Bunu İran devleti adına size bildirmemi istediler.”

İslami kesimde “Neden İslami uyanışta Doğu Perinçek var?” diye bir şaşkınlık yaşanıyor. Çünkü İslami uyanış; şeriatçılık değil, bağımsızlıktır, vatanı savunmaktır, emperyalizme ve siyonizme karşı durmaktır. İran da bunu böyle yorumluyor ve yavaş yavaş bütün İslam ülkelerinde bu yönde bir gelişme oluyor. Bu çok önemli.

İkinci olarak, siz de bahsettiniz; daha önce Soner Polat’ın da aralarında bulunduğu bir heyetle Çin’e gitmiştik. O heyette siz de vardınız, İlker Yücel ve Cem Dikmen de oradaydı. Adnan Akfırat ve Beyazıt Karataş da heyet üyeleriydi. Biz o ziyarette Türkiye’nin meselelerini aynı zamanda Asya’nın ve insanlığın meselesi haline getirerek sunduk. Bugünkü konferansta da “Kukla Kürdistan” meselesi ile Doğu Türkistan meselesinin aynı planın parçası olduğunun altını çizdim. Koskoca Çin’in stratejik vizyonu ve Kuzey Kıbrıs’ın tanınması bağlamında da Türk devletinin milli meselelerini anlatırken, meseleyi sadece Türkiye’nin bölünmesi üzerinden değil, “Kürdistan planı aynı zamanda sizi hedef alıyor, Kuşak-Yol girişiminizi kesmeyi amaçlıyor” diyerek, yani onların menfaatleriyle birleştirerek anlatırsanız ikna edici olursunuz. Çinlilere, “Kıbrıs Amerika’nın kontrolüne geçerse Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı da kontrol altına alınır ve sizin petrol yollarınız tehdit altına girer” dediğiniz zaman bu onları etkiler.

Aynı yöntemi Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Suudi Arabistan’a, Ürdün’e ve Filistin’e de uyguluyoruz. Filistinlilere “Siz İsrail ile savaşıyorsunuz, biz de İsrail’in ikinci İsrail planıyla savaşıyoruz” diyoruz. İsrail, Türkiye’nin yanı sıra İran, Irak ve Suriye’yi de bölüp orada bir “ikinci İsrail” kurmaya çalışıyor. Yunanistan ve Amerika ile birlikte Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi tehdit eden tatbikatlar yapıyorlar. Bu meseleleri, karşı tarafın kendi menfaatleriyle birleştirerek anlatmak dış politikada çok kritiktir.

Dış politikada bu haftanın en önemli konusu Afganistan. Partiniz, Taliban ile görüşülmesi gerektiği yönünde öncü bir tavır aldı. Bu 14 maddelik çözüm önerisini konuşalım isterseniz.

Bakın, biz 12 Ağustos’ta Uluslararası İlişkiler Bürosu’nda, Semih Koray başkanlığında toplandık. Yakup Aslan gibi İran ve Orta Doğu uzmanlarının da katılımıyla bir Afganistan tartışması yürüttük. Ardından 13 Ağustos’ta genişletilmiş Başkanlık Kurulu’nu toplayarak 14 maddelik bir program ürettik. Bu programın birinci maddesi şudur: Amerika, Afganistan’da yenilmiştir. Taliban’ın Kabil’e hakim olacağı zaten belliydi. Biz bu kararı alırken henüz Taliban Kabil’e girmemişti bile. İkinci maddemiz ise Amerika’nın ne kadar güvenilmez bir müttefik olduğunun ortaya çıkmasıdır. 20 yıldır desteklediği, silahlandırdığı hükümetleri bir gecede terk edip kaçtı.

Amerika bölgeden kaçarken bir kaos planı bıraktı; sığınmacılar üzerinden bölge ülkeleri Pakistan, İran ve Türkiye arasında problemler ateşleyerek gitti. Biz, bu sorunu Rusya, Çin, Pakistan, İran, Türkiye ve Afganistan’ın ortaklığıyla çözebileceğimizi belirttik. Afganistan’ın geleceğini ancak Afgan milleti tayin edebilir. Amerika bunu tayin etmeye kalktı ve başarısız oldu.

Taliban, Amerikan emperyalizmini yendi. Bazıları “Taliban ile anlaştılar” diyor, hayır; silahla kovaladılar. 20 yıldır süren bir mücadele bu. Her millet kendi tarihsel ve sosyal birikimine göre kendi önderliğini çıkarır; dışarıdan önderlik ihraç edemezsiniz. Taliban da kendi kurtuluş savaşını başardı. Şimdi Taliban’a düşen, kucaklayıcı ve birleştirici olmaktır; biz de bu süreci destekliyoruz. Taliban sözcüsü Zabibullah Mücahit’in “İçeride ve dışarıda barıştan yanayız” açıklaması, rüştlerini ispatladıklarını gösteriyor. Kadınlara yönelik uygulamalar konusunda çok fazla eleştiri var. Daha önce yönettikleri dönemde kadınlara şiddet uyguladıkları bir süreç yaşanmıştı. Şimdi ise “Kadınlara karşı ayrımcılık yapmayacağız ve en önemlisi intikam duygusu içerisinde olmayacağız” dediler. Siyaset içerisinde yer alanları, Amerika ile birlikte oldukları dönemde güvenlik güçlerinde görev yapanları ve onlarla iş tutan müteahhitleri affettiklerini açıkladılar. Bu çok önemliydi; bizim kararlarımızda da belirttiğimiz gibi bir af çıkarılmalıydı ve Taliban da bunu yaptı. Savaşan askerler, güvenlik güçleri, herkes bu af kapsamına alındı. “Özgürlük ve bağımsızlık arayışı her milletin meşru hakkıdır” dediler. Kadınlar konusundaki algının aksine, kız çocuklarının okula gidebileceği, kadınların işlerinin başına dönebileceği, toplum hayatında yer alacakları belirtildi. Taliban yöneticisinin bu sabah kadın spikerin olduğu bir televizyon programına katılması, bu tutumu somut olarak göstermektedir. Taliban, aksini yapması durumunda ülkede dış müdahaleye açık bir ortam doğacağını biliyor. Yalnız dış müdahale Afgan halkını birleştiremez; bu nedenle içeride kucaklayıcı bir tutum sergilemeleri gerekiyor. Nitekim “Bize karşı savaşan herkesi affettik, herhangi bir çatışmayı tekrarlamak istemiyoruz” diyerek husumetlerin sona erdiğini ilan ettiler. Bu oldukça olumlu bir yaklaşım.

Taliban, ister beğenelim ister beğenmeyelim, Afganistan’da yönetimi ele geçirdi. Bunu nasıl başardı? Afgan halkına dayanarak. 20 yıldır Amerika gibi bir emperyalist güçle savaştılar ve bu süreçte dış destek almadılar. Koskoca Amerika oraya 2 trilyon dolar döktü ama Taliban’ı yenemedi. Bu durum, Taliban’ın halk gücüne dayandığını gösteriyor. Sosyal medyada “Taliban halk düşmanı” deniliyor ama halk düşmanı olan bir güç, Amerika gibi bir devleti yenebilir mi? Her halkın kendi özellikleri vardır; Türkiye halkını oraya koyup önderlik oluşturamazsınız. Orada Afganistan’ın kendi koşulları, kendi insanı var. Robespierre Fransa’da, Washington Amerika’da, Mustafa Kemal Türkiye’de, Lenin Rusya’da, Mao Çin’de nasıl kendi içinden çıktıysa, Afganistan’ın liderliği de kendi halkının içinden çıkmıştır. Onları dışarıdan ithal etmek mümkün değildir.

Biz, Vatan Partisi’nin Başkanlık Kurulu kararında Taliban’ın af çıkarması, kaynaştırıcı ve kucaklayıcı olması, çağdaş ilkelere saygı göstermesi gerektiğini vurguladık. Bildirimizin ilgili maddesinde “Afgan halkının yaralarını sararak birleştirmesi ve sığınmacı akınının önlenmesi için Taliban yönetiminin af uygulamaları desteklenmelidir” dedik. Taliban, bu uygulamalarla aynı zamanda Türkiye’ye hizmet ediyor; çünkü içeride kucaklayıcı olarak dışarıya göçü önlüyor. Tıpkı Atatürk’ün İstiklal Savaşı’ndan sonra uyguladığı af gibi; haini, silah sıkanı affederek toplumsal barışı sağladı. Bugün beyinleri işgal edilmiş bir aydın kesimi var; Afganistan’da Amerikan ordusunun tecavüzüne uğrayan kadınları savunmayanlar, şimdi “Taliban kadınlara zulmedecek” diyerek kadın hakları savunucusu kesiliyorlar. Amerikan askerinin ırza geçmesini “özgürlük” sayanlar, şimdi Afgan halkının kendi çözümünü üretmesini ve Amerika’yı def etmesini alkışlamalıdır. Bu durum, Amerika’nın zincirlerini kırması beklenen Türkiye için de elverişli bir konum yaratmaktadır.

Taliban, yönetim sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Hasan Korkmazcan’ın sıkça tekrarladığı “Taç, başı uslandırır” sözünde olduğu gibi, yönetim sorumluluğu üstlenen bir yapı artık daha akıllı ve birleştirici davranmak zorundadır. Aksi takdirde Afganistan’ı yönetemez ve istikrarsızlığa düşer.

Türkiye’nin Kabil Havalimanı konusundaki tutumu da önemlidir. Vatan Partisi’nin 7. maddesinde belirttiği gibi; Türkiye Cumhuriyeti, Afganistan’ın egemenliğine saygı göstermeli ve meşru hükümetin talep etmesi halinde askeri birliğini geri çekeceğini ilan etmelidir. Eğer Afgan kardeşlerimiz isterse, dünyayla bağlantılarının kesilmemesi için havalimanı işletme ve güvenlik görevini sürdürebiliriz. Türk askeri, orada NATO veya başka bir devlet adına değil, Afganistan’ın bağımsızlığı adına bulunmalıdır. Bakanlarımızın açıklamaları da bu yönde; “Afgan kardeşlerimiz istemezse evimize döneriz” diyorlar. Bu çok yerinde bir tutumdur.

Çin, Rusya ve İran’ın Taliban politikası da benzer şekilde; Afgan halkının kendi geleceğini tayin etmesi gerektiğini savunuyorlar. Afganistan’a yönetim dayatmıyorlar. Nasıl ki İstiklal Savaşı’nda bizi ilk tanıyanlar Rusya ve Afganistan olduysa, daha sonra dünya ülkeleri Türkiye’yi tanımak zorunda kaldıysa, şimdi de tüm dünya Afganistan hükümetini tanımak zorunda kalacaktır. Bazı izleyiciler “Taliban’ı Amerika kurmadı mı?” diye soruyor. Geçmiş ne olursa olsun, bugün gerçek şudur: Taliban, halka dayanarak bir istiklal mücadelesi vermiş ve Amerika’yı kovmuştur. Kaçanlar Afgan halkı değil, Amerika’nın tayin ettiği yöneticiler ve işbirlikçilerdir. 300 bin kişilik de orada iyi bir ordu vardı. Amerika’nın kurduğu 300 binlik bir ordu ve polis teşkilatı vardı. Bunların aileleri, tercümanları; Taliban’la karşı karşıya gelmiş aşiretler ve çeşitli güçler bulunuyordu. Sonuç itibarıyla kaçanlar Afgan halkının tamamı değil, küçük bir kısmıdır. Bir halkın nerede durduğunu gösteren en önemli ölçüt silahlı mücadeledir. Mustafa Kemal Paşa, İstiklal Harbi’ni kazandı ama halka dayanarak yaptı. Hangi köylü Dumlupınar’dan İzmir’e 26 Ağustos’tan 9 Eylül’e kadar 13 günde koşarak gider? Eğer Mustafa Kemal Paşa Anadolu köylüsüne dayanmasa, o büyük zaferleri kazanabilir mi? Sakarya’da düşmanı durdurabilir, 26 Ağustos’ta taarruza geçip 9 Eylül’de düşmanı İzmir’de denize dökebilir miydi?

Taliban da Amerika’yı halka dayanarak yendi. Çin, Rus veya Pakistan askerleri mi orada savaştı? Adamlar Afgan halkını örgütledi ve 20 yıl savaştırdı; bundan daha ileri bir halka dayanma ölçütü olabilir mi? Bir halkı silahlandırıp savaştırmak, sandığa gidip gizli oy atmaktan çok daha ileri bir halka dayanma yöntemidir. Birinde sandığa gidiyorsunuz, diğerinde canınızı ortaya koyuyorsunuz. Arada dağlar kadar fark var. Küçük grup veya terör faaliyetlerinden bahsetmiyorum; geniş halk yığınlarını seferber eden bir silahlı mücadele, halka dayanmanın en üst seviyesidir.

Taliban’ı Amerika’nın kurdurduğu ve El-Kaide ile beraber oldukları, ancak daha sonra kontrolünden çıktıkları biliniyor. Fakat Taliban’ın haklı olduğu bir taraf var: Hiçbir millet başka bir ülkenin işgalini kabul etmez. Afgan halkının 1979’dan sonra Sovyet sosyal emperyalizmine karşı mücadelesi bir kurtuluş savaşıydı. O artık Lenin’in devleti değil, kapitalist yola girmiş bir emperyalist güçtü. Bizim ülkemize de girseydi, bağımsızlık için aynı şekilde savaşırdık. Taliban’ın hem Rusya’ya hem Amerika’ya karşı savaşması olumlu bir yöndür; Hindikuş Dağları’na iki imparatorluk gömdüler.

Lenin, 1920-1921 yıllarında İngiliz işçi sınıfı ile Afganistan Emiri Amanullah Han’ı kıyaslarken, İngiliz işçisinin emperyalizmin güdümünde olduğunu, Amanullah Han’ın ise feodal bir kral olmasına rağmen emperyalizme karşı savaştığı için ilerici olduğunu belirtmiştir. Marx ve Engels de 1871 Paris Komünü’nden sonra, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde işçi sınıfının kendi burjuvazisiyle bütünleştiğini tespit etmişlerdir. Sömürgelerden elde edilen gelirden pay alan İngiliz işçisi, kendi emperyalistlerini desteklemiştir. O dönem bizi İngiliz işçileri değil, Afganistan’ın yoksulları ve Şah Amanullah Han desteklemiştir. Bu, ezen ve ezilen dünya arasındaki farkı gösteren tarihi bir derstir.

Ukraynalı bir milletvekilinin “Amerika’ya güven konusunu tekrar gözden geçirmeliyiz” açıklaması çok önemlidir. Afganistan’daki süreçten sonra bu dersi çıkarmış olmaları olumludur. Amerika’ya güvenenler hep kaybediyor; Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta durum ortada. Amerika, Vietnam’da olduğu gibi Afganistan’da da tekmeyi yedi ve kaçtı. Biden “Amerika geri döndü” dese de, aslında çöken bir hegemonya var. Avrasya; Çin, Rusya, Türkiye, İran ve Asya halklarıyla yükselirken Amerika inişe geçmiştir.

Sığınmacılar konusuna gelince; Türkiye’nin imparatorluk geleneği ve halkları bir arada yaşatma kültürü vardır. Mete Han’ın “26 ülkeyi fethettim, halklarını Hun yaptım” ifadesi, Türk devletlerinin farklı halkları kendi bünyesinde nasıl kaynaştırdığının tarihsel kanıtıdır. Göktürklerden Osmanlı’ya kadar ticaret yollarına egemen olan Türk devletleri, egemen oldukları coğrafyalarda Türkçeyi ve Türk kültürünü yayarak farklı toplulukları birleştirmiştir. Bugün de Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e uzanan milli demokratik devrim sürecimiz, farklı kökenlerden gelenleri kaynaştıran bir güçtür. Biz, farklı halklarla bir arada yaşama konusunda Almanlardan ve Fransızlardan çok daha üstün bir haslete sahibiz. Yabancılar meselesiyle ilgili olarak, bizde öyle konular çıkmıyor. Afganlar ve Suriyeliler geldi; bunun Türkiye’ye birtakım yükleri olduğu bir gerçektir. Ancak sonuç itibarıyla bu halk onları bağrına basıyor ve birtakım sorunları üstleniyor. Bunu kaşıyan, buradan kışkırtma ve fitne yaratanlar var. Başta İYİ Parti olmak üzere, bu fitneci ve fesatçı parti, devamlı olarak Suriyelilere ve Afganlara karşı bir kışkırtma yürütüyor. Gelenlerin içinde cahili de var, problemli olanlar da oluyor ama Türk milletinin hoşgörüsü ve bir arada yaşama kültürü, sonuç itibarıyla bu sorunları hafifletiyor ve kendi içinde çözüyor. Altındağ’da yaşananlar çok üzücüydü ancak bunu yine Türklüğe özgü hoşgörüyle ve sorunları akıllı, yumuşak bir şekilde çözme karakteriyle aşacağız.

Kararımızda da belirttiğimiz gibi; Türkiye’deki Suriye ve Afganistan kökenli sığınmacılar milletimizin değerli konuklarıdır. Onların can ve mal güvenliği, Türk devletinin yanında, binlerce yıldır farklı kavimlerle birlikte yaşama kültürüne sahip olan Türk milletine emanettir. Sığınmacı konuklarımız ile halkımız arasında kin ve nefret kışkırtmaya yönelik her eylemi milletçe mahkûm etmek, vicdani görevimiz ve milli onurumuzun gereğidir. Bu bağlamda İYİ Parti ve CHP yönetimlerini, Atlantik merkezli kışkırtmalara son vermeleri için dostça uyarıyoruz. Son dönemde sosyal medya ve çeşitli kitle iletişim araçları kullanılarak yürütülen bu kışkırtıcılığı etkisiz hale getirmek için devlet kurumları her türlü yasal önlemi almalı ve uygulamalıdır. Kışkırtma yaparak Türkiye’de istikrarsızlık ve kaos yaratmak, Biden tayfasının görevidir. Meral Akşener, Kılıçdaroğlu, Saadet Partisi yönetimi, Babacan, Davutoğlu ve Abdullah Gül bu Biden tayfasıdır. PKK ve HDP de bunların en başında gelir. Bunların bir çözümü yok; yangına benzin dökerek Amerika’nın Türkiye’de kaos yaratma planına hizmet ediyorlar.

Partimizin bu konudaki çözüm önerisi şudur: Derhal Suriye hükümetiyle iş birliği yapacağız. Masaya oturmak tek başına çözüm değildir; askeri iş birliği yaparak PKK ve Suriye’deki terör örgütlerini Suriye Devleti’yle birlikte temizleyeceğiz. Suriye Devleti buna hazırdır. Cumhurbaşkanı Beşar Esad da “vatanınıza dönün” çağrısı yaptı. Türkiye’deki 3,6 milyon Suriyelinin büyük bir kısmı, terörden arındırılmış bir Suriye’ye dönecektir.

Afgan meselesinde ise Çin, Rusya, İran, Pakistan ve Türkiye gibi bölge ülkeleri birleşerek Afganistan’da istikrarı sağlamalıyız. Taliban yönetiminin kapsayıcı hükümet ve af açıklamaları göç dalgasını kıracak niteliktedir. Türkiye’nin bu süreçte Afgan hükümetine yardımcı olması, göçü azaltacaktır. Ayrıca Avrupa Birliği ile yapılan geri kabul sözleşmeleri gözden geçirilmelidir. Bize komplo kuran Batı’ya karşı Türkiye kendi çıkarlarını korumalıdır.

Tayyip Erdoğan hükümetinin Suriye konusunda adım atmamasının hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Bu inat ve saplantı hali, ekonomiden dış politikaya kadar Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanıtılması meselesi de aynı şekilde ihmal edilmektedir. ABD’nin Doğu Akdeniz kuşatmasına karşı KKTC’yi tanıtmak, bir savunma tahkimatıdır. Biz, Abhazya ve diğer Asya ülkeleriyle bu konuda diplomatik temaslarda bulunuyor, KKTC’nin tanınması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. ABD, Batı Asya’da ve Afganistan’da yenilmiştir; Doğu Akdeniz’de ve Pasifik’te de yenilecektir. Ama sonra Abbas ya da Cumhurbaşkanlığı ile anlaşmaya vardık. “Birebir görüşürse, hani Vatan Partisi heyetinin içinde falan gibi olacak ama olmayacak. Birebir görüştüğü zaman Abbas ya da Kuzey Kıbrıs birbirini tanıyor gibi olacak” dendi ve birebir görüştüler. Abhazya Cumhurbaşkanı ile Sayın Hüseyin Macit Yusuf görüştü. Bu, Rusya’nın bir anlamda görüşmesi oluyor. Şimdi bizim Abhazya Millet Meclisi ile imzaladığımız o deklarasyonda; Abhazya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti birbirini tanıyacak, Kırım Rus toprağı olacak, Karabağ da tanınacak. Bu dört ayaklı bir çözüm. Karabağ çözüldü; evet, Karabağ çözüldü. Şimdi sıra geldi Kıbrıs, Abhazya ve Kırım’a. Bunlar bir paket. Politika bu, diplomasi bu. Türkiye burada adımlar atacak. Başımıza felaketler geldikten sonra dizimizi dövmenin, öz eleştiri yapmanın faydası yok.

Peki, Türk Dışişleri bu adımlarınızı nasıl değerlendiriyor? Türk Dışişleri demek, Türk hükümeti demek. Yani Tayyip Erdoğan hükümetinden başka bir Türk Dışişleri yok ki. Türk dışişlerinde bu konuda hangi tartışmalar oluyor, hangi görüşler var bilmiyorum ama sonuç itibarıyla Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, 20 Temmuz’da, Kıbrıs’ın yıl dönümünde “git müjde” diyerek gitti ve bina yapacağını söyledi. Kıbrıs’ı orada Cumhurbaşkanlığı binası yaparak kurtaramazsınız ki; binayla Kıbrıs kurtarılmaz. Kıbrıs’ı kurtaracak, durumunu pekiştirecek ve tahkim edecek olan şey, Kıbrıs’ın devlet olarak tanınmasıdır. Devlet olarak tanınması konusunda da Vatan Partisi yol haritasını çizdi.

Buradan tekrar soruyorum; Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a, Sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’na ve bütün hükümet üyelerine soruyorum: Siz hangi ülkeye tanıtacaksınız? Bana isim verin. Amerika’ya mı tanıtacaksınız? Herkes güler size. Yunanistan’ı mı tanıtacaksınız? Kahkahayla gülerler. Ama biz Abhazya’yı tanıttık. Abhazya’nın tanıması demek, arkasında Rusya’nın tanıması demek. Rusya-Abhazya çok sıkı ilişkiler içerisinde. Oradan başladı mı, bu Azerbaycan, Pakistan, Afganistan diye devam eder. Mesela şimdi Afganistan’la Türkiye görüşecek. Bu görüşmelerde masaya bunu da getirmek lazım: “Tamam kardeşim, Sayın Taliban, ben seni tanıyorum, sen de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanı.” Diplomasi bu.

Dış politika ilişkin sorunuz var mı Sayın Türkan? Biraz içerideki durumla ilgili aslında. Sizin burada madde madde açıkladığınız 13 Ağustos tarihli Başkanlık Kurulu kararlarını Sayın Genel Sekreter Özgür Bursalı açıklamıştı. Basında çok yer buldu, onlarca internet sitesinde ve gazetede yer aldı. Sosyal medyada çok tartışıldı, sadece 3-3,5 milyon izlenmeye ulaştı. Özgür Bursalı’nın yüz binlerce etkileşimi oldu. Tabii özellikle isimler de söyleyebiliriz; Barış Yarkadaş “Siz hastasınız” diyerek, İrem Çiçek de benzer şekilde tepki gösterdi. Taliban’ın Amerika’yı yenmesi karşısında nasıl bu hale geldiler anlamak güç.

Taliban gibi gerici bir rejim savunuluyor diyorlar ama Taliban, İrem Çiçek’ten bin kere ilerici. İrem Çiçek ve Barış Yarkadaş Amerika’nın mevzisinde duruyor. İşte gericilik bu. İrem bizim yeğenimiz sayılır ama maalesef Barış Yarkadaş ile birlikte Amerika’nın tam güdümünde oturmuş duruyorlar ve “hastasınız” diyorlar. Amerika’nın güdümünden dünyaya bakarsan, kendinin o güdümde olduğunu göremezsin tabii. Dışarıdan bakacaksın ki Amerika’nın elinde bir alet olduğunu görebilesin. Bir de Melis Alpahan var. Tanımıyorum, eskiden Hürriyet’te yazıyordu, ayrıldı. Yine fonlu kuruluşlardan birinde çalışıyor. Kadınları kuruluşa dizen bir rejimi bir kadının savunabilmesini aklım, hafızam almıyor. Amerika ırzına geçtiği zaman bu hanımefendiler, bu beyefendiler en ufak bir tweet atmıyordu. Amerika Irak’ta bir buçuk milyon insanı öldürdü, yüz binlerce kadının ırzına geçti. Hiç bunlar orada kadından yana değildi.

Tabii ki Afganistan’da veya başka bir yerde kadına karşı zulmün karşısındayız; ama bunun çaresi tweet atmak değil. Taliban hükümeti artık Afganistan hükümetidir. Çare; onların kadına hürmet eden ve kadın-erkek eşitliğine yönelik bir çizgiye girmesine yardımcı olmaktır. Bu tweetleri atıp durmak hangi kadını kurtaracak? Vatan Partisi Afgan kadınını kurtaracak siyasetleri izliyor ve başarıya ulaşıyor. Bakın, 13 Ağustos tarihinde Vatan Partisi bu kararı alıyor, iki gün sonra Taliban’ın temsilcisi bir kadın spiker ekrana çıkıyor ve “kadınlarımız işlerine devam edebilir, hiçbirine haksızlık yapılmayacak” diyor. Haksızlıklar olur, onları kabul ediyorum ama onları nasıl gidereceksiniz? Taliban yönetimine “kadınları eziyorsun” diyerek mi, yoksa Afganistan’ın komşusu olan Çin, Rusya, İran ve Türkiye gibi ülkelerle ilişkiler kurarak mı?

Dünyada kadın-erkek eşitliğinde en ileri ülke Çin’dir. Rusya da Türkiye de çok ileri ülkelerdir. Bunların Afganistan’la ilişkileri, Taliban yönetiminin yanlışlarını zayıflatan ve onu adım adım daha çağdaş yönlere çeken tavırlardır. Bana bir seçenek göstersinler. Hadi gitsinler Taliban’ı devirsinler. Neden deviremiyorlar? Buradan gazel atıp duruyorlar. Onların tek bir seçeneği var: Amerika’nın oradaki silahlı gücünü ve zorbalığını desteklemek. Başka seçenekleri yok. Bu tweetlerin hepsi “Amerikan askeri Afgan kadınının ırzına geçsin” anlamına geliyor. Başka hiçbir anlamı yok. Bizim seçeneğimiz ise Taliban yönetimini kucaklayarak, kuşatarak ve etkileyerek onu anti-emperyalizmin ötesinde, daha çağdaş mevzilere çekmek. Emperyalizm uşakları çağdaş olamaz. Türkiye 200 yıllık tarihinde İngiliz ve Amerikan uşaklarının ülkeye irticadan başka bir şey getirmediğini gördü.

Buradan biraz iç politikaya dönelim. İYİ Parti Genel Başkan danışmanı bir açıklama yaptı. “Önce PKK eşittir HDP taktiğini başlattılar, bu HDP’yi şeytanlaştırma taktiğiydi. HDP’yi şeytanlaştırdıktan sonra şunu dediler: HDP eşittir CHP, CHP Millet İttifakı’nın üyesi olduğuna göre CHP eşittir İYİ Parti” şeklinde bir açıklama yapmış. Sayın Abdülkadir Selvi ona güzel bir cevap vermiş, “Siz de PKK’yı melekleştiriyorsunuz” diyor. HDP’yi şeytanlaştırmayın demek, “PKK ve HDP melek, onları şeytanlaştırmayın” demektir.

İYİ Parti nereden kopartıldı? MHP’den koparılıp PKK’nın yanına kondu. Bir Amerika operasyonuyla Meral Akşener liderliğinde bir grup kopardılar, CHP’nin yanına koydular. CHP’nin yanında kim var? HDP var, PKK var, FETÖ var. İYİ Parti’yi de bunların yanına aldılar. Meral Akşener’in eski FETÖ ilişkileri bütün Kocaeli’de, Sapanca’da çok iyi biliniyor. İçişleri Bakanı iken FETÖ’cü polis şeflerini istihbaratın başına o oturttu. Bunlar artık belgeli. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kimin adına dinliyor? Bir tek Amerikancılar adına dinlenir. İYİ Parti’nin tabanındaki milliyetçi insanlar bu oyunu görmeye başladı. O yüzden Ümit Özdağ gibi isimler ayrılıyor. İYİ Parti tabanına sesleniyorum; milliyetçiyseniz, vatansever insanlar iseniz HDP’nin ve PKK’nın yanında durmayın, sorgulayın. Meral Akşener’in Anadolu ziyaretlerinde yoğun tepkiyle karşılaştığını görüyoruz. Vatandaş “Siz PKK’yla yan yanasınız” diyor, o ise “Hakkımı helal etmiyorum” diye cevap veriyor. Neyin hakkını helal etmiyorsun? Bu milletin sırtından maaş almak dışında ne yaptın?

Sayın Başkanım, HDP kapatma davası süreci de ilerliyor. HDP 30 günlük ek süre istedi. Süreç uzuyor değil, uzatılıyor. Anayasa Mahkemesi’nin bu süreleri vermesi bir hukuk cinayetidir. Türkiye’nin ormanları yanarken, Mehmetçik şehit edilirken orman yakanlara, askerimize kurşun sıkanlara “size süre veriyorum” demek, onlara “devam edin” demektir. Bu karar, Mehmetçiğimizi şehit edenlere verilen bir süredir. Anayasa Mahkemesi’ne bu millet süre vermiyor, vermeyecek. Bu, yasal bir zorunluluk değil, tamamen mahkemenin takdirinde olan bir süre uzatımı. Kaç kere uzatabilir? İsterse bin kere uzatır. Eğer mahkemeyse hiç iş uzatmaz. Eğer gerçek bir mahkeme ise hiçbir şekilde uzatmaz; ancak Türk milleti adına yargı yapmıyorsa, Anayasa Mahkemesi PKK’ya süre vermek için kurulmuş bir mahkemeyse isterse bin kere uzatır. Yani kanunda onun bin kere daha süre vermesine mani bir şey yok. Ama kanunun ruhuna bakarsan yaptığı iş kanunsuzdur. Çünkü kanun düzenlemenin ruhu nedir? Savunmanın kendini, delillerini toplayabilmesi ve kendini ifade etmesi için ihtiyacı olan zamandır. Ya yeter ya! Bunun ihtiyacı mı var ki? Her şey meydanda. Kurşunlar atılıyor, şehitler veriliyor, tabutlar geliyor, mayınlar döşeniyor, ormanlar yakılıyor. Daha sen hangi kanıtı toplayacaksın da orman yakmanın hangi savunma delilini toplayacaksın? Şunu mu diyecek HDP? “Ormanları bizim adamlarımız, PKK’nın adamları yakmadı. Mangallar devrildi, insanlar orada piknik yaptı. Piknikten sonra ateşi söndürmedi, yoldan geçerken bir tanesi sigarasını attı, o yüzden yandı.” Bu savunmadan başka hangi savunmayı yapacak? Bir mahkemenin bunları çok iyi değerlendirmesi lazım.

Sayın Başkan, ekonomiyle ilgili de siz yola çıkarken üretim kurultaylarını başlatmıştınız. Ankara’da yapıldı, başka yerlerde yapıldı. Şimdi İstanbul’da da yapılıyor. Ankara Polatlı’da, Avşar Köyü’nde yaptık. Amasya Büyük Kızılca Köyü’nde yaptık; Amasya’nın en büyük köyüydü ve çok güzel bir üretim kurultayı oldu. Ordu Perşembe ilçesinde balıkçı barınaklarında yaptık. Şimdi önümüzde Polatlı’nın Sarıoba Köyü’nde kurultay var. Ondan evvel Silivri’de Değirmenköy’de kurultayımız var. Mardin’de, Diyarbakır’da kurultaylarımız devam ediyor.

Kurultaylardan nasıl bir sonuç çıkıyor Sayın Genel Başkanım? Üretici başta; Türkiye buradan bir üretim ekonomisiyle çıkar. Üretim ekonomisi içinde Türkiye’nin şartı nedir? Milli üretimimizin kaynaklarının en az yüzde 25’ini tasarruf edip bu kaynakları yatırıma tahsis edeceğiz. Dolayısıyla istihdam yaratacağız. İnsanlar fabrikalarda çalışacak, fabrikalar açılacak, tarıma yatırım yapılacak. Bu sayede şehirlerden köylere dönüş olacak, insanlar memleketine dönecek. Türkiye’nin üretimi artacak. Gaziantep’te, Kayseri’de, Bursa’da, Denizli’de, Konya’da; bu küçük ve orta ölçekli üretim kentlerinde, küçük ve orta üretimin tekrar canlanmasına yatırım yapılacak. Atıl kapasitesi yani boş yatan sermayesi, makineleri, teçhizatı tekrar devreye sokulacak. Gümrüklerin kaldırılması, kapının pencerenin açılması sonucunda bizim küçük-orta üreticilerimizin freze makineleri, torna makineleri, elektrik tezgahları ambarlara, depolara atılmıştı. Onlar çıkacak, pasları silinecek, yağlanacak.

Türkiye bütün üretim kapasitesini ve insan kaynaklarının emeğini kullanarak; yalnız sermaye yoğun değil, emek yoğun yatırımlar yaparak, az sermaye ile çok insanı çalıştırıp üretimler yaparak ilerleyecek. Dağları zeytinlerle şenlendireceğiz. İklimin müsait olduğu yerlerde zeytin ağaçları dikeceğiz. Yahut da dağlarda barajlar, sel baskınlarını önleyecek bentler ve setler yapacağız, dere yataklarını ıslah edeceğiz. İnsanlar boş yatacağına ellerine kazmayı küreği verelim. Sadaka yerine ücret verelim. Bizim sistemin AK Parti’den, CHP’den ve İYİ Parti’den ayrıldığımız nokta şu: Onlar sadaka veriyor. “Sana 50 vereceğim, hayır 75 vereceğim, 100 vereceğim” diyorlar. Biz diyoruz ki; biz size iş vereceğiz. Senin oğluna, kızına, yeğenine, eşine iş vereceğiz. Onlar “Sana 30 lira daha vereceğim” diyor, biz ise “Sana 30 lira daha vermeyeceğiz, senin oğluna 3-4 bin lira ücret vereceğiz” diyoruz. O oğlun, kızın da üretime katılıp Türkiye’nin milli üretimine katkıda bulunacak. Dolayısıyla paylaşacağımız üretimi büyüteceğiz, refahı artıracağız. O insanların çalışması yalnız kendi geçimlerini sağlamaya değil, aynı zamanda Türkiye’nin refahının artmasına hizmet edecek. Çözüm sadakada değil; daha çok çalışmakta, istihdamda, yatırımda ve tasarruftadır.

Sayın Genel Başkanım, yönetmenim son 5 dakikamız kaldığını söylüyor ama ben şu konuda da fikrinizi almak istiyorum: 23 Ağustos’ta Kiev’de, bugün de Aydınlık’ın manşetindeydi, bir Kırım Platformu toplantısı olacak ve Türkiye davetli. Sayın Emine Erdoğan’ın bu toplantıya gideceğine dair bilgi var. Buraya kadar her şey normal; bir toplantı var ve Cumhurbaşkanı’nın bu toplantıya katılması bekleniyor. Ancak düzenleyicilerin Amerika ve FETÖ bağları söz konusu. Ukraynalı milletvekili Rüstem Umarov, FETÖ okullarında eğitim görmüş bir isim. Sözde Kırım-Tatar Milli Meclisi’nden de İskender Barıyev, yine Amerika’dan fonlanan bir isim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın eşinin buraya davet edilmesi… Buradan nasıl bir sonuç çıkar? Yorumunuz nedir?

Ben şimdi Sayın Cumhurbaşkanımıza ve hükümetimize sizin okuduğunuz Ukraynalı milletvekilinin beyanatını hatırlatıyorum. Amerika yenildi, peki Amerika işbirlikçilerinin hali nice olacak? Kırım’daki, Kiev’deki o toplantıyı kim yapıyor? Yenilen Amerika’nın müstakbel yenikleri yapıyor. Yani bu neye benziyor? Afganistan’da hükümet düşerken biz gidip o hükümetin toplantısına katılıyoruz. Ukrayna’daki bu Amerikancı yönetim de devrilecek. Bu toplantının amacı Rusya’ya baskı yapmak, mekanizmaları harekete geçirmektir. Şimdi sen Amerika’nın Karadeniz’deki Yunanistan’ına gidip destek oluyorsun. Ukrayna, Karadeniz’in dünün Afganistanı’dır; yarının devrilecek hükümetidir. Sen Amerika işbirlikçileriyle beraber Türkiye’nin hangi sorununu çözeceksin? Rusya’yı karşına alacaksın, Çin’i, İran’ı karşına alacaksın. Ondan sonra Türk milletini karşına alacaksın. O bakımdan Sayın Cumhurbaşkanımızın buna izin vermemesi, Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin de böyle bir yanlışa teslim olmaması gerekir. Oraya niye gidiyorsun kardeşim? Orada Amerika’nın yarınki yenikleri var. Adamlar şu anda “Amerika yeniliyor, bizim halimiz nice olacak?” diyor. Derken biz oraya koşa koşa gidip, onların kurultaylarına katılıp Rus uçağını düşürmek gibi bir şey yapıyoruz. Rus uçağını düşürmek Türkiye’ye nelere mal oldu? Şimdi bir de gidiyorlar Kiev’de bir daha Rus uçağı düşürüyorlar. 23 Ağustos’a daha bir haftaya yakın zaman var, oradan vazgeçmelerini Sayın Tayyip Erdoğan’a ve Hanımefendi’ye öneriyoruz. FETÖ ile mücadele devam ederken Anadolu Ajansı’nın, FETÖ okulunda okuyan ve FETÖ ile ilişkisi açık olan bir milletvekiliyle röportaj yapması, onun sesi soluğu olmaya çalışması ayrı bir tutarsızlıktır. Fakat ben buradan daha çok, Ukrayna üzerinden tavrı koymanın daha isabetli olduğu kanısındayım. Türkiye’nin Ukrayna ile iş birliği Rusya’yı, İran’ı, Suriye’yi, Çin’i gücendirir ve Türkiye’nin geleceğine gölgeler düşürür.

Yönetmenim uyarıyor, son bir dakika içerisindeyiz. Yarın aşure günü. İnananlar için Allah ibadetlerini kabul etsin. İslam coğrafyasında bir çıkış yolu olan İslam Peygamberi Hz. Muhammed’e ait bir kitabınız var: “Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi”. Yazdığım bu eserde o büyük devrimci insanı, bütün insanlığın seveceği bir Hz. Muhammed’i anlattım. Yalnız Müslümanların değil; Japon’un, Amerikalı’nın, Çinli’nin, Avrupalı’nın, Afrikalı’nın seveceği ve sayacağı bir Hz. Muhammed… Onun silahlı olmasına ve bir medeniyet devrimine önderlik etmesine dikkat çektim. Afganistan olayları ve Batı Asya’daki gelişmelerin olduğu bu ortamda, bütün insanlığın seveceği Hz. Muhammed analizini içeren bu kitabın okunmasını öneriyorum. Bir de Afgan sanatçı Şerafet Pervani’den bir parça çalacağız: “Yar Cana Begu”. Yani “Can yarime söyle”. Çok popüler bir şarkı, ilk defa dinleyeceğim. Teşekkür ederiz, bir sonraki yayında buluşmak dileğiyle, esen kalın efendim.

Paylaş