Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin bahtı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın. Irak’taki bir… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
İyi akşamlar değerli izleyiciler, Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Sayın Doğu Perinçek, Vatan Partisi Genel Başkanı, konuğumuz. Ulusal Kanal İzmir Stüdyosu’nda; Sayın Perinçek, İzmir’deki programı nedeniyle bu akşam İzmir’den sizlere seslenecek. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, merhaba.
— Şimdi öncelikle bugünkü programdan kısaca bahsedelim. Sizin İzmir’deki programınız kapsamında bir “Üretim Devrimi” programı hazırladınız ve Aydınlık Gazetesi’nde de özet bir şekilde yayınlandı. Sekiz sayısı çıktı, yarın dokuzuncusu yayımlanacak. İstanbul, Ankara ve İzmir’de, uzmanlarla toplantılar yapıp bu metni tartışmaya açtınız. Daha sonra üretim kurultayları yapılacağını ve en son Ankara’daki büyük “Üretim Devrimi Kurultayı” ile son şeklin verileceğini açıkladınız. Bugünkü programda, öncelikle bu toplantılardan başlayalım isterseniz. Bu toplantılarda hedeflediğiniz amaçlara ulaşılabildi mi? Nasıl geçti toplantılar? Amacı nedir? Özetle başlayalım.
— Şimdi bir üretim devrimi programı hazırladık. Türkiye’nin önünde büyük zorluklar var ve Türkiye, bu zorlukları bir devrimle aşacak. Buna “Üretim Devrimi” diyoruz. Türkiye ekonomisinin durumunu hepimiz biliyoruz; 500 milyar dolara yakın bir dış borç kapıya dayanmış durumda. İflaslar var, konkordatolar var. İş yerlerimizde ekmek teknesini kaybetme tehlikesi söz konusu. Dolayısıyla işsizlik ve işten atılmalar arttı; sadece son bir yıl içinde bir milyon civarında insan işini kaybetti. Önümüzde çok ciddi tehlikeler var.
Türkiye’nin mevcut programı sürdürerek buradan çıkması mümkün değil. Yani tekrar borç dilenecek, birtakım musluklar açılacak, sıcak para gelecek ve Türkiye eski sistemi devam ettirecek… Bu mümkün değil. “Böyle gitmez” diyor herkes; işçisi, çiftçisi, sanayicisi… Biz bu koşullarda Vatan Partisi olarak bir üretim devrimi programı hazırladık. Adını özellikle “Üretim Devrimi” diye vurguluyoruz çünkü Türkiye buradan devrimle çıkacak. Ankara, İstanbul ve İzmir’de seçkin uzmanlarla bu programı tartışıyoruz; onların görüşlerini, eleştirilerini ve önerilerini aldık. Bugün de İzmir toplantımızı tamamladık.
Şimdi bu programı yakında bir kitap olarak basıp bütün Türkiye’ye sunacağız. Yarın Aydınlık gazetesinde dokuzuncu ve son özet bölüm yayımlanacak; izleyicilerimize yarınki sayıyı almalarını öneririm. Ardından bütün Türkiye’de üretim devrimi kurultaylarına başlıyoruz. Yani bir seferberlik ilan ediyoruz. Yalnız il merkezlerimizde değil; ilçe merkezlerimizde, kasabalarımızda, hatta köylerimizde bile üreticilerin olduğu her yerde kurultaylar yapacağız. O kurultaylarda sanayicimiz, işçimiz, çiftçimiz, esnafımız, zanaatkârımız, kamu çalışanlarımız bu programı tartışacaklar, önerilerini söyleyecekler ve düzeltmeler yapacaklar.
En sonunda Ankara’da büyük bir “Üretim Devrimi Kurultayı” yapacağız. Türkiye’nin her yerindeki kurultaylarda seçilen binlerce delegeyle bir araya gelip programa son halini vereceğiz. Sonrasında Türkiye’ye ilan edeceğiz ve bu programı hayata geçirmek için “Üreticilerin Milli Hükümeti” mücadelesine gireceğiz.
— Bu kurultayların takvimi belli mi efendim?
— Önümüzdeki sekiz-dokuz ay sürecek. Gelecek bahara kadar bu kurultayları sürdüreceğiz. Üretici nerede varsa orada kurultay olacak. Sanayi odalarımız, sendikalarımız, çiftçi örgütlerimiz, meslek kuruluşlarıyla el birliği, güç birliği yapacağız. Buradan Türkiye’nin önümüzdeki beş yıllık programını çıkartacağız.
— Şimdi programla bağlantılı güncel gelişmelere gelelim. Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınmasıyla ilgili tartışmalar sürüyor. Program taslağınızda Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusuna da değiniyorsunuz. Bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Merkez Bankası geminin dümenidir. Bir ülkenin para ve mali politikalarını Merkez Bankası üzerinden yürürlüğe sokarsınız. Bu nedenle Merkez Bankası’nın “bağımsız” olması mümkün değildir. Merkez Bankası ya Türkiye hükümetine bağımlı olur ya da Türkiye hükümetine bağımlı olmazsa uluslararası merkezlere bağımlı olur. Yani ya Ankara’dan yönetirsiniz ya da uzaktan kumandayla, New York’tan, Londra’dan yönetilir.
“Bağımsız olsun” diyenler, merkez bankasını Atlantik sistemi içinden yönetmek isteyenlerdir. Merkez Bankası, Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez bankasıdır; tıpkı savcıların devlet adına iddiada bulunması gibi, Merkez Bankası da Türk milletinin ekonomisini yönetmekle ve refah sağlamakla görevlidir. “Bağımsız olsun” diyenler, aynı zamanda Türkiye’de sıkı para politikası dayatıyorlar; yani “para basmayacaksınız” diyorlar. Ama Amerika istediği kadar dolar basacak, Türkiye’de dolar dolaşacak ve biz o dolaşan dolar kadar dışarıya haraç vereceğiz. Biz ise diyoruz ki hayır; Merkez Bankası, Türkiye devletine ve üreticilerin milli hükümetine bağlıdır. Faizleri ve kur politikalarını Türkiye’nin çıkarlarına göre belirlemelidir.
— Programınızda güvenlik ve ekonomi sorunlarının birbirine sımsıkı bağlı olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
— Dış politika, güvenlik politikası ve ekonomi birbirine bağlıdır. Amerika, 1980’de borç batağında boğulmamız için bir ekonomi dayattı; ardından 12 Eylül müdahalesi geldi, sonra Kemal Derviş’i hazinenin başına oturttular. Yani Amerika’nın dayattığı bir program uygulanıyor. Aynı Amerika, Türkiye’yi bölmek için PKK ve IŞİD gibi terör örgütlerini kullanıyor. Kredi politikalarında da “Bölünmeyi kabul edersen sana borç veririm, etmezsen vermem” diyorlar.
Dolayısıyla Amerika’nın dayattığı ekonomiyi reddetmekle, bölünmeyi reddetmek ve vatan bütünlüğünü sağlamak birbirine bağlıdır. Güvenlikte Amerika’nın bizi bölme girişimlerine karşı mücadele ediyoruz; ekonomide de bize dayattığı borçlanma ekonomisinden kurtulma mücadelesi veriyoruz. Terörü temizlediğimizde, güvenliğe harcadığımız kaynakların bir kısmını ekonomimizin kalkınmasına ayırabiliriz.
— Bazı ekonomistler ve iş dünyası temsilcileri, “Kısa vadede yapacak bir şey yok, Türkiye ancak dış borç alarak veya sıcak para musluklarının açılmasıyla bu krizden çıkabilir, bu yüzden Batı ile ilişkileri düzeltmeliyiz” diyorlar. Buna ne diyorsunuz?
— Onların söylediği seçenek tükendi. Türkiye’nin, 500 milyar dolara yaklaşan borcunu daha da artırarak bir yere varması mümkün değil. Amerika’nın musluğu açmasıyla akacak bir kaynak yok artık; çünkü o kaynaklar artık siyasi değil, ekonomik kurallara göre geliyor. Türkiye’nin ödeyemeyeceği krediyi kimse vermez. Hukuk düzenini bahane ederek “Batı’ya dönelim” diyenler, aslında Kıbrıs’ın verilmesinden PKK’nın yasallaştırılmasına kadar uzanan bir teslimiyeti savunuyorlar. Öyle bir seçenek yok.
Türkiye buradan esas olarak bir “Üretim Devrimi” ile, yani ter dökerek, tasarruf yaparak ve bu tasarrufu yatırıma dönüştürerek çıkacak. Bunu yaparken akıllı bir dış politika izleyeceğiz. Zaten Türkiye ekonomisi, Atlantik kampında olmasına rağmen doğal bir süreçle Asya ile bütünleşmiştir; ilk iki ticaret ortağımız Rusya ve Çin’dir. Dünyanın bütün ülkelerinin birinci ticaret ortağı artık Çin’dir çünkü bugün Çin dünyada en çok üreten ülkedir. 2030 yılına ilişkin yansıtmalar da bunu gösteriyor. 2030 yılında, rakamları da vereyim size: Çin, 2030’da 66 trilyon dolar üretecek; Amerika ise 32-33 trilyon dolar civarında kalacak. Yani Çin, 2030’da Amerika’nın iki katı büyüklüğe ulaşacak. Şu anda zaten Amerika’yı geçti; hatta alım gücü paritesine göre yapılan hesaplamalarda çok daha fazla geçti. “Bu nasıl oluyor?” sorusunun cevabı şudur: Amerikan ekonomisi inişte olduğu, Çin ekonomisi ise yükselişte olduğu için sadece Türkiye değil, dünyanın birçok ekonomisi Avrasya’ya doğru kayıyor. Geçen sene 15 gün içinde Kanada, Avustralya ve İngiltere büyükelçileri peş peşe beni ziyaret etmek istediler ve ettiler. Konuşmalarımızın sonunda giderlerken, “Yalnız siz değilsiniz Asya ile bütünleşen, yalnız siz değilsiniz Amerika’nın denetiminden kurtulmak isteyen; biz İngiltere, Avustralya ve Kanada olarak da artık gözümüzü Asya’ya çevirdik” dediler. Kim bunlar? İngiliz Milletler Topluluğu üyeleri, yani Amerika’nın geçmişteki en yakın dostları. O büyükelçiler hususi olarak 15 gün içinde sırayla gelip bize bunu söylediler. Yani bu durum dünyanın tamamında yaşanıyor. Örneğin, eski Almanya Başbakanı Helmut Schmidt veya Almanya’nın diğer önemli entelektüelleri kitaplarında hep aynı şeyi söylüyor: “Almanya’nın geleceği Çin ile ilişkidedir.” Batı Avrupa’da Almanya ve Fransa da ekonomik olarak Çin ve Rusya ile bütünleşmeye başladı. O bakımdan sorunuzun cevabı; Amerika’nın inişte, Çin’in ise çıkışta olmasından kaynaklanıyor.
Bir diğer husus ise şudur: Amerika Birleşik Devletleri, dünyadaki ekonomik ilişkilerinde sömürüye dayalı, eşit olmayan bir sistem kurmuştu. Dolar saltanatı, silahlı güç ve ekonomik baskıyla ülkeleri sömüren ilişkiler inşa etmişti. Çin Halk Cumhuriyeti ise dünyayla ilişkilerinde “paylaşarak gelişme” diye bir sistem üretti. Yani, “Üretim yapacağız; size yüksek faizli kredi vermeyeceğim ama beraber üretim yapacağız; çelik, ilaç, gübre, makine, takım tezgahı üreteceğiz, limanlar kuracağız ve kazancı paylaşacağız” diyor.
Görüşe karşı çıkanlar var; Çin’in de yeni bir emperyalist olduğunu, sermaye ihracı yaptığını dile getiren, kimisi eski Marksist olan uzmanlar var. Emperyalizmin temel mantığının sermaye ihracıyla kazanç elde etmek olduğu gibi kuvvetli olmayan temellendirmelerle bunu anlatıyorlar. Eğer Çin emperyalist olursa, bu küre iki emperyalist gücü, iki Amerika’yı kaldırmaz. Bir buçuk milyar nüfuslu bir Amerika’yı dünya doyuramaz. İkincisi, Çin sermaye ihraç etmiyor; emperyalizm anlamında elinde bir üretim fazlası yok ki onu sömürü amacıyla ihraç etsin. Eğer Çin bir azınlık diktasının eline düşerse, Sovyetler Birliği’nde yaşandığı gibi devletin içinden çıkan bir yeni sınıf, kodamanlar ülkeye ve ekonomiye hakim olup bir sömürü sistemi kurarsa o zaman dünyanın vay haline!
Böyle bir ihtimal var mı? Teorik olarak var, Mao’nun teorisinde de var. 1974 yılında Deng Xiaoping, Birleşik Devletler’de Mao’nun “Üç Dünya Teorisi” üzerine önemli bir konuşma yaptı ve şunu söyledi: “Ey dünya, size sesleniyorum; eğer bir gün Çin hegemonya peşinde koşarsa, bütün dünya ülkeleri ve halkları birleşin ve o Çin’i yıkın.” Bugün Çin’de böyle bir emperyalist sınıf oluşmuş ve dünyaya sermaye ihraç ediyor diye bir gerçeklik yok. Çin hâlâ sosyalizmi kurma peşinde. Çin’in başında bulunan Xi Jinping de bir sınıflaşma veya kodamanlar sınıfı oluşması tehlikesine karşı sürekli mücadele yürütüyor. Parti içindeki sınıfsal farklılaşmalarla mücadele eden bir Çin Komünist Partisi var. “Canavarlar mı yoksa sinekler mi daha tehlikeli?” diyorlar. Canavarlar, partinin kodamanları; sinekler ise alt kademedeki yozlaşmış bürokratlar. “Canavarlar sineklerden daha tehlikelidir” diyerek, kapitalizme kayma tehlikesine karşı yolsuzlukla son derece sert ve kararlı uygulamalarla mücadele ediyorlar.
İçeriye dönecek olursak; hükümet 32 maddelik bir ekonomik önlemler paketi başlığı altında bir yasa teklifi verdi. Siz hükümetin şu andaki ekonomi politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Biz parti olarak bu önerileri inceliyoruz, önümüzdeki günlerde değerlendireceğiz. Ancak şunu görüyorum: Bugünkü hükümet, 1980’den sonra uygulanan çizginin içinde çırpınıyor. Zaman dar, zorluklar büyük; devrimci tavırlarla bu borç batağından çıkılabilir ancak böyle bir vizyon, böyle bir ufuk görülmüyor. Hükümet üretim ekonomisi kurma yönünde bazı kararlar alıyor, üreticiyi korumaya çalışıyor, serbest kurdan ayrılmaya yönelik titrek adımlar atıyor ama durumun aciliyetine cevap verebilecek bir kararlılık gözükmüyor.
Peki, Türkiye’nin yönelişini gösteren Erdoğan’ın Çin ziyareti için ne dersiniz? Bu basit bir nezaket ziyareti değil. Türkiye’nin 21. yüzyıldaki en önemli stratejik ortakları Çin, Rusya, İran ve komşularıdır; aynı zamanda Hindistan ve Orta Asya ülkeleridir. Tayyip Erdoğan hükümeti de bunu görüyor ki S-400’leri alıyor; Amerika’ya karşı güvenlikte ve ekonomide bir savunma sistemi kurmaya çalışıyor. Bu olumlu bir adım.
Uygur meselesi konusuna gelince; hükümetin izlediği çizgide bir “doğruya yöneliş” var. Maalesef Dışişleri Bakanlığımız, sosyal medyadaki dedikodulara gelerek, Türkiye dışişleri geleneğinde olmayan, küçük devletlerin yapabileceği bir tavırla Çin’e sormadan açıklama yaptı. Çin, Abdurrahim Heyit’i televizyonlara çıkarınca mahcup olduk. Sayın Cumhurbaşkanı Pekin’deki basın toplantısında, Dışişleri Bakanlığımızın o dönem hata yaptığını dürüstçe ifade etti. Türk basınında çıkan, “Uygurlar mutlu yaşıyor” söylemleri ve Türkiye’nin Çin’in teröre karşı mücadelesini desteklediğine dair yetkili ağızlardan yapılan açıklamalar, Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerin olması gereken yere oturduğunu gösteriyor.
Üretim Devrimi programımızda Borsa İstanbul’daki yabancı fonlara vergi ve kambiyo rejiminde değişiklik gibi maddeler var. “O zaman yabancı sermaye gelmez” itirazına gelince; bu yanlış. Paylaşarak gelişme modelinde yabancı sermaye gelir. Sıcak para ve faiz peşinde koşmak yerine; ortak yatırımlar yaparsınız, demir-çelik veya ilaç fabrikaları kurarsınız, kazancı paylaşırsınız. Borsa İstanbul’a gelen sermayeye de, “İki-üç seneden evvel gidemezsin, yatırım yap” diye sınır koyarsınız. Kısa vadeli operasyonlara izin vermezsiniz. Çin de yabancı sermayeyi bu şekilde disipline ediyor. Vatan Partisi olarak Ankara, İstanbul ve İzmir’de sanayicilerin ve Çinli diplomatların katıldığı toplantılar düzenledik. Türkiye ile Çin iş birliği, vur-kaç yapan değil; fabrika açan, istihdam yaratan ve ekonomiyi büyüten bir modele dayanmalıdır. %51’i kamunun, %44’ü işçilerin ve memurların, %5’i ise iflas eden şirketlerin sahiplerinin olacak şekilde bir paylaşımdan bahsediyorsunuz. Somut bir örnek olduğu için özellikle bu konuyla ilgili biraz daha ayrıntı verebilir misiniz?
Tabii. Şimdi efendim, bir fabrika iflas etti diyelim; fabrika kapanıyor, işçiler sokağa atılacak. İşveren konkordato peşinde koşuyor ve ticaret mahkemesi iflasa karar verecek. İflas kararı verildiğinde o fabrika kapanıyor. Oysa fabrika, Türkiye’nin ekonomisi için bir kaynaktır; üretim yapan çarkları, makineleri, teçhizatı, donanımı ve sermayesi var. Biz diyoruz ki Türkiye bu sermayeyi, bu donanımı ve makineleri kaybetmesin. Bu bizim ekmek teknemizdir. İşçiler orada çalışmaya devam etsin, patron da tecrübesiyle katkıda bulunsun.
O zaman ne yapalım? Madem iflas etti, bu fabrikayı kamulaştıralım. Yüzde 51’ini kamu mülkiyetine alalım; yani devlet fabrikanın sahibi olsun ve o fabrikayı bir Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) haline getirelim. Yüzde 45’ini işçiler ve orada çalışan diğer memurlar arasında paylaştıralım ki işçi ve memur da o fabrikanın sorumluluğunu üstlensin, fabrikanın kâr etmesi için gayret göstersin. Çünkü kâr etmesi durumunda işçi sadece ücretini almayacak, aynı zamanda o kârdan da pay alacak. Böylece işçinin omuzlarına fabrikanın üretim sorumluluğunu yüklemiş oluyoruz. Bu sayede fabrikanın verimli bir çalışma sistemiyle yönetilmesini sağlıyoruz.
Fabrika mülkiyetinin yüzde 5’ini ise iflas etmiş olan işverene veriyoruz. Neden? Çünkü tecrübeleriyle katkıda bulunsun. Tamamını kaybettiği işletmede bile onun tecrübesine ihtiyacımız var. Böylece üç ayaklı bir yönetim oluşturuyoruz: Kamu, işçiler ve eski işveren. Kamu yüzde 51 ile yönetimde ağırlığa sahip olacak, ancak işçiler ve eski işletme sahipleri de yönetime katılmış olacak. Burada temel amacımız ekmek teknemizi korumaktır. “Üretici baş tacı” bizim birinci sloganımız, çünkü üretimle çıkacağız. İkinci sloganımız ise ekmek teknemizi, yani Türkiye’nin makine ve sermaye varlığını korumak ve geliştirmektir.
Hemen bir itiraz gelecektir: “Kaynağı nereden bulacaksınız?” Kamulaştırılan fabrikada makine ve teçhizat zaten duruyor. Fabrikanın borçlarının ödenmesi konusunda ise bazı yapılandırmalara ve takvime bağlamalara gidilecektir. Bunu yapmasak Türkiye batar. Hem iç hem de dış borçların yapılandırılması bu programda mevcut. Bu, dışarıdan gelecek sermaye için de bir çözümdür. Üç-beş yıl sonra sıfırdan fabrika kurmak yerine, şu anda üretim yapan bir fabrikayı verimli çalıştırmak için yabancı yatırımcıya da ortaklık teklif edilebilir.
*(Ara ve programın ikinci bölümü)*
Ali Babacan’ın AK Parti’den istifası, çok aydınlatıcı bir olaydır. “Kim AK Parti’yi bölüyor ve kim koparıyor?” sorusunun cevabı nettir: Ali Babacan ve Davutoğlu, AK Parti içerisindeki Amerika’ya en yakın unsurlardır. Amerika neden bu isimleri koparıyor? Çünkü AK Parti artık Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı değil; Amerika’ya direnen, Rusya ve Çin’e yakınlaşan, Asya’ya yerleşen ve Amerika’nın bölgedeki güçlerine karşı savaşan bir yönetim sergiliyor. Amerika da bu hükümeti yıkmaya çalışıyor.
Ali Babacan’ı istifa ettiren Amerika Birleşik Devletleri; kendi cephesini, yani “Amerika gemisinin” tayfasını topluyor. Bu cephede CHP yönetimi, Ekrem İmamoğlu, Abdullah Gül, İYİ Parti, HDP/PKK ve FETÖ var. Ali Babacan da AK Parti içerisinden koparılıp bu “Amerika gemisine” alınan unsurlardan biri. Foreign Policy dergisinde Davutoğlu başbakanlıktan gittiğinde “Amerika Ankara’daki adamını kaybediyor” diye yazılmıştı. Şimdi de Amerika, bugünkü yönetimi devirmek ve yeniden seçime gitmek için böyle bir tertibin içinde.
Ancak bu cephe içinde de ciddi uyumsuzluklar ve dinamitler var. Birincisi, HDP ve PKK’nın orada olması o cepheyi her an patlatabilir. İkincisi, CHP içerisindeki bölünme. Ekrem İmamoğlu, CHP yönetimine rağmen, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı haline geldi. Bu durum Cumhuriyet Halk Partisi içinde bir problem yaratıyor.
Öte yandan, AK Parti de bu süreçte tek başına Türkiye’yi yönetemeyeceğini anlamalıdır. Tayyip Erdoğan, “Türkiye İttifakı” diyerek bir arayışa girdi ama Samsun’da sadece bir fotoğraf çektirdi, arkasını getiremedi. Atatürk Samsun’a fotoğraf çektirmek için değil, Anadolu’da devrimci bir hükümet kurmak için çıkmıştı. Erdoğan ise Türkiye’nin önündeki zorlukları kapsamlı bir güç birliğiyle yenmek istiyor ancak bunun gerektirdiği adımları atamıyor. Gerçek şu ki, AK Parti artık Türkiye’yi tek başına yönetemez; bunu kabul etmeleri gerekiyor. Bugün Türkiye’ye dar gelen bu sistemden çıkıp, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sorumlu olan milli bir hükümete ihtiyaç var. Onun bir ağırlığına bakın, bir de kabineye. Cumhurbaşkanının kabinesi… Yani bir nevi hükümet olmaktan vazgeçiyorsun. Eskiden hükümet vardı; bakanlar kurulu vardı. Bu kavramların bir ağırlığı var. Ama sen bu kavramları terk ediyorsun, “kabine” diyorsun. Ne kabinesi? Neyin kabinesi? Uçağa bindiğinde kabin memuru diyorlar, hamamda kabin var, kulübe gidiyorsun kabineler var. Ama hükümet bir tane var. Plajda hükümet yok, hamamda hükümet yok, uçakta hükümet yok. Türkiye’yi yöneten hükümet birdir.
Bu anayasa değişikliği, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, bakınız iki sene içinde yürümez hale geldi. Şimdi AK Parti bile “bu anayasayı nasıl değiştireceğiz, yenileyeceğiz?” telaşına düştü. Bir ulusal kanalın haberi vardı, Ankara temsilcisi Feray Çelebi’den de dinledim; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin taslağının Amerikalı McKinsey adlı bir şirket tarafından oluşturulup Türkiye’ye getirildiği, şimdi de yeniden yapılandırılması için yine aynı şirkete çalıştırıldığı bilgisi veriliyor. Bu durum, Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin mafyalaşmasının bir sonucudur. Ekonomi mafyalaşınca dar bir grup oluştu. Siyaset de sonuç itibarıyla ekonomiyi yöneten kurumlaşmadır. Dar bir çevreden Türkiye’yi yönetmeye çalışıyorlar. Meclis bu noktada ayağa dolanıyor, çünkü Meclis’te daha geniş çevrelerin temsilcileri ve farklı partiler var. Sorumlu bir hükümet olduğu zaman milletin önemli bir kesimine karşı hesap verilir ve Meclis o hükümeti denetleyip gerekirse düşürebilir. “Mafya sistemi” ise Meclisi kenara itip Cumhurbaşkanı etrafında dar bir çevre oluşturmaktır. Amerika, Türkiye’ye bu sistem dayatmasını yaptı çünkü onlar için Meclis kontrol edilemez bir unsurdur. Ancak Amerikalıların hesapları da yanlış çıktı, o dar çevreyi bile kontrol edemiyorlar. Türkiye, Amerika’ya teslim olmadı ve olmayacak.
Türkiye’nin önünde yeni bir sistem değişikliği mi var? Bence bu sistem yürümeyecek. AK Parti’nin Meclis’te belli bir çoğunluğu olsa da anayasayı tek başına değiştirme şansı yok. Ancak Türkiye’nin 1876’dan beri gelen güçlü bir Meclis geleneği var. Evet, Türkiye’nin güçlü bir yürütme ihtiyacı var; otoritesi sağlam, halka dayanan, üreticilerin milli ve devrimci hükümeti lazım. Atatürk dönemindeki gibi itibarlı, halka sözünü geçirebilen bir yönetim…
Şu anda Tayyip Erdoğan yönetimi, özellikle İstanbul seçimlerinden sonra, halka fedakârlıkları kabul ettirecek saygınlığa sahip değil; çok büyük bir güvensizlik oluştu. İstanbul seçimlerinde 13 bin fark varken hile iddiaları konuşuluyordu, şimdi ise 600-700 bin fark çıktı. Bu durum vizyonsuzluğu ve önlerini göremediklerini gösteriyor. Türkiye bir üretim devrimi bekliyor. Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu koşullarda “Artık biz arkadaşlar tek başımıza Türkiye’yi yönetemiyoruz” demesi lazım. Türkiye İttifakı fikri de buradan doğuyor. Türkiye’yi kucaklayan bir hükümet; “kabine mabine” değil, milletin tamamını kapsayan bir yapı.
CHP bu koşullarda Türkiye İttifakı’na girer mi? Koşa koşa gelir. İçinde itirazlar olsa da CHP’nin direnme şansı yok. Cumhurbaşkanı böyle bir hükümet kurarsa CHP gelmek zorundadır, gelmezse silinir. “Gelin, Türkiye’nin zorlukları var, beraber yönetelim” dendiğinde “Hayır, gelmiyorum” diyen bir CHP’nin başka bir seçeneği yoktur. Erdoğan’ı yıkıp FETÖ ve PKK ile hükümet kurma seçeneği gerçekçi değildir. Seçenek; Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek ile beraber Türkiye’nin sorunlarını çözmek, üretim devrimini başarmak ve vatan bütünlüğünü sağlamaktır. Bunun dışındaki seçenek, Türkiye’yi bölmek ve FETÖ’yü tekrar başımıza musallat etmektir.
Amerika’nın 2002’deki “Millennium Challenge” senaryosunda olduğu gibi bir Türk-Amerikan savaşı çıkarıp Türkiye’yi işgal etme hayali gerçekleşemez. Amerika’nın Türk ordusunu yenme kabiliyeti yoktur. Irak’ta başarılı oldular ama Suriye’de başarısız oldular. Suriye’de yenilen Amerika’nın Türkiye’yi yenme şansı var mı? Yok. Dolayısıyla CHP, İYİ Parti, Babacan, PKK ve FETÖ’yü toplasanız bile Türkiye’yi yenemezler. Bölge ülkelerinin (Rusya, Çin, İran) birleştiği ve kalkan oluşturduğu koşullarda Amerika’nın bu senaryoları tutmaz.
Asıl problem ekonomidir. AK Parti yönetimi şu an buzun üzerinde yürüyor ve buz çatlıyor. Sadece kabine değişikliği yaparak veya teşkilatı azarlayarak bu süreçten çıkamazlar. Ekonomi esas belirleyicidir ve bir üretim devrimi şarttır. Fedakârlık istemekle olmaz, onu kabul ettirecek bir otorite ve saygınlık gerekir. Altı yüz bin oy fark yemiş bir iktidar, bu fedakârlığı halka kabul ettiremez. Türkiye, artık tek başına yönetilemeyecek kadar zorlu bir süreçtedir. Bu gerçeği kabul etmek hem Türkiye hem de AK Parti için en akıllıca tercihtir.
Tarihi süreçler hep böyle işler; ara aşamalardan geçilir ve mecburiyetler kendini dayatır. İstiklal Savaşı’nda da durum buydu; İstanbul’daki padişah hükümeti, Rauf Orbay’lar, Kâzım Karabekir’ler sonunda Atatürk’ün dediği noktaya geldiler. Türkiye’nin dinamikleri onu esir etmez ve parçalatmaz. Biz bunu fala bakarak değil, ekonomik süreçleri, dış politikayı ve kuvvet dengelerini analiz ederek söylüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti yıkılamaz; Atatürk devrimi tasfiye edilemez. Vatan Partisi geleceği bu birikime güvenerek görüyor.
CHP’nin altı ok tartışmalarına gelince; CHP’de altı okun hiçbiri kalmadı. Şeyh Said ile ittifak yapan, Seyyid Rıza’yı meclise sokan, FETÖ ile iş birliği yapan veya Doğu Akdeniz’de Amerika’nın yanında durup gemilerimizi çekmemizi isteyen bir CHP, Atatürk’ün partisi olamaz. Türk ordusu PKK’yı hendeklere gömerken ona karşı çıkan, Fırat Kalkanı’na “bataklık” diyen bir anlayışın Atatürk ile ilgisi yoktur. Laiklik, bugün en başta FETÖ’nün ezilmesidir. 45 bin FETÖ’cüyü hapse tıkan bir Türkiye’de, laiklikten uzaklaşan taraf CHP’nin kendisidir. Bunların bir kısmını 15-16 Temmuz gecesi Türkiye eziyor. 15-16 Temmuz neydi? Aynı zamanda bir irtica kalkışmasıydı, Amerikan gladyosunun hareketiydi ama aynı zamanda FETÖ’nün Türkiye’deki en karanlık, en dışa bağımlı ve en tehlikeli irtica yapılanması olduğu bir gündü. Şimdi bunu eziyor Türkiye; Cumhuriyet Halk Partisi ise o ezilen irticanın yanında duruyor, onu hapisten çıkartmaya çalışıyor. Bunun Altı Ok’u neresinde kaldı? Laiklik dâhil hiçbir oku kalmadı.
Hemen bu görüş karşısında şöyle deniliyor: “Tamam, FETÖ tasvir edildi, ediliyor” –en iyimser, daha doğrusu en olumlu değerlendirmeleri söylüyorum– “Ama onun yerine bilmem şu tarikatı getirdiler, bu tarikatı getirdiler.” Bakın, eğer yerine başka birini getirdiyse, Ali Babacan niye oradan kopuyor? Madem o tarikat geliyor, bu tarikat geliyor; orada Amerika’dan yana bir irtica yığınağı var. O zaman niye orayı bölmeye çalışıyorlar? Daha ne istiyorlar işte? FETÖ’nün yerine bilmem neyi soktu diyorlar.
Şunu söyleyeyim: Türkiye’de 30 bin kişi Türk Silahlı Kuvvetleri’nden Genelkurmay’ın yolladığı rapora göre temizleniyorsa, 14 bin kişi polisten (bunlar bir-bir buçuk sene evvelki rakamlar), 4 bin kişi yargıdan temizleniyorsa, bunun içine herkes giriyor. Bunun içine ilericiler de giriyor, Kemalistler de giriyor. Onların arasında belli ölçülerde, belli bakanlıklarda –Sağlık Bakanlığı şurada, burada falan– belli tarikatlardan insanlar da giriyordur tabii. Ama bunlar FETÖ’nün yerine giriyor falan diyemezsiniz. Onlar bir 15-16 Temmuz yapamaz. Girmeleri tabii ki doğru değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin, esaslarını koruyan bir devlet bürokrasisine, bir kamu çalışanları bünyesine sahip olması lazım. Ancak bunlar FETÖ ile denk güçler değil. Bunlar, mücadeleyi önlemeye çalışan görüşler.
Yani ben bu görüşteki insanlardan şunu hiç duymadım: “Bravo, çok iyi yapıyorlar, FETÖ’yü temizliyorlar.” Bir kere bunu demiyorlar. “FETÖ’yü hapisten çıkaralım” diyorlar. “Çok iyi yapıyorlar, PKK’yı temizliyorlar” demiyorlar; “İçeri düşen hapishanenin kapılarını açalım, HDP’yi, bilmem neyi çıkaralım” diyorlar. FETÖ’cüleri içeriden çıkartalım diyenlerin irticaya karşı olmadığı çok açık. Bunlar tamamen yapılan işi yıpratmak için söylenen sözler.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Türkiye’ye uygun olmadığı ortaya çıktı dediniz. CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun 23 Haziran sonrası yaptığı açıklamalar var: “Referandum yapalım, eski sistemi değiştirelim.” Bence bugün her şeyin önüne bunu almak çok yanlış. Evet, Türkiye bu sistemden kurtulacak. HDP de, İYİ Parti de benzer bir çıkış yaptı. Ama siz bu Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı HDP, PKK ve FETÖ ile beraber tavır alırsanız; oradan Türkiye’nin geleneksel, diyelim ki 1876’dan bugüne kadar gelen, Türkiye’nin büyük tecrübeler içinde pişmiş parlamenter hükümet sistemi çıkmaz. Buradan kaos çıkar. Siz PKK, HDP ve FETÖ ile Türkiye’nin anayasa geleneğini geri getiremezsiniz.
Zaten Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultay kararlarına bakalım. Orada ne var? “Cemaatlere özgürlük” var. Hem de 1200 delege el kaldırdı, bir tane muhalif çıkmadı. Orada “özerklik” var. Siz özerklik savunuyorsunuz. Hani bana gösterin; 1876 Anayasası’nda mı var, Atatürk’ün yaptığı 1924 Anayasası’nda mı var, 1960 Anayasası’nda mı var? Siz özerklik getiriyorsunuz, cemaatlere özgürlük getiriyorsunuz. Yani tamamen Batı’nın dayattığı bir anayasa getiriyorsunuz. Bu, Cumhurbaşkanlığı sisteminden daha iyi olan bir anayasa değil. Sonuç itibarıyla Türkiye’yi dağıtacak, parçalayacak, Kürdistan’da bir memleket kuracak, laikliği ortadan kaldıracak, cemaatlere özgürlük tanıyan bir şey getirmeye kalkıyorsunuz. Ben burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2017 Aralık ayında yaptıkları kurultayın 17 maddelik bildirisinden söz ediyorum. Bunların hepsi orada var. Adalet ve Kalkınma Partisi’nde de vardı aynısı, o vazgeçti onlardan; Cumhuriyet Halk Partisi sürdürdü.
Kim yanına PKK ve FETÖ’yü alırsa bu programı savunur. CHP bu yapıdan nasıl kurtulacak? “CHP kurtulur” diye ümitle politika yapmak yanlış, o CHP’yi de kurtarmaz; çünkü onu rahatlatıyorsunuz. Ben şunu öneriyorum: CHP’yi kurtarmaktan vazgeçelim, Türkiye’yi kurtaralım. Bunu Sayın Deniz Baykal’a da Silivri’deyken haber yolladım: “CHP’yi kurtarma fikrini veya CHP’nin başına gelme fikrini bıraksın. Türkiye’nin başına gelmeyi önüne koysun. Bütün politikalarını Türk milletine göre yapsın.” Türk milletine göre politika üretirse zaten CHP’nin de genel başkanı olur. Vatan Partisi’nin en önemli özelliği budur: Kendi tabanına göre değil, Türk milletine göre politika üretir. Hatta zaman zaman kendi tabanının bile anlamakta zorlandığı durumlar olur.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veren kitle, şu an yönetimin savunduğu programı görmeden oy vermiş oluyor. Duyarlılıklar törpülendi. Maalesef Tayyip Erdoğan’a tepki üzerinden yükselen bir şey var. Cumhuriyet Halk Partisi’nin FETÖ ve PKK ile beraber hareket ettiğini görmemek mümkün mü? Selahattin Demirtaş’a selamlar yolluyor, “Afrin’e girme” diyor. Afrin’de PKK var; “Orayı ezme” diyor. Türk ordusu PKK’yı, IŞİD’i eziyor, siz onları koruyorsunuz ey CHP yönetimi. Bugünkü CHP yönetiminin Doğu Akdeniz’de Türk donanmasının “Mavi Vatan”ı savunmasına karşı çıktığını görmüyor muyuz? Çin’e, Rusya’ya, İran’a, Suriye’ye cephe alıyorlar. İki defa Meclis’te CHP, İYİ Parti ve HDP birlikte önerge verdiler. Bu, Amerika’nın önergesidir. Türkiye ile Çin’in arasını dinamitleyip Türkiye’yi Amerika’nın kucağına düşürmek için verilen bir önerge. PKK Uygur’u mu düşünüyor? HDP Türkiye’yi bölebilmek için Çin’le Türkiye’nin arasını açmak zorunda.
MHP ve AK Parti bu önergeye karşı oy verdiler. Demek ki MHP ve AK Parti Türk milliyetçisi çizgide; HDP, PKK ve CHP yönetimi ise Amerikan milliyetçisi çizgide oy veriyorlar. Böyle bir CHP yönetimi Türkiye İttifakı içinde nasıl yer alacak? Yer aldığı an o CHP olmaz artık. AK Parti nasıl “Büyük Ortadoğu Projesi” eş başkanlığından buraya geldi ise Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin de değişmesi kaçınılmazdır. Çünkü CHP’nin tabanında kocaman bir Türk milleti var. Tayyip Erdoğan’ın o cesareti göstermesi lazım; çağırsa “Gelin hep beraber Türkiye’yi yönetelim” dese, o zaman CHP’nin değiştiğini göreceğiz. Biz yıllardır “Milli Hükümet” çözümünü savunuyoruz. Türkiye’nin meselelerinin tek bir partiyle çözülemeyeceğini ta 2014’lerden beri söylüyoruz. Diyorlar ki: “Tayyip Erdoğan İslami Kemalist oldu, Yeşil Kemalist oldu.” Doğu Perinçeklerin, Vatan Partisi’nin borusu ötüyor; onlar bu süreci yönlendiriyor vs. Bütün Batı basını bunları yazıyor. Devlet, okyanusun ötesinden veya Avrupa’nın öbür ucundan, yani daha uzaktan ve bir devlet birikimiyle bakıyor. Türkiye’nin iç kavgalarında mevzilenmiş değil. Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenmiş adamlar bunu göremiyor. Ama Amerika gibi, Avrupa gibi hükümetler, bu düşmanlıkların ötesinde gerçeklerden hareket ediyor.
Mesela NATO’nun birinci öncelikli askeri tehdit olarak gördüğü Rusya, NATO metinlerine girmiş durumda. Peki, öncelikli olan Çin mi, Rusya mı? Mücadele düzleminde uzun vadede Çin, taktik düzlemde ise Rusya öne çıkıyor. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması hâlâ tartışılıyor. “Alsınlar ama hangara koysunlar” noktasına gelindi. Yılmaz Özdil 6 Temmuz’da yazdı; “Alacak ama hiçbir aktif değeri yok, kullanmayacak” dedi. Türkiye’nin S-400 almasıyla ilgili yoğun bir baskıyla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Türkiye’deki Amerikancı kuvvetler ve bizzat Amerika’nın kendisi “Türkiye’yi F-35 programından çıkaracağız ve yaptırım uygulayacağız” diyor.
Amerika büyük bir devlet; dünyanın askeri ve ekonomik bakımından en büyük güçlerinden biri. İran’a, Venezuela’ya, Rusya’ya uyguladığı yaptırımların etkisiz olmayacağı açık. Ama Türkiye bu yaptırımlara teslim olamaz, çünkü teslim olursa Türkiye kalmaz. Ekonomik kırılganlık ortamında bu yaptırımlar bir devrimle aşılabilir; hatta bu yaptırımlar bize iyilik bile olabilir. İran bunu başardı; çeşitli ambargolarla milli ekonomisini geliştirdi. Bizim Birinci Cihan Savaşı tecrübemiz var; İngiliz ve Fransızlarla düşman konuma düşünce birçok şeyi ülkemizde yapmaya başladık ve milli iktisat inşa edildi. 1914-1918 yılları, Kemalist devrimin ekonomi politikalarının köküdür. Zafer Toprak’ın “Milli İktisat” ve “Birinci Cihan Savaşı’nda İttihat ve Terakki” kitaplarını öneririm; savaş ekonomisi uygulamalarımız orada anlatılır. O tecrübeler bugün için çok önemlidir.
Türkiye ile Rusya arasında İdlib konusunda çeşitli ihtilaflar var gibi gözüküyor. Türkiye ile Rusya karşı karşıya gelir mi? Gelmez. Ciddi anlaşmazlıklar olabilir ama hata yapmazsak çatışmayız. İdlib’deki en önemli gelişme HTS’dir. Bu, IŞİD benzeri gerici, silahlı bir güçtür ve aynı zamanda PKK/PYD ile iş birliği içindedir. Dolayısıyla İdlib’de hem Amerika kontrolündeki irtica güçleri hem de PKK gelişiyor. Türkiye, Suriye ve Rusya bunu seyredemez. Biz “O koridordan, Fırat’ın doğusundan Amerika’yı temizleyeceğiz” diyoruz.
Çözüm nedir? Türkiye’nin kontrolündeki Suriye muhalifleri silahlarını bıraksın, Suriye yönetimi de onları affetsin. Bu çok basit ve doğru bir çözümdür. İran Büyükelçisi ile görüştüğümde, “İran devleti olarak bu çözümü destekliyoruz” dedi. Alexander Dugin ile de konuştuk, Moskova da bu çözümü kabul ediyor. Bu gerçekleşirse HTS ve PKK bölgeden temizlenir, 3-4 milyon Suriyeli misafirimiz vatanına döner, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üzerindeki yük kalkar ve Mehmetçik’in burnu bile kanamaz. Doğu Akdeniz’de de Suriye, Lübnan ve Mısır ile iş birliği yapmamız zorunludur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bakış açısı da budur.
Biz oraya fetih yapmaya gitmedik; amacımız kendi güvenliğimizi sağlamak ve Suriye’nin toprak bütünlüğüdür. Bu çözümle Suriye’nin toprak bütünlüğü ve Türkiye’nin güvenliği sağlanır. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs tehdidine karşı cephemiz güçlenir. Ayrıca Rusya, Çin ve İran’ın da desteğini kazanmış oluruz. Fırat’ın doğusu da Türkiye ve Suriye’nin ortak meselesidir. Amerika zaten “Buradan gideceğim” diyor. Neden gidiyor? Çünkü karşısında silahlı bir direniş gördü. Suriye direndi, Türkiye vurdu, Rusya ve İran askeri geldi. Beşi birleşti, Amerikan ordusu gidiyor. Amerika silahla geldi ve belasını silahla buluyor.
İran konusuna gelirsek; Trump yönetimi nükleer anlaşmayı bozup ağır yaptırımlar uyguluyor. Avrupa bir takas mekanizması kurdu ama henüz uygulamadı. İran bir Amerikan insansız hava aracını düşürdüğünde Amerika cevap veremedi; bu, bölgedeki güç dengesinin değiştiğini ve Amerika’nın güçsüzlüğünü gösteren çok önemli bir olaydır. Amerika’nın İran’da iç karışıklık yaratma çabası da başarılı olmaz; aksine halkı yönetimin etrafında birleştirir. Amerika ile İran masaya oturmak zorunda kalacak.
Amerika, İran’a yönelik operasyon tartışmaları boyunca Türkiye’yi kendi yanında tutmaya çalıştı. Bizim partinin merkez karar kurulunda bile “Türkiye Amerika’nın yanında” gibi gerçek dışı görüşleri savunanlar var. Hiçbir ilgisi yok; Türkiye, Astana sürecinde İran, Rusya ve Çin ile bir ittifak oluşturdu. Amerika ise Türkiye’de hükümeti devirmeye çalışıyor; AK Parti’den Ali Babacanları, Davutoğulları kopararak, MHP’yi bölerek ve Vatan Partisi’ne karşı psikolojik savaş yürüterek bunu yapıyor. Ancak Vatan Partisi tüm bu saldırılar karşısında sapasağlam ayaktadır. Türkiye, yanında olmadığı için bir operasyon veya müdahalede başarılı olamıyor demek istedim. Tabii, sizin dediğiniz doğru. Türkiye yanında olsa, İran zaten direnemez. Yani Türkiye Amerika’nın değil, İran’ın yanına geçtiğinde Türkiye’nin rolü de belirleyici oldu. 2014’ten bu yana yaşadığımız süreçte Türkiye’nin Amerika’nın yanından ayrılıp komşularıyla yan yana gelmesi ve Asya’daki mevziine yerleşmesi, yalnız Batı Asya’nın değil, bütün dünyanın dengelerini değiştirdi.
Bunun arkasından ne geldi? Amerika’nın geri çekilmesi. Hatırlayacaksınız, 2018 başıydı; Trump bir güvenlik raporu yayınladı. O rapor şöyle başlıyordu: “Biz kaybettik.” Trump da “Batı Asya çöllerine 8 trilyon dolar gömdük ve artık memleketimize döneceğiz, buralarda yapabileceğim bir şey kalmadı” diyordu. İran konusuyla ilgili de savaş lobisinin İran’la Amerika’yı savaştırmak istediğini söyledi. Amerika devletinin tepesindeki kişinin bunu söylemesi çok sıra dışı bir durum ama Trump’ın siyasi programına uyuyor. Trump, “Dışarılarda bela aramanın alemi yok, kendi ülkemize dönelim ve ekonomimizi geliştirelim” propagandasıyla iktidara geldi.
Doğu Akdeniz konusuna gelince; programın geçen bölümlerinde bahsettiğiniz üzere İsrail’den başlayıp Yunanistan’a uzanan, Güney Kıbrıs’ı ve Mısır’ı da içine alan, başında Amerika’nın olduğu bir ittifak düzlemi oluşturulmaya çalışılıyor. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatleri ele geçirilmek isteniyor. Bu bağlamda, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın münhasır ekonomik bölge çıkışı ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin genel duruşu çok önemliydi.
Doğu Akdeniz’de bir çatışma olasılığına gelince; konuyu Tümamirallerimiz Soner Polat, Cem Gürdeniz, İlker Güven ve Mustafa Özbey ile detaylıca konuştum. Amirallerimiz, Türk donanmasının orada çok güçlü olduğunu ve Yunanistan’ın bize karşı bir maceraya girme şansının olmadığını belirtiyorlar. Amerika da olsa, bugünkü dengeler içerisinde Türkiye bu mücadeleden başarıyla çıkar. Amerika’nın Türkiye’yi tamamen kaybetmeyi göze alması pek mümkün değil. Yunanistan’ın, Amerika’nın dolduruşuna gelip bir maceraya kalkışması kolay değil; zira halkları da savaş istemiyor.
Doğu Akdeniz bağlamında Mısır ile ilişkiler de önem kazanıyor. Sisi yönetimiyle ilişkileri normalleştirme zorunluluğu doğmuştur. İranlılarla yaptığım görüşmelerde, “Mısır, Orta Doğu’da ağırlığı olan bir ülkedir, onu Amerika’ya kaptırmamalıyız” dediklerini duymak beni mutlu etti. Türkiye’nin Mısır’ı kazanması çok önemli. Vatan Partisi heyetimiz de geçmişte Mısır’a giderek bu yönde önemli görüşmeler yapmıştı.
Programın sonuna yaklaşırken Galatasaray ile ilgili soruya gelirsek; Galatasaray Avrupa’da şampiyon olsun, Türkiye şampiyonluğu artık onlar için küçük kalıyor. Milli takımımızın da iyi gittiğini görüyoruz, Fransa’yı 2-0 yenmeleri çok sevindirici.
Son olarak kadın üniversitesi konusuna değinelim. Kadın ile erkeğin eğitim hayatında duvarlarla ayrılması mümkün değildir. Bu, anayasaya aykırıdır, hukuken olmaz. Türk kadını da erkeği de bunu kabul etmez. Japonya örneği üzerinden tartışmalar yapılıyor ancak Japonya bu konuda bizim örnek alacağımız bir ülke değil; onlar Atatürk devrimlerini yaşamamış bir toplum. Biz ise Atatürk devrimini yaşamış bir ülkeyiz. Kadını üniversitede ayrı bir yere kapatmak, onu aciz ve eksik görmektir. Türk toplumu bunu kabul etmeyecektir.
Üretim devrimi kampanyamızı başlattık. Kadını kafese kapatamazsınız. Uygarlığın en önemli etkeni kadın-erkek birlikteliğidir. Kadın, toplumun her alanında erkeğin yanında eşit bir şekilde var olacaktır. Birleşen ve üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

