Bu geçmişte, yakın geçmişte yaşananlar… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin mantığı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Böyle gidiyor ki bu yangın. Irak’taki bir… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler üretir. Dilenen değil, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
İyi akşamlar sayın seyirciler. Bir Çıkış Yolu programında yine birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Bu programın asıl sahibi Rafet Ballı’dır. Onu da anayım. Biz Ankara’da olduğumuz zaman Sayın Perinçek’e eşlik ediyoruz. İstanbul’daki programlarda yine Rafet Ballı ile birlikte olacaksınız.
Efendim, bugün tarihi bir gün. Tabii “Nereden tarihi gün?” diye soranlar çıkabilir. Türkiye, bir Ergenekon-Balyoz tertipleri süreci yaşadı seri hâlde. 2007’de başlamıştı; hatta Amerika Başkanı ile Oval Ofis’teki bir görüşme sırasında planlandığı konusunda bilgiler var. Bu operasyon, bu tertip, bu kumpas 2014’te dağıldı, Silivri duvarları yıkıldı. Ardından 2015’te Yargıtay bir karar verdi; “Örgüt yoktur” dedi. Ve bugün nihai bir karar çıktı. Belki bir aşaması daha olabilir ama esas olarak bu aşama bitti. Bireysel bazı suçlar nedeniyle verilen kararlar temyiz edildi ama esas büyük dava, yani örgütten yargılama burada bitti. Artık bunun itirazı, temyizi yok çünkü zaten temyizden geldi.
Çok kritik günlerden geçtiğimiz ve son derece önemli bir kararı bugün hep beraber yargıçlardan duyduk. İsterseniz o günleri anımsatmak, Silivri’deki günlerinizi biraz anmak açısından rica edelim; o günlerin görüntülerini bize göstersinler. İzleyicilerimiz de bir hazırlansınlar, ondan sonra bu konuyu tartışmaya devam edelim.
*(Görüntüler izlenir)*
**Doğu Perinçek:** Türkiye’yi bölmek isteyenler, Türkiye’yi Amerika’nın sömürgesi yapanlar, Cumhuriyet devrimini yıkanlar yıkılacaklar. Hem de az kaldı, onu söyledim. Tekrar söylüyorum: Anayasadan Türk milletini silmek isteyenler yıkılacaklar. Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenler yıkılacaklar. İstiyor musunuz, daha söyleyeyim mi? Söyleyeyim mi daha?
**Hakim:** Doğu Bey, ne söyledin? Doğu Bey sakin olun.
**Doğu Perinçek:** Bunların gücü yok! Anayasadan Türk milletini silmeye kalkanların gücü yok!
**Hakim:** Doğu Bey, bağırmayın. Doğu Bey oturun, sakin olun.
**Doğu Perinçek:** Efendileriniz Türk milletini silmeye kalktı! Gücünüz yok!
**Hakim:** Doğu Bey, çıkartmak zorunda kalacağım. Lütfen…
**Doğu Perinçek:** Türkiye Cumhuriyeti’ni, sizin efendileriniz için… Gücünüz yok!
**Hakim:** Doğu Bey, çıkartmak zorunda kalacağım. Lütfen buyurun. Sanık Doğu Perinçek’ten son sözünü alalım.
**Doğu Perinçek:** Bu dava Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türk milletine, Türkiye vatanının bütünlüğüne, Türk devrimine karşı bir tertiptir. Bununla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çökertilmesine, bu halkın partisi olan İşçi Partisi’ne karşı bir uygulamadır. Emperyalist merkezlerin ve haçlı gericiliğin davasıdır. Bu salonda suçlular vardır ama o suçlular sanık sandalyesinde ve avukatlar sandalyesinde oturmamaktadır. Son sözü Cumhuriyet Yargısı söyleyecektir.
**Sunucu:** Evet Sayın Perinçek, tabii bugünleri biz dışarıdan izledik, siz yaşadınız. Nedir bu Ergenekon tertibinin arka planı? Nasıl başladı? Nereye gitti? Nasıl bu hale geldi?
**Doğu Perinçek:** Tabii. Ama önce şu kararı değerlendirelim; “altın karar”. Bugün İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın verdiği kararı kabul etti ve bu iş bitti. Bir kere yargı altın devrini yaşıyor ve altın kararlar veriyor. Mahkemelere “Biz buradan çıkacağız, siz gireceksiniz, yıkılacaksınız” demiştik. Bizi dışarı attılar ama şimdi o mahkemeleri yöneten başkan ve üyelerin hepsi hapisteler. Köksal Şengün hariç. O, gerçek bir Türk hakimiydi; Ergenekon sürecini hukuka uygun yürütüyordu. Onun üzerine ona da kumpaslar kurdular ve görevden aldılar. Sonrasında gelen mahkeme başkanı ve üyeleri, yedekler dahil FETÖ bağlantıları nedeniyle şu an hapishanede.
Bizi FETÖ blokuna koydular. Ben o zaman “Siz Cumhuriyet savcısı değil, F savcılarısınız; Fetullah’ın yargıçlarısınız” demiştim. Onlar da “Madem öyle, seni F blokuna atarız” dediler. Şimdi o F blokta onlar yatıyor. İnsanın üzüldüğü nokta; hakimlerin, savcıların bu hâllere düşmesi acı bir şey.
1970’lerde, 80’lerde biz hapislerdeydik; o yargının karanlık çağıydı, Amerika yargısıydı o. Şimdi ise Cumhuriyet yargısı var. Bugün yalnız Ergenekon’da değil; Balyoz, FETÖ tertipleri, PKK’yı içeri tıkan kararlar… Hepsi birer “altın karar”. Vatanı, cumhuriyeti savunanlar aklanıyor; vatana kumpas kuranlar yargılanıyor. Yargı altın çağını yaşıyor dediğimde gürültü koparanlar, hapse atılan o FETÖ’cüler ve PKK’cılardır.
Danıştay saldırısı meselesine gelince; o, Ergenekon’un en kritik gerekçelerinden biriydi. FETÖ’cüler Osman Yıldırım’ı tahliye etmişlerdi, bizlere ise üçer kez müebbet vermişlerdi. Danıştay şehidimiz Mustafa Bey’i saygıyla anıyorum. Onu katledenler de şimdi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldılar. Bu da altın karardır.
Silivri’de 6 yıl, öncesinde Tekirdağ F Tipi’nde kaldım. İlk girdiğim gün avukatım Mehmet Aytekin’i çağırdım ve bir yazı dikte ettim. “Bu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Vatan Partisi önderlerine kurulan, Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir tertiptir” demiştim. Bugün bu ispatlandı.
Duruşmalarda bizi koridorlarda gördüklerinde “Doğu abi, Ergenekon çöktü mü?” diye alay ediyorlardı. O duvarları yıkacağımızı, o kararların çıkacağını ilk günden biliyordum. Denklemi kurduğunuzda; Türkiye teslim olmayacak, boyun eğmeyecek; çünkü boyun eğerse parçalanır. Biz hapisten çıktık, Silivri duvarlarını yıktık. Dışarıda da 50-70 bin kişi, dünyada görülmemiş bir dayanışma gösterdi. O soğuklarda, dağ başında, ellerinde Türk bayraklarıyla gelen o dalga dalga insanlar… Tarık Akanlar, Levent Kırca, Türkiye Gençlik Birliği… Hepsi oradaydı. İlk günden itibaren bu davaların çökeceğini haykırdık ve haklı çıktık. Ve ilk günden itibaren onları hedef almadık. Fakat Köksal Şengün gittikten sonra mahkemeye itiraz ettik ve mücadelemiz ilk günden itibaren bunu çökertmek üzerine oldu. Savcıları “Fetullah savcısı” olarak ilan ettik; rezil oldular. Duruşmalarda başları önlerine eğikti. “Tabii kimsenin yüzüne bakamıyorsunuz” dedik. “Utanın” dedik savcılara; biz konuşurken başlarını kaldıramıyorlardı. Yani o yargılamalarda biz onları yargıladık, onlar bizi değil. Aynı zamanda o yargılanan herkese de bu şekilde kuvvet verdik, onları ateşledik.
Cezaevine götürülürken X-ray cihazlarından geçiyorduk ve askerlerden bazıları sıkıntılı gözüküyordu. Onlara şöyle dedim: “Kendinizi Çanakkale siperinde, Güneydoğu’da, Suriye’nin veya Irak’ın kuzeyinde ya da Kıbrıs’ta savaşıyor gibi görün. Nöbet yerindesiniz. Ayrıca ne güzel bir savaş; ailenizle haftada bir görüşebiliyorsunuz, telefon hakkınız var. Çanakkale Savaşı’ndayken böyle bir durum var mıydı?” Bunun bir savaş cephesi olduğunu anladıktan sonra hepsi dirildi.
Onların şaşkınlığı şuradan geliyordu: Türk devletinin ordusunun generalleri ve subayları, devleti korumaya alışmış, o ideolojiyle büyümüşlerdi. Şimdi ise korudukları devlet onları içeri atmıştı; bunu bir yere oturtamıyorlardı. “Biz bu devlet için canımızı ortaya koyduk, PKK ile savaştık, arkadaşlarımızın kollarımızda şehit olduğuna şahit olduk; şimdi bu devlet bizi hapse atıyor” diyorlardı. Onlara, “Siz Amerika ile savaşıyorsunuz ve nöbet yerindesiniz” dediğimde bu fikir çok esaslı bir toparlanma yarattı.
Dışarıda yüz bine yakın insan cezaevinin etrafını sardığında, diğer insanların tepkisi de müthiş moral vericiydi. Bir yandan ulusal kanallar sayesinde cezaevinin çevresinin sarıldığını izliyorduk. Bir seferinde mahkemedeyken avukatlardan ve dinleyicilerden haberler geliyordu. O dönem Merkez Karar Kurulu üyesi olan Hıdır Okka bu hareketleri yönetiyordu. “Barikatlar yıkıldı” haberi gelince herkes büyük bir sevinç duyuyordu.
Tekirdağ Cezaevi’ne ilk girdiğimizde üçer kişilik koğuşlardaydık. Cezaevinin boyu yaklaşık bir kilometreydi. Vatan Partisi (o zamanki adıyla İşçi Partisi), Silivri’den 1500-2000 kişiyi getirmişti. Onlar dışarıdan tezahürata başlayınca koğuşlardan duyuluyordu. Ergenekon tutukluları dışında kalan solcu mahkumlar da “Perinçek abi yaşa, var ol” diye slogan atıyorlardı. Vatan Partisi’nin örgütlü gücü bu başarıda tayin edici olmuştur. Önümüzdeki süreçte de partisiz bu işler olmaz; parti önderliği olmadan ne o duvarlar yıkılırdı ne de o nefret odakları bastırılırdı.
Bugün bazıları, özellikle CHP ve İYİ Parti, FETÖ ve PKK’ya özgürlük çığlıkları atıyor. O zamanlar onları yanımızda görmedik. CHP ve MHP yönetimi, darbeciler yargılansın diye beyanatlar veriyorlardı. Biz o mücadeleleri verip duvarlar sallanmaya başladığında bize doğru döndüler. Deniz Baykal, ben hapse girdiğimde bir telefon bile açmazken, Ahmet Türk için uçağa atlayıp gitti. Bu bir şahıs meselesi değil, ideoloji ve örgüt meselesidir. CHP o dönem batıcı bir yola girmişti ve Amerika merkezli saldırıyı göğüsleyecek bir iradesi yoktu.
Tertibin ilk hayata geçişi sırasında iki kişinin kritik sözleri vardı: Abdullah Gül “Delil bulundu” diyerek operasyon talimatını verdi, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ise “Sürprizlere hazır olun” dedi. FETÖ yargılamaları ise genel olarak hızlı ve adil ilerliyor çünkü ortada kanlı bir darbe var.
(Programın devamında Ergenekon tertibi hakkında konuşuluyor…)
O dönem mahkemede şunları söylemiştim: “Yine yenilecek, o köyüne Bizans’ın Yıldız Burcu’ndaki örgütlenmesi gene yenilecek. Atatürk’e karşı isyan çıkaranlar gibi gene ezilecek. Bu Beşiktaş örgütlenmesi, bu Gladio, bu Ergenekon yine ezilecek.” Bu görüntüleri o dönem bize vermediler, hakaret davası açtılar. 14 ayrı davadan toplam 46 yıl ceza aldım ama Yargıtay hepsini bozdu.
Bu tertibin arkasında Amerika vardı. Sanıklar arasında “Ben Amerikancıyım” diyenler de vardı, bizi Amerika’nın kurtaracağını sananlar da. Ancak biz bunun bir Gladio kararı olduğunu ve Oval Ofis kaynaklı olduğunu biliyorduk. Bizim özgüvenimizin sebebi ise Türkiye’nin bölünmeyeceğini bilmemizdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hapsederek orduyu esir etmeye çalıştılar. Erzincan’daki komutanımız Sayın Orgeneral Saldıray Berk ise aslanlar gibi, “Gücün yetiyorsa gel al” diyerek dik durdu. İşte o tavır, ordunun olması gereken tavırdı. Biz de Vatan Partisi olarak, bu tertibi bozma çabasına Türk milletinin öncüsü olarak katkıda bulunduk. “Biz hukuku Perinçek’ten öğrendik” falan dediler. “Or-gen” öğrendik. Evet, bir Orgeneral herhalde söyledi bunu. Yani bu tertibin içerisine o zamanki İşçi Partisi’ni, bugün Vatan Partisi olan partiyi dahil etmek bir aptallık mıydı? Hayır, aptallık değildi; içine dahil etmek zorundaydı. Çünkü o dışarıda kalırsa tertibi yürütemeyeceklerdi. İçeri atınca da hem içeriden hem dışarıdan tertibi bozan bir unsuru ateşlemiş oluyorlar. Ama atmak zorundalar. Çünkü savaşlarda, “Ben buna hücum edersem o bana daha dişli davranır” diye bir şey olmaz. Savaşta hedef bellidir. Tertibin iki hedefi vardı: Biri Türk Silahlı Kuvvetleri, yani silahlı güçtü; çünkü onu esir etmeden Türkiye’yi bölemezlerdi. İkincisi siyasi güç olan Vatan Partisi’ydi; onu da etkisiz hale getirmeden Türkiye’yi bölemezlerdi. Amerika, planlarını buna göre yapmıştı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni esir edecek, Vatan Partisi’ni etkisiz hale getirip içeri atacaklardı. Sadece partiyi değil, Aydınlık ve Ulusal Kanal gibi vatanı savunan basın organlarını da etkisiz hale getireceklerdi. Ulusal Kanal’ın 3-4 genel yayın yönetmeni peş peşe alındı. Birini alıyorlar, alttan sipere başkası giriyor; onu alıyorlar, öbürü giriyor. Yani onlar da gazi oldu, sizler de gazi oldunuz.
Efendim, isterseniz bu Ergenekon davası konusunu kapatalım. Türkiye’nin gündeminde bana göre birinci sırada ama ekonomi de çok ciddi bir sorun. Verilere baktığımız zaman manzara ne yazık ki pek iyi gözükmüyor ve şu anda bunu tersine çevirecek hamleleri ben göremiyorum. Bu arada ekonomiyle ilgili bir yazı dizisine başladınız, ne kadar sürecek? 6-7 gün süreceğini tahmin ediyorum.
Buna neden ihtiyaç duyduk? Türkiye bir üretim devriminin eşiğine geldi. Bu Ergenekon tertibinin bozulmasını konuşurken unutmamak gerekir ki Türkiye’deki üretim devriminin önderi de Vatan Partisi’dir. Türkiye’nin ekonomideki geldiği nokta ve buradan çıkış programını içeren bir “Üretim Devrimi” kitapçığı yazdım. Bunu Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de tartışacağız, ardından üretim devrimi kurultayları yapacağız. Türkiye’nin gündemi vatan savaşıyla birlikte ekonomi oldu. Bu ikisi atbaşı gidiyor ve birbirleriyle çok bağlantılı. Vatan Partisi, Türkiye’nin bu borç batağından çıkışına önderlik etmek için 80 küsur ilimizde, ilçelerimizde, kasabalarımızda, hatta köylerimizde binin üzerinde üretim kurultayı yapacak. En sonunda Ankara’da, bu kurultaylardan seçilen delegelerle büyük bir üretim devrimi kurultayı toplayacağız. Buna işçi temsilcileri, çiftçiler, sanayiciler, küçük ve orta ölçekli sanayiciler, tüccarlar, yani gerçek üreticiler katılacak. Bu programın önerilerini Aydınlık’ta yayınlıyoruz. Yarın “IMF’nin Öcüleri” başlıklı ikinci bölüm çıkıyor; sanıyorum yedi bölümde tamamlanacak.
Türkiye’nin 500 milyar dolara yaklaşan bir dış borcu, 70 küsur milyar dolar dış ticaret açığı ve 55 milyar dolar cari açığı var. Millet borçlu, devlet borçlu; borçlu olmayan bir vatandaş yok. Kredi kartı Türkiye’nin kimlik kartı gibi oldu. Devlet de özel sektör de borç batağında çırpınıyor. Buradan Türkiye ancak bir devrimle çıkar; başka bir hamleyle çıkma şansı yok. Bu sistem bitti.
Hangi sistem? 1980 yılında Turgut Özal’la kurulan, “Dünya ekonomisiyle bütünleşiyoruz, kapıları pencereleri açıyoruz” dedikleri sistem. “Dünyada yatırımlar yapacağız, dünyaya mal ihraç edeceğiz” dediler. Bunu yapmak için üreticiyi suçlayarak başladılar. “Köylü milletin sırtında kambur, çarşılar kambur, küçük orta sanayici kambur” dediler. Ürettikleri malların maliyeti yüksek dediler. “Zonguldak kambur, dağın altındaki kömür çok maliyetli, bırakın onu, somon yetiştirelim, kömürü Ukrayna’dan, Rusya’dan getirelim” dediler. Pamuk ekenleri “kambur” ilan edip Amerika’dan, Yunanistan’dan pamuk getirdiler. “Bunların yaptığı çamaşır makinesi, buzdolabı bozuluyor, dışarıdan gelsin” dediler. İhracatı artırmak için üretimi çökerttiler. Şimdi çiftçi, ürününü ihraç edemediği ya da üretim maliyetlerini karşılayamadığı için üretimden vazgeçiyor.
Biraz evvel Tırtar Köyü’nden Veli Biner’le konuştum. Çok lezzetli, elma büyüklüğünde kayısılar üretiyor. “Ben üretiyorum ama iki liraya satıyorum, şehirde sekiz lira” diyor. Küçük sanayi de öyle; Bursa, Denizli, Konya, Malatya, Diyarbakır, Trabzon, Çorum, Samsun gibi sanayi kentlerimizi yıkıma uğrattılar. Dışarıdan gelmeye başladı her şey. Türkiye’nin üretim yapısını çökerttiler.
(Veli Biner bağlanır)
Veli Bey, iyi akşamlar. Çiftçinin halini bir anlatır mısınız?
Veli Biner: İyi akşamlar genel başkanım. Kıyımızda kayısı üretimi başladı. Size gönderdiğim alyanak türü kayısı 2-2,5 lira; erkenci olan şalak türü ise 4-5 lira arasında satılıyor. Tarımın girdileri çok pahalı. Hükümete önerim; mazotu, gübreyi, ilacı desteklesinler. Aksi halde tarımın yerden kalkması mümkün değil. Mesela DAP gübresi geçen sene 85 liraydı, bu sene 145 lira. Ayrıca mazot ve gübre desteği olarak dekar başına 740 lira alıyoruz ama destekler çok geç kalıyor. En büyük sorunumuz; babası ölmüş, varisler tarlayı bölüşmüş ama tapu babasının üzerine olduğu için tarlayı eken kişi destek alamıyor. Devletimiz üretime, üretilen ürüne destek verse bu mağduriyetler ortadan kalkar.
Sayın Başkan: Veli Bey çok haklı. Dönüm başına destek yerine üretilen ürüne destek verildiği zaman bu mağduriyetler kalmayacak. Ürüne destek verdiğinizde ister babasının tarlasını ekmiş olsun, ister kiralamış olsun; üretimi teşvik etmiş, üretimi ateşlemiş olursunuz. 1000 kilo buğday üretene de 10.000 kilo üretene de destek verilir. Biz üretim devrimi programımızda bu esası getiriyoruz.
Ayrıca İran’la konuşuyoruz. Orada mazot 40 kuruş. Akıllı ve doğru dış politikayla, İran’la, Irak’la, Rusya’yla dostluk ve iş birliğini geliştirerek Türkiye’de üreticiye mazotu çok daha ucuza verebiliriz. Gübre fabrikalarımız bugün kapasitelerinin yarısıyla çalışıyor; gümrükleri koruyamadığımız için dışarıdan alıyoruz. Eğer korursak, üreticiyi baş tacı edersek ve ekmek teknemize sahip çıkarsak Türkiye bu darboğazdan çıkar. Topraklarımızın %30’u boş yatıyor; devletin yardımıyla bunu birkaç yılda %90-95 seviyesinde ekili hale getireceğiz. Dışarıdan ithalata da son vereceğiz. Hayvancılıkta da aynı şekilde meralarımız, otlaklarımız boş yatıyor. Ta Güney Amerika’dan dana, koyun getiriyoruz. Yerli üreticiyi desteklemeliyiz. Eskiden Irak’a, Suriye’ye kamyon kamyon hayvan ihraç edilirdi. Bir üretim devrimiyle tekrar o günleri hayata geçireceğiz. Üreticiden yana olan, üreticiyi baş tacı eden ve iktidar koltuğuna oturtan bir üretim devrimi… Vatan Partisi’nin programı budur.
Şimdi bütün Türkiye’de üretim devrimi kurultaylarına başlıyoruz. Köylere kadar gideceğiz; Avşar Köyü’nde, İznik’in Tacir Köyü’nde, Bismil’in Aslanoğlu ve Sinan köylerinde, Germencik’te kurultaylarımızı yapacağız. Bu üretim devrimi kurultaylarıyla üreticiler hareketini siyaset sahnesine çıkartacağız.
Isparta Yalvaç, Tırtar Köyü’nden Veli Biner ile 2008’den beri tanışıyoruz; kendisi ve çok değerli eşi programımıza güzel katkılarda bulundular, hepsine selamlar olsun.
Şu andaki ekonomik duruma baktığımızda; sanayicilerimiz de seslerini yükseltmeye başladı. ASO Başkanı, geçtiğimiz 26 Haziran’da yaptığı meclis toplantısında, dokuz ayda açıklanan yedi paketin dertlere çare olmadığını belirtti. Kaynaklarımız israf ediliyor; mesela 600 milyar lira gibi muazzam bir kaynak boş konut yapımına gitmiş. Bir de lüzumsuz harcamalar var; saraylar, lüks araçlar… Devlet yöneticileri sade yaşayacak. Bizler nutuk atarken Hz. Muhammed’in bir hırka, bir testi ve bir kilimle yaşadığını örnek veriyoruz ama kendimiz sade yaşamıyoruz. Hz. Muhammed’in dediği gibi; “Yöneticileri yoksul ölenler zengin milletlerdir.”
Kamuda tasarruf şart. Cumhurbaşkanı, bakanlar, yüksek devlet yöneticileri ve milletvekilleri bu halkın kaderini paylaşmalıdır. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda köylüden birer öküz almıştı ama savaşın hemen ardından 1925’te Aşar vergisini kaldırarak köylüye iki öküz iade etmiş oldu. Cumhuriyet döneminde insan başına düşen koyun sayısı ve üretim bugünkünden yüksekti. Bugün de bir üretim devriminin ışığında, tasarruf ederek ve üretime odaklanarak ilerlemeliyiz. 2000’lerin başında %25 olan tasarruf oranımız bugün %12’ye düştü; bunu tekrar %25’e çıkarmak zorundayız.
Sadaka ekonomisine giden 30 milyar liralık bir kaynak var. Yaşlımıza, aciz durumda olan insanımıza tabii ki bakacağız; ancak eli ayağı tutan, çalışma gücü yerinde olan 25-30 yaşındaki insanlarımıza sadaka değil, iş vermeliyiz. O 30 milyarı yatırıma ayırıp, o yatırımla istihdam yaratarak üretim yapmalıyız. İthalatımızı kısıtlayıp üretimimizi artırarak Türkiye’yi ekonomik kalkınma yoluna sokacağız. Bunun için 11. Kalkınma Planı’nı Vatan Partisi olarak hazırlıyoruz.
Ekonomide güvenin temeli, bu üretim devrimi hamlesidir. Büyük sanayicilerimizle yaptığımız toplantılarda, iflas etmekte olan önemli işletmeler için bir çözüm geliştirdik. İflas kararı alınmış, 500’ün üzerinde işçi çalıştıran veya üretim hacmi yüksek olan işletmeleri kamulaştıracağız. %50’si kamunun, %45’i işçi ve memurun, %5’i ise eski sahibinin olacak şekilde üç ayaklı bir yapıyla bu fabrikaları ayağa kaldıracağız.
Piyasada ciddi bir borç zinciri var ve bu durum bankacılık sektörünü sarsıyor. Resmi olarak %4,5 denilen batık kredi oranının gerçekte %20’nin üzerinde olduğunu tespit ettik. Buradan kurtulmanın yolu borç dilenmek değil, köklü bir üretim kararı almaktır. Bu zorlukları işçinin, çiftçinin sırtına yıkamayız. Enerji güvenliğimiz ve komşularımızla olan ilişkilerimiz de bu üretim modelinin temelini oluşturmaktadır. İran, Azerbaycan, Rusya; bu ülkelerle aramızı iyi tutacağız ve enerji güvenliğimiz için iş birliği yapacağız. İkinci olarak, Çin’in elinde 4 trilyon dolar gibi muazzam bir rezerv var. Bunu bütün sanayiciler biliyor. Ankara, İstanbul ve İzmir’de 300 kadar sanayiciyi büyük otellerin salonlarında bir araya getirdik. Türkiye’nin en büyük sanayicileriydi bunlar; onları Çin ile buluşturmak için bir çalışmaya başladık. Rusya’dan da Türkiye’ye önemli sermayelerin gelme imkânı var. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı olması bir yana, Rusya aynı zamanda ikinci büyük ortağımızdır. Türkiye ekonomisi, geride kalan 8-10 yıl içerisinde Çin ve Rusya ile bütünleşti. Türkiye’nin yatırım imkânlarını bu bölgelerden artırma şansımız var. Artık Batı dönemi ve o Atlantik sistemi içindeki çözümler tükendi; zaten o sistemde battık. Atlantik bizi borca batırdı, şimdi Asya’da üretim yaparak bu durumdan çıkacağız.
Kısa vadede tehlikelerle karşı karşıyayız; bu yüzden bir “milli direnme ekonomisi” inşa etmeliyiz. Bu ekonomi, üretim devriminin kalkanı olacaktır. Üretim devrimi zorlu bir iştir; tıpkı savaşlarda piyadeleri koruyan ateş desteği gibi, onu koruyacak bir yapıya ihtiyacımız var. Vatan Partisi olarak planladığımız bu milli direnme ekonomisi, Aydınlık gazetesinde dizi halinde yayımlanan üretim devrimi yazılarında ele alınacak ve dört maddeden oluşacaktır.
Birincisi, gıda güvenliğini sağlayacağız; vatandaşımız aç kalmayacak. Son yıllarda işini kaybedenlerin sayısı milyonu buldu. Bu insanlar açlığa itiliyor, köylerine dönüyor ya da aile içi dayanışmayla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Gıda güvenliği bu yüzden birinci önceliğimizdir.
İkinci maddemiz, “güvenliğin güvenliğini” sağlamaktır. Türkiye bir vatan savaşı veriyor ve Doğu Akdeniz’de ciddi tehditlerle karşı karşıya. Ordudan ve polisten kesinti yapmayacağız; onların silah ve teçhizat ihtiyaçlarını karşılamak zorundayız. Aksi takdirde her şeyimizi kaybederiz. Güvenliğe ayrılan kaynaklar, karnımızın doyması ve ekonominin çarklarının dönmesi için de gereklidir.
Üçüncü madde sağlık hizmetidir. Üretim devrimini yapacak olan insan gücünün sağlıklı olması lazım; hasta insanlarla üretim seferberliği yürütemezsiniz. Halkımıza sağlık hizmetini ulaştırmak zorundayız.
Dördüncüsü ise eğitimdir. Zor dönemlerden geçiyoruz diye okulları kapatmak veya eğitimden kısıntıya gitmek mümkün değildir. Özetle; gıda, güvenlik, sağlık ve eğitim güvenliğinden asla fedakârlık yapmayacağız. Bunun dışındaki alanlarda tasarrufa giderek kaynakları yatırıma yönelteceğiz.
Tüketimi biraz azaltarak yatırıma pay ayırmalıyız. 1980’den bu yana Türkiye’ye dışarıdan 1 trilyon dolara yakın kaynak girdi, ancak bu kaynaklar tüketime harcandığı veya israf edildiği için heba oldu. 2 milyon konut yapıyorsunuz ama içi boş; bu 600 milyar liralık bir israftır. Plan yapmayan bir ekonomi, kötü yönetiliyor demektir.
Türkiye’nin bugün çözümleri var ancak bunu başarabilmek için halkın itibar ettiği, Atatürk gibi fedakârlığı paylaşan ve halkla birlikte yaşayan bir iradeye ihtiyaç var. Vatan Partisi olarak biz bunu başarırız. Nasıl ki Silivri duvarlarını yıktıysak, Ermeni soykırımı yalanını bitirdiysek, FETÖ darbesini geri püskürttüysek ve PKK’yı hendeklere gömdüysek, üretim devrimini de başaracağız.
Bu süreçte üreticilerin milli hükümetini kuracağız. AK Parti, MHP ve CHP’nin vatansever unsurlarıyla birlikte Türkiye’yi yönetmeliyiz. AK Parti’nin tek başına ülkeyi yönettiği dönem geride kaldı. En büyük sorun kadro ve güven sorunudur. AK Parti, güven erozyonu nedeniyle milleti seferber edebilecek mecal ve otoriteye sahip değildir; bunu görmek gerekir. Vatan Partisi ise taze kadroları ve başarılarıyla millete güven veren bir prestije sahiptir.
Ekonominin %40’ının kayıt dışı olması meselesine gelince; kayıt dışı işletmeleri sisteme dahil etmeliyiz ama “kediyi severken boğmamalıyız”. İşletmeleri vergiyle öldürmek değil, çarkı döndürmelerini sağlamak esastır. Adil ve üretimi teşvik eden bir vergi sistemi kurmalıyız.
Çin mucizesine baktığımızda, 1949’daki düzeyi bugünkü Afganistan gibiydi. Devrimle, planlı ekonomiyle, tasarrufla ve kamu ağırlıklı sanayileşmeyle dünyanın en büyük ekonomisi haline geldiler. Kuşak ve Yol Projesi, “paylaşarak gelişme” ilkesine dayanıyor. Amerika ise sömürü odaklı yaklaştığı için bu projenin karşısında tutunamıyor. Türkiye, doğru ve akıllı bir siyasetle, Rusya ve İran ile ilişkilerini güçlendirip Çin’in kaynaklarını üretim odaklı yatırımlara dönüştürebilir. Bu, sıcak para değil, gerçek üretimle kalkınma modelidir.
Biz bir hayal kurmuyoruz; mevcut sistem çöktü. Yeni sistem; özel sektörle kamunun iş birliğine dayanan, dış açığı kapatan, komşularıyla iyi ilişkiler kuran, özgür vatandaşın yaşadığı, aydınlanmacı bir Türkiye’dir. TÜSİAD da artık Batı’ya bağımlı neoliberal sistemin tıkandığını gördüğü için geçmişe göre daha farklı ve milli bir noktaya evrilmektedir. Dünya ekonomisi, Asya ve Atlantik ekseninde şekilleniyor. Sabancı Hanımefendi, Güler Sabancı, Recep Erçin’in “Dünya ekonomisi Asya mı, Atlantik mi?” sorusuna “Üretim Asya’da” diyerek oldukça net bir cevap verdi. Türkiye’nin büyük sanayicisinde esaslı bir uyanış var. Neden uyanış var? Çünkü fabrikalarını, işlerini kaybediyorlar. Borca batmış ve iflas noktasında olanlar, çıkış için köklü çözümler arıyor.
Çin, adeta bir ağ örüyor. Kuşak ve Yol Projesi kapsamında birçok projeyi aynı anda devreye sokuyor; Pakistan’da deniz üssü kuruyor, Orta Asya Cumhuriyetleri’nde demir yollarını birbirine bağlıyor, Türkiye ve Ege limanları üzerinde çalışmalar yürütüyor. Yunanistan’daki Pire Limanı’nda sorun yaşansa da Çandarlı Limanı üzerinde çalışıldığı söyleniyor. Çin, parça parça yerleşerek dünyanın çok sayıda ülkesini karadan demir yollarıyla birleştirecek devasa bir ağ kuruyor; bu her ülkenin çıkarına bir durum.
Bu ortamda İran’da kriz patladı ve Suriye’de sorunlar yaşıyoruz. Çin’e yaptığınız ziyarette, Irak ve Suriye’de ikinci bir İsrail devleti kurulmasının, İpek Yolu’nu yani Yeni Kuşak ve Yol Projesi’ni kesme adımı olduğunu değerlendirmiştiniz. İran’da ve Basra Körfezi’nde gelişen olayları da Amerika’nın bu projeyi engelleme girişimi olarak görmek mümkün mü?
Çin Halk Cumhuriyeti, 1949 devriminden bu yana zor koşullara rağmen her yıl yüzde 6,5-7 oranında istikrarlı bir gelişme sergiliyor. Artık birinci ekonomi konumunda. Amerikalı ve Kanadalı ekonomistlerin projeksiyonlarına göre, 2030 yılında Çin 66 trilyon dolarlık yıllık hasıla ile dünyanın lideri olacak. Ardından 35 trilyon dolarla Hindistan, 33 trilyon dolarla Amerika ve 10 trilyon dolarla Endonezya geliyor. Türkiye ise 9,1 trilyon dolarla beşinci ekonomi konumuna yerleşiyor. Çin, Amerika gibi yayılmacı bir politika izlemiyor; “birlikte paylaşarak gelişme” çizgisini takip ediyor. Kuşak ve Yol Projesi de bu çizginin bir parçası. Çin Büyükelçisi Sayın Deng Li de Türkiye’yi bu projenin “doğal ortağı” olarak tanımladı. Bu ifade hem önemli bir gerçekliği hem de “Neden bu ortaklığı değerlendirmiyorsunuz?” şeklindeki dolaylı bir eleştiriyi barındırıyor.
Cumhurbaşkanımızın Tokyo ziyareti sonrası “Çin’den müjdelerle geleceğim” demesi, bu altyapının hazırlandığını gösteriyor. Sanayicilerimiz, Çin ile yapılacak yatırımlar konusunda oldukça istekli. Çin de Türkiye’nin ayakta kalmasını, ekonomisinin çökmemesini ve Amerika’ya fırsat verilmemesini istiyor. Türkiye için bir fırsatlar dönemi söz konusu. Amerika, İran’a ambargo uyguluyor; Çin’e ticaret savaşı açıyor. Bizler, doğru politikalarla bu boşlukları değerlendirebiliriz. Türkiye her yıl 177 milyar dolar ihracat yapabiliyor, bu da doğru politikalarla krizden çıkabileceğimizin kanıtıdır.
Ancak ilişkilerde kararlı olmak şart. İran’la iş birliği yapıp ucuz enerji sağlamalıyız ve onlara yönelik tehditlerde bocalama yaşamamalıyız. Çin ile ilişkilerde ise Amerika’nın örgütlediği terör gruplarına kucak açmamalıyız. PKK’ya 25 bin tır silah veren Amerika, aynı zamanda Çin’e karşı “Doğu Türkistan İslami Hareketi” gibi terör örgütlerini destekliyor. Türkiye’nin bu konuda duyarlı olması gerekiyor. Neyse ki, Meclis’te terör örgütlerine karşı atılan adımlarda AK Parti ve MHP’nin duruşu, Türkiye’nin dış politika ve güvenlik politikalarının ekonomi politikasıyla el ele verdiği bir döneme girdiğimizi gösteriyor.
Amerika, İran’la savaşı göze alabilir mi? Kazanamayacağını bildiği için böyle bir girişimde bulunamıyor. Pentagon ve askerler, savaşın sonuçlarını çok iyi biliyorlar. İran’ın şakası yok; 80 küsur milyonluk, kenetlenmiş ve direnmeye hazır bir millet var. Ayrıca İran’ı içeriden bölme projeleri de başarısızlıkla sonuçlandı. İran’da yaklaşık yüzde 40 oranında Türk nüfus var; onlar kendilerini “Türk” olarak tanımlıyor ve İran yönetimi de onları bu şekilde kabul ediyor. Tahran’da ticaret ve siyaset içinde Türklerin etkisi çok büyük.
Amerika, İran’ın nükleer anlaşmadaki limitleri aşmasına ve düşürülen insansız hava aracına karşı bir adım atamıyor. Japonya’daki G20 zirvesinde Türkiye’ye karşı bir yumuşama söz konusuysa, bu durum Türkiye ve İran’ın dik duruşunun bir sonucudur. Amerika artık iniş dönemini yaşıyor. Kendi raporlarında bile “kaybettik, inişe geçtik” ifadeleri yer alıyor. Artık dünyada tek başına efendilik iddia ettiği dönem arkada kaldı. Bunu Amerika’da görmeye başladık kuşkusuz. O nedenle bir fırsat doğdu. Yani Amerika’nın bastırdığı, tehdit ettiği bütün ülkeler; Amerika’ya karşı başını dik tutma fırsatını Türkiye’yi geçirdiklerinde gördüler. İran öyle, Türkiye öyle, Kuzey Kore öyle; Suriye zaten Amerika’ya karşı savaşıp bir başarı kazandı. Venezuela, Amerika’nın burnunun dibinde ona kafa tutuyor. Amerika, Güney Amerika’yı arka bahçesi görüyordu. Venezuela’da darbe teşebbüslerinde falan bulundu ancak o teşebbüsler yerle bir oldu.
Anlatılanlara göre Trump, “Walton beni kandırdı, hemen başarıya ulaşacaktık, olmadı” diyor ama bu tuhaf bir durum. İnişe geçen güçlerin kuvvetleri birçok şeyi yapmaya yetmediği için hep peş peşe hatalar olur; sonra da bu hatalara birtakım bahaneler ve izahlar bulurlar. Amerika’nın önümüzdeki dönem mütevazı olması, kendi kabuğuna çekilmesi gerçekçi bir politika olur. Zaten Trump da bu politikayı temsilen geldi. “18 trilyon doları Orta Doğu çöllerine gömdük, ne işimiz vardı bizim oralarda? O parayı içeriye harcasaydık” dedi. Tabii bu da çok gerçekçi değil çünkü o savaş politikası çelik ve kimya sanayisini ayakta tutuyor, o trilyonlar bir şekilde kendi ülkesine akıyor.
Süremiz azalıyor; konu çok ama S-400’leri artık tartışmaya gerek yok, o iş bitti. İdlib’de ise bence Amerika’nın kışkırtmaları var. Türkiye ve Suriye hükümetlerinin çok dikkatli olması lazım. Ben 20 gün kadar önce Sayın Beşar Esad tarafından davet edildim. Bu olaylar nedeniyle biraz bekleyip, büyük bir heyet halinde giderek çözüm önerileriyle birlikte ziyaret edeceğiz. Sonuç itibarıyla Türkiye ile Suriye’nin iş birliği yapması her iki ülke için hayati önemde. Hatta Türkiye’nin Çin ve Rusya ile iş birliği açısından da Suriye bir anahtar role sahip. Çinliler ve Ruslar, Türkiye’ye güvenmek için Suriye’deki tavrımıza bakıyorlar. Bizzat Çinli yöneticilerle veya Rusya’dan gelen heyetlerle yaptığım görüşmelerde, Putin’in sağ kolu diyebileceğimiz Korgeneral Timkin’e kadar birçok isim “Türkiye, Suriye’de niye böyle yapıyor? Bunu izah edemiyoruz” dediler. Türkiye’nin geçmişte Suriye’de terör örgütlerini desteklemesi, bazı vaatlerde bulunması ve İhvancı politikaların getirdiği ayak bağlarından kurtulması gerekiyor.
Şu an İdlib’de ciddi bir durum var. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) denen terör örgütü epey kuvvet topladı. Bu durum Türkiye’nin ve bizimle iş birliği yapan grupların aleyhine. HTŞ, Amerika ve İsrail tarafından destekleniyor. Bu durum Türkiye için bir tehdit oluşturuyor; üstelik HTŞ, PKK/PYD/YPG ile iş birliği halinde. Türkiye’nin bunu görüp Suriye’nin kendi vatanına hâkim olmasında yardımcı olması lazım ki PKK’yı da oradan temizleyelim. Fırat’ın doğusu da var; orada sorunlar hâlâ devam ediyor. Mesela yarın Vatan Partisi Genel Merkezi’ne İran Büyükelçisi geliyor, bu konuları kendisiyle de görüşeceğiz.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne düşen füze meselesine gelince; Sayın Tatar, Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Yaşar Güler’in kendisini arayıp “Bu füzeyi fazla önemsemeyin, kazayla olan bir olaydır, Suriye’nin KKTC’ye karşı bir kastı yoktur” diyerek kendilerini yatıştırdığını açıkladı. Genelkurmay Başkanımızın bu son derece akıllı, sorumlu ve ciddi tutumundan büyük güven duydum. Amerika’nın provokasyonlarına gelmiyorlar. Suriye’nin de aynı sağduyuyu göstermesi beklenir. Örneğin bazı güvenlik noktalarımızın Suriye tarafından ateş altına alınması sonucu bir askerimiz şehit oldu, acısını paylaşıyoruz. Suriye Devleti’nin de çok dikkatli ve ileri görüşlü bir tutum içinde olması gerekiyor. Kıbrıs’taki yetkililerle yaptığımız sohbetlerde, onlar da Suriye meselesinde ve Doğu Akdeniz’in güvenliği için acilen Türkiye, KKTC ve Suriye’nin iş birliği yapması gerektiği görüşünü benimsiyorlar.
Türk ordusu ve donanması, binlerce yıllık geleneğe ve tecrübeye sahip. Hunlardan, Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar uzanan bir askeri birikimden bahsediyoruz. İbn-i Batuta seyahatnamesinde 14. yüzyılda gittiği yerlerde devletlerin başında Türklerin olduğunu yazar. Ordu ve devlet geleneği çok güçlü bir ülkeyiz. Bu yüzden devletin başında aklı başında, soğukkanlı ve kararlı bir çizginin izlenmesi çok normal.
Programımızın sonuna geldik. Önümüzdeki dönem, Türkiye’nin üretim devrimini yapacağı ve üreticilerin milli hükümetini kuracağı bir döneme giriyoruz. Amerika’nın, AK Parti’nin zayıflamasından yararlanarak kendi güdümündeki bir hükümeti kurma projesinin hiçbir başarı şansı yoktur. Türkiye’yi karıştırmak isteyebilirler ama buna şans tanımıyorum. Üretim devrimini ve vatan savaşını yürütecek bir hükümete kavuşacağız. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetiyor. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. İyi geceler.

