Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin altı açılmıştır. Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada, bırak! Gölgedeki bu yangın, bıraktakileri… Türkiye’yi dinlenenlerdi, üretenlerdi. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
İyi akşamlar değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri. Ortak yayınla karşınızdayız. Bugün karşınızda ben varım. Üstadımız Rafet Ballı programın biliyorsunuz sürekli sunucusu; ancak bu programda burada bulunamayacağı için programın sorular kısmını ben üstlenmiş oldum. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek sorularımızı yanıtlayacak. Aynı zamanda izleyicilerimiz, dinleyicilerimiz de sorularıyla katkı sağlayabilirler. Sayın Perinçek, Ulusal Kanal Stüdyosu’na hoş geldiniz.
“Hoş bulduk, merhaba.”
Sizleri her hafta ağırlamak, Türkiye’nin ve dünyanın gidişatını tartışmak bizim için çok büyük bir şans.
“Sağ olun, bizim içindir şans. Sizin sayenizde buradan bütün Türkiye’ye sesleniyoruz.”
Evet, günün çok sıcak tartışmaları var ama dönemin çok esaslı konuları mevcut; ekonomik krizden Suriye’nin kuzeyindeki gerilime kadar. Fakat bugün özellikle Suudi Arabistan’daki gazeteci Cemal Kaşıkçı meselesi en çok konuşulan konuydu. Biz de gün boyu İstanbul Başkonsolosluğu’ndan canlı bağlantılar yaptık. Şam Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Yuva ana haber bültenimize bağlandı. Ortalıkta ciddi muğlaklıklar var; “öldürüldü” deniyor, “kayboldu” deniyor, “Riyad’da” deniyor. Farklı farklı bilgiler var ama bunların hepsi Türkiye’de oluyor. İlk bakışta tabloya dair çıkarımlarınız nelerdir?
“Önce ben Türkiye’nin sorumluluğu açısından olaya bakıyorum. Tabii bizim Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicilerine buradan selamlar, saygılar. Türkiye’nin burada sorumluluğu var çünkü İstanbul, Türkiye’nin en büyük kenti. Oraya bir insan giriyor ve bir daha çıkmıyor. Neresi olursa olsun Türk Devleti, ülkesinde yaşayan vatandaş olsun ya da olmasın –ki Cemal Kaşıkçı burada— herkesin can güvenliğini sağlamak durumundadır. Burada bir çaresizlik görüyoruz. Türkiye’yi yönetenler açısından bir konsolosluğa giren bir insan; güvenlik yetkilileri Reuters Ajansı’na ‘bu öldürüldü’ diyorlar. Tabii bu bizim için acı bir durum.”
“İkincisi, Türkiye ile Suudi Arabistan zaten karşı karşıya geldi. Bu çok önemli. Neden? Amerika’nın bir planı vardı: Sünnileri bir tarafta toplayacaktı. Şiiler-Sünniler kamplaşması temelinde Amerika, Orta Doğu’daki planlarını yürütecekti; ‘İkinci İsrail’ yani sözde Kürdistan projesi. Türkiye ile Suudi Arabistan uzun süredir karşı karşıya. Öncesinde hep bir ortak hareket etme durumu vardı. Geçen sene Mayıs ayında Sayın Cumhurbaşkanı ile başlayan süreçte, Türkiye nerede yer aldı? Şiilerin, Irak’ın, İran’ın, Suriye’nin, Rusya’nın bulunduğu kampta yer aldı. Amerika’nın o planı bozuldu; Türkiye ile Suudi Arabistan’ı yan yana getiremedi. Tam tersine Türkiye; İran, Irak, Rusya ve Suriye ile aynı cephede yer aldı. Suudi Arabistan ise karşı tarafta kaldı. Bu durum, Amerika’nın ‘Sünni-Şii bloklaşması’ planının bozulduğunu gösterir. Bunu basit bir başkonsolosluk cinayeti olarak göremeyiz. Burada aynı zamanda Türkiye’yi hedef alan bir olay var; ‘biz sizin ülkenizde adam öldürürüz’ mesajı veriliyor.”
Tam onu soracaktım, özellikle Türkiye’nin de hedef alındığı noktasında fikirler var. Bu arada Macaristan Başbakanı Viktor Orban’la ortak basın açıklaması yapan Erdoğan şunları söylemiş: “Bu süreci takip etmek, kovalamak bizim hem siyasi hem insani görevimizdir. Başkonsolosluk yetkilileri ‘buradan çıktı’ demekle kendini kurtaramaz.” Erdoğan, havaalanı giriş çıkışlarının incelendiğini ve Suudi Arabistan’dan gelen kişilerle ilgili başsavcılığın araştırma yaptığını belirtti. İlgili mercilerin iddiayı ispatlamakla mükellef olduğunu ifade ediyor.
“Evet, burada Sayın Erdoğan’ın hem siyasi hem de insani vurgusu çok önemli. Yalnız başına bir cinayet değil, bunun arkasında siyasi bir amaç ve kasıt var. Bu bakımdan anlamlı. Bakalım bu soruşturmalar nasıl sonuçlanacak? Hakikaten kaçırıldı mı yoksa öldürüldü mü? Kısa sürede aydınlanması lazım.”
Peki Sayın Başkanım, kaçırılmışsa ya da öldürüldüyse Türkiye açısından durum ne olur?
“Türkiye açısından, en başta söylediğim gibi, durumun açıklanması zordur. Kendi topraklarınızda adam kaçırılıyor veya cinayet işleniyor. Bu, Türkiye’yi ‘insanların can güvenliğini koruyamadığı’ bir ülke durumuna düşürür ve uluslararası anlamda bir rezalettir. Biz de bu olayı yakından takip etmeye devam ediyoruz. Aydınlık gazetesi bu konuda başka hiçbir yerde olmayan bilgiler verdi, vermeye de devam ediyor. İzleyicilerimize Aydınlık’ı almalarını tavsiye ediyorum.”
“Ana Haber Bülteni’nin sonunda İsmet İnönü’nün iki fotoğrafını koymuştuk. Çok tartışıldı; ‘Amerikan bayraklı mı, Türk bayraklı mı’ diye. Hikâyesi yarın Aydınlık’ta yer alacak. İsmet Paşa gibi büyük bir devrimci önderin, İstiklal Savaşı’nın komutanının, Atatürk’ün silah arkadaşının Amerikan denetimi altında olduğu iddiası tartışılmaz. Bu tarihsel kişiliklerin kimliği, fotoğraflarla lekelenemez. ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır’ sözü onun meşhurdur. Bugünün tablosunda neye oturuyor, orası ayrı konu ama İsmet Paşa’nın tarihteki yeri bellidir.”
“Daha önce de İsmet Paşa’ya sataşmalar olmuştu; o zaman da ‘tırnağı olamazsınız’ diye yazmıştım. İsmet İnönü bütün Türk milletinin bir değeridir. Tayyip Erdoğan’lar için de büyük bir değerdir. İstiklal Savaşı’ndaki hizmetleri dolayısıyla ona şükran borçluyuz. Bu tür algı operasyonları, göz boyamalar çok ayıptır ve kimseye bir şey kazandırmaz. İsmet Paşa’nın 64 yılındaki ziyaretinde elinde Amerikan bayrağı olması onun güvenini gösterir. Kendine güvenen bir lider, düşmanıyla da görüşmeye gider; orada Türkiye adına onları ikna etmeye çalışır. Bu tutumda hiçbir yanlış yoktur.”
Sayın Perinçek, bir İstiklal Savaşı kahramanına bu tip sataşmaların doğru olmadığını ifade ediyorsunuz. Peki, Erdoğan’ın 1945 sonrasında Türkiye’de başlayan Amerikancılığa dair eleştirilerinde haklılık payı var mıdır?
“Şöyle yapalım: Türkiye, 1945’ten sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘demokrasi lideri’ olarak girmesiyle Amerikan denetimi altına girdi. Vatan Partisi’nin on yıllardır savunduğu bir gerçeği, son dönemdeki tarih kitaplarında da görüyoruz: 1945’ten ve NATO döneminden sonra Türkiye’de Atatürk devrimi tahrip edildi. O süreçte iktidar ve muhalefetiyle Atlantik sistemine yönelişi paylaştılar. Celal Bayar’dan, Nihat Erim’e kadar o dönemde ‘Küçük Amerika’ söylemleri meşhurdu. Türkiye, siyasi ve ekonomik yapısıyla o kontrol altına girdi. Ancak 80’den sonra Amerikan emperyalizmine çok daha sıkı bağlandık. Tayyip Erdoğan’ın mirasçısı olarak gördüğü Turgut Özal ile 12 Eylül süreci başladı. Özal, Türkiye tarihindeki en Amerikancı yöneticidir. Tayyip Erdoğanlar da o sürecin devamında iktidara geldiler. Eğer bayrak resimleri üzerinden bir tartışma yapacak olursak, daha farklı fotoğraflar da çıkar; örneğin Büyük Orta Doğu Projesi’nin eşbaşkanlığı gibi. Ancak önemli olan tek bir fotoğraf değil, Türkiye’nin tarihsel sürecidir.” Hani var ya, Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Orta Doğu Projesi; o proje kapsamında “Diyarbakır’ı merkez yapacağız, yıldız yapacağız” diyorlar. İsmet Paşa’ya böyle bir şeyi işkence yapsanız söyletemezsiniz. Veya İsmet Paşa’ya, Sayın İsmet İnönü büyüğümüze süngüyü dayasanız “Ben Amerika’nın eş başkanıyım” dedirtemezsiniz. Öyle bir konuma girmez zaten. O süreç, Amerika ile iş birliği dönemiydi. Evet, İsmet Paşa da o sürece katıldı ama Kore’ye asker gönderilirken ve başka konularda muhalefetleri oldu. 1950’den sonra yönetime gelen Demokrat Parti de, 1945-50 arasında iktidarda olan Cumhuriyet Halk Partisi de Türkiye’nin o Atlantik sisteminin içine girmesine “Evet” dediler, beraber yürüdüler.
Şunu sormak istiyorum: O rüzgârı yaratan neydi? Muhalefetiyle, iktidarıyla, devletiyle… İkinci Dünya Savaşı’nda bir tarafta Amerika, Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere; karşı tarafta ise Almanya ve Japonya vardı. 1939-1945 yılları arasındaki bu altı yıllık büyük savaştan sonra Amerika, demokrasi dünyasının lideri olarak öne çıktı. 1945 yılından sonra dünyada büyük bir Amerikan rüzgârı esti. Amerika dünyanın birdenbire patronu oldu, İngiltere’nin yerini aldı, kapitalizmin önder ülkesi haline geldi. Büyük bir prestiji vardı ve bu prestij yalnız kapitalist dünyada değil; Çin’inden Rusya’sına kadar halkçı, milliyetçi, sosyalist ülkelerde de mevcuttu. Türkiye de o ortamda öyle bir yola girdi.
Sovyetler Birliği de İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir itibarla ayrıldı ancak dünyada baskın olan sistem kapitalizmdi ve onun patronu Amerika’ydı. Sovyetler Birliği’nde sağlık, eğitim ve hızlı endüstrileşme gibi birtakım başarılar vardı ama 1945 yılında harpten yeni çıkmış, yıkım halinde olan bir Sovyetler Birliği söz konusuydu.
Atatürk, 1937 yılında Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras ve Kılıç Ali’yi çağırıyor ve diyor ki: “Önümüzde bir cihan savaşı var, ben gidiyorum, size bir vasiyet bırakıyorum; Sovyetler Birliği ile dostluktan vazgeçmeyeceksiniz.” Bu çok müthiş bir öngörü. Aynı vasiyeti İsmet Paşa’ya da Dolmabahçe Sarayı’ndaki veda görüşmelerinde yapıyor. İsmet Paşa da bunu Abdi İpekçi’ye anlatmıştır. Ali Fuat Paşa’nın hatıralarında da Atatürk’ün benzer vasiyetleri mevcuttur.
Atatürk şunu görüyor: Sovyetler Birliği ile dostluk, Atatürk devrimini sürdürebilir ve koruyabilir. Ancak Sovyetler Birliği ile dostluktan ayrılıp kapitalist dünyanın siyasi bağımlılığı altına girdiğinizde Atatürk devrimi tahrip olur, yıkılır gider. Atatürk’ün 1937’de gördüğü bu durum, 81 sene sonra ders kitaplarına da girdi. Kitapta, 1945 sonrasında Amerika’nın yönetimi altına girdiğimiz ve Atatürk devriminin yıkıma uğradığı ifade ediliyor.
“Biz Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin eş başkanlarından bir tanesiyiz ve bu görevi yapıyoruz. Diyarbakır’ı, Amerika’nın da düşündüğü bu proje içerisinde bir yıldız, bir merkez yapabiliriz.” Siz görevinizi Türkiye’nin başbakanı olarak Amerika’dan alamazsınız. Ben bu nedenle o dönem Ahmet Necdet Sezer’e bir yazı yazdım ve derhal görevden almasını istedim. Çünkü Türkiye’nin hükümet başkanı Amerika’dan görev alamaz; bu anayasaya ve her şeye aykırıdır. AK Parti’nin kapatılması davasında da benim o dilekçem yer almıştır.
Bugün gelinen noktada, Türkiye artık Amerika ile savaşıyor. Mehmetçik Afrin’de, Fırat Kalkanı’nda Amerika ile savaşıyor. Amerika namlularını Türkiye’ye çevirmiş durumda. 15-16 Temmuz gecesi FETÖ ile verilen mücadele de bir Türk-Amerikan savaşıydı. Tayyip Erdoğan bugün Amerika’nın eş başkanı falan değil, Amerika’ya karşı direnen Türkiye’nin Cumhurbaşkanıdır. Bir savaş durumundayken “10 sene evvel şöyle yaptın, 2004 yılında eş başkandın” gibi hatırlatmalar yapmanın bir faydası yok. Bugün yağmurdan korunmak için şemsiye açmak gerekir; dün yağmur yağıyordu ama bugün farklı bir cepheleşme var.
McKinsey tartışmasına gelince; bu süreç Türkiye’nin gücünü ve dinamiklerini gösterdi. Türkiye, bu danışmanlık hizmetini reddederek büyük bir başarı elde etti. Hükümetin bazı gazetelerinde dahi artık emperyalizme karşı, Amerikan emperyalizmine karşı yüksek tonda sesler yükseliyor.
Ancak bu tutumun sadece kaynak arayışı nedeniyle yapıldığı ve “olmadı, vazgeçildi” şeklinde yorumlanması pek gerçekçi değil. Kasım ayında İran’a uygulanacak ambargo ve yaptırımlar gündeme gelecek. Şu anda Tayyip Erdoğan yönetimi, ekonomik zorluklar karşısında stratejik bir kararlılığa sahip değil. Türkiye’nin geleceği Atlantik’te mi, Avrasya’da mı? Buna verilmiş net bir cevap yok. Her yere avuç açan bir yönetim var. Oysa bir programınızın olması gerekir. Atlantik sistemi içinde borcu borçla çevirerek bir çıkış yolu üretemezsiniz. O sistemin içinde artık Türkiye için bir çıkış yok. Onun için Amerika’ya bağlı sistem içerisinde, bu borçlanma sistemiyle borcu borçla çevirerek bir çıkış yolu yok. Peki, şu soruyu sorayım: Tam bu noktada bir şey soruyorsunuz, bir tamamlayayım iki cümleyle.
Onun için Türkiye bu programı, yani üretim ekonomisine geçmek, vatanı bütünleştirmek, Amerikan tehditlerini bertaraf etmek gibi hedefleri ancak Batı Asya ülkeleriyle iş birliği hâlinde; diyelim Astana süreciyle, Rusya, İran, Irak, Suriye ve onlardan enerji güvenliğini sağlayarak, Irak, İran, Azerbaycan, Rusya ve derin Avrasya boyutları içerisinde; Çin, Hindistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve hatta Almanya, Fransa ve İngiltere’ye kadar uzanan bu iklim içerisinde üreten bir ekonomi kurabilir ve vatanını bütünleştirebilir. Bu stratejiyi kurduktan sonra Amerika ile de iyi ilişkiler geliştirmeye çalışırız, o ayrı mesele. Ama stratejinizi doğru kuracaksınız. Doğru kurmadan oraya koş, buraya koş; onunla dans et, bununla dans et; bugün Putin’le, yarın Trump’la, efendim öbür gün falancayla; bu bir çözüm değil. Hele bu kritik dönemlerde.
O yüzden Tayyip Erdoğan yönetiminin sonuna geldik. Tek başına Tayyip Erdoğan artık Türkiye’yi yönetemez. Bunu 1-2 yıl içinde göreceğiz.
Tam bu noktada şunu sormak istiyorum: Dediniz ya “İki ay kazanırsın, belki üç ay kazanırsın ama sorunu çözemezsin.” Peki Erdoğan ve AKP yöneticileri sorunu kökten çözmeye odaklanmak yerine, acaba “Yerel seçime kadar nefesimi alayım da gerisine sonra bakarız” anlayışıyla mı hareket ediyorlar?
Olabilir, yani zaten öyle yaptıkları gözüküyor. “Oradan sonuç alamadılar” gibi mi? Yani onu anlamaya çalışıyorum. Sonuç alamadıklarından çok, çünkü oradan sonuç alma gayretleri de devam ediyor. Keşke oradan sonuç alamadıkları için bunu yapmış olsalar. O zaman Kasım ayında İran’a konan ambargoya falan tavır alacaklardır. Bakın, şimdi Türkiye için öyle güzel fırsatlar çıktı ki; İran’a Amerika’nın yaptırım uygulaması Türkiye için bir fırsat. Sırtını daya İran’a, ucuz mazotu al, ucuz doğal gazı al, İran’ın ihtiyacı olan malları ver, banka hareketlerinde falan Amerika’nın tehditlerini kabul etme. Bakın, Avrupa bile şimdi İran konusunda ayrı bir sistem kuruyor; ticaret sistemi. Evet, Amerikan ambargosunu etkisiz hâle getirecek, devre dışı bırakacak bir sistem kuruyor Avrupa. E, sen de hiç olmazsa o sisteme dâhil ol Türkiye olarak. Yani o sisteme dâhil ol ve İran’la ilişkilerini devam ettir. Böyle bir fırsat çıktı.
Bu, Türkiye’nin dış ticaret açıklarını kapatmak için önemli. Özellikle enerji, çünkü enerjiye aşağı yukarı 35 milyar dolar gibi çok büyük bir kaynağımız gidiyor her yıl ithalat olarak. Şimdi İran bizim en önemli ortağımız bu konuda; İran’dan doğal gaz alıyoruz, petrol alıyoruz vesaire. İran’a sırtını daya, ucuz mazotu al. 35-40 kuruş İran’da Türk parasıyla. Diyelim, ver köylümüze; Vatan Partisi’nin programı bu; 2 liradan mazotu ver. Birdenbire tarım ayağa kalksın, pamuğunu kendin üret, buğdayını kendin üret, dışarıdan 3 milyar dolarlık pamuk alma, dışarıdan buğday almak zorunda kalma, diğer tarım ürünlerini alma, iç pazarı kendin doyur; etini, sütünü, yoğurdunu, canlı hayvanını kendin üret. Böyle bir fırsat!
İkinci fırsat: Amerika ile Çin ticaret savaşı yapıyor. Bundan yararlan; Amerika’dan Çin’e gidecek mallara Çin belli gümrükler ve barajlar koymaya başladı. Orada Amerika’nın yerini al, Çin pazarlarına gir. Çin’e olan ihracatımızı arttıralım, çünkü Çin’le ödemeler dengesinde çok büyük bir açığımız var. Ondan sonra bu fırsatları Venezuela’da değerlendir. Amerika’nın ambargo uyguladığı her ülkeyle ticaret yap. Çünkü bunlar vaktifek (küçümsenmeyecek) ülkeler değil. Ve bu ülkeler; İran, Çin, Rusya… Rusya’da da var bazı yaptırımlar. Dünya ekonomisinin… Amerika kendisine ambargo koyuyor. Zaten bu ülkeler; Çin, Türkiye’nin birinci ticaret ortağı; Rusya, ikinci ticaret ortağı. Almanya ile Amerika’nın arası gittikçe açılıyor; Almanya bizim en çok ihracat yaptığımız ülke ve üçüncü ticaret ortağımız. Ayrıca dünya çapında da bu üç ülke, şu an dünya ekonomisinin çok büyük bir hacmini belirliyor. Şimdi, bu Almanya’ya karşı Amerika’nın uyguladığı politikalardan da Türkiye yararlanabilir.
Onun için bir fırsat dönemine girdik. Ama bu fırsatı nasıl kullanabilirsiniz? Amerika’nın kanatlarının altında bu fırsatı kullanma şansınız yok. Bu fırsatı McKenzie gibi GI’ye bağlı şirketlere Türkiye ekonomisinin kontrolünü vererek veya onların çizdiği yol haritalarıyla kurtuluş ümit ederek hiçbir şekilde değerlendiremezsiniz. Tam tersine, Amerika’ya karşı başımızı dik tutarak bu fırsatları değerlendirebiliriz. Vatan Partisi bunu Türkiye’nin önüne koyuyor. İsterseniz bu fırsatları, bu iklimi Türkiye açısından nasıl çok iyi değerlendirebiliriz, bunu aradan sonra ayrıntılandıralım.
(Aranın ardından)
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, aranın ardından “Çıkış Yolu”nda yine birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile birlikteyiz, sorularımızı yanıtlıyor. Tabii izleyicilerimizden Twitter üzerinden gelen sorular da daha çok Suudi Başkonsolosluğu’na yapılan operasyonla ilgili.
Kamil Taştan, “Suudi Başkonsolosluğu’na yapılan operasyon Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne yaptığı bir operasyon mudur?” demiş. Yine Malik Emre Telmi, “Suudi Arabistan’ın Cemal Kaşıkçı olayında Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı cephe almada rolü var mıdır?” diye sormuş. Ertunç Avşar da “Doğu Perinçek’i çok tebrik ederim, dediklerinin hepsi çıktı” demiş İzmir’den.
Böyle bir algı oluştu. Türkiye’nin hedef alınması… Amerika Türkiye’yi öyle hedef alıyor ki; Doğu Akdeniz’den, örneğin çevirmiş namlularını destroyerlerle, Altıncı Filo’yla fütursuz bir şekilde, küstahça… PKK’ya silah verdiğini hiç çekinmeden söylüyor falan. Yani onun için bu tür operasyonlara “Amerika yaptı” demek o kadar basit bir cevap olur ki… Ama Suudi Arabistan bunu yaptı ve yaparken Türkiye’nin itibarını da biraz zedelemiş oldu. Türkiye’ye yol geçen hanı gibi; elçiliklerin içinde bile can güvenliği yok falan… Böyle bir manzara maalesef yaratılmış oldu.
Şimdi az önce dediniz ki önemli fırsatlar var Türkiye açısından. Çok, çok. Dünyadaki toplam duruma baktığımızda… Tabii Amerika’nın Türkiye’yi hedef aldığı çok açık. Özellikle son birkaç haftada neredeyse dünyadaki her gelişme Amerika’nın istemediği şekilde sonuçlanıyor. Bugün Hindistan, S-400 yaptırım tehdidine rağmen “Rusya’dan alacağız” dedi. İran’dan petrol almaya devam edeceğiz dedi. Hatta şimdi bir boru hattı yapılıyor; Hindistan, Pakistan, İran üzerinden ki Pakistan ile Hindistan’ın ne kadar gerilimli olduğunu yıllardır biliyoruz ama Şanghay İşbirliği Örgütü’nde buluştular.
Bir taraftan Letonya gibi bir ülkede Uyum Partisi birinci oluyor, lideri de partisi de Rusya yanlısı; bir NATO ülkesinde böyle bir sonuç alındığını görüyoruz. İşte Makedonya’da en son referandumda NATO üyeliğine karşı bir reddiye söz konusu halkta. Yani Balkanlar, hadi Çin’i, Rusya’yı anlıyorduk da artık Hindistan’ı, Pakistan’ı, İran’ı… İşte Makedonya’sı, Letonya gibi küçük ülkelerde de Amerika’nın istemediği şeyler oluyor.
Fırsatlar dediğiniz şey bu mudur acaba?
Tabii, çok büyük fırsatlar. Ama bunun içinde de özellikle Amerika’nın hedef aldığı ve bizim de ekonomik ilişkilerimizi geliştirmemiz mümkün olan ülkeler var; İran gibi, Çin gibi, Rusya gibi, Almanya gibi. Amerika’nın yanında kim kaldı? Bir İsrail var, bir Suudi Arabistan var koskoca dünyada. Yani doğru dürüst Amerika’nın dostu kalmadı, denetim altında tuttuğu doğru dürüst ülke kalmadı. Amerika yalnızlaşıyor ve kaybediyor. Tabii bu aynı zamanda tehlikeler de barındırıyor.
Tam burada Ayhan Çamursoy şöyle bir soru sormuş: “Dünya paylaşım savaşları öncesi dönemdeki verilere benziyor. Sayın Perinçek, yeni bir dünya paylaşım savaşı ihtimali var mı?” Tehlike deyince acaba böyle bir ihtimal mi görüyorsunuz?
Vatan Partisi Genel Başkanı olarak söylüyorum: Türkiye savaşı önler. Bir dünya savaşını önlemede kilit noktadayız. Eğer Türkiye Amerika’ya direnirse, Amerika savaş çıkaramaz. Türkiye savaşı nerede önler? Doğu Akdeniz’de önler. Yani Türkiye; Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeyinde, Astana sürecinde oluşturduğu ittifakı, Çin’i ve Mısır’ı da katarak Doğu Akdeniz’de oluşturma şansına sahip. Bunu yaptığı zaman Dünya Savaşı’nı Türkiye önler.
Yönetmenimizden rica edelim, az önce BOP haritasını göstermişti. Aslında tam da o haritaya bakarak saflaşmayı tanımlayabiliriz. Bakın şimdi Doğu Akdeniz’e bakalım. En geniş Doğu Akdeniz’de kıyısı olan ülke Türkiye. Ondan sonra Suriye ve Lübnan diyelim, sonra Mısır. Burada Amerika ve İsrail gelmiş Türkiye’yi tehdit ediyor. Yanına Yunanistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı da almış. Şimdi Türkiye’nin burada birinci dostu Suriye, ikinci dostu Mısır, İran da dostu. Çünkü Doğu Akdeniz’e Amerika hâkim olursa Hürmüz Boğazı’nı ve İran’ın Arap Körfezi’ni de oradan kökünden keser. Bu Çin için de bir tehdit. Çin’e bunları söyledik. Aynı zamanda Amerika’nın burada bir Kürdistan kurması, Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” İpek Yolu projesini kesmesi anlamına geliyor.
Bütün bunları biz Çinlilere, Ruslara, İranlılara anlatıyoruz. Ve şunu söylüyoruz: “Doğu Akdeniz’de Amerika’nın durumu kontrol altına alması sizin açınızdan neyi ifade eder?” Hepsi “Bu bizim güvenliğimizi, ticaret yollarımızı tehdit eder, o bakımdan biz burada Türkiye’nin yanında olmak durumundayız” diyorlar. Ama bunu hayata geçirecek doğru siyasetler lazım. Tayyip Erdoğan hükümetinin bir stratejisi yok. Dünyanın bugünkü durumunu tahlil eden ve bu tahlile göre kim karşımda, kim yanımda, hedefim ne bunları saptayan bir strateji… Ekonomiyi ayağa kaldırmak da güvenlik de bu stratejiyle mümkün.
Türkiye’yi borç batağına iten Amerika, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden yine Amerika. Demek ki biz güvenlikte de ekonomide de Amerika’nın bize dayattığı sisteme ve tehditlere karşı koyarak bir çözüm bulacağız. O bakımdan ikisi iç içe geçti. Suriye ile iş birliği hem güvenliğimiz hem de ekonomik gelişmemiz için anahtardır. Çünkü Suriye ile iş birliği yapmak, İran’ı kazanmak demektir. İran’ı kazandığınız zaman Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlarsınız. Suriye ile iş birliği yaparsanız Irak ve İran’ın Türkiye’ye bakış açısını değiştirirsiniz; size güvenilir bir ülke olarak bakarlar. Aynı şey Çin ve Rusya için de geçerli.
Mısır da Doğu Akdeniz’de, neredeyse Türkiye kadar kıyıya sahip. Mısır’ı yanımıza çekmemiz kadar doğal ve yakıcı bir ihtiyaç yok. Ama Mısır’a devamlı “Sisi darbeci” diyerek çıkışmanın Türkiye’nin çıkarlarıyla ilgisi yok. Bunlar daha çok komşu itilafları gibi hissi tavırlar.
Bir cephe tarifi yapıyorsunuz, bir hat çiziyorsunuz. Ege’den başlayalım, Doğu Akdeniz, göbeğinde Kıbrıs. Bir taraftan da Suriye’nin kuzeyi; İdlib, Sincar, Doğu Fırat… Cumhurbaşkanı da dedi, “Kandil’e gireceğiz, Sincar’ı temizleyeceğiz” dedi. O cephe aşağıda İran’a, Arap Körfezi’ne ve Hürmüz Boğazı’na kadar iniyor. Demek ki Hürmüz Boğazı’ndan Ege’ye kadar bir cephe oluştu ve o cephede Türkiye en önde. İran’dan da önde!
Bakın, Hindistan’dan bir boru hattıyla İran’a ulaşıyor. Türk Akımı projesi Rusya’dan, bizi Almanya ile birleştiriyor. Türk Akımı yalnız Rusya ile değil, Türkiye’yi Avrupa ile de bütünleştiriyor çünkü Avrupa’nın enerjisi Türkiye üzerinden gidiyor. Bir taraftan da İpek Yolu projesi var; Orta Asya üzerinden geçiyor, Türkiye’den geçiyor. Kazakistan’ın petrolleri, doğal gazı; boru hatları döşeniyor, Çin’e bağlanıyor. Çin de buradaki anlaşmazlıklarda ve Amerika tehdidi karşısında taraf hâline geldi. İşte, “İpek Yolu coğrafyası” dediğimiz şey budur. Deniz İpek Yolu da tabii ki Afrika’ya, Avrupa’ya kadar gidecektir. Doğu Akdeniz şu an dünyanın kriz merkezi, tüm çelişkilerin odağı ve ön cephesidir. Türkiye bugün bu odağın tam merkezindedir. Bu durum bir tehlike olmakla birlikte, aynı zamanda büyük bir fırsattır. Dikkat ederseniz Amerika Türkiye’yi tehdit ettiğinde; Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler dahi Türkiye’ye sahip çıkmıştır. Türkiye; Batı Avrupa’dan Çin’e uzanan, insanlık ittifakının düğüm noktasında yer almıştır. Hükümetin bu tahlili yapması ve stratejisini buna göre kurması gerekir.
Geçmişe baktığımızda, daha bir sene evvel Almanya’ya yönelik sert söylemler vardı. 1996 yılındaki tartışmaları hatırlıyorum, aradan 20 küsur yıl geçti. Erdoğan’ın Merkel ile buluşması ve Alman basınında Türkiye’ye dair gelişen olumlu çizgi, Türkiye’nin önemini kavradıklarını gösteriyor. Aydınlık gazetesi, Ali Mercan, Beyhan Yıldırım ve Gönül Kenter gibi isimlerin yazılarıyla Avrupa ve Almanya’daki gelişmeleri en iyi takip eden mecradır. Ali Rıza Taşter’in Fransa analizleri de çok kıymetlidir. Biz de iki kez Almanya’ya giderek Alman Meclisi’nde basın toplantıları yaptık. Hükümet “Siz nazisiniz” derken, biz orada Türkiye ile Almanya arasında çok önemli çıkar bağları olduğunu savunduk. Sonuçta Almanya PKK’nın üzerini çizdi, ideolojik mücadele başladı ve Alman solu içerisinden bile PKK’yı destekleyenlere eleştiriler yükseldi.
Suriye konusundaki gelişmelere gelince; Tahran muhabirimiz Yakup Aslan’ın verdiği, Suriye ve Türk istihbarat birimlerinin Tahran’da görüştüğüne dair bilgiler çok önemlidir. Ardından Velid Muallim’in İdlib mutabakatını desteklediklerini ve Türkiye’ye güvendiklerini açıklaması, Erdoğan’ın ise “Amerika’yı Suriye devleti çağırmadı, Rusya’yı devlet, bizi ise Suriye halkı çağırdı” diyerek meşruiyet zeminini vurgulaması, ilişkilerin ısındığını gösteriyor. Türkiye ile Suriye’nin el ele vermesi bir zorunluluktur. İdlib mutabakatıyla ağır silahların teslim süreci tamamlandı ve Halep-Şam yolunun açılması hedefleniyor. Beşşar Esad’ın “İdlib mutabakatı geçicidir, Suriye toprakları kontrol altına alınacaktır” sözleri, Suriye’nin toprak bütünlüğüne olan bağlılığını teyit ediyor. Amerika’nın bölgeden çıkışı en kritik noktadır.
Türkiye, Doğu Akdeniz’de Amerika’ya karşı gerekli uluslararası ittifak potansiyelini yığarsa bölge savaşı önlenebilir. Türkiye-Suriye dostluğu, terörle mücadele ve ekonomide dostlarla buluşma açısından kilit önemdedir. İdlib’deki beraberlik, Fırat’ın doğusu için bir kapıdır. Erdoğan’ın Kandil, Sincar, Münbiç ve Fırat’ın doğusu diyerek hedefleri zikretmesi, Türkiye’nin kararlılığını ve Amerika’ya yönelik bir tehdidi ifade eder.
Ekonomi konusuna gelince; halkın pazarda, markette yaşadığı yangın ortadadır. Bakan Berat Albayrak “Zor süreçlerin üstesinden geldik” diyor ancak “kriz yok” demek yerine “büyük zorlukların içindeyiz” demek daha gerçekçidir. Türkiye, üretim ekonomisine geçerek ve milli bir hükümetle bu zorlukları paylaşarak selamete çıkabilir. Neoliberal programlarla bu kriz aşılamaz. Önümüzdeki aylarda enflasyonun çok daha yüksek seviyelere çıkacağı öngörülürken; ücretlerin, maaşların ve çiftçi gelirlerinin enflasyonla uyumlu yükseltilmesi gerekir. Türkiye; dış tehditlere karşı göğüs germek ve üretim ekonomisini kurmak için Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi’nin de dahil olduğu bir milli hükümet anlayışıyla yönetilmelidir. Vatan Partisi olarak geçtiğimiz haftalarda Pendik, Gaziosmanpaşa ve Avcılar gibi birçok yerde düzenlediğimiz “Ekonomik Krizde Çözüm” etkinliklerinde bu formülleri halkımızla paylaştık. Esfender Korkmaz, Uğur Civelek ve Devlet eski Bakanımız Sayın Ufuk Söylemez gibi çok değerli isimler konuşmacılarımızdı. İktisatçı Profesör Ercan Enç ve Görev Vakfı Başkanı ekonomist Mustafa Pamukoğlu ile panellerimizi yönettik. Avcılar’daki etkinlik de dahil olmak üzere, oldukça etkili, kalabalık ve etkileşimli paneller gerçekleştirildi. Toplumun farklı kesimlerinden; esnafından işçisine, mühendisinden doktoruna ve sanayicisine kadar herkesin katılımı ve soruları oldukça kıymetliydi.
Bu temaslardan sonra toplumdaki ekonomik krizin etkilerine dair nasıl bir hava aldınız? Çok kuvvetli ve ağır bir karamsarlık var. Ancak vatandaş artık sadece şikâyet etmiyor, çünkü bunu bizzat yaşıyor. Domatesin fiyatını, çocuğunun okul masrafını karşılayamamayı günlük hayatında tecrübe ediyor. Milletin bu tür söylemlere karnı tok. Birçok politikacı bunları gazetelerden okuyarak konuşuyor; ancak defterini, kalemini alamayan Türkiye’nin emekçileri, pazardan alışveriş yapan insanlar; onlar Hilton’da, Çırağan’da yemek yemiyorlar. Vatandaş artık kendi yaşadığı durumun anlatılmasını değil, çözüm üretilmesini istiyor. Vatan Partisi de hep o çözüm üzerinde duruyor: Türkiye hangi programla buraya geldi ve buradan nasıl çıkar? Vatandaş çözüm ve umut bekliyor. Eğer o çözüm gösterilirse, fedakârlığa da omuz vermeye de hazırdır.
Şahsen doların veya faizin fiyatından ziyade şuna bakıyorum: Ne kadar fabrika kapanıyor? Fabrikalardan ne kadar işçi çıkarılıyor? Çiftçinin durumu nedir, üretim yapabilecek mi? Fabrikalar tam kapasite çalışabiliyor mu, yoksa daralmalar mı var? Bu konuda bizi Mehmet Akkaya sürekli bilgilendiriyor. Aydınlık gazetesinde Yıldırım Koç çok önemli yazılar yazıyor. Siz de işçi hareketinin yükseleceğine dair yazılar kaleme aldınız. Bugün tekrar bana fabrikalardan atılan işçilerin listeleri geldi. Türkiye’nin her yerinde çok sayıda işçi sokağa bırakılıyor. Bugün Türkiye’de işçinin bir numaralı talebi iş güvenliğidir; yani ücret artışından önce “bir işim olsun, fabrikanın çarkı dönsün, üretim devam etsin” diyor. Bu, geçmiş dönemlerden farklı bir durum.
Sayın Perinçek, ekonominin belkemiği diyebileceğimiz sektörlerde, özellikle inşaat sektöründe çok ciddi bunalımlar var. Sözcü’de çıkan bir habere göre, konkordato ilan edenlerin yüzde 75’ini inşaat sektörü oluşturuyor. Neden? Çünkü plansız ve yanlış işler yapıldı. “Stok” denilen 2 milyon 200 bin konut boş duruyor; duvarları örülmüş, fayansları döşenmiş, elektrikleri çekilmiş ama içinde insan yok. Mustafa Pamukoğlu’na sordum, her konutun maliyetinin 300 bin lira olduğunu varsayarsak, yaklaşık 700 milyar Türk lirası çöpe atılmış durumda. İnsan ihtiyacını karşılamayan, plansız bir üretim yapılmış. Türkiye’nin nüfus artışı ve yıllık konut ihtiyacı basit bir plan meselesidir. Bankalar bu plana göre kredi vermiyor, inşaat sektörü desteklenmiyor ama ihtiyaç fazlası üretim yapılıyor. Müteahhitler konutları satamadığı için bankaya borcunu ödeyemiyor, bu da bankaları sarsıntıya uğratıyor. 2008’deki büyük neoliberal kriz de inşaat ve mortgage kredilerinden çıkmıştı.
Diğer taraftan otomotiv sektörü çok önemli bir ihracat kalemimiz. TOFAŞ üretimi durdurma kararı aldı. Öte yandan 9 milyar dolar binek otomobil, toplamda 17 milyar dolar motorlu taşıt ithalatı yapıyoruz. Neden ithal edelim? Türkiye’de otomobil üretiliyor. Dış ticaret açığımız büyükse, kalem kalem incelediğimizde şunu görüyoruz: Niçin 3 milyar dolar pamuk, 2,8 milyar dolar kâğıt, niçin buğday, tohum veya canlı hayvan ithal edelim? Bir yıllık ithalatımızı kâğıt fabrikaları açmaya ayırsak, kâğıt sorununu çözeriz. Dış ticaret açığı 60-70 milyar doları buldu. Türkiye’de üretilebilecek malları dışarıdan alıyoruz. Bu durum, Avrupa Gümrük Birliği anlaşmasının gözden geçirilmesini gerektiriyor. Türkiye ekonomisindeki sarsıntılar, borç verdiğimiz Avrupa ülkelerine de sirayet edecektir. Onlarla masaya oturup bu anlaşmayı Türkiye’nin lehine yeniden düzenlemeliyiz.
Ekonomik bunalım en başta emekçileri ve işçi sınıfını etkiliyor. Pek çok sanayici, mecburen işçi çıkaracağını veya konkordato ilan edeceğini belirtiyor. İşçiler alacaklarını alamaz hale geliyor, bireysel borçlanmalar ve kredi kartı borçları artıyor. Bu bir sosyal patlamaya yol açabilir mi?
Şimdi büyük bir işçi ve üretici hareketi geliyor. Bu hareket, yıkıcı değil yapıcı, disiplinli, örgütlü ve çağdaş bir harekettir. Eninde sonunda bu iş siyasileşecek ve milli hükümet ihtiyacını dile getirecektir. Patronlardan bir şey isteyerek çözüm bulma şansı yok; bu hareket, Türkiye’nin üretici hükümetinin kurulmasına yönelik birikimler yaratacaktır.
İflas eden fabrikalar karşısında en doğru çözüm, o fabrikayı kamulaştırmaktır. Diyelim ki yüzde 50’sini devlet, yüzde 50’sini o fabrikada çalışan işçiler üstlenir. Toplumsal mülkiyet biçimleri oluşturarak fabrikanın çarkının dönmesini sağlarız. Bu, dünyada pek rastlanmayan ancak Vatan Partisi’nin krizden çıkış için önerdiği bir modeldir. Çin, kalkınma için benzer modelleri kullandı; biz ise üretimin durması ve işçilerin sokağa atılması tehlikesine karşı bunu uygulayacağız. Devlet borçların altına girecek, fabrikayı kamulaştıracak ve işçilere hisse dağıtacak. Bu hisseler satılamayacak, üretim devam edecek. Yönetime Sanayi Bakanlığı genel müdür atayacak, işçiler de temsilen yönetimde yer alacak. Böylece herkes, verimliliği artırmak ve maliyetleri düşürmek için çalışacak.
Mevcut hükümetin ekonomi politikasını eleştiren yazarların bile artık kamulaştırmadan söz etmesi, bunun bir çare olarak görüldüğünü gösteriyor. Bu programı uygulayabilmek için liyakatli, becerikli, çözüm üreten ve birikimli kadrolara ihtiyaç var. Türkiye’de bu kadrolar mevcut. Liyakat esas alındığında ve Türkiye’nin kadro birikimi doğru değerlendirildiğinde başarılı oluruz. Mevcut iktidar bunu yapamazsa, yapacak olan hükümet gelir. Son bölümdeyiz. Ekonomi gündemini bir önceki bölümde Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile yoğun şekilde konuştuk. Onunla ilgili sorular da gelmeye devam ediyor, sosyal medyada ciddi tartışmalar var. Bir taraftan bu Avrasya stratejisinin ekonomiyle bağını kuruyorsunuz ve Çin’i, dünyada en çok gelişen ekonomi olarak vurguluyorsunuz. Ancak tam bu noktada Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri meselesiyle ilgili çok ciddi eleştiriler var. Kime var? Aslında zaman zaman size ve açıklamalarınıza dönük oluyor ama artık doğrudan hükümete, özellikle İYİ Parti çevresinden Meral Akşener tarafından yöneltiliyor. Erdoğan’ı, “Uygur Türklerine yapılan zulme niye sessiz kalıyorsunuz?” diyerek eleştiriyor. Çeşitli milliyetçi çevrelerden de bu tarz açıklamalar geliyor. Milliyetçi Hareket Partisi tabanından da bu tür eleştiriler var mı? Var, ama daha kısıtlı. Bu fikir daha çok İYİ Parti ve yöneticileri düzleminde sürekli dile getiriliyor. Siz bölgeye daha önce sıkça gittiniz. Burada haklı bir eleştiri mi var, yoksa sizin meseleye bakışınız nedir?
Tabii, ben 75 yılından beri Çin’e gidiyorum, toplam 13 kere gittim. Bunun 4 veya 5’i Sincan Uygur bölgesineydi, konuyu çok iyi biliyorum. Önce şunu söyleyeyim: Sayın Meral Akşener, tamamen Atlantikçi bir çizgide; Türkiye ile Çin’in arasını açmaya çalışıyor. “Doğu Türkistan’da zulüm var” diyerek Türkiye-Çin ilişkilerini, dolayısıyla Türkiye-Rusya, Türkiye-İran ve Türkiye-Suriye ilişkilerini dinamitleyen, üstlendiği misyona uygun bir iş yapıyor. Çin düşmanlığı yaparak Türkiye’nin hiçbir meselesini çözemezsiniz, Uygurların meselesini de çözemezsiniz.
Peki, gerçek nedir? Bir takım eşitsizlikler veya yanlışlar oluyorsa ki oluyordur, bunu “zulüm” diye tanımlamak çok yanlıştır. Çin, milliyetleri birleştirmeye ve eşitlemeye çalışan bir siyaset izliyor. Ancak orada, ABD’nin PKK politikasında olduğu gibi, “Doğu Türkistan” adıyla anılan terör örgütlerini destekleyen ABD siyasetleri ve uygulamaları var. Nasıl PKK’ya silah veriyorlarsa, onlara da veriyorlar. Çin ise kendi toprak bütünlüğünü korumaya çalışıyor ve terör hareketlerine karşı kararlı bir tavır gösteriyor. Türkiye ile Çin, “Türkiye’nin güvenliği Çin’den başlar, Çin’in güvenliği Türkiye’den başlar” anlayışıyla teröre karşı birbirini desteklemelidir. Her iki ülke kendi içerisinde eşitliği sağlamalı ve haksızlıkları giderme konusunda birbirine yardımcı olmalıdır.
Örneğin, Vatan Partisi’nin Çin hükümeti ve Çin Komünist Partisi ile ilişkilerinde bizim dostane önerilerimiz dikkate alınıyor. Ama Meral Akşener’in yaptığı gibi Amerika’nın mevzisinden Çin’i suçlamak ve orada karışıklık/terör yaratmaya çalışmak, ne Çin hükümeti nezdinde kabul görür ne de bir çözüme hizmet eder. Meral Akşener ve Türkiye’deki diğer Amerikancılar ne kadar kışkırtırlarsa kışkırtsınlar, Çin’de o terör hareketlerini büyütemezler. Ancak ne yaparlar? Çin’in, Türkiye’den giden insanlara karşı gümrüklerde ve havaalanlarında aşırı dikkatli olmasını sağlarlar; Türkiye ile Çin arasındaki alışverişin ve dostane ilişkilerin tahrip edilmesine hizmet ederler. Dolayısıyla, Türkiye’nin Amerika’ya bağlanmasına neden olan ve çözüm üretilmesini engelleyen bir politika izliyorlar. Burada bir çıkış yolu yok. Çin düşmanlığı yaparak Türkiye ancak Amerika’nın kucağında oturur.
Bu kampanyaya alet olanlar aynı zamanda PKK’yı da güçlendiriyorlar. Çünkü Amerika’yı güçlendiriyorlar. Siz Uygur politikanızla Amerika’ya destek olursanız, dolayısıyla PKK konusunda da Amerika’nın Türkiye’ye karşı bu terör örgütünü daha çok beslemesine, daha çok kabiliyet kazanmasına yol açarsınız. Sonuç itibarıyla Meral Akşener ve benzerleri, bu politikalarıyla ne Türkiye’ye, ne Uygurlara ne de Çin’e yarar sağlarlar; bu sadece Amerika’ya ve PKK’ya yarar.
Biliyorsunuz, 15 bin civarında Doğu Türkistan kökenli kişi Suriye ve Irak’ın kuzeyinde IŞİD saflarında savaştı. Onlar büyük ölçüde tasfiye edilince, Amerika şimdi onları Afganistan üzerinden Çin’in içine sokmaya çalışıyor. Amerika, Çin’e doğrudan diş geçiremez ama Türkiye ile Çin’in arasını bozarak İpek Yolu’nu tehdit etmeye çalışır. Bunların hepsi Türkiye’nin aleyhinedir. Vatan Partisi olarak iktidara geldiğimizde yapacağımız şeyi, bugünkü Tayyip Erdoğan hükümetine de öneriyoruz: “Çinlilere, Uygur bölgesindeki şu şu aksaklıkların Türkiye-Çin dostluğunu zedelediğini, bu konuda duyarlılık beklediğimizi ve teröre karşı birlikte tavır almamız gerektiğini” söylemelisiniz. Böyle bir perspektifle olumlu adımlar atılır. Öbürü, yani terörü kışkırtmak, Uygurları feda etmektir.
Ben camilere, köylere gittim. Uygurların yaşantılarını gördüm. Bölgedeki Uygur yöneticilerle oturduk, yemek yedik. Yönetimde zaten Uygurlar var. Okullarda Uygurca eğitim var, hızlı tren anonsları Uygurca yapılıyor, gece kulüplerinde Uygur müzikleri çalınıyor. Müzelerde Uygur tarihi, Kaşgarlı Mahmud’un eserleri var. Urumçi çarşısına gidiyorsunuz; tüccarların yüzde 90’ı Uygur Türkü. Çin’in en zengini, 17 çocuğu olan Rabia Kadir’dir; “Çocuk yaptırmıyorlar” diyor ama 17 çocuğu var. Çin bütçesinden Uygur bölgesine ve diğer özerk bölgelere çok büyük fonlar ayrılıyor. Uygur bölgesi, Çin’de en hızlı kalkınan yerlerden biri.
Aklı başında Uygurlar, bu duyarlılığın dostane bir tavırla Çin yönetimine ulaştırılmasını arzu ediyorlar. Ama Paris’te Amerika tarafından kurulan “Uygur Meclisi” gibi oluşumlar, Türkiye’nin geleceğini dinamitliyor. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın başında İngiltere’nin Kafkaslar’da kurduğu devletlere karşı Sovyet Rusya ile iş birliği yaptı. Bugün de Türkiye’nin güvenliği için bu stratejik iş birlikleri şarttır.
Süre bitti ama yerel seçimle ilgili konuları gelecek hafta konuşalım. Rafet Ballı’ya bırakalım. Atilla İlhan’ın ölüm yıl dönümü 11 Ekim, Levent Kırca’nınki ise 12 Ekim. Her ikisi de çok büyük değerler. Doğu Perinçek’in “Gönül Defteri” kitabını öneriyorum. Atilla İlhan için “Milletleri uyandıran, ateşleyen sayıcı yazardır” diyor Perinçek. Levent Kırca için de “Türkiye’nin 21. yüzyılının büyük sanatçısı, bize gülümseyerek direnmeyi öğretti” diyor. Her ikisini de saygıyla ve özlemle anıyoruz. Haftaya bu değerleri daha uzun konuşuruz. Sayın Perinçek, çok teşekkür ediyorum. İyi bir program oldu. Programı Levent Kırca’nın “Atatürk’le kalın, Cumhuriyet’le kalın” sözleriyle bitirelim.

