Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin altına çıktığı… “Ben yere atarım, onu çiğnerim” diyorum; çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bu yangın… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetmeli. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız; söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler merhaba, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğum her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendilerine hoş geldiniz diyorum. Gündemimize dair kısaca bilgi vereyim. Brunson’un serbest bırakılması olayını konuşacağız. Doğu Türkistan üzerinde yurt dışında yürütülen bazı kampanyaları esaslı bir şekilde ele alacağız. Suriye ve İdlib meselesinde önemli gelişmeler oldu; 15 Ekim, ara bölgenin ağır silahlardan arındırılması için son gündü. Nusra, “Tanımayacağız” diye açıklama yaptı. Bu önemli; meydan mı okuyor, yoksa sadece zevahiri mi kurtarmaya çalışıyor? Henüz belli değil. Türkiye’nin 10 Ekim’de yaptığı açıklamada, bölgedeki grupların yüzde 90-95’inin bu sürece evet dediği belirtilmişti. İdlib bölgesinde HTS’nin, yani El Nusra’nın ağırlığı yüzde 60 civarındaysa ve bu grubun yüzde 80-90’ı “evet” dediyse, geriye çok küçük bir grup kalmış demektir. Fırat’ın doğusu ve Amerika’nın burada kurmayı hedeflediği devletçik konusu da bölge ülkeleri ve Rusya arasındaki gelişmeler açısından oldukça önemli.
Spor konusuna girecek olursak; siz özellikle büyük milli maçları pek kaçırmıyorsunuz. Gerekçeniz malum, “dinlendiriyor ve zevk alıyorum” diyorsunuz. Milli takım Rusya karşısında 2-0 yenildi ancak spor basını mağlubiyetten ziyade takımın gelecek vadettiği, genç ve yetenekli oyunculardan kurulu bir sistem oturtulmaya çalışıldığı yönünde yorumlar yapıyor. Uzman bir seyirci olarak siz ne diyorsunuz?
Ümit veren, geleceği olan bir takım olduğu gözüküyor. Ancak gol yollarında, son vuruşlarda daha becerikli olmamız gerekiyor. Aslında o maç berabere de bitebilirdi, hatta fırsatları iyi değerlendirseydik galip bile gelebilirdik. Türk milli takımına güvenle ve ümitle bakıyoruz. Türk futbolunda genel olarak bir santrfor ve kaleci problemi var. Eskiden Metin Oktaylar, Tanju Çolaklar gibi büyük santrforlar yetişirdi; Türk futbolu biraz da santrfor futboludur. Metin Oktay’ı seyretme fırsatınız oldu mu?
Tabii, Ankara’da ve İstanbul’da çok seyrettim. 9-10 yaşlarından beri ailemin izniyle maçlara giderim. O zamanlar televizyon yoktu. Ailemizden gelen bir futbol merakı çok yoktu ama mahalle kültüründe bu vardı. Bu takımın kurulmasında Lucescu’nun rolü belirleyici midir?
Lucescu, Romen milli takımının eski önemli oyuncularından ve uluslararası başarıları olan iyi bir teknik direktör. Galatasaray’ı Avrupa’da çeyrek finale kadar çıkaran bir isim. Gösterişsiz ama sakin ve sağlam biri. Arda Turan konusuna gelecek olursak; eskiden futbolcular barlarda, sazlarda olay çıkarmazlardı. O zamanlar futbolculukta bir efendilik ve centilmenlik kültürü vardı. Basri, Metin Oktay, Gündüz Kılıç, Lefter, Recep Adanır gibi isimler gerçek birer beyefendiydi. Arda ise çok umut vadederken, dengeli ve entelektüel pırıltıları olan biriyken ne yazık ki çok üzücü bir noktaya geldi. İspanya’da dört yıl kalıp bir cümle dahi kuramaması çok düşündürücü.
Gündem dışı bir soru olarak; yapay zeka ile sınıfsız toplumun yakınlaştığını ifade ettiniz. Hawking ise zengin sınıfın DNA ile oynayarak başka bir insan nesli yetiştireceğini ve “normal” insan neslinin yok edilebileceğini iddia ederek bir riskten bahsetmişti. Bunu ciddiye alır mısınız?
Ben ciddiye almıyorum. Dünyanın önünde daha eşitlikçi, paylaşımcı, demokratik ve müreffeh toplumlar hedefi var. Emperyalizmin ve kapitalizmin iflas ettiği bir noktadayız ve yeni bir dünya kuruluyor. Bu yeni dünyada bahsettiğiniz türdeki ırkçı ve karamsar projelerin yeri yok.
Suriye’nin kuzeyinden gelen yoğun toz bulutları da gündemimizde. Bu, kuraklığın ve çölleşmenin bir habercisi. Su savaşları meselesine nasıl bakıyorsunuz?
Türkiye’de Konya Ovası’nda yeraltı suları aşağılara iniyor, obruklar oluşuyor. 20-25 yıl sonra Türkiye’de ciddi bir çölleşme tehlikesi var. Bunun çaresi su savaşı yapmak değil, teknolojiyi kullanmaktır. Yapay zeka ile daha ince sulama sistemleri kurulabilir, ormanlar hızla çoğaltılabilir. Çinlilerin Sincan’da çölleri tarım arazisine dönüştürmesi gibi örnekler var. Ancak popülist iktidarlar bu tür uzun vadeli yatırımları yapmazlar. Atatürk gibi, Vatan Partisi gibi vizyon sahibi iktidarlar ancak bunu yapabilir. Batı Asya bugün birleşiyor; İran, Irak, Türkiye ve Suriye bu konuda iş birliği yapabilir. Ben devrimci olduğum için karamsar değil, sonuç alıcı projelere bakıyorum.
Son olarak, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in açıklamaları ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fırat’ın doğusu hakkındaki ifadelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
PKK’nın sonu geldi, bitti. İçerideki gücü çok zayıfladı, bölgede ise zaten bitti. Türkiye, Suriye, Rusya, İran ve Irak; Fırat’ın doğusunda birleşmiş durumda. Amerika ve İsrail’in PKK’yı kurtarma şansı yok. Amerika’nın Rusya ile anlaştığı tezi ise tamamen Atlantik güdümlü neoliberal çevrelerin piyasaya sürdüğü bir rivayettir. Bugün dünyada en karşı karşıya olan iki ülke Amerika ve Rusya’dır. Rusya, Çin’den daha çok Amerika’ya karşı; daha kararlı ve daha zıt. Yani Amerika’nın en büyük karşıtı şu anda Rusya. Çin de bir karşıtlık içinde ancak Amerika ile olan çelişkilerin daha uzağında kalıyor. İkincisi, Çin zamanı iyi değerlendiriyor; yani barış içinde Amerika’yı geçme çizgisi izliyor. Ne kadar barış kazanırsa o kadar kârlı çıkacağını düşünüyor ve aynı zamanda Amerika’ya bir nevi haraç veriyor. Amerikan tahvillerini alması, Amerikan dolarlarını rezerv etmesi gibi adımların hepsi aslında Amerika’ya verilen bir rüşvet.
Siz bu konuda yazılar da yazdınız; “Evet, barışı satın almak için haraç veriyor” diyorsunuz. Çin’e sık sık seyahat ediyorsunuz. Bu tespitlerinizi orada da dile getiriyor musunuz?
Tabii ki söylüyoruz. Zaten onlar da bizim söylediklerimizi takip ediyor, çevirip okuyorlar. Bu gerçekçi bir tespit ve onlar da bunu bilerek yapıyorlar. Yani tesadüfen hareket etmiyorlar. Onlar da zaman kazanmaya, barışı satın almaya ve Amerika ile mümkün olduğu kadar çatışmadan bu süreci götürmeye bakıyorlar. Çünkü zaman, Çin’in çok yararına işliyor.
***
Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğumuz Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Programımızın bu bölümünde Brunson meselesini konuşacağız. Sayın Perinçek’in fikirlerine geçmeden önce, konuyla ilgili Türkiye’den gelen üç açıklamayı hatırlatmak isterim:
Kılıçdaroğlu, “Henüz kararın ne olduğunu bilmiyoruz, inceleyeceğiz” diyerek mahkeme kararına dair temkinli bir tavır takındı. Sayın Bahçeli’nin açıklaması ise ilginçti: “Elbette yargı kararına saygı duyuyoruz ancak Papaz Brunson’ın tahliye kararı milli vicdanı rahatsız etmiştir. İfade değiştiren gizli ve satın alınmış tanıklar, davanın savcısında yapılan değişiklikler soru işaretlerini güçlendirmiş, şaibeleri artırmıştır.”
Trump ise şunları söyledi: “Yardımı için Başkan Erdoğan’a teşekkür etmek istiyorum. Brunson kararı, Türkiye ile ABD arasında iyi, belki de harika ilişkilere yol açacaktır. Türkiye ile harika bir ilişkiye sahip olma şansımız var. Bu, Türkiye ile olması gereken iyi ilişkiler yönünde çok büyük bir adım.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması ise şöyle: “Her zaman vurguladığım gibi Türk yargısı kararını bağımsız bir şekilde verdi. Umuyorum ki ABD ve Türkiye iki müttefike yakışır biçimde iş birliğine devam eder; PKK, DEAŞ ve FETÖ başta olmak üzere terör örgütlerine karşı ortak bir mücadele yürütür.”
Söz sizde Sayın Perinçek. Devlet Bahçeli mahkeme kararını incelemeden, “Tanık ifadeleri değişti, sanki bir komplo var” diyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Devlet Bahçeli, kararı ve dosyayı inceleseydi bunu söylemezdi. Tanık ifadelerinin değişmesi casuslukla ilgili değil, PKK’ya yardım yataklıkla ilgiliydi ve Brunson bu suçtan hüküm giydi. Yani tanık ifadelerinin değişmesi kararı etkilemedi. Ben İzmir’deki duruşmaları izledim, iddianameyi ve tanık beyanlarını biliyorum. Devlet Bahçeli’nin bu sözleri, hukuki bir temele dayanmıyor. “Milli vicdanı yaraladı” demek popülist bir ifadedir. Türkiye’de Amerikan emperyalizmine karşı bir infial olduğu için siyasette buna vurmak prim yapıyor. Ancak bir devlet adamının bu tavrı benimsememesi gerekir.
Sayın Trump ilişkilerin gelişeceği konusunda iyimser konuşuyor. Fakat Amerika; Yunanistan ve İsrail ile Doğu Akdeniz’de, Ege’de tatbikatlarına devam ediyor. PKK’ya silah veriyor. Bu tablodan olumlu bir sonuç beklenemez. Sayın Erdoğan da “Münbiç’e gireceğiz, Doğu Fırat’tan PKK’yı temizleyeceğiz” diyor. Türkiye’nin Amerika’nın önüne koyduğu program bu; ancak Amerika, PKK’yı bölgedeki müttefiki olarak ilan etti. Türkiye’nin bu terör örgütlerini temizleme programı ile Amerika’nın bölgeyi “İsrailleştirme” politikası birbiriyle çarpışıyor. Onun için Türk-Amerikan ilişkilerinde, 100 tane daha rahip serbest bırakılsa bile iyimser bir manzara gözükmüyor.
Türkiye ile Amerika arasında rahip Brunson’ın bırakılması konusunda gizli bir anlaşma yapıldığı iddialarına ne diyorsunuz?
Bunu hiç gerçekçi bulmuyorum. Türk Ceza Kanunu’nun hükümleri uygulandı. Brunson hüküm giydi ancak yattığı süre göz önüne alınarak tahliye edildi. Ben bir yargıç çocuğu ve hukuk fakültesinde hocalık yapmış biriyim. Casuslukla ilgili deliller yeterli değildi, o yüzden casusluktan ceza verilemezdi. Türk hukukundan vazgeçip Amerika ile savaşmak adına birini haksız yere hapiste çürütmek milliyetçilik değildir. Milli devlet hukukla olur. Brunson kararı hukuken doğru bir karardır.
Kamuoyunda “Asın, kesin” diyen bir atmosfer yaratıldı. Benim için ölçü Rahip Brunson değil; Münbiç’teki, Fırat’ın doğusundaki ve Ege’deki Amerikan tehdididir. Milliyetçilik bu sınavdan geçer. Bir yargıç “Bu Amerikalıdır, Rus’tur” diyerek değil, dosyadaki delillere göre karar verir.
Ekonomi konusuna gelince; “Rahip Brunson serbest bırakılmazsa dolar fırlayacak” dediler. Bıraktılar, ne oldu? 15 gün sonra hiçbir kıymeti kalmadı. Türkiye ekonomisi Rahip Brunson hapse atıldı diye batmadı; yapısal sorunlar var. Fabrikalar kapanıyor, işçiler atılıyor. Türkiye ekonomisi krizin dibine doğru gidiyor. Bunu aşmak için 100 tane daha rahip serbest bıraksanız çözüm olmaz.
Babam Sadık Perinçek bir hukuk insanıydı. 1952’de “Naboland” şilebi olayında, kamuoyu baskısına rağmen müvekkilinin hukukunu savunmuştu. Bir yargıç, antikomünist veya milliyetçi dalgalara kapılarak değil, hukukla karar vermelidir. Milliyetçilik hukuktur, demokrasidir. Orta Çağ’a ve emperyalizme karşı; yani şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar olmayacak. Milliyetçilik budur. Aşiretlere, cemaatlere, tarikatlara bölünmeyeceğiz; Türk milleti olacağız. Milliyetçilik budur.
Hukukun uygulanması, eşit uygulanması… Orta Çağ’da hukuk devleti yoktur. Hukuk devleti neyle geldi? Fransız Devrimi’yle, demokratik devrimlerle geldi. Yani milliyetçilikle beraber geldi. Hukuk devleti ile milliyetçilik aynı paketin içindedir; bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, tarikat ve cemaatlerin bitmesi, kralların ve padişahların ortadan kalkması da bu pakete dahildir. Bunun için hukuk devletini savunmak, milliyetçiliğin bir gereğidir. Mesela Osmanlı Devleti’nde kanun vardı; Fatih Kanunnamesi, Cengiz Yasaları, Mete’nin Hun yasaları gibi düzenlemeler mevcuttu. Ancak hukuk devleti başka bir kavramdır; demokratik devrimlerle gelen bir kavramdır.
İzmir Ağır Ceza Mahkemesi; “Brunson’ı asacağım, keseceğim, anti-emperyalistlik gösterisi yapacağım” diyerek Türk hukukunu uygulamak yerine ona hak etmediği bir ceza verseydi, bu milliyetçilikle bağdaşmazdı. Milliyetçilik; “Amerika’ya karşıyız” diye Türk hukukundan vazgeçmek değildir. Türk hukukundan vazgeçtiğiniz zaman Türklükten, hukuktan ve milliyetçilikten vazgeçmiş olursunuz.
Somut bir olay üzerinden gidelim: Bir tarafta Türk Ceza Kanunu var ve siz hakim olarak onu uygulamak zorundasınız. Kamuoyunda “as, as” diye bir talep var; Amerikan filmlerinde de görüyoruz bunu. Peki, kamuoyundaki talebe mi bakacaksınız, Devlet Bahçeli gibi “milli vicdanı yaralamıştır” diyerek onay mı almaya çalışacaksınız, yoksa bir hakim olarak kamuoyunu hiç aldırmayıp hukuku mu uygulayacaksınız? İşte milliyetçilik budur; çünkü uyguladığınız hukuk Türk hukukudur.
Trump’ın neden bu kadar kredi açtığına gelirsek; Türkiye’yi Amerika kaybetti ve elinden kayıyor, Trump da bunun farkında. Ancak Trump’ın sözleri Amerikan politikasını yansıtmıyor. Amerika’nın politikası şu anda Türkiye’yi yaralayıp, içine kargaşa sokup zayıflamış bir Türkiye’yi Avrasya’ya yollamaktır. Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve ABD bunu önleyemeyeceğini görüyor. “Bana yar olmayacaksa kara toprağa” mantığıyla, Türkiye’yi kazanmak yerine onu etkisizleştirmeye çalışıyorlar.
Gerçek cepheleşmeler yaşanıyor ama kamuoyu buna bakmıyor. Münbiç’e, Fırat’ın doğusuna bakmıyor. Amerika ile Türkiye arasında çok ciddi bir cepheleşme var. Silahlar artık konuşuyor; 15 Temmuz’da FETÖ’nün silahı, PKK’nın silahı konuştu. Şimdi ise Amerika ve İsrail, doğrudan kendi zırhlılarını ve 6. Filo’larını Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı konumlandırıyor. Bu koşullarda Türkiye’nin tekrar Amerika’nın kucağına gitmesini isteyen bir kesim var. Bu grup, neoliberal takımının yanı sıra sahte solcuları ve “Tayyip Erdoğan düşmanlığı” uğruna ülkenin Amerikan’a teslim olmasını dahi kabullenen sözde Atatürkçüleri içeriyor.
(Ara sonrası)
Rahip Brunson olayına dönersek; Türkiye ile Amerika arasında 1980’de yapılmış, 1982’de onaylanan hükümlülerin nakline ilişkin bir anlaşma olduğu söyleniyor. Fakat ceza zaten verilmiş ve infaz süreci dolmuştu. Rahip Brunson 3 yıl 1 ay 15 gün cezaya mahkum edildi; bunun yatarı 2 yıl 4 aydı. Zaten o kadar süre hapiste yattığı için, hüküm kesinleşene kadar serbest bırakılması tamamen hukuka uygundur. Bu, bir hukukçunun görevini yerine getirmesidir; “İlle de ceza ver” demek hukuk değil, siyasi bir gösteriş olur. Eğer mahkeme, Amerika’ya gösteriş yapmak için hukuki sınırları aşan bir ceza verseydi, ona “Türk yargıcı” diyemezdik. Zaten Türk hukuku, devleti emperyalizme karşı koruyan kurumlarla doludur.
Brunson’ın serbest bırakılmasının ekonomik krize hiçbir etkisi olmaz, sıfır etki. “Rahip giderse Amerika muslukları açar” gibi bir beklenti, zihinleri kilitlenmiş çevrelerin yanılgısıdır. Amerika’nın Türkiye ekonomisini kurtarma kabiliyeti kalmamıştır. Türkiye ekonomisi, Turgut Özal ile başlayan ve borçla dönen sistemin iflasıyla karşı karşıyadır. 38 yılın sonunda Atlantik sistemi çökmüştür. Amerika’nın baskısı bir sebep değil, bu süreçte sadece bir bahanedir; Türkiye’nin krizi yapısal sorunlardan ve üretim ekonomisine geçememekten kaynaklanmaktadır.
Rahip Brunson meselesine dair teolojik bir soruya gelecek olursak; misyonerlik faaliyetlerinin neden Protestanlık üzerinden yürüdüğü konusu, Protestanlığın Katolikliğe karşı daha “gevşek” ve sempatik bir görüntü çizmesiyle ilgilidir. Bu da Afrika’da veya Türkiye’de daha kolay giriş ve ikna kabiliyeti sağlar. Geçmişte AKP içindeki bazı çevreler, misyonerliği “din ve fikir özgürlüğü” çerçevesinde savunmuşlardı. Onlar kendi içlerinde bu bakımdan tutarlıydılar; çünkü laikliği sadece din özgürlüğü olarak yorumladıklarında, bu özgürlüğü herkese tanımak zorundaydılar. Aralarında bu konuda bir fikir ittifakı olduğu aşikardır. Onların dini propaganda özgürlüğünü kendilerine… Müslüman… Taassup içinde olan yobaz takımı… laikliğe düşmandır ama Hristiyanlığa düşman değildir. Yani sonuç itibarıyla ehli kitap meselesi mi? Sırf ehli kitap teorik olarak bakmıyorum. Yani sonuç itibarıyla bütün dünyadaki mevzilerde enternasyonal tavır alıyorlar. Enternasyonalizm nedir? Yobaz enternasyonalidir. O yobaz enternasyonaline Katolik yobazları da, Protestan yobazları da, Ortodoks yobazları da dahil; hepsi dahil.
Brunson’ın tahliye edilmesinden sonra yine liberal çevrelerde şöyle bir görüş oldu: “Tamam, AKP ile Tayyip Erdoğan’la Amerika arasında yeniden bir iş birliği sezonu açıldı. Savaşa gidiyor olay.” Bunlar çok gülünç şeyler. Onun için dikkati oraya çekiyorum. Diyorum ki, Rahip Brunson olayından siz Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir sonuç çıkaramazsınız. Nereye bakacaksınız? Münbiç’e bakacaksınız. Fırat’ın doğusuna, Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye bakacaksınız. Buralarda barut kokuları geliyor. Savaş boruları ötüyor. Şu anda Türkiye ile Amerika arasında dolaylı bir savaş var. Ne zamandan beri? Sonuç itibarıyla 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’yı yok etme harekâtının başladığı günden de başlatabilirsiniz, Türkiye’nin PKK’ya karşı terör mücadelesinden de başlatabilirsiniz. O savaş, FETÖ’nün darbesi sırasında Ankara, İstanbul sokaklarına, caddelerine döküldü; tanklarla, uçaklarla oldu. O Türk-Amerikan savaşıydı.
Cemal Kaşıkçı olayıyla ilgili Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo, Suudi Arabistan’a hareket etti. Şimdi açıklandı ki, Suudi Arabistan’dan sonra Türkiye’ye gelecek. Bu vesileyle tekrar Amerikan yönetimiyle Türkiye yönetimi arasında bir bağ, bir temas kurulmuş olacak. Temasların hiçbir önemi yok, zararı da yok yani en azından. Biz de hükümette olsak dünyanın bütün ülkeleriyle temas edeceğiz; düşmanla bile konuşulur. Ama Kaşıkçı olayında şu gözüküyor: Suudi Arabistan’da bir iç çatışma var. Yani hanedanın kendi içinde, Amerikancılarla Amerika’ya göreli mesafeli olanlar arasında bir çatışma var. Amerika burada Cemal Kaşıkçı olayıyla kendi mevzisini korumaya çalışıyor. Türkiye orada nerede? Bence Türkiye ile Suudi Arabistan karşı karşıya geldi; aralarında bir çelişme var. Suudi Arabistan’ın bir kanadıyla Amerika arasında da bir çelişme var. Suudi Arabistan’da bir kanadın Türkiye ile tekrar ilişki arayabileceğini varsayıyorum. Suudi Arabistan; İran’a kafa tutarak, Türkiye’ye kafa tutarak tecrit edildi. Bir tek dostu PKK kaldı, bir de İsrail kaldı. Buradan, Suudi Arabistan’daki Amerika yanlısı olan kanadın bir çıkış yolu üretme şansı yok; onlar kaybedecek. Göreceksiniz, Suudi Arabistan’da da hanedan içerisinde Amerikan karşıtları galip gelecekler.
Türkiye’de, Tayyip Erdoğan hükümetinin Amerika’ya teslim olmasını isteyen ve bundan sevinç duyacak bir kesim var. Dört gözle bunu bekliyorlar. Bunlar Türkiye’yi düşünmeyen, Amerika ile birlikte Tayyip Erdoğan’a karşı olanlar aslında. Neden anti-Amerikan gözükmek istiyorlar? Çünkü Tayyip Erdoğan’ı Amerika’nın yanına verirseniz Türkiye savaşı kaybeder. Bugünkü hükümet Amerika’nın tarafına geçerse Türkiye kısa ve orta vadede savaşı kaybeder. Bunlar bu savaşı kazanmayı düşünmüyorlar. Bu savaşı kazanmayı Türk ordusu, Türk polisi ve Tayyip Erdoğan düşünüyor. Çünkü hükümette Devlet Bahçeli onunla beraber olduğu için bu savaşı kazanmayı düşünüyorlar. Ancak bu savaşı kazanmak konusunda en tutarlı, en doğru stratejileri Vatan Partisi oluşturuyor; çünkü Amerika’ya karşı en tutarlı parti. Bunun dışındakiler, iktidar projelerini Türkiye’nin bu savaşı kaybetmesi üzerine kurmuşlar. Sözde ilerici geçinen bir takım kesimler, Tayyip Erdoğan düşmanlığı yüzünden Amerika’nın yanına düşüyor. Yalçın Küçük falan da bunu çok açık söylediler. Tavırları ortada; PKK ile beraberler, HDP ile beraberler, FETÖ ile beraberler. Yerel seçimlerle ilgili siyasetler açıklanıyor, Cumhuriyet Halk Partisi’nde biraz bocalama var gibi ama esas olarak HDP ile ittifak siyaseti açıklanıyor. HDP ile siyasi ittifak ettiğiniz zaman Amerikan emperyalizminin kontrolündesiniz demektir. İyi Parti de öyle; CIA’yı destekliyor, DAEŞ’i destekliyor.
Fırat Kalkanı Harekatı sırasında Türk ordusu El-Bab’a kadar DAEŞ’i kovaladı. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamalarına göre 3000’in üzerinde DAEŞ militanı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından öldürüldü. Bunların arasında aynı zamanda DAEŞ’te savaşan, sözüm ona “Doğu Türkistan” diyen adamlar vardı; Türk kavramını da kirletiyorlar. O adamlar Mehmetçiğimize kurşun sıktı. Şimdi İYİ Parti, o Mehmetçiğe kurşun sıkanların Paris’te kurduğu hükümeti destekliyor. Merhum şehidimiz Kaşif Kozinoğlu, bana yazdığı mektuplarda “Biz CIA ile Orta Asya’da Uygurları, Kazakları, Kırgızları, Özbekleri örgütlemek ve kışkırtmak için çalıştık” diyor. Zaten DAEŞ’in içinde 10-15 bin civarında sözüm ona Uygur, Doğu Türkistan İslami Partisi üyesi militan yok mu? Var.
Uygur bölgesinde ayrılıkçı hareket Nisan 1990’da, Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı dönemde başladı. 2004 yılında Washington’da, Amerikan Kongresi’nin bir salonunda “sürgünde hükümet” ilan edildi. Bu hükümetin bildirisinde Amerika’ya teşekkür edildi. Şimdi bu sürgündeki geçici “Doğu Türkistan hükümeti” bir de meclis kurdu. Ne zaman ki Suriye’de Amerika ile Türkiye’nin yolu ayrıldı, Uygur ayrılıkçı hareketi içinde de bölünme oldu. Türkiye, Uygur bölgesinden militanların gelişini frenlemeye başlayınca Amerika, Uygur hareketini böldü. Türkiye’den Seyit Tümtürk ve Uygur iş kadını Rabia Kadir girişimiyle 15 kadar ülkeden belli ekipler Paris’e çağrıldı. Seyit Tümtürk, Türk hükümetinden ve Tayyip Erdoğan’dan şikayetçi; İYİ Parti’yi ziyaret ederek Doğu Perinçek’i hedef aldı: “Türkiye, Doğu Perinçek’in tespitlerine teslim olmuş durumda, hükümet bize karşı anlayışsız davranıyor.”
Özetle, Türkiye’nin Mehmetçiği, Suriye’nin kuzeyinde DAEŞ’e çok ağır bir darbe indirdi. Ne Rusya, ne İran; hiçbir ülke orada DAEŞ’e bizim Mehmetçik kadar ağır darbe indirmedi ve bu kadar fedakârca bir savaş vermedi. O teröristler, Mehmetçiğe kurşun sıkan teröristler orada terörist oluyor; Türkiye’nin ordusu ise o DAEŞ’i ezdi. Peki, o adam Mehmetçik’e kurşun sıkan, sözüm ona Uygur; orada terörist, Çin’e gittiği zaman aynı adam Kurtuluş Savaşçısı mı oluyor? Çünkü Çin’de o faaliyeti yürüten örgütle bizim Mehmetçik’imize kurşun sıkan DAEŞ içindeki örgüt aynı örgüt. Yani onun da bir tarihçesi var; sizlerden öğrendim onu. Doğu Türkistan İslami Hareketi olarak konuldu, sonra Doğu Türkistan İslami Partisi adını aldı. Hareketten partiye döndü, sonra birtakım Özbek yobazlarıyla da birleşerek bu sefer “Doğu” lafını da kaldırdılar; Türkistan İslami Partisi olarak yola devam ediyorlar. Bütün unsurlar toplanmadı ama bir kanat, bir damar böyle birleşti. Birtakım Uygurlarla, birtakım Özbek teröristlerle, birtakım Uygur’dan gelmiş teröristlerle, Özbekistan’dan gelmiş teröristler İslami ad altında birleştiler ve Türkistan İslam Partisi olarak orada terör faaliyetlerini yürütüyorlar. Bunlar aynı zamanda hem Türkiye’ye karşı DAEŞ olarak savaşıyorlar hem Çin’de, Uygur bölgesinde ve Çin’in başka kentlerinde terör faaliyetleri yapıyorlar hem de Suriye’ye karşı savaşıyorlar.
Onun için bunların gelip dört gün önce İYİ Parti’yi ziyaret edip İYİ Parti Grup Başkan Vekili ile beraber bulunmaları ve İYİ Parti’nin de bunları desteklemesi… İYİ Parti hakkında biz en başından ne dedik? “Bir Gladio/Kontrgerilla şeyidir.” Kontrgerillayı destekliyor İYİ Parti. Kontrgerilla kim? PKK’yı kontrol eden, DAEŞ’i kontrol eden, Uygur teröristlerini örgütleyen, Özbek teröristlerini örgütleyen güç. İYİ Parti’yi ziyaretlerinde, sizin “Paris’te o Doğu Türkistan Meclisi’ni kurdu” dediğiniz İsmet Tümtürk, meclisin başkanı seçildi. O İsmet Tümtürk, aynı zamanda Doğu Perinçek ile Tayyip Erdoğan’ı suçluyor ve Türkiye’de “İnşallah İYİ Parti sayesinde bizim hareketimiz çok büyüyecek” diyor. Bizim hareketimiz dediği; bir kontrgerilla hareketi, bir terör hareketi, Amerika’nın avucunda olan bir hareket. Tayyip Erdoğan’a karşı o beyanatları da oradan geliyor. Suriye’nin kuzeyinde de bunların önemli bir kısmı El-Kaide kökenli zaten. Suriye’nin kuzeyinde de bunlar Türkiye’ye, Rusya’ya, Suriye’ye ve İran’a karşı mevzilenmiş durumda.
Burada İYİ Parti’nin de kimliği, kişiliği bir kez daha ortaya çıktı. Yani biz onlar hakkında kurulduğu zaman kendi arkadaşlarıma “Ya dur bakalım, bekle, bir şeyler yapsınlar gör” dedim ama ne yapacakları belli. “Uygurları savunuyoruz” diyerek Mehmetçik’e kurşun sıkan DAEŞ terör örgütünü savunuyorsun ey İYİ Parti! Senin savunduğun Uygur vatanseverliği değil; Türk Mehmetçik’ine, Türkiye’ye karşı kurşun sıkmış, terör yapmış olan bir hareketi savunuyor ve onu ağırlıyorsun. Onlar Amerika’nın kucağında ve avucunda oldukları için Doğu Perinçek’e ve Tayyip Erdoğan’a saldırıyorlar. Zaten DAEŞ’in ve El-Nusra’nın Orta Doğu’daki rolü, Amerika tarafından bir koçbaşı olarak kullanılmak ve Amerika’nın ayrılıkçı projelerinin önünü açmak şeklindedir.
DAEŞ’in içinde çok sayıda Kürt, çok sayıda Türk ve Türkiye’den gidenler var. İranlı var mı bilmiyorum ama sanmıyorum; çünkü Şii oldukları için İranlılar ile bu örgütler çatışıyor. Bunlar İran Meclisi’nde ve Humeyni’nin türbesinde eylem yaptılar biliyorsunuz. İran’da da Amerika Birleşik Devletleri’nin örgütlediği unsurlarla iç içe olabilirler. Doğu Türkistan meselesinde şunu sormak gerekmez mi? Doğu Türkistan’da (Sincan Uygur bölgesinde) sorun yok mu? Çin Halk Cumhuriyeti’nin birtakım haksızlıkları, eşitsizlikleri, sorunları elbette var. Bunu Çinliler de görüyor, kabul ediyor ve düzeltmeye çalışıyor. Ama bu sorunlar silahla çözülecek; Türkiye ile Çin’in arasını açarak, Türkiye ile Çin’i karşı karşıya getirerek çözülecek sorunlar değil. O zaman Türkiye’yi de mahvedersiniz ve Amerika’nın Türkiye’yi parçalamasına hizmet edersiniz.
Türkiye, ekonomide ve güvenlikte; İran, Irak, Suriye, Azerbaycan, Rusya ve Çin’in dostluğu olmadan bugünkü darboğazdan çıkamaz. Bakın, bunu hükümet fark ediyor. Buradan şu çıkıyor: İYİ Parti gibi partiler Türkiye’yi yönetemez; ancak Türkiye’yi karıştırır, PKK’ya destek olur, terörizme destek olur, Amerika’ya destek olur. Türkiye’yi kargaşaya sürükler ama bunlar Türkiye’yi yönetemez. Devlet adamı ciddiyeti ve sorumluluğu yok. Devlet adamı sorumluluğu olan, Türkiye’yi yönetecek olanlar Çin’in dostluğunun bu dönemde değerini bilir. Nasıl Atatürk, Sovyetlerle dostluk olmadan İstiklal Savaşı’nı yapamazdıysa, bugün de Rusya, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Çin ile dostluk olmadan Türkiye; ekonomide ve güvenlikte bir çıkış yolu üretemez. Ekonomimiz de güvenliğimiz de Doğu Akdeniz’deki tehditlere karşı bu ülkelerle iş birliğini zorunlu kılıyor.
Amerika ve İsrail destekli güçler, namlularını bize dikmiş; siz buna nasıl karşı koyacaksınız? Rusya’nın, Suriye’nin, Lübnan’ın, İran’ın, Mısır’ın ve daha uzaktan Çin’in dostluğu şart. Çin’i çok ilgilendiriyor Akdeniz’in doğusu çünkü enerji kaynaklarının geçiş güzergahı orası. Doğu Akdeniz Amerika kontrolüne geçtiği zaman, bu Çin’in enerji kaynaklarının boğazını sıkmak anlamına geliyor. Türkiye; Çin’in, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Lübnan’ın ve Rusya’nın dostluğunu kazanma fırsatını elde etmiş durumda. Bunu değerlendirerek Türkiye’yi yönetebilirsiniz. Aksi takdirde Türkiye, Amerikan tehditlerine karşı koyamaz.
Buna “ucuz Türkçülük” mü diyelim, “yalancı Türkçülük” mü, “sahte Türkçülük” mü? Atatürk gibi Türkçü olabilirsiniz. Türkçü; şapşal, aptal bir adam değildir. Yusuf Akçura’lar, Ziya Gökalp’ler, Mustafa Kemal Atatürk’ler; dünya yakın tarihinin en akıllı devrimcileridir. Akıllı oldukları şuradan belli: İstiklal Savaşı’nı, Cumhuriyet devrimini yaptılar. Türk milliyetçileri, dünya tarihinin tanıdığı önemli bilim insanları, fikir insanları ve kurmaylarıdır. Yoksa sağa sola meydan okuyarak, bağırarak çağırarak Türkçülük olmaz.
Çin’deki sorunların çözülmesi; silahla Çin’i tehdit ederek olmaz. Amerika’nın Türkiye’de Kürt meselesinde olduğu gibi, buradaki sorunları da Uygurları ateşe sürerek, teröre atarak çözemezsiniz. Bu bir Amerikan planıdır. Buna alet olanlar Türk milliyetçiliğine, Uygurların huzur ve barış içinde yaşamasına zarar veriyorlar. Vatan Partisi olarak Çin devletiyle görüştüğümüzde “Türkiye’nin güvenliği Çin’den, Çin’in güvenliği Türkiye’den başlar” formülünü ürettik. Sayın Dışişleri Bakanımız da bunu dile getirdi. Çin’in İpek Yolu projesini Amerika, “Kürdistan” koridoruyla kesmeye çalışıyor. Bunu Çinli yetkililere de anlattık.
Türkiye için büyük bir imkan da şudur: Amerika, Çin’e bir ticaret savaşı açtı. Amerika’nın Çin’e sattığı malların birçoğunu Türkiye Çin’e satabilir. Türkiye bugün dünyada birçok şeyi üretebiliyor; tarım ürünlerinin ötesinde sanayi ürünlerini, kimyasal ürünleri Çin’e satabiliriz. Eğer Tayyip Erdoğan hükümeti, “Doğu Türkistan” diyerek birtakım teröristleri desteklerse, bu Çin’in PKK’yı desteklemesi anlamına gelir. Çin bunu yapmaz çünkü büyük ve akıllı bir devlettir. Türk devleti de büyük gelenekleri olan bir devlettir, böyle bir aptallığı yapmaz. Benim gördüğüm; hükümet bu tuzağa düşmüş değil, uzak duruyor. Ama İYİ Parti gibi popülist, oy peşinde koşan partiler bu tuzağa düşmüş durumda.
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, Paris’teki o toplantıya katılarak tuzağa düştü. O toplantıda “bağımsızlık” amacı deklare edildi. Fransa’nın böyle bir toplantıya izin vermesi, kendi politikasına uymuyor. Akıllı bir Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti’ni küstürecek bir şeye girmemeli. Almanya, İngiltere, Kanada ve Avustralya’nın da yönelişi yükselen ekonomi olan Çin’e doğru.
Suriye, İdlib bölgesinde Uygurlar başta olmak üzere Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen çok sayıda militan var. Aileleriyle birlikte 40-50 bin kişiden, 10-15 bin kadar silahlı militandan söz ediliyor. Türkiye 3 milyon Suriyeli’yi almış, onları niye almasın? Türkiye güçlü bir ülkedir; onları kontrol altına alır, kucak açar ve terör yapmalarına asla izin vermeyiz, ezeriz. Onları alır, eğitir, dönüştürür ve iş güç sahibi yaparsınız. Türkiye dışında olmaları daha zararlı. Çin-Türkiye ilişkileri geliştiği zaman, ayrılıkçı terörist cerayan ortadan kalktığında, isteyenler Çin’e de dönebilir. Bu, terör yapmamak şartıyla vatandaşlık verilmesiyle de çözülebilir.
Vatan Partisi’ni dinlemeyen dünyada hiçbir ciddi hükümet yok. İdlib’de bu insanlar varken ne yapacaksınız? Denize atamazsınız, öldüremezsiniz. Yapılacak tek şey, Türkiye’de Vatan Partisi gibi kararlı bir hükümetin olması ve bu insanları kontrol altına alıp bünyeye dahil etmektir. Türk kökenli olmaları, dillerinin Uygur Türkçesi olması bir avantajdır; bunlar dostluk köprüsü haline dönüştürülebilir. Irak’taki Türk asıllı, Türk kökenli Uygur, Kırgız, Özbek, Kazak militanlar ne olacak? Bunların aileleri ne olacak? “Siz hepsini alır” diyorsunuz, “Hepsine vatandaşlık verir” diyorsunuz. “Buat Yıldır” diye bir izleyicimiz de İstanbul’dan, “Suriye’de ABD kışkırtmasıyla bulunan insanları Türkiye’ye almak doğru mudur?” diye sormuştu. Peki, nereye alacağız? Denize mi dökeceğiz? Bakın, Türkiye İdlib’de Rusya’yla bir anlaşma yaptı. Mesela Arapları almayabilirsin; bırak Suriye’ye dönsünler, onları Suriye terbiye etsin, düzeltsin, ıslah etsin. Peki, Türkiye Suriye vatandaşı olmayan, Arap da olmayan, Orta Asya’dan gelmiş bu insanlar için ne yapacak? Kendine güvenen bir hükümet; Vatan Partisi gibi bir iktidar bunları alır, Çin dostluğunu da uygular, onlara bir çıkış yolu gösterir. Ondan sonra eğitir, dönüştürür, iş sahibi yapar ve bu işi çözer.
Peki, alternatif ne? Denize mi atacaklar, kurşuna mı dizecekler? Söyleyin bakalım, ne yapacaklar oradaki Uygur, Özbek veya diğerlerine? Suriye’den 3 milyon insanı alan Türkiye, niye onları almasın? O 3 milyonun içinde terörist girmedi mi Türkiye’ye? Çok girdi. Ondan korkmayan bir Türkiye, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelen teröristlerden mi korkacak? Hem onların hepsi niye terörist olsun? Peki, PKK’lı teröristleri Türkiye ne yapacak? Onları dönüştürmeyecek mi, kazanmayacak mı, eğitmeyecek mi? FETÖ mensuplarını Türkiye eğitmeyecek mi? Sizin mantığınız burada çöküyor. Hepsine böyle bir prensip getiriyorsunuz.
Atatürk geldi, devrim yaptı. Osmanlı’dan kalan bir Türkiye vardı elinde. Ne yaptı onları? Beğenmediği insanları hapislere mi tıktı, ezdi mi, öldürdü mü? Hayır. Kendine güvenen, güçlü Atatürk devrimini savunan bir Türkiye; bütün bunları alır, iş sahibi yapar, eğitir, vatandaş yapar ve kazanır. Çin’le de bunu birlikte yapar. En sonunda Çin arzu ediyorsa, istiyorlarsa o insanlar vatanlarına da dönerler. Hatta bunlardan Çin’deki terörü önlemek için de yararlanılır. Aksi takdirde bunları Amerika’ya hediye etmiş oluruz. Amerika’nın zaten önlerine koyduğu yol belli; onları Afganistan’dan Çin’e sokup orada terör yaptırmak. Amerika’nın şu anda ihtiyaç duyduğu yer orası; terör yapabileceği başka bir alan kalmadı.
Bakın, İdlib’de birden tekrar El Nusra meydan okumaya başladı. “Cihat devam edecek” dediler. Suriye devrimi silahını bırakmayacakmış. Şimdi yine nereye döndük? Fırat’ın doğusunda; Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya arasında bir beraberlik oluşup oradaki Amerikan gücünü —askerini değil, PKK ve DEAŞ anlamında söylüyorum— temizleme ihtimali belirince, süreç hızla oraya gidiyor. Amerika da ne yapıyor? İdlib’deki güçlerini kışkırtıyor, Doğu Akdeniz’den Türkiye’yi bastırıyor.
Tekrar başa dönüyoruz: Amerika ile ilişkiler iyi olacak, musluklar açılacak, dolarlar akacak… Bunların hepsi hayal. Türkiye’nin önünde böyle bir seçenek yok, deniz bitti. Borçlanma ekonomisi, borcu borçla çevirme dönemi kapandı; çünkü borcun ödenemeyeceği bir noktaya gelindi. Ekonominin kendi kuralları var.
İlginçtir, ben bu cevabı beklemiyordum ama bugün Uygur sürgünlerinin temsilcileriyle konuştum. “Bize bir çözüm önerin, bu adamlar ne yapacağız? Bize bir çıkış yolu gösterin” dediler. Sizin çözümünüzü uygulayacağım dedim: Bir, bölücülükten ve terörden vazgeçecekler. Buradan öneriyorum; çünkü bu Türkiye’nin aleyhine. Türkiye-Çin dostluğu, önümüzdeki 30-40-50 yıl için hayati öneme sahip. Bu yüzden Çin düşmanlığından, Çin’deki terör faaliyetlerinden vazgeçecekler. Çin’in toprak bütünlüğüne saygılı olacaklar. Türkiye’de terörü kışkırtmayacaklar. Birinci nokta bu.
İkinci olarak; gelirler, biz onları eğitiriz. Türkiye’de nasıl Suriyelileri iş sahibi yapıyorsak, onları da eğitir, Cumhuriyet yurttaşı, Türk vatandaşı yaparız. Aş veririz, iş veririz, eğitim veririz. Türk toplumunda zaten çok sayıda Uygur var. Lisede çok sevdiğim bir kız arkadaşım vardı, Taliha Kiriş. 1957 yılında, Çin’den ilk gelen göçmenlerden biriydi. Sınıfın en aklı başında, en ciddi, çok kaliteli bir insanıydı. Bugün de Zeytinburnu ve diğer bölgelerde çok sayıda Uygur var ve bunların önemli bir kısmı Çin’le dost. Çin’e karşı düşmanlığın Uygurlar için doğru olmadığını, bu yolla bir şey kazanılamayacağını çok iyi bilen aklı başında insanlar var. Uygur bölgesini her ziyaretimde oradaki yöneticilerle; mesela Turfan Belediye Başkanı Adil Bey’le, Çin Komünist Partisi’nin bölge lideri Şevket Bey’le beraber kuzu çevirip yedik.
Onlarla konuştuğumuzda, yanımızda Sayın Soner Polat ve Beyazıt Karataş komutanlarımız da vardı. Şevket Bey, “Ben yeni eğitimden geldim, altı ay-bir sene sürdü” dedi. Yani partinin lideri eğitimden geliyor. Bugünkü Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de “Bilimsel sosyalizmin ruhunu, mağaralarda köylülerle birlikte çalıştığım, eğitimde geçirdiğim iki yılda anladım” diyor. Deng Şiaoping de öyle. Çin’de bizi bir domuz ahırına götürdüler, “Deng Şiaoping burada temizlik yaptı, eğitime geldi” dediler. Deng Şiaoping, Mao’dan sonraki en önemli adamdı. Şimdi “kamp” deyince konsantrasyon kampı sanıyorlar; oysa Şevket Bey’in anlattığı, insanların çiftçilerle, işçilerle yaşayıp eğitim aldığı yerler.
Bugün yazınızda ambargolarla Türkiye’nin önünde hem bir görev hem de bir fırsat açıldığını söylüyorsunuz. Evet, 4 Kasım’da Amerika’nın İran’a yeni ambargoları başlıyor. Türkiye, bu ambargoya uymayacağını açıklamalı. Durmak zorunda, çünkü bir yandan Fırat’ın doğusunda Rusya, Çin, İran ve Suriye ile beraber hareket edip, diğer yandan İran’a dirsek atamazsınız. Bu ambargolar Türkiye ekonomisinin çıkış yolu üretmesi için büyük bir fırsat. Tanımayacağız! “Komşumuzdur, dostumuzdur, enerji güvenliğimizi oradan sağlıyoruz” diyeceğiz. Ucuz mazotu, doğalgazı alıp köylüye vereceğiz, ürettireceğiz. İran 80-90 milyonluk büyük bir pazar. Aynı şekilde Rusya’ya uygulanan yaptırımlar, Amerika-Çin ticaret savaşı… Bunlar Türkiye’nin Çin ve diğer ülkelerle ticaretini geliştirmesi, ihracatını artırması için tarihi fırsatlardır.
Amerika’nın kavgalı olmadığı bir İsrail, bir Suudi Arabistan kaldı; zaten onların da çoğuyla arası bozuk. Türkiye bu ambargoları yiğitçe göğüslemeli. Amerika’ya “Sen serbest piyasa diyordun, istediğimle ticaret yaparım, karışamazsın” demeli. Bunun kaybedilecek bir yanı yok, kazanılacak çok şey var. İran medyası da “Bölgedeki birinci tehdit ayrılıkçılıktır, Amerika bunu kullanıyor” demeye başladı. Bizim İran’daki temsilcimiz Yakup Arslan’ın bilgileri de bu yönde.
Bölgede Vatan Partisi’nin eskiden beri öngördüğü siyaset hâkim hale geldi. Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Rusya bölücü teröre karşı tam bir beraberliğe girdi. Türkiye-Amerika ilişkilerinin geleceği Brunson mahkemesinde değil, Fırat’ın doğusunda ve Doğu Akdeniz’de belli olacak. Yunanistan’a da sesleniyorum: Amerika’nın aleti olmayın, bu çok pahalıya mal olur. Türkiye ile beraber Ege’nin, Doğu Akdeniz’in petrol ve doğalgazından faydalanın. Savaşarak hangi sorunu çözeceksiniz? I. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan, Türkiye karşısında yenildiği için kendi başbakanlarını, savunma bakanlarını ve generallerini yargılayıp kurşuna dizdi. Türkiye düşmanlığı yapan yöneticilerin sonu hep bu olmuştur. Tam öyle değil. Yunanistan’ı komşularıyla savaşır hale getirmek diye bir durum yok; zaten onlar, şu veya bu strateji ya da siyaset hatasından dolayı kurşuna dizilmediler. Yunanistan’ın yenilgisini açıklayan askeri bir izah da yok. Türkiye’yi işgal etmeye kalktığın zaman denize dökülürsün, bunu herkes biliyor. Peki, bugün Yunanistan’ın ta oradan gelip Amerika’ya ve İsrail’e güvenerek Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesine, kıyılarına göz dikmesi… Yunan siyasetçiler, devlet adamları bu hataya, bu yanılgıya niye bu kadar kolay ve sık düşüyorlar? “Küçük devlet, birikimi yok” diyorsunuz; çok küçük tabii.
Bakın, Yunanistan Komünist Partisi’nin Alekko diye bir politbüro üyesi vardı. Atina’da onun söylediğini hiç unutmuyorum; “Siz Yunanistan’la Türkiye’yi sakın karşılaştırmayın. Türkiye’nin büyük bir devlet geleneği, imparatorluk geleneği var” demişti. Hatta çok ilginç, bu 1990’ların başında söylenmişti. “Siz Amerika’ya kafa tutabilirsiniz, Türkiye NATO içinde nispeten bağımsızdır ama Yunanistan Amerika’nın oyuncağıdır” demişti. Türkiye’nin NATO’dan ve Amerika’dan kopmadığı koşullarda bile “Türkiye başkadır, Yunanistan’ı Türkiye gibi zannetmeyin” dedi. Yunanistan’ın Amerika’nın oyuncağı olmak dışında bir hükmü olmadığını ifade etti. Türkiye’nin belli birikimleri ve büyük devlet gelenekleri var. Bakmayın o tarihlerde “Yunan uygarlığı, medeniyeti” falan denmesine; bugünkü Yunanistan’ın onlarla da fazla bir ilgisi yok. Toprak olarak aynı toprakta olsalar da aradan geçen çok uzun bir dönem var; süreklilik yok. Bizans da Yunan meselesi değildir. Bizans’ın mirasçısı bugün Türkiye’dir; yani Bizans’tan Osmanlı’ya geçen, bu topraklardaki örgütlenme ve imparatorluk birikimini Selçuklular ve Osmanlılar tevarüs etmiştir. Ayasofya’nın kubbesi ile karşısındaki Sultanahmet’in kubbesine bakın, aynı kubbedir; Yunan’da öyle bir kubbe yok.
Fuat Köprülü, Bizans’ın Osmanlı’nın kuruluşuna etkisini birincil görmüyor ve bu doğru. Osmanlı, Bizans’ın devamı değildir ama Bizans’tan aldığı bir miras vardır. İmparatorluk, İstanbullularla yüz yüze geldikten sonra bir kimlik kazandı, Fatih Sultan Mehmet ile imparatorluk dönüşümü başladı. Selçuklu da bir imparatorluktu; Osmanlı bir nevi Selçuklu hanedanının devamıydı. Konya’daki Selçuklu hanedanının yerine Osmanlı hanedanı geçti. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Selçuklularla kan bağı yoktu ama o da bir bey, asıl sahibiydi ve daha güçlüydü. Herkes onun Anadolu’yu birleştireceğini öngörüyordu ama birleştiremezdi. Çünkü Anadolu, ortasından değil Bizans sınırından birleştirilebilirdi; gelişme şansı, yayılma ve yeni kaynakları kontrol etme imkânı oradaydı. Bizans kuvvetli olsaydı bu imkân olmazdı ama kuvvetli olmayan bir Bizans bu genişlemeyi sağladı.
Osmanlı uç beyliği; Germiyanoğullarını, Çandaroğullarını, Karamanoğullarını yendi ve Anadolu’yu birleştirdi. Orhan Gazi zamanında Süleyman Bey Trakya’ya atladığında yeni kaynaklar, vergi ve haraç toplama imkânları doğdu; Osmanlı böyle zenginleşti. Bu, iki farklı medeniyetin yarattığı bir sonuçtan ziyade, ekonomik bakımdan gelişmeye en müsait beyliğin Osmanlı olmasından kaynaklıdır. Yıldırım Beyazıt’ın projesi de buydu ancak Timur darbesiyle Anadolu’nun birleşmesi Fatih Sultan Mehmet dönemine kaldı. Yani 1402 Ankara Savaşı ile 1453 İstanbul’un fethi arasında 50 yıl gecikme yaşandı. Fatih’e “gecikmiş bir Yıldırım Beyazıt”, Yıldırım’a da “erken bir Fatih” diyebiliriz.
Tayyip Erdoğan’ı eleştirmeyince millet rahat etmiyor; etmesin, beni ilgilendirmez, ben gerçeğe bakarım. İş Bankası’ndaki Atatürk’ün vasiyeti ve hisseler konusuna gelince; hiçbir şekilde hiç kimse miras hakkına ve özel mülkiyete el koyamaz. Yasayla da olsa kamulaştırma yapılamaz çünkü bu tamamen özel hukuk alanıdır, kamu hukuku oraya müdahale edemez. Miras hukuku dokunulmazdır. Gayrimenkulün kamulaştırılmasını anlarım ama bu menkul bir kıymettir. Bu, tamamen kanunsuz bir girişim olur. 18. Ağır Ceza Dairesi Başkanı Sayın Hamdi Yaver Aktan ile de konuştum, hiçbir devlet Atatürk’ün vasiyetine dokunamaz. Atatürk’ün vasiyeti Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na bırakılmıştır; bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kararı değil, Atatürk’ün iradesidir. Eğer buna müdahale edilirse Anayasa Mahkemesi iptal eder, etmezse Türkiye’de hukuk yıkılır. Tayyip Erdoğan’ın önünde bir buçuk-iki sene var ve bu tür kararlar Türkiye’nin temellerine uymadığı için er ya da geç ters teper. Ben bunu bir takıntı ve kontrol etme arzusu olarak görüyorum; ekonomik bir çıkar sağlayacağını sanmıyorum. İş Bankası’nın hükümete veya Türkiye’ye ne zararı var? Hiçbir zararı yok. Milli bankamız olan İş Bankası’ndan şikayetçi olup, yabancı bankaların elindeki sermayeye bir şey denmemesi çok yanlış.
İdlib’deki durumla ilgili olarak, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “çekilmeler devam ediyor, taahhütlerimizin arkasındayız” açıklaması, El Nusra’ya verilmiş bir cevaptır. Rusya’nın ve Türkiye’nin silahlı gücüne karşı koyabilecek bir El Nusra yoktur; zaten Türkiye ile karşı karşıya gelmekten kaçınırlar. Türk ordusunun üzerine yürüdüğü noktada direnemezler, paramparça olurlar. Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet’in geleneklerine ve şahsiyetlerine karşı takıntı derecesindeki inatlaşmasını doğru bulmuyorum.
Emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) konusuna gelince; Türkiye çalışarak, üreterek bu krizden çıkacak. Çalışanların sırtından geçim sağlayan, genç yaşta emekli olmuş bir kitle Türkiye ekonomisi için yüktür. İnsanlar zaten erken emekli olmak istemiyor, çalışmayı tercih ediyor. 45-50 yaşında insanları emekli edip kahvede oturtmak gerçekçi bir çözüm değil, oy avcılığıdır. Türkiye çok çetin bir döneme girmiştir, yükleri paylaşarak ve üretim ekonomisine dönerek çıkacağız. Bu popülist politikalarla halkı aldatmak peşindeler. Bütçede kaynak göstermeden, sosyal güvenlik kurumlarını riske atarak seçim yatırımı yapmak Türkiye’ye vakit kaybettirir. Kaynakları emeklilere dağıtıp tüketimi körüklemek yerine, fabrika açıp dış ticaret açığını kapatmalı ve Türkiye’yi zenginleştirmeliyiz. Türkiye zenginleştikten sonra bu refah topluma yansıtılabilir. Şu an yapılması gereken, gerçekleri millete söyleyip seferberlik ruhuyla üretime odaklanmaktır. Seçime 5,5 ay kaldı, hızlı geçecek ama Türkiye’nin en kritik dönemi budur. Cumhuriyet, yani İstiklal Savaşı’ndan sonraki seçim dolayısıyla söylemiyorum; ekonomi ve güvenlikte karşılaştığımız dağ gibi sorunlar nedeniyle bu beş ay, Türkiye’nin geleceği açısından çok kritik aylar. Bir seçim var; dönemin kritikliğinin yanı sıra bir de seçim süreci işliyor. AKP açısından da hayati bir seçim bu. Belli ki burada AKP ile MHP seçim ittifakı yapacaklar, şu anki manzara bu. Öbür tarafta ise CHP etrafında İYİ Parti ve HDP arasında örtülü veya açık ittifaklar konuşuluyor. “Siz neredesiniz?” diye sorarsanız; biz Türkiye’nin, üretimin ve vatanın yanındayız. Şunu söyleyeyim: Bir kere HDP ile ittifak eden batar. Bunu siz fark ediyorsunuz, ancak yapacak olanlar fark etmiyor.
Bakın, bende bazı umutlar belirmeye başladı. Geçen gün Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, “Biz öyle şununla bununla ittifak yapmayacağız, biz AKP tabanıyla ittifak yapacağız” dedi. Bunu çok önemsiyorum. Daha önce böyle bir laf etmedi; ben duymadım ama şu gün bu sözü önemsiyorum. HDP ile ittifaka yönelmekten ziyade, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sağlıklı olan bir yöne çevrilmesi anlamına gelir bu. Yani “AKP tabanıyla ittifak yapacağız” demek, sağlıklı bir yöneliştir. Bunun politik olarak bir anlamı yok diyenler var ama var. Ben bütün partilerin tabanından oy bekliyorum demekle iş bitmiyor; ben iyimser yorum yapayım, bu aynı zamanda siyasi sonuçları olan bir yöneliş. Yani “AKP tabanının hoşuna gidecek siyasetler üreteceğim” diyor. Nedir o siyasetler? Vatan bütünlüğüdür, üretim ekonomisidir.
AKP tabanı da bütün Türk milleti de şu anda neyi görüyor? Türkiye’de bunu görmeyen yok. Güvenliği ve vatanın bütünlüğünü sağlayacak bir kararlı duruş bekliyorlar. CHP, HDP yerine orayı tercih ettiğine göre, “PKK ve HDP ile iş birliği yapmaktan vazgeçiyorum” işareti veriyor. Belki de öyle olmasını arzu ettiğim için böyle yorumluyorum ama bu fırsatı ve çözümü Cumhuriyet Halk Partisi’nin önünde görmemiz ve koymamız lazım. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi; yerel yönetimlerde, Güneydoğu’da, İstanbul’da falan her yerde HDP ile ittifak yaparsa bu, CHP’nin intiharı olur. Örtülü olursa da intihar olur. Çünkü halk aptal mı? Halk, ağırtının altındaki musibeti görmeyecek mi? Bu Türk milleti, bazılarının söylediği gibi aptal mı? Çok akıllı ve zeki bir millet. Örtülüyü yutar mı? Herkesin gözü önünde olan bir terör örgütüyle ittifak yaparsanız Türk milleti bunu görmez mi? Bunu görmedikleri için zaten Cumhuriyet Halk Partisi oylarını çoğaltamıyor ve bir çıkmaza girdi. Vatan Partisi’nin durduğu yer, iktidara geleceğimiz yerdir.
Tayyip Erdoğan yönetimi gidiyor. Ben bunu daha önce de söyledim; 2019’da seçim takvimi varken de seçimin erken alınacağını hep söylüyordum. Benim 2012’de Silivri’de yazdığım notlarda olduğu gibi, Türkiye 2019-2020 yıllarında çok büyük bir karara gidiyor. Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi artık tek başına yönetemeyecek, göreceğiz. Temenni gibi geliyor ama değil; ekonomiye bakarak söylüyorum. Ekonomi öyle bir noktaya gidiyor ki, Tayyip Erdoğan iktidarda kalamaz. Bu, önümüzdeki aylarda çok açık bir şekilde görülecek.
Bizim bir hükümet seçeneği yaratmamız lazım: Milli hükümet seçeneği. O seçenek kesinlikle HDP’nin ve FETÖ’nün içinde olduğu bir hükümet değildir; o Amerika’nın projesidir. Biz bunun dışında; Tayyip Erdoğan’ın tek başına yönetmediği, Türkiye’nin büyük güçlerini üretim ekonomisi hedefiyle birleştiren, zorlukları paylaştıran, aynı zamanda güvenlikte dış tehditlere karşı milletçe duracağımız bir hükümet istiyoruz. Orada Tayyip Erdoğan mutlaka bulunmalıdır ama tek başına onun yönetimi değil; CHP’siyle, MHP’siyle, Vatan Partisi’yle ve AKP’siyle bir milli hükümet olmalıdır. Diyelim ki CHP, HDP ile ittifak yapmadı; gerçekten samimi olarak koptu. Çok iyi olur.
Şunu söyleyeyim: Vatan Partisi, hiçbir zaman Amerika ile birlikte Tayyip Erdoğan’ı yıkmaya yönelik projelerin içinde olmayacaktır; o bir vatana ihanettir. Ama Amerika’nın emperyalizmine karşı Tayyip Erdoğan ve AKP dahil bütün milli partilerle beraber olacaktır.
Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bölgedeki bu yangına karşı, Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetir. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız; söz veriyoruz.

