Değerli basın emekçilerimiz, değerli vatandaşlarım; sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz.
31 Mart’ta yaptığımız yerel seçimlerin en önemli sonucu; PKK’nın hendeklerden çıkartılmış olmasıdır. Güneydoğu bölgemizde, yerel iktidar makamlarını ele geçirmiştir. Tekrar ediyorum; en önemli sonuç, PKK terör örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onu gömdüğü hendeklerden çıkartılıp Güneydoğu bölgemizdeki yerel yönetim makamlarına oturtulmasıdır.
Seçim akşamı televizyonlarda yayınlanan renkli haritalara baktığımız zaman Türkiye’nin bugünkü manzarasını görebiliriz. O renkli haritalar partileri birbirinden ayırabilir, partilerin ayrı renklerle görünmesi normaldir. Ancak bir başka harita daha var; o haritada PKK ve FETÖ terör örgütleriyle Türkiye’nin vatanını ve milli devletini bölen, Amerika ve İsrail ile Türk vatanı arasındaki sınırları çizen bir gerçeklik söz konusudur. Bu seçimlerde, Türkiye’nin sınırlarını değiştirmeye yönelik bir girişim görüyoruz. Vatanımızın bir parçası olan ve Türkiye’den ayrılması asla mümkün olmayan bir bölgenin yerel yönetimlerinin, Amerika ve İsrail güdümlü PKK tarafından işgal edilmesi, Türkiye’mizin yarınını tehdit eden ciddi bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.
Seçimden sonraki atmosfere baktığımızda; Güneydoğu illerimizde Kalaşnikoflarla yapılan gösteriler, havaya ateş açmalar ve Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına karşı teröristlerin sergilediği küstah ve şımarık hareketler, içine girdiğimiz süreci yeterince anlatmaktadır. Türkiye, birinci olarak Amerika ve İsrail merkezli bölünme dayatmasıyla karşı karşıyadır. İkinci olarak; Cumhuriyetimizin yarattığı topluma karşı orta çağ kuvvetleri hortlatılmaktadır. Yeniden Refah Partisi gibi tamamen Cumhuriyet’in tasfiye ettiği tarikat ve cemaatlere dayanan bir partinin üçüncü parti haline gelmesi, Türkiye’nin önündeki ikinci büyük tehdidi ifade etmektedir. Hem CHP hem de AK Parti, bu orta çağ güçlerini koruyarak ve büyüterek Türkiye’nin önündeki tehdidi ağırlaştırmışlardır. Cumhuriyet Halk Partisi, FETÖ ile ittifak halindedir; Süleymancılar da seçimde Cumhuriyet Halk Partisi’ni desteklemiştir. Öte yandan AK Parti de gerek Yeniden Refah Partisi ile gerekse Hüdapar ile yaptığı ittifaklar sonucunda, cemaat ve tarikat yapılarını himaye eden konumdadır.
İstiklal Savaşı günlerine benzeyen bir manzarayla karşı karşıyayız. O dönemde de İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin kışkırttığı bölücü hareketler ile tarikat ve cemaatler, düşman mevzilerinde yer alıyorlardı. Bugün de Güneydoğu’da yerel yönetimlerin PKK tarafından ele geçirilmesi ve çeşitli cemaat-tarikat örgütlerinin hortlaması, Türkiye önündeki bu iki büyük tehdidin yükseldiğini göstermektedir. En önemlisi; Türkiye’nin milli devleti, bu yükselen tehlikeler karşısında zaaf halindedir. PKK’ya o makamlar ikram edilmiştir; ikram eden ise maalesef zaaf içindeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Bölücü terör örgütünün yasal kisveler altında örgütlenmesine izin verilmesi, belediye imkanlarının terör örgütüne sunulması bölünmeye izin vermektir. Anayasa Mahkemesi’nin blokajı kaldırmasıyla, devletin bütçesinden 1 milyar 100 milyon liradan fazla bir kaynak PKK’ya sunulmuştur. Devlet, bizim vergilerimizle Mehmetçiğe kurşun sıkan örgütü beslemektedir.
Seçimde Cumhuriyet Halk Partisi’nin aldığı oylar; kendi oyları değil, CHP artı PKK artı FETÖ oylarıdır. Amerika ve İsrail, CHP’nin sözde zaferini kutlamaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi yıkıcılığın merkezi haline gelmiştir. AK Parti ise 2023 seçimleri öncesinde bir eliyle Yeniden Refah Partisi’ni, öbür eliyle de Hüdapar’ı yanına alarak bu orta çağ kuvvetlerine alan açmıştır. Bugün Türkiye’nin en temel meselesi, Türk devletini güçlendirmek ve milli devletimizi yeniden inşa etmektir. Zayıf bir hükümet ve yıkıcı bir muhalefet ile Türkiye yoluna devam edemez.
Ekonomik bunalıma bir de hükümet bunalımı eklenmiştir. Türkiye, bu zayıf hükümet ve bu zaaf halindeki devlet yapısıyla uzun süre gidemez. Vatan Partisi, süreci doğru okuyan programı, 7 ateşten geçmiş tecrübeli kadroları ve Amerikan emperyalizmine karşı birleştiren stratejisiyle bu sorunları çözmeye hazırdır. Türkiye’yi yabancı bankalardan kredi dilenmeye mahkûm eden bu sistem partileri, yaşadıkları iç kavgalarla da iflaslarını ilan etmişlerdir. Türkiye’nin ihtiyacı, bir üretim devrimiyle milli hükümeti kurmaktır. Türk milleti üretebilir, ancak üretilen değerlere el koyan bir azınlık vardır. Türkiye’nin bu birikimi, devletin müdahalesiyle yatırıma yönlendirilmeli ve bu ekonomik, siyasi krizden devrimci bir çözümle çıkılmalıdır. Bu derinleşen bunalımdan Türkiye üretim devrimiyle çıkacaktır ve Vatan Partisi de o üretim devriminin başında olacaktır. Katılımınız için çok teşekkür ederim sayın basın mensupları. Sorularınız varsa buyurunuz, cevaplandıralım.
**Bir gazeteci:** Bir hükümet sorunu var dediniz. Mevcut iktidarın geçmişe kıyasla bugün Türkiye’yi yönetme zaafı içerisinde olduğunu ve böyle bir tablonun ortaya çıktığını söylediniz. Bir yandan da üreticilerin milli hükümetinin kurulması lazım diyorsunuz. Peki bu nasıl olacak? Binler Refah Partisi bir erken seçim talebinde bulundu. Bu bir erken seçimle mi olacak?
**Doğu Perinçek:** Evet, güzel bir soru. Çok teşekkür ediyorum. Türkiye’de bir hükümet sorunu olduğu açık. Hükümet acz içindedir ve zayıflamıştır; devletin imkânlarını ve araçlarını teröre karşı kullanmada sıkıntılı bir duruma düşmüştür. Aynı zamanda ekonomik sorunları Türkiye’nin kendi tasarruflarıyla yatırıma yönlendirerek çözme iradesinden de yoksundur. Türkiye ekonomisinin iplerini, ne yazık ki son bir yıl içinde ABD’nin büyük finans kuruluşlarına teslim etme eğilimi içine girmiştir. Teslim etmiştir demiyorum ama girmiştir. Bu hükümet Türkiye’nin sorunlarını çözemez; oyları düşmüştür ve itibarını kaybetmiştir. Hem teröre karşı mücadelede hem de ekonomik zorlukların üzerine yürümede, hükümetin toplumu arkasına alıp zorlukların üstesinden gelebileceğine dair ümit kırılmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin önünde bir hükümet sorunu var.
Bu nasıl olacak? Türkiye’nin önündeki hükümetin tarifi tarihsel olarak ortaya çıkmıştır. Üretimi baltalayan, teröre karşı mücadelede zaaf içinde olan ve iradesini kaybeden mevcut yönetimin yerine, milli devlet kendisini inşa edecek ve “Üreticilerin Milli Hükümeti” kaçınılmaz olarak gelecektir. Bugün iflas etmiş olan hükümetin tek bir cevabı vardır, o da üreticilerin milli hükümetidir. Bunun alternatifi yoktur.
O üreticilerin milli hükümetinin hangi güce dayanacağı zaten tanımında vardır: Üreticilere dayanacaktır. Yani işçiye, çiftçiye, zanaatkâra, esnafa, milli sanayiciye ve milli tüccara… Türkiye’de üreten muazzam bir güç var. İkincisi, bu hükümet milli sınıflara dayanacaktır. Türk vatanının bütünlüğünden, devletin tekliğinden yana olan; Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in planlarına göğüs geren milli sınıflar vardır. O milli sınıfların devletinin bir ordusu; Türk Silahlı Kuvvetleri ve bir emniyet gücü; Türk polisi vardır. Bütün bunlar, önümüzdeki dönem kurulacak olan iktidarın güçlerini oluşturmaktadır.
Vatan Partisi bu güçleri örgütleyerek, birleştirerek ve diğer partilerden bu program etrafında birleşecek kuvvetleri kucaklayarak o hükümeti kuracaktır. O kuvvet yaratıldığı zaman, su akacağı yolu bulur ve hükümeti kurma yolları açılır. Ben bunun 3-4 yıldan fazla süreceğini sanmıyorum. Türkiye’de hükümetler seçimle belirlenir; 1876 Birinci Meşrutiyet’ten bu yana bu kurumlaşmıştır. Türkiye, dünyada hükümetlerini seçimle belirleyen az sayıda ülkeden biridir; bu bir anayasa geleneği haline gelmiştir. Türkiye’de darbeler olsa bile bu darbeler dayanıklı olmuyor. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de bunu yaşadık. Türkiye’de oturmuş bir seçim ve parlamento sistemi var. O sistem, en sonunda darbecilere kendisini dayatıyor ve Türkiye yoluna devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye, önümüzdeki dönem Amerika veya İsrail kaynaklı müdahaleleri bertaraf edecek güce sahiptir. Halkın iradesi kendi yolunu açar; ancak bu tarihsel süreç tarafından belirlenecektir.
**Bir gazeteci:** Siz de seçime girdiniz Vatan Partisi olarak. Seçim sonuçlarından ne bekliyordunuz? Başarı kıstasınız neydi? Ortaya çıkan tablodan memnun musunuz?
**Doğu Perinçek:** Biz seçime girerken amacımızı belirledik; “Kuvvet toplayacağız, öncülere sesleneceğiz ve öncü oyları kazanacağız” dedik. Bu seçimde kitlesel büyük oylar kazanmayacağımızı biliyorduk. Ancak aldığımız oyları, Türkiye’nin içine girdiği süreçle orantılı görmüyoruz. Vatan Partisi’nin dünyada oynadığı rolle aldığı oylar arasında çok büyük bir uçurum var. Vatan Partisi, emperyalizmin Türkiye’ye dayattığı Ermeni soykırımı yalanını çözüyor; Silivri duvarını yüz binleri harekete geçirerek yıkıyor. 15-16 Temmuz gecesi kararlı bir şekilde o Amerikancı FETÖ darbesinin önüne çıkıyor. Bütün bu başarılar ile dünyada yükselen Asya uygarlığı (Çin, Rusya, İran, Türk devletleri) nezdinde yarattığımız beklentiler arasında büyük bir mesafe var. Vatan Partisi olarak bu mesafeyi sorguluyoruz.
Evet, halkta bu sisteme karşı bir infial başlamıştır. Katılım oranının düşmesi ve katılanların bir kısmının mevcut partilere oy vermemesi, sisteme karşı eğilimin büyüdüğünü göstermektedir. Fakat toplum henüz sistemin dışındaki üretim devrimi seçeneğinin önderi olan Vatan Partisi’ne yönelemiyor. Toplumumuz sistemden şikâyetçi olmakla beraber henüz isyan etmeye hazır değil. Vatan Partisi olarak şimdi önümüzdeki sürece hazırlanıyoruz; doğru yerde, yani üretim cephesinde, milli devlet cephesinde safımızı belirledik. Tarihteki büyük devrimci partiler gibi, derinleşen kriz dönemlerinde büyüme örneklerini biz de yaşayacağız.
**Bir gazeteci:** PKK’nın hendeklerden çıkarıldığını söylediniz ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konuda zaaf içerisinde olduğunu tespit ettiniz. Önümüzdeki süreçte böyle bir tehlike görüyor musunuz?
**Doğu Perinçek:** Hendeklerden PKK’yı çıkarma konusunda Amerika ve İsrail’in tabii çok belirleyici bir rolü var. Ancak onlar bizzat gelip hendeklerden çıkartmadı; Türk Devleti üzerindeki etkileriyle bunu yaptılar. Çok açık söyleyeyim: PKK’yı hendeklerden Türk Devleti’ndeki zaaf çıkarttı. Hangi zaaf? DEM Partisi’ni kapatmayan zaaf. Devlet, kendisine silah çeken güce karşı Atatürk’ün yaptığı gibi kararlılık gösteremedi. PKK, Amerika’nın nüfuzu altında olsa da, onu oradan çıkarttıran Türk Devleti’nin zaafıdır. Çarpıcı kanıtı, Türk Devleti’nin son iki yıl içinde PKK’ya 1 milyar 100 milyon liradan fazla finansman sağlamasıdır. Bunu Anayasa Mahkemesi ve AK Parti hükümeti yapıyor; destekçisi de CHP’nin önderlik ettiği yıkıcı muhalefettir.
Yeni tehlikeler önümüzde gözüküyor. Devlet bu zaafı yenmezse –ki yenmediği yönünde açık belirtiler var– çok daha derin sorunlar yaşayacağız. Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un “yeni anayasa” için geçmişte mutabakata varılan 64 maddeyi gündeme getirmesi, Türk vatandaşlığını tanımlamaktan vazgeçilmesi, etnik kimliklerin önünün açılması gibi hususlar çok tehlikelidir. Devletin bu zaafı aşmaması durumunda ciddi durumlarla karşılaşacağız. Sandık başlarında Mehmetçiğimize karşı gösterilen şirretçe davranışları koruyamayan bir devlet yönetimi var. Ancak bu işaretler, Türkiye’de bir uyanışı da mutlaka ateşleyecektir.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, her hafta olduğu gibi “Çıkış Yolu”nda haftanın kitabını ve müziğini öneriyoruz. Haftanın kitabı, şair Hüseyin Haydar’ın *Zor Günlerin Şiirleri* adlı eseridir. Hüseyin Haydar, yaşayan Türk şairlerinin doruğundadır; emekçilerin ve milletin şairidir. Zor yıllara girerken bize ışık tutacak bu eseri mutlaka okumalısınız. Haftanın müziği ise Barış Manço’nun “Bana Yolumu Seç Diyorlar” adlı parçasıdır. Türk halk müziğinin motiflerini taşıyan bu eser, vefalı olmanın önemini anlatır.
Sivas’taki macera, Sivas Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın bir gazete istemesiyle başladı; böylece *İrade-i Milliye* çıktı. Ankara’ya geçildikten sonra *Hâkimiyet-i Milliye* oldu. O günün şartlarında büyük zorluklarla çıkarılan bu gazeteler, milli mücadelenin sesiydi. Başyazılarını Yunus Nadi ve Hakkı Behiç yazardı, ancak Mustafa Kemal Paşa da bazı yazılarını dikte ettirirdi. Bunlar imzasız yayınlanırdı. Tarihimizin bu şanlı sayfalarını unutmamalıyız. Fakat bütünüyle ele aldığımız zaman *Hakimiyet-i Milliye*’nin o günün şartları içerisinde gerçekleştirdiği fikir platformu son derece gerçekçi ve ilerici bir platformdur. Hem Türkiye hem de dünya açısından bu böyledir. Bu bakımdan *Hakimiyet-i Milliye* gazetesi, o dönemde çıkmış en etkili gazetelerden bir tanesidir. Tabii bir de Eskişehir’de çıkan *Yeni Dünya* gazetesi vardı; o, aslında Mustafa Suphi Bey’in çıkardığı *Yeni Dünya*’nın aşağı yukarı bir benzeri olmaya çalışıyordu. Orada Arif Oruç Bey ve —o zamanlar genç olan— Nizamettin Nazif vardı sanıyorum. Fakat bunlar sonradan meşhur bir ihtilaf yaşayarak yollarını ayırdılar. *Hakimiyet-i Milliye*, bu bakımdan Anadolu ihtilalinin sınırlarını çok iyi çizmiş, tam bir nirengi noktası olarak görünür.
Bu, üzerine durulması gereken enteresan bir konuydu. “Niye bu kadar gecikilmiştir?” asıl sorulacak soru budur. Mustafa Kemal Paşa ulusal demokratik bir devrim gerçekleştiriyor; fakat bizim ulusal demokratik devrimimizin diğerlerinden farklı bir hususiyeti var. Fransız İhtilali’ni örnek alıyor ama Fransız İhtilali’nin şartlarında değil. İhtilalin başında, emperyalizm tarafından tehdit edilmek gibi bir durum yok, bu tehdit sonradan ortaya çıkıyor. Halbuki bizimki, emperyalizm tarafından boğulmakta ve parçalanmakta olan bir ülkede kopan bir ihtilal; yani aynı zamanda anti-emperyalist bir hareket içindeyiz. Anti-emperyalist bir eksende olduğumuz için Sovyet İhtilali ile paralel kalabildik, çünkü onlar da anti-emperyalistti.
Buradan hareket edince ufuk çok genişliyor. Tarih kitaplarımızda neden yer almadığını yıllardır kendime sorduğum bir konu var: Dünyada beyaz, Hristiyan ve Batılı emperyalizme karşı ilk isyan hareketleri Avrasya’dan geliyor; biri Rusya’dan, biri Türkiye’den, biri Çin’den. Bu, tarihte bir ilktir. Bundan önce emperyalizme karşı böyle örgütlü bir isyan, savaş ve zafer yok. Çin’de Kuomintang, Rusya’da Bolşevikler, Türkiye’de ise Kemalistler bu işi başarıyorlar. Sadece bu kadarı bile tarihin şeref kürsüsünde yer almak için yeterli. Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde Türkiye, bu işi tam bağımsız olarak gerçekleştiriyor. Sovyetler Birliği bizi destekliyor, biz de onlara destek veriyoruz. Eğer biz olmasak Kafkasya halledilemezdi; Azerbaycan büyük bir sorun olabilirdi.
Sovyetler Birliği de Ermeniler meselesinde bize anlayış gösteriyor ve Kafkasya’daki o emperyalist seddin yıkılmasını sağlıyor. Şimdi aynı seddi Amerikalılar orada kurmaya çalışıyorlar; en son Gürcülerle tekrar harekete geçtiler. Mustafa Kemal Paşa, 1920’nin başında yaptığı durum değerlendirmesiyle bu seddin dağıtılması gerektiğini tüm kumandanlara yazmıştı. Yunan ordularının yenilmesi de emperyalizmin kendi hesaplarına gelen bir olay olduğu için biraz da böyle oldu. Yunanlıları kaderlerine terk ettiler, takviye etmediler. Çünkü beyaz orduların Bolşevizm’i, Yunanlıların da Anadolu ihtilalini tasfiye edeceğini, ardından Sevr’i uygulayıp Rusya’yı parçalayacaklarını hesaplamışlardı. Tersi oldu; Bolşevikler beyaz orduları, Türkler de Yunanlıları yendi. 1920 Denikin mağlubiyetiyle bu iş bitince, Bolşeviklere karşı bir set oluşturmak amacıyla Türkiye’nin ayakta kalması gerektiği hissine kapıldılar.
*Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi* kitabının önsözünde ve o dönem İngilizlerin düştüğü telaşı gösteren alıntılarda bu husus çok güzel izah edilmiştir. “Türkleri mi destekleyelim, Rusları mı? Aralarına mutlaka bir fitne girmeli.” diyorlar. Alevilerle Sünnilerin arasını nasıl açabiliriz gibi bütün bu yazışmalar ortadadır. O sırada Hindistan da karıştığı için emperyalizm müthiş bir telaşa düşmüştür. Hatta Ankara’ya Mustafa Sagir diye bir casus göndermişlerdir. Mustafa Kemal Paşa onu çok kısa sürede deşifre eder ve casus olduğu anlaşılınca idam edilir.
Böyle bir ortamda Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirdik ancak bu süreç üzerindeki çalışmalar ne yazık ki yok edildi. Bu büyük bir kusurdur ve hâlâ bunu açıkça dile getiren çok az insan var. Ben ısrarla bu tarafının üzerinde duruyorum çünkü Mustafa Kemal Paşa’nın başlangıçtaki silah arkadaşlarının bir kısmı bile bu fikirde değildi.
Başlangıçta iki ekip vardı. Bir tarafta Karabekir Kazım Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Bey ve Fevzi Çakmak gibi isimler vardı; diğer tarafta ise Hüseyin Rauf Bey. Hüseyin Rauf Bey’in görevi garip bir görevdi; başlangıçta hareketi Mustafa Kemal Paşa ile örgütleyen odur, fakat Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasına temayül ediyor gibi görünür. Cumhuriyet meselesi ve hanedan tartışmaları başladığı andan itibaren de açıkça muhalefete geçiyor. İngilizlerin Bolşevikler vaziyete hakim olduktan sonraki planı, Osmanlı’yı muhafaza etmek, padişahı değiştirip yerine birini koymak, Mustafa Kemal Paşa’yı sadrazam, Rauf Bey’i ise hariciye nazırı yapmaktı. Mustafa Kemal Paşa bu düşüncede olmadığı için ipler koptu.
Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti ilan edeceği Amasya Tamimi’nden itibaren hissediliyordu. Mazhar Müfit Bey’in hatıralarında, Erzurum Kongresi sırasında not ettiği; “Cumhuriyet ilan edilecek, Latin harfleri gelecek, kadınlar serbest olacak” gibi hedeflerin hepsi yazılıdır. Mustafa Kemal Paşa, formasyonu itibarıyla tam bir Fransız devrimcisiydi; Rus devrimcisi demek mümkün değil. Rusların düşüncelerini tartıştıktan sonra Türkiye’de uygulanamaz buluyordu. Halk Fırkası’nı kurarken, “Türkiye’de Bolşeviklik olmaz çünkü işçi yok, sanayi yok; hepimiz fakiriz, hepimiz mazlumuz” diyordu. Bizim asıl düşmanımız Batı emperyalizmidir, ona karşı savaşmalıyız diyordu. Onda makro-diyalektik hakimdir; Türkiye içindeki burjuvaziye karşı işçi sınıfı mücadelesini gerçekçi bulmuyordu.
Rusya’nın uydusu olmayı da istemiyordu; İngiltere’den kurtulup bir başka devletin uydusu olmaya niyetli değildi. Azerbaycan’ın başına gelenler, yani Nerimanov’un bağımsızlık lafı eder etmez tasfiye edilmesi, Gazi’nin de kabul etseydi yaşayacağı tehlikeyi çok net gösteriyordu. Mustafa Kemal Paşa, batıyla hiçbir zaman tam bir ittifak kurmamış, aksine Musul, Dersim, Hatay ve 12 Adalar gibi konularda onları birbirine karşı çok iyi kullanmıştır. Büyük Millet Meclisi’ndeki kapalı oturum tutanaklarında görüldüğü üzere, Suriye ve Irak meselelerinde de çok geniş bir bakış açısına sahipti.
Halide Edib Hanım’dan okuduğum kadarıyla, bir ara Mustafa Kemal Paşa ortalıkta görünmediğinde “Bolşevizmi mütalaa ediyor” deniyordu. Sonra ortaya çıktığında “Bizde kabili tatbik göremiyorum çünkü amele sınıfımız yok” demişti. Sovyetler Birliği’ndeki Marksist uygulamanın tam sonuç vermemesinin sebebi de buydu; onlar da sanayileşmemişlerdi. İlk seçimleri kaybetmişlerdi ve köylü nüfus ağır basıyordu. Proletarya diktatörlüğü kavramını da teorik olarak değil, Merkez Komitesi’nin diktası şeklinde özel bir biçimde uyguladılar.

