Çıkış Yolu • 13.04.2024

Çıkış Yolu • 13.04.2024

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, Çıkış Yolu’na hepiniz hoş geldiniz. Bu hafta da Sayın Perinçek ile birlikteyiz. Gündemi değerlendireceğiz. Bayram vesilesiyle evlerinize konuk olduk. Sayın Perinçek, öncelikle iyi bayramlar dileriz.

Sağ olun. Biz de sizlere, hepimize, Ulusal Kanal yöneticilerine, emekçilerine güzel bayramlar ve verimli çalışmalar diliyoruz. Bütün milletimizin, bütün İslam âleminin Ramazan Bayramı’nı kutluyoruz. Aynı zamanda bütün insanlığa sevgilerimizi, selamlarımızı ve saygılarımızı gönderiyoruz.

Bayramlar nasıl geçiyor? Dün hemşehrilerimle beraberdim. Eğinliler, Kemaliyeliler; Yukarı Fırat Havzası… Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin çok köklü bir tarihi vardır biliyorsunuz. 200’ün üzerinde hemşehrimizle Cemile Sultan Korusu’nda buluştuk. Bizleri bir araya getirmeye vesile olan Nafiz Güngör kardeşimize çok teşekkür ediyoruz. Çok mutlu oldum. Köylülerimizle, komşularımızla, memleketlilerimizle bir aradaydık. İnsan, vatana belli bir toprak parçası üzerinden ayak basar. Bu çok önemlidir. Bazıları bu “memleketçilik” duygusunu feodal bir durum gibi nitelendiriyor ama bu doğru değil. Vatan, millet, insanlık ve yeryüzü kavramları çok değerlidir. Hepimiz yeryüzü vatandaşıyız ama yeryüzüne belli bir yerden ayak basıyoruz.

Ben aslında bir yargı çocuğuyum. Kemalye’ye zaman zaman gitmişliğim vardır ama hiçbir zaman bir buçuk aydan fazla kalmadım. Ancak baba memleketimdir. Annemin memleketi ise Malatya, Darende, Balaban, Gerimteri köyüdür. Annemin babası İbrahim Olcay; başöğretmen, eğitim müfettişiydi. Babam Sadık Perinçek ise Kemaliye, Apçağa köyündendir. Bizler oralarda çok zaman geçirmesek de ailemizden dinlediklerimizle Kemaliyeli olduk; çocuklarımız ve Şule de öyle. Bu memleket toplantılarında şunu görüyorum: İnsanlar köklerini doğdukları topraklarda buluyor ve oradan vatana bağlanıyorlar. Vatan, kendi memleketlerimizin dışında bir olay değildir. Muğla’dan, Edirne’den, Van’dan, Hakkâri’den, Kemaliye’den, Trabzon’dan, Mersin’den, Adana’dan… Hepimiz bu toprağın parçasıyız. Bu memleket sevdası; müziğiyle, şiiriyle, türküsüyle, manisiyle insanı köklerine bağlıyor. Dün bir arada olmaktan çok mutlu oldum.

“Nerede o eski bayramlar?” lafını hiç sevmem. Bu söylemde hem geleceğe dair bir umutsuzluk hem de bugünü beğenmeme durumu var. Geçmişteki hatıralar, kökler ve manevi kültürel miraslar çok değerlidir. Türk milletinin tarihten bize miras kalan büyük erdemleri ve gelenekleri vardır. Tarih merakım olduğu için bunlara çok duyarlıyım ama gözlerim hep gelecektedir.

Çocukluğumdan unutamadığım bir anım var: Bir Kurban Bayramı’nda babam bir koyun almıştı. Fakat koyun beni çok sevdi; ipini çözsem bile peşimden geliyordu. 4-5 gün ona baktım. Hiç kimsenin peşinden gitmeyen o koyun, ben nereye gitsem beni izliyordu. Onu kurban etmek bana çok dokunmuştu. Bir de annemin ailesinden öğrendiğimiz disiplinli bir bayram kutlama merasimi vardı. En başta büyükler geçer, çocuklar kuyruktan başlayarak herkesin elini öperdi. Kendi ailemizde de bu töreni uygulardık. Annem Şükran Hanım’ın rahmetli annesine giderdik; o çok anaç, verici bir kadındı. Bayramların bu paylaşma, yardımlaşma ve kucaklaşma hasletleri insanı bencillikten uzaklaştırıyor. Ancak bu bayramın Türkiye için farklı bir anlamı var; milli devletimize, vatan toprağımıza sarılmak ve geleceğe dair kaygılarımızla ümitlerimizi birleştirmek… Kaygılı bir Türkiye’ye giriyoruz ama bu zorluklardan disiplinle, birbirimize sarılarak çıkacağız.

Partiler arası görüşmelere gelince; Vatan Partisi olarak bütün partilerle bayramlaştık. Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı, Genel Başkan Yardımcımız Utku Reyhan ve Mustafa Berke Berkil önderliğindeki heyetlerimiz Ankara’da temaslarda bulundu. Önümüzdeki dönem Türkiye’nin büyük zorluklarla karşılaşacağı bir dönem. Partiler arası tartışmaları, kavgayı değil; Türkiye’nin sorumluluklarını, beraberliği ve dayanışmayı öne çıkaran ilişkiler geliştirmeliyiz. Bayram, bunun için bir başlangıç olsun.

Şimdi seçim geçti, üzerinden 10 gün kadar bir süre geldi. Vatan Partisi olarak bir “Milli Devlet Bildirgesi” hazırlıyoruz. Seçim sonrası manzaraya baktığımızda ise çok çetin bir dönemle karşı karşıyayız. PKK, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi tarafından hendeklere gömülmüştü; ancak bu seçim sonuçları, PKK’yı o hendeklerden çıkartıp Güneydoğu’daki yerel iktidar koltuklarına oturttu. Bu, devletin zaafı ve başta Anayasa Mahkemesi ile Yüksek Seçim Kurulu’nun vahim yanlışlarının bir sonucudur. PKK’nın partisi kapatılmadığı için seçmen nezdinde de bir kararsızlık oluştu.

Güneyimizde, Irak ve Suriye sınırının ötesinde Amerika’nın üsleri ve terör örgütleri var. Batımızda, Yunanistan kıyılarında Dedeağaç’tan Girit’e kadar Amerikan üsleri namlularını Türkiye’ye çevirmiş durumda. Doğu Akdeniz’de Yunanistan, İsrail ve Amerika’nın Türkiye karşıtı tatbikatları artık alenileşti. Türkiye’nin bu tablonun üstesinden gelecek gücü var ama o gücü seferber edecek devlet iradesi zaaf içinde. Anayasa Mahkemesi çoğunluğu maalesef Amerika’nın kontrolündedir. PKK’ya alan açan, ona devlet bütçesinden milyarlarca lira aktarılmasına göz yuman bir yargı düzeniyle karşı karşıyayız. Buna ek olarak, muhalefetin büyük bir kısmının PKK ve FETÖ ile kurduğu ilişki, Türkiye’nin en önemli problemlerinden biridir.

AK Parti hükümeti de otorite kaybına uğradı. Van, Hakkâri ve Diyarbakır’daki son yakıp yıkma eylemleri karşısında verilen tepkiler, devletin otoritesini zaafa uğratmıştır. Yerel yönetimler, PKK’nın hendek kazma veya propaganda faaliyetleri için bir araç haline dönüştürülmemelidir. Hukuk, vatanın bütünlüğünü korumak için vardır; bu hükümler uygulanmadığında devletin egemenliği ve geleceği büyük tehdit altına girer. Demiyorum yani, öyle yapacaklarını bilmeyen var mı? Bu sefer daha feci yapacaklar. Bir cüret kazanma ve bir şımarıklık var. Çok açık. Van’daki mazbata olayında ve o yakıp yıkma eylemlerinde bu şımarıklığı gördük. Aynı zamanda seçim sandığında görevli askerlerimize, polisimize karşı PKK’lıların ve DEM Partililerin gösterdiği şımarıklıkları da izledik. Türk Devleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri burada çok zarif, ince davranıyor. İnsanları, özelde de Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımızı incitmemeye çalışıyor. Herkesin bu zarafeti iyi anlaması lazım.

Ancak burada bir manzara da ortaya çıkıyor. Hunlardan, hatta İskitlerden bu yana büyük bir kökü olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin otoritesini hiçe sayan, onun otoritesine karşı kendini bilmez davranışlar sergileniyor. Bunlar tabii gelecekle ilgili büyük kaygılar yaratıyor. Sonuç itibarıyla Türkiye, teröre ve silaha karşı o otoriteyle baş edecek. Şunu görmemiz lazım: Silahların konuştuğu bir süreci yaşıyoruz. 1984’ten beri terör örgütüyle mücadelede silahlar konuşuyor. Kuzeyimize bakıyoruz; Rusya, Ukrayna’da Amerika’ya karşı savaşıyor. Güneyimize bakıyoruz; Filistin’de, Batı Şeria’da, Gazze’de silahlar konuşuyor ve Filistin halkı kahramanca savaşıyor. Yemen, İsrail ve Amerika’ya kök söktürüyor. Afganistan silahla kurtuldu. Suriye, 2010 yılından beri Amerika’ya karşı savaşıyor. Türkiye de 1984’ten beri Amerika’nın üzerimize sürdüğü güçlere karşı savaşıyor. Güney sınırlarımızda, 1991’den ve 2003’ten bu yana, yani 33 yıldır savaşlar var.

Bir yandan sandıktan oylar, yani kağıtlar çıkıyor; ama geleceği kağıtlar mı belirliyor, yoksa füzeler, toplar, tank namluları, makineliler ve kurşunlar mı? Kafayı sandığa gömdüğümüz zaman kağıttan başka bir şey görmüyoruz; ancak sandıktan başımızı kaldırıp çevremize, kuzeyimize, güneyimize baktığımızda silahların belirlediği bir dünya görüyoruz. Geleceği de bunlar belirleyecek. Bu bakımdan Sayın Devlet Bahçeli’nin son günlerde söylediği söz çok önemliydi.

*(Reklam arası)*

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’na çok önemli bir gerçeği hatırlattı: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti sandıktan çıkmadı, sandıkta kurulmadı.” Devletimiz, bir İstiklal Savaşı’yla kuruldu. Bu savaş, Balkan ve Trablusgarp Savaşları’ndan başlatılabilir ancak süreklilik olarak 1914’te Birinci Cihan Savaşı ile başladı. 29 Ekim 1914’te Türk donanmasının Karadeniz’e çıkıp Rus Çarlığı’nı bombalamasıyla başlayan bu süreç, 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesine kadar devam etti. 8 yıllık bir savaştan sonra süngülerimizle Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk; bağımsızlığımızı kazandık. İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı savaştık. 1917’de Rus Çarlığı yıkılıp yerine Sovyet Rusya kurulduğunda ise onlar bizim dostumuz oldu.

Ankara’da meclis bu savaş yapılırken kuruldu; seçimler oldu ancak süngü olmasa sandıktan o sonuç çıkmazdı. 16 Mart 1920’de İngiliz ve Fransızlar İstanbul’u fiilen işgal edip Mebusan Meclisi’ni dağıttıklarında düşman süngüsü meclisimizi kapatmıştı. 23 Nisan 1920’de ise Türk süngüsü Ankara’da meclisi açtı ve Cumhuriyeti fiilen kurdu. 29 Ekim 1923’te ise kurulmuş olan bu cumhuriyeti ilan ettik. Dolayısıyla meclisi de, cumhuriyeti de süngüler kurdu.

PKK hendeklerden çıktı, çünkü devletin zafiyeti onu oraya oturttu. Şimdi bu açıklamanın seçimden hemen sonra yapılması bir darbe çağrışımı gibi algılanıyor; Özgür Özel de bunu demokrasi karşıtı bir açıklama olarak ifade etti. Peki demokrasi neyle geldi? 1640-1648 İngiliz Devrimi’nden tutun, 1776 Amerikan Devrimi’ne, 1789 Fransız Devrimi’ne, Prusya’yı birleştiren Bismarck’a kadar dünyadaki tüm demokratik devrimler süngüyle geldi. Demokrasiler lay lay lom ile kurulmaz; feodal güçlere ve ortaçağa karşı silahlı mücadeleyle gelir. Türkiye’nin 1876 ve 1908 devrimleri de böyledir. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, demokratik devrimler silahlı bir mücadelenin ürünüdür.

Son olarak şunu ifade edeyim; “Ben sandıktan çıktım, Türkiye’yi bölerim” diyemezsin. “Padişahlığı getiririm” diyemezsin. Sandıktan çıksan bile emperyalizme hizmet edemezsin. Bugün Suriye, İran ve Çin kendi topraklarını korumak için silahlı bir direniş sergiliyor. Parayla yapamadığını en sonunda silahla yaparsın.

İBB meclisine giren DEM Partililer ve CHP belediyelerindeki durum konusuna gelince; halkın %87,7’si DEM Partisi’ni tehlikeli buluyor, %80’i ise CHP’li belediyelerde DEM’lilerin bulunmasını yanlış görüyor. Bu tablo, halkın gerçeği gördüğünü ve süreci yakından takip ettiğini gösteriyor. Bir yerden hükümetin atacağı mesajlar var mı? Devlet sağlığı devam edecek mi? Bir şey soracağım. Dem ne demek? Sözlüğe açıp baktınız mı? Dem ne demek? Dem, kan demek. Demli çay diyoruz ya mesela; oradaki “dem” kandır. Yani Türkçedeki dem sözcüğü kan anlamına gelir. Arapçadan gelmiştir ama demin karşılığı kandır. Niye bu partiyi kuranlar “kan” sözcüğünü kısaltma adı olarak alıyorlar? Ülkede bu hiç konuşulmadı. Ben şimdi gündeme getiriyorum. Dem kan demek. O “DEM” kısaltma adını benimseyenler, partinin adı “Demokratik” çarçurt falan filan ama kısaltmaya gelince “DEM” yapıyorlar. Onun kan anlamına geldiğini bilmiyorlar mı? Biliyorlar. Yani partilerin ismini bile kan olarak alıyorlar. Bu aslında bir “challenge” diyorlar ya, yani bir meydan okumadır. Yani “Biz kanla manla hedeflerimize ulaşacağız” diyorlar. Şimdi bunu iddia edenler, bunun sonuçlarına katlanır; onu söyleyeyim. Ama bunu iddia edenler bizim Kürt halkımız değil. Onlar bizim bir parçamız. Ama Amerika’nın, İsrail’in güdümünde bunu iddia edenler ne Kürttür ne Türktür. Türklerden de var Amerika güdümünde; birtakım Türklerin kurduğu terör örgütleri var, sahte solun içinde falan. Yani hiç kimseyi Türk olmak, Kürt olmak, Arap olmak kurtarmıyor. Amerika’nın, İsrail’in güdümüne girerseniz ondan sonra belayı bulursunuz. Çünkü Amerika ve İsrail’in belayı bulacağı bir tarihsel sürece giriyoruz.

Devletin zaafları nedeniyle, yani biraz evvel söyledim, Türk Devleti’nin kararsızlığı nedeniyle Güneydoğu bölgesindeki halkta da bir kararsızlık oluştu ve o oylar o kararsızlığın oylarıdır. Yani ben orada asıl sorumluyu Türk Devleti olarak görüyorum. Siz DEM Partisi’ni kapatmazsanız, BDP’yi kapatmazsanız, bir de onlara 1 milyon 140 bin lira para verirseniz, ondan sonra buna bakan, Güneydoğu’da yaşayan insanlarımız da “Ya Allah’ım bu Türkiye buradan vaz mı geçiyor? Türkiye’nin bu kararsızlığı ne?” der. Ama bir soralım vatandaşlarımıza, Kürt vatandaşlarımıza; %95’in, %98 oranında “Biz Türkiye’den ayrılmak istemiyoruz” cevabı çıkar. Ve bu samimi bir istektir. Çünkü öyle bir tablo oluşmuş ki; İstanbul’da milyonlarca Kürt yaşıyor, İzmir’de, Ankara’da, Edirne’de, Trakya’dan tutun Trabzon’una, Mersin’ine, Adana’sına kadar… Artık Türk ve Kürt, bu coğrafyada, Anadolu-Trakya coğrafyasında iç içe, yan yana hepsi kan kardeşi, can kardeşi olmuş. Mezarlar beraber. İstiklal savaşlarında, Çanakkale’de, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da beraber şehit olmuşlar. Kız almış, kız vermişler. Ondan daha önemlisi bir ortak hayat, ortak ülküler, ortak özlemler var. Bunu kimse bölemez. Ama ne olur? Amerika’nın, İsrail’in kışkırtmalarıyla bazı ayaklanmalar olur. Geçmişte de olmuştur ama onun sonucunda bedeller ödenir. Türkiye bir kere bedeli öder ama aynı zamanda o kalkışmaların bulunduğu coğrafyalardaki insanlarımız daha çok öder.

Şimdi bunları niçin konuşuyoruz? PKK’nın liderlerinden Mustafa Karasu birkaç gün önce ayaklanma çağrısı yaptı. Yine basına yansıdı; Özgür Özel, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, “1 Mayıs’ta İstanbul’da hep beraber Taksim’e yürüyeceğiz” dedi. Esenyurt’ta Cumhuriyet Halk Partisi, PKK’ya Esenyurt Belediyesi’ni verdi. Taksim’e yürümekte ne var? Siz de sol geleneğin liderliğini yaptınız; Taksim bir semboldür. Taksim’e 1 Mayıs’ta emekçiler için yürümek başka bir şey, Türkiye’yi bölmek için yürümek, yakmak için yürümek başka bir şey. Her yürüyüşün bir amacı, bir programı vardır. Tarihte de görüyoruz; gerici ayaklanmalar var. İstiklal savaşımızda 21 tane gerici ayaklanma oldu. Mustafa Kemal Paşa’yı Ankara’da boğmaya kalktılar, onlar da yürüyorlardı. Hz. Muhammed’e karşı yürüyenler var, Hz. Hüseyin’i, Hz. Hasan’ı şehit edenler var.

Tarih boyunca böyle şeyler olmuştur. Şeyh Said isyanı var, Seyyid Rıza isyanı var. Onların da arkalarından yürüyen insanlar vardı ama niçin yürüyorlardı? Bölmek için yürüyorlardı. Aşiret reislerinin iktidarı için, milletin sığırına, davarına el koyup gasp etmek için yürüyorlardı. Her yürüyüşe bakmak lazım. Çok çarpıcı olan Mussolini ve Hitler’in iktidara gelişidir. Mussolini sandıktan çıktı. Özgür Özel Bey’e İtalyan ve Alman yakın çağ tarihini hatırlamasını dilerim. Hitler 1931-1932 seçimlerinde büyük oyları aldı. %44’le, %47 ile seçimle iktidara geldi. Yürüyüşlerle geldi. Hitler’in partisinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi. Arkasından işçi sınıfını, halkı sürükledi. Seçimlerle iktidara geldi. Yani sandıktan her zaman güzel şeyler çıkmıyor; sandıktan faşizm de çıkıyor.

Sırrı Sakık da bizim eski arkadaşımızdır. Bir tarihte bizim Sosyalist Parti dönemimizde Sırrı Sakık, bugün maalesef bölücülüğün kuyruğunda olan birçok insanımız 1970’li yıllarda Vatan Partisi’nin üyeleriydi. Ama ne oldu? Bölücülüğün Gladio tarafından desteklenmesi süreci başladı. Gladio ne yaptı biliyor musunuz? Bizim arkadaşlarımızı öldürdü ve PKK’nın önünü açtı. FETÖ’den önceki Türkiye’deki NATO örgütlenmesi hem bizim liderlerimizi hem PKK’nın karşısındakileri öldürdü ve PKK’ya alan açtı. Maraş’ta, Pazarcık’ta, Diyarbakır’da, Van’da, Tunceli’de liderlerimiz Gladio tarafından katledildi. Adil Turan Tunceli’de öldürüldü, Mehmet Ongan Maraş’ta, ilçe başkanlarımız, il başkanlarımız öldürüldü. Cizre’de halkın taptığı liderimiz katledildi. Çok sayıda şehit verdik biz Güneydoğu’da. Sonuç itibarıyla Amerika ve Türk Devleti’nin içindeki yeraltı NATO’su, Vatan Partisi’nin liderlerini öldürerek PKK’ya alan açtı.

Türkiye’nin önündeki bir numaralı mesele güçlü milli devlettir. Yani PKK’ya para vermeyen, PKK’yı kapatan, vatanın birliği, bütünlüğü ve cumhuriyetin geleceği konusundaki kararlılığını gösteren bir devlet… Türk Devleti “Hakkari’den Edirne’ye kadar bu vatan bütündür, bölen sonuçlarına katlanır” demelidir. Devlet kurumlarını siz Amerika’ya veremezsiniz. Anayasa Mahkemesi, PKK’ya para versin diye mi var? Yüksek Seçim Kurulu, PKK’ya belediyeleri versin diye mi var? Böyle bir hukuk yok. Ben hukuk hocasıyım, kitaplarım var; PKK’ya para verin diyen, belediyeleri verin diyen bir hukuk olamaz. Dolayısıyla bir numaralı mesele, devleti bu zaaftan kurtarmaktır. Ordumuz görevlerini yaptı ama dış tehditler de söz konusu. Amerika’nın Yunanistan kıyılarına kurduğu üsler, güneyimizdeki üsler… Türkiye her an iki cephede mücadele durumuyla karşı karşıya kalabilir. Dolayısıyla güçlü bir orduya, orduyu yöneten güçlü bir hükümete ihtiyacımız var.

AK Parti-MHP hükümeti Türkiye tarafında ama otoritesini kaybetti, zayıfladı. Türkiye’nin daha geniş bir tabana dayanan, milli devleti inşa etmede kararlı, güçlü bir hükümete ihtiyacı var. Bir de üreten Türkiye… Yani milli ekonomiyi inşa edecek güçlü bir devlet. “Güçlü devlet, üreten millet” diye özetleyelim. İnsanlarımızın büyük bir çoğunluğu havadan para kazanma çizgisine itildi; borsa oyunlarıyla, tefecilikle, emek vermeden zenginleşme… Bunun yerine hepimiz üretici olacağız; sanayide, tarımda, hizmetlerde üreteceğiz. Vatan Partisi, Türkiye’nin geleceğini kuracak önder partidir. Sırrı Sakık ve arkadaşlarına öğüt veriyorum: Amerika’nın ellerine verdiği silahları yere atın, İsrail’in İkinci İsrail programlarından vazgeçin, Kürt halkına sadakat gösterin. Kürt halkını onların uşağı yapamazsınız. Utanç verici iddialardan vazgeçin, gelin, kollarımız size açık.

Haftanın müziği olarak dün Kemaliyel hemşerilerimle buluştuk; “Hamamın Kapısı”, “Eğin Halyı” ve “Süpürgesi Yoncadan” üçlüsünü öneriyorum. Kitap olarak da İslam uygarlığının dünya bilim birikimine kazandırdığı o büyük dönemi hatırlatan, İbni Haldun’un Kaynak Yayınları’ndan çıkan, Turan Dursun çevirisi “Mukaddime”sini; birinci ve ikinci ciltlerini öneriyorum. Bütün milletimizin ve İslam aleminin bayramını kutluyoruz. Bütün milletimize sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. İnsanlara kucaklarımız açık.

Değerli izleyiciler, yayınımızın sonuna geldik. Haftanın müziğiyle sizlere veda ediyoruz. Görüşmek üzere, iyi akşamlar.

Altyazı: M.K.

Paylaş