Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elliye bölündüğü bir durum tasarımı… Türk milletinin mahşeri vicdanı önünde… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir yılla, yeni bir programla birlikteyiz. Hepinizin yeni yılını kutluyoruz. İnşallah gelen, gidenden daha iyi olur; umuyoruz. Bugün neyi konuşacağız? Bütün televizyonlarda, bütün gazetelerde kaçınılmaz şekilde birinci haber olan İran meselesini, İran’daki olayları ve bu işin perde arkasını konuşacağız. Ondan sonra vaktimiz olursa içeriden diğer bazı konulara gireceğiz.
Efendim hoş geldiniz.
Merhabalar. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. İzleyicilerimiz bildiği için anons etmeye bile gerek duymaz hale gelmişim. Sizin de yeni yılınız kutlu olsun.
Aynen. Dinlenmiş bir haliniz var. Bayağı dinlenmişsiniz.
Sağ olun. Pek sık görülen bir şey değil ama neyse. Yeni yılda neredeydiniz akşam?
Şule ile beraber evdeydik.
Güzel bir sofra kurmuştur mutlaka. Bu ona da bir selam olsun. Bir şey ima ediyorum ben.
Evet, sağ olun. Çok teşekkür ederim.
Çocuklar?
Mehmetler Moskova’da. Mehmet, Moskova Üniversitesi’nde ders veriyor. İki yıllığına gitti. Kirazlar kendi arkadaşları ile beraberdi. Can da Türkiye Gençlik Birliği’nin toplantısına katıldı.
Sizi yalnız bırakmışlar.
Biz memnun olduk.
Peki, neden toplu bir eğlence ortamında bulunmayı tercih etmediniz?
Hep toplu eğlence ortamındayız. Senede bir gün de hiç olmazsa biraz baş başa Şule ile kalalım.
Fazla girmek istemiyor musunuz o akşama? Yani konuşmayalım mı? Konuşalım mı? Kesik kesik, böyle “konuyu kapatalım” der gibi bir havanız var.
Karakterimiz yüzünden o. Bence güzeldir. Tabii baş başa çok güzel, muhabbet. İnsanın sevdiğiyle beraber olması güzel.
Mum yakmışsınızdır.
Mum yakmadık da oturduk. Tam işte oturacağız falan; çok sevdiğim bir dostum, bir telefon: “Senin adres, ben Zincirlikuyu’dayım. Ondan sonra bütün gençleri falan topla, sana 7 kiloluk bir hindi aldım, hindiyi getiriyorum.” Bir hindi getirdi.
Pişmiş mi?
Kuzu gibi, pişmiş. Bir de iç pilav; içinde bademler, şunlar, bunlar falan filan. Kuzu büyüklüğünde hindiyi koyduk masanın ortasına Şule ile. Ucundan biraz alarak… İşte bunlar güzel şeyler. Kendisi merdivenleri çıkardı. 5 kat bizim… 5 kat merdivenleri çıkardı. Can da evde yok. Kendisi getirdi. Çok da değerli bir insan. Hani “bir şoförle yollayayım, bir memurla yollayayım” falan değil. Böyle güzel de bir sürpriz; insanlığı hatırlatan.
Haberimiz olsaydı sizin semtten bir geçerdik orada. “Topla milleti” diyor, hindi getiriyorum falan ama milleti diyor herkes başka yerlerde. Türkiye’de yeni yıl biraz sönük geçti. Şehirlerde böyle kitlesel kutlama olmadı. Bu sadece güvenlikle ilgili bir endişe miydi sizce? Yoksa AKP’nin pek haz etmiyor oluşunun da bir payı var mıdır?
Ben Türkiye’de her musibeti götürüp AKP’ye bağlayan görüşlerin pek yanında değilim. Ama tabii geçen sene ciddi bir olay olmuştu. Hafızalarda, belleklerde kanlı bir iz, bir kuşku, kaygı yaratmış olabilir. Ekonomik durumlar da etkili olabilir. Ama çok o eğlence dünyasıyla fazla ilgilenmedim.
Sizin dediğiniz gibi mi oldu? Bilmiyorum. Ben bütün ülkelere bakarken arada televizyona bakıyordum. Ben de çok fazla takip etmedim. Herkes de havai fişekler, gösteriler falan yapıldı. Türkiye’de pek böyle bir görüntü çıkmadı.
Bizim orada acayip havai fişekler patladı, o Mecidiyeköy’ün oralarda. O gümbür gümbür…
Yukarıda mı atıldı, Boğaz tarafında mı atıldı?
Boğaz tarafı, yani her yerden ses geliyordu. Atıldığı yeri bilmiyoruz ama epey birkaç dakika; beş dakika, altı dakika, bir de arkasından tabancalar çekildi. Havaya şarjörler boşaltıldı. Millet coştu yani.
Peki, ben desem ki size “2018’den umutlu musunuz?”, ağzınızdan başka bir şey çıkmaz. Onun için sormayacağım.
Sizin dediğinize katılmıyorum. Ben gerçekçiyim. Olumsuz bir gelişme gördüğüm zaman, bütün hayatım boyunca olumsuz gelişmeleri de çok açık, kesin bir dille ifade ederim. Ama Türkiye zaten 2014’ten beri umutlu bir döneme girdi. Yani ben Türkiye’deki aydınların karamsarlığını paylaşmadım. Başka bir yerden bakıyor onlar, Türkiye’den bakmıyorlar. Yani 2014’ten beri olanlara bir göz atalım. Silivri duvarı yıkıldı. Daha ne istiyoruz? Oraya Türk ordusu hapsedilmişti. Vatan Partisi hapsedilmişti. Türkiye’nin Atatürkçü, devrimci aydınları hapsedilmişti. Yani ordu esaretten kurtuldu, Vatan Partisi’nin önderleri toplumla tekrar buluştular. Arkasından FETÖ’nün üzerine yüründü. Bundan daha güzel bir şey var mı? Türkiye’nin Gladio’su kurulmuş, Türk Devleti’nin ordusunun içine yerleştirilmişti. Şu anda 50 bin kişi hapishanede. 30 bin yalnız ordunun içinden temizlenmiş, 14 bin polisten temizlenmiş, 4 bin yargıdan temizlenmiş FETÖ’cüler. Bakın rakamlar veriyorum. Bu son derece olumlu. Türk ordusu kalkmış, 24 Ağustos 2016’da Amerika’nın ve İsrail’in koridoruna girmiş Suriye’de. Efendim giremez, yapamaz, edemez; girmiş! Arkasından Türkiye, İran, Rusya, Moskova Bildirgesi’yle bir inisiyatif başlatmış. Astana süreci. Cenevre’deki Suriye sorunlarını çözme inisiyatifini almış, Orta Asya’ya getirmiş, Kazakistan’ın ortasına koymuş. Bunun içinde kim var? Rusya var, Türkiye var, İran var. Barzani’nin Kürdistan kurma girişimi, Amerika’nın ve İsrail’in onu itelemesiyle yerle bir olmuş. Hangi sayede? Türkiye-Irak. Irak ordusu Kerkük’e aslanlar gibi girmiş. PKK hendeklere gömülmüş. 2015-24 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başlattığı harekâtla PKK hendeklere gömüldü ve sınır ötesinde de PKK çok ağır darbe yedi.
Bakın şimdi kimse farkında değil. 2016 ile 2017’yi kıyaslayalım. 2016’da canlı bombalar patladı. Kayseri, İstanbul Maçka… Polislerimiz, komandolarımız katledildi. Yılbaşı eğlencesinde vatandaşlarımız hayatını kaybetti. 2017’de terör eylemleri çok düştü. Kırsal kesimde var ama şehirlerde eylemler aşağı yukarı bitti. IŞİD eylemleri vardı; Ankara’da Kızılay’da, istasyonda vesaire, İstanbul’da. O tür eylemler gözükmüyor. PKK artık doğru dürüst nefes alamıyor. Şimdi bu gerçekleri saptadıktan sonra niye karamsar bizim bu aydınlarımız?
Bu sene ne bekliyorsunuz?
Bu sene üreticilerin yılı. Türkiye, üretim ekonomisi için büyük bir mücadeleye girecek 2018 yılında.
Kitle hareketi mi bekliyorsunuz?
Kitle hareketleri de olacak ama esas olarak bu borçlanma ekonomisi, Turgut Özal’ların devri bitti. Şimdi üreticilerin sahneye çıkacağı bir yıla giriyoruz. Kim o üreticiler? İşçisi, çiftçisi, küçük esnafı, zanaatkârı, milli tüccarı, milli sanayicisi, kamu emekçisi… Bütün bu sınıfların ve zümrelerin “Türkiye’de biz varız” dediği bir 2018 yılına giriyoruz. Neden? Çünkü 100 milyar dolar acil… Sayın Mustafa Pamukoğlu onların hesaplarını çok güzel yapıyor, Aydınlık’ta Teori Dergisi’nde de yayınlıyor. Oradan rakamlara bakıyoruz. Türkiye’nin 400 milyar doların üzerinde bir dış borç stoku var. Ama acil olarak da bu yıl hatta 200 milyar dolar bulması gerekiyor. Çünkü yükün üzerine önümüzdeki yılın bütçe açığını ve dış ödemeler açığını eklediğimiz zaman; artık Türkiye’nin dışarıdan borç bularak yüksek faizle çarkı çevirebileceği koşullar bitti. O nedenle Türkiye ister istemez, aynı 1914’lerde olduğu gibi; yani Dünya Savaşı’na girdiği zaman İngiltere, Fransa, Çarlık Rusya’sı düşmanımız oldu ve o koşullarda Türkiye milli iktisadı inşa etmek zorunda kaldı. Kapitülasyonları kaldırdı. Savaş ekonomisi uygulandı bir nevi. O savaş koşullarında ki çok önemlidir. Burada da Zafer Toprak’ın “İttihat ve Terakki ve Birinci Dünya Savaşı” galiba kitabının adı, Kaynak Yayınları’ndan çıktı, mükemmel bir kitap. Bir de onun “Milli İktisat” kitabı vardı, o da çok iyi bir kitap. Zaten birbirinin tamamlayıcısı olan kitaplar. Orada da çok güzel görüyoruz; bir milli direnme ekonomisi, milli iktisat inşa ediyoruz o Birinci Dünya koşullarında. Şimdi yine onun eşiğindeyiz.
AKP bunun farkında mı?
Farkında. Şöyle farkında: 2016 yılı Kasım ayında… 3 ve 7 Kasım diye hatırlıyorum; peş peşe iki Bakanlar Kurulu açıklaması oldu. Basın toplantısı, işte arkaya kocaman bir yazı yazdılar. “Yeni atılım, dönüşüm” falan gibi bir şey, atılım gibi bir laf koydular. Ve iki basın toplantısı yaptılar. Orada işte bu yaptığımız tespitler vardı. Yani artık dışarıdan borç alarak çarkı çevirme dönemi bitti. Mecburen üretim ekonomisine geçmek zorundayız tespitleri yapılıyordu ve bazı şeyler başladı. Hatta dışarıyla yani paranın giriş çıkışını kontrole yönelik -en zor yapılacak iş o- bazı adımlar bile tasarlanıyordu. Ama şimdi o konuda çok önemli şeyler görmüyoruz. Ama hayat zorlayacak.
Uygulamaya dönük ciddi bir adım atılmadı 2016’dan beri.
Atıldı. 2016 Kasım 3 ve 7’den sonra bazı adımlar başladı. Yani tarımı desteklemek, mümkün olduğu kadar dışarıdan ithal etmemek şeklinde bazı adımlar atılmaya başlandı. Ama bunlar ne oluyor? Bu tür AKP gibi iktidarlar dayattığı zaman, mecbur kaldığı zaman bu yollara başvuruyor. Yoksa önünü görüp, planlayıp, programını yapıp yürütmek yerine hayat geliyor, dayatıyor, mecbur kalıyor. Ondan sonra o adımları atmak zorunda oluyor. Şimdi Türkiye öyle bir döneme giriyor. Tabii bizim için çok büyük bir şans çünkü Türkiye’yi o üretim ekonomisine onlar zorlayacak. Hem ekonomik mecburiyetler zorluyor ama bir de onun toplumsal kuvvetleri lazım.
Anladım. Ekonomi öne çıkacaksa o zaman terör meselesi, ayrılıkçılık meselesi esas olarak bitecek mi?
Büyük ölçüde, demin söyledik zaten. 2016 rakamları ve 2017 rakamlarına bakıyoruz. 2017’de öyle büyük terör olayları pek yok. Dediğiniz gibi kırsalda var ama onlar da cılız. Yani çok şey kaybetti, kuvvet kaybetti. Ama terör, özellikle ayrılıkçılık meselesi bölgesel bir mesele. PKK terör meselesi biraz sınırın ötesine taştı. Tam doğru söylüyorum; yani Türkiye’nin içindeki terörü bitirmek için Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeyinde yuvalanan terör örgütlerini, Amerika’nın desteklediği terör örgütlerini temizlemek zorundayız. Fırat Kalkanı Harekâtı ile bu başladı. Şimdi Türkiye’nin gündeminde bu devam edecek. Ama ekonomi sorunlarının, yani üretim ekonomisine geçme mecburiyetlerinin şimdi öne geçebileceği ve geçmekte olduğu bir sürece giriyoruz. Yani vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisi Türkiye’nin iki önemli meselesi. Vatan bütünlüğü, teröre karşı mücadele birinci plandaydı arkamızdaki yıllarda fakat şimdi üretim ekonomisine geçmek; yani ekonomi, at başı diyelim, gitmeye başlıyorlar. Benim gördüğüm 2018 yılında üretim ekonomisi meselesi, terörle mücadele meselesinin önüne geçecek.
Şimdi AKP’yi tarif ederken siz biraz evvel “Hayat dayatmayınca AKP adım atmıyor” dediniz. Yani uzak görüşlü olmayan bir iktidar. Tamam, anlaşılmıştır. El yordamıyla hayatın dayatmalarına refleksler üreterek götürmeye çalışıyor Türkiye’nin yönetimini. Türkiye henüz daha ayrılıkçılığın dış kaynakları meselesini halledemedi. Tam biz bunu konuşurken, bölgede dengeler iyiye gidiyor derken, birdenbire yılın son günlerinde, 2-3 gün kala yılın bitmesine, İran’da Meşhed’den birtakım haberler geldi. Sonra pek çok İran kentinde gösteriler oldu. İlk gösterileri biliyoruz; ekonomik sıkıntıları dile getiren halkın protestolarıydı. Yönetim de, yönetimin bütün kanatları ya da iki kanadı da bunu anlayışla karşıladıklarını söylediler. “Halk tabii bu şeylerini, sıkıntılarını dile getirmeli” dediler. Fakat sonra işler rayından çıkmaya başladı. Trump’ın açıklamasıyla birlikte; “İran’da değişim zamanı” dedi Trump, bir tweet attı. Dışarıdan, başka yerlerden oradaki protestocuların bir kanadını destekleyen ciddi açıklamalar gelmeye başladı.
En önce şunu sormak istiyorum: İran’daki bu hareket daha başından itibaren planlı bir hareket miydi yoksa patlayan bir hareketin kontrolünü ele geçirme çabası mı var ortada?
Planlı bir hareket olduğu çok açık. Ama o plan da bir patlama gerçekliğine, olasılığına göre hazırlanmış. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, “Ben İran’ı karıştıracağım” diye karıştıramaz. Sonuç itibarıyla karıştırabilmek için bir zemin lazım. Büyük devletler oldukları için o zemin olmadan zaten o girişimde bulunamazlar. Yani İran’da birtakım ekonomik sıkıntılar vardı; bizzat İran devletinin yöneticilerinin bugün açıkça söyledikleri ve kabul ettikleri gibi. Amerika tabii bunları görerek ve İsrail’le birlikte bu planı yaptılar. Zaten İran’ı yönetenler de -hem Sayın Cumhurbaşkanı Ruhani hem de İran Devleti’nin asıl başında bulunan İmam Ali Hamaney- her ikisi de halkın huzursuzluğunu, şikayetlerini değerlendirmek lazım, haklarıdır dediler. İlginçti biliyor musun? Onlar da son derece yumuşak ve akıllı açıklamalarda bulundular. Ama dediler; “Bunlar barış içinde olmalı, şiddet kesinlikle kullanılmamalı. Şiddete başvurulursa devlet gereken önlemleri uygulayacaktır.” Şeklinde İran devleti son derece akıllı, sakin bir tavır aldı.
Şimdi planlı olduğu gözüküyor çünkü hemen grupların içerisine birtakım kışkırtıcılar, CIA’nın, Amerika’nın, İsrail’in elemanları veya onların kontrol ettiği unsurlar girmeye başladı. Etnik gruplar hemen harekete geçti ve planlı olduğu şuradan belli; şiddet uygulamaları başladı. Karakol baskınları, polis öldürmeler, kamu binalarına saldırmalar, poster yakmalar vs. Bunların hazırlandığı çok açık. Yani bir huzursuzluk var ve bir takım halk hareketleri olacak. O halk hareketlerinin içine girip bu hareketleri şiddete ve devlete karşı olan şiddet hareketlerine dönüştürme çabalarının önceden planlandığı, hazırlandığı çok açık bir şekilde görülüyor. Zaten onlar da hemen bu hareketler karşısında destekleyen açıklamalarını yaptılar. Trump olsun, İsrail yöneticileri olsun. Şimdi olaylar benim izleyebildiğim kadarıyla iki damardan oluşuyor. Bir, ekonomik sıkıntılarını dile getiren halk kitleleri var. Az da değil bunlar. Zaten yönetimin iki kanadının da iddiası bu yönde, siz de ifade ettiniz; anlayışla karşıladılar. Bir de bu tür yıkıcı şeylere başvuranlar var. Görünüşe bakılırsa yıkıcı grupların sayısı, esas kitleye göre son derece düşük. Ancak tuhaf bir şekilde Trump bu grupları destekledi. İsrail’den ve İngiltere’den belli oranda destek açıklamaları geldi. Bölgemizde bir iş yapacaksanız, halkın desteğini almanız ve arkanızda Amerika’nın olmaması gerekir. Peki, Amerika neden birdenbire bu olaya sahip çıktı? Kendi bindiği dalı kesmek pahasına da olsa, rakiplerini yıpratmak istiyor. Sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail’in yapabileceği başka bir şey yok; “tasını tarağını toplayıp gidecek” bir durum söz konusu değil.
İran yönetimi bu süreçte susabilirdi ancak susması büyük bir yanlış oldu. Amerika, İran’ı yıpratmak, zaafa uğratmak ve reformcu hareketi de yanına çekerek rejimi değiştirmek veya en azından zorlamak için bir fırsat ele geçirdi. Bu fırsatı sonuna kadar kullanacak. Rejimi hemen yıkması şart değil; yıpratması bile onun için faydalı. İran’da karışıklıklar çıkması, rejimin yıpranması, can kayıplarının yaşanması ve yönetimin güvenliği sağlayamadığı fikrinin kuvvetlenmesi Amerika’nın ve İsrail’in lehine olan gelişmelerdir. Bu fırsatı kullanmaması düşünülemez; hatta kullanmanın ötesinde, bu olayların hazırlandığı apaçık gözüküyor. Ekonomik şikâyetler ve yakınmalar olabilirdi ancak bu tür şiddet eylemlerinin önceden planlandığı çok açık.
Şunu söyleyeyim; ben bunları sadece gazete okuyarak ya da internet sitelerinden takip ederek söylemiyorum. Partimizin Tahran’da temsilciliği var. Çeşitli dostlarımızla, İran hükümetinden yetkililerle görüşerek ve bilgi toplayarak bu sonuçlara varıyorum. Özellikle Yakup Aslan, Tahran’dan bize sürekli çok bilgilendirici raporlar yolluyor. Yarın Aydınlık gazetesinde, Türkiye’de hiçbir gazetenin yazmadığı bilgiler yer alacak. İran’daki gelişmeleri, haber ajanslarından değil; doğrudan Tahran’dan, Tebriz’den ve İran’ın önemli kentlerinden gelen bilgilerle aydınlatıyoruz.
Sizce Amerika’nın İran’daki hedefi nedir? İktidarı ele geçirmek mi, yoksa İran’ı iç sorunlarıyla uğraştırıp bölgede kendi elini rahatlatmak mı? Şunu da unutmayalım ki İran yıllardır ambargo uygulanan bir ülke. İran emperyalizme karşı dik durduğu için Amerika’nın ambargolarıyla savaşıyor; başarılarını ve yaşadığı ekonomik zorlukları bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Amerika’nın son güvenlik belgesinde de görüldüğü üzere, gerçeklere dayalı bir strateji izliyorlar. Amerika çok iyi biliyor ki İran rejimini bu tür hareketlerle yıkamaz veya değiştiremez. Yıkma umudu yok; bu bir savaş taktiği. Karşı tarafı tahrip etmek ve bu huzursuzluğu yaymak istiyorlar. Yani İran’daki harekatların Türkiye’ye de sıçramasıyla, bölgede Amerika lehine ve ona dik duran ülkeleri yıpratan bir iklim yaratmayı hedefliyorlar. Bakın, Türkiye’deki bazı televizyonlar ve gazetelerdeki Amerikancılar birdenbire heyecanlandılar, sahneye fırladılar; İran’ı karıştırdıkları için yüzleri gülmeye başladı. Atlantik sistemi yanlısı çevrelerde de benzer bir tutum var. Amerika’nın, bölgedeki kendi güçlerini ayakta tutmak ve karşı tarafı yıpratmak için böyle bir taktik izlediği açık.
İran konusu, Türkiye’deki ve bölgedeki kuvvetlerin politikalarını belirleme noktasında bir turnusol kağıdıdır. Burada İran rejimini yıkmak değil, ama eğer işi çok iyi geliştirebilirlerse o tür hedeflere de yönelebilirler. Ancak Amerika’nın İran’da öyle bir seçeneği yok. Reformcular zaten hükümete büyük ölçüde hâkim, mecliste çoğunlukları var. Sonuç itibarıyla bu tür tertipler İran’ı birleştiriyor. Amerikan emperyalizmine karşı İran milletini ve devletini birleştirici etkileri oldu. Cumhurbaşkanı Ruhani ile dini lider Hamaney’in vurguları aşağı yukarı aynı. Benim gördüğüm; yakın vadede bir iktidar değişikliği hesapları yok.
Enteresan olan, son günlerde şiddet hareketlerinin etnik ayrılıkçılığın bulunduğu bölgelerde yoğunlaşmasıdır. Suudi Arabistan ve Amerika’nın arkadan desteklediği, Huzistan’daki Arap ayrılıkçıların bulunduğu Ahvaz gibi yerlerde… Hatta ilk başta Kürtlerin bulunduğu bölgelerde başladı ve tuhaftır ki hem Barzani yanlısı partiler hem de PKK’nın uzantıları hemen faaliyete geçti. Amerika’nın piyonları açıkça çağrı yapıyor. PKK’nın yayın organlarına bakıyorum, orada açıkça harekete geçme çağrıları var. Bir de İran Devrimi’nin ilk günlerinden kalan “Halkın Mücahitleri” örgütü (İran yönetiminin ifadesiyle “Halkın Münafıkları”) var; onların da eylemleri mevcut. Bir anda olaylar daraldı ve ayrılıkçılık zeminine oturdu.
PKK’nın başka çaresi kalmadı, çıkmazda. Tek kurtuluşları Amerika’nın onlara sahip çıkması. Bu yüzden de Amerika’ya yaranmak, onun cephesine balıklama dalmak ve kendini feda etmek zorundalar. Amerikan fedailiğiyle yaşamlarını sürdürebilirler. PKK, Amerika’nın stratejik piyonu olmaya mecburdur; başka hiçbir çıkış yolu yoktur. Bugün PKK’nın Amerika’ya en çok bağlandığı dönemdeyiz çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mücadelesi olağanüstü başarılı oldu, Irak yönetimi Kerkük’e girdi, Suriye devleti de terörü temizliyor. PKK her taraftan kuşatılmış durumda.
Amerika, İngiltere, İsrail ve Suudi Arabistan arasında bir cepheleşme oluştu. İngiltere’nin durumu ise biraz farklı. Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri İran’ın bugün konuştu ve Amerika, İngiltere ve Suudi Arabistan’ı saydı. Fakat Boris Johnson’ın olaylardan önce Tahran’a gidip bazı temaslarda bulunduğu iddiası var. Benim kanaatim; bir devlet, başka bir devlette bu düzeyde olayları ayarlamaz, bu mümkün değil. Belki İran, İngiltere ile yaptığı görüşmelerden umduğunu bulamamış ve onu Amerika-İsrail safında görmüştür.
Rusya’nın ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına baktığımızda; “dış müdahalelere hayır”, “istikrar” ve “sağduyu” vurgusu öne çıkıyor. Bu da bölgedeki sağduyulu komşuların ortak noktada buluştuğunu gösteriyor. Usulünce olsa da bunları söylediler. Dış müdahale vurgusuna niye ihtiyaç duyuyorsunuz? Şimdi bakın, İran’daki olaya ben “fitne” diyorum. İran’da bir fitne var. Bu fitne başladı ve arkasında Amerika ile İsrail’in olduğunu bütün dünya biliyor; Türkiye de biliyor, Rusya da biliyor. O “dış müdahale” kavramıyla hem Türkiye’ye hem Rusya’ya, Amerika ve İsrail’in adlarını anmaları devlet terbiyesi açısından uygun olmazdı. Adlarını anmıyorlar ama herkes biliyor ki oradaki dış müdahaleden kastedilen Amerika ve İsrail’dir. Özellikle Amerika; Amerika Birleşik Devletleri. Çünkü Türkiye ve Rusya, bu fitnenin kendilerini de hedef aldığını görüyor. İran’a yönelik fitne, Türkiye’ye yönelik fitnedir; aynı zamanda Rusya’ya yönelik bir fitnedir. Zaten Türkiye, İran ve Rusya Soçi’de de buluştular. Daha önce Astana süreci var, Moskova bildirgesi var. Yani bir Türkiye-Rusya-İran ittifakı oluştu.
O bakımdan, bu İran’daki olaylara Amerika ve İsrail’in girmesi… Biraz evvel soruyordunuz, “Rejimi devirmek mi?” diye. Rejimi devirmek gerçekçi bir hedef olarak gözükmüyor ama en azından oluşan ittifakı, yani İran-Rusya-Türkiye bloğunu zor duruma düşürmek, daha gerçekçi bir hedef olarak gözüküyor. Tabii bunu Rusya ile Türkiye hemen anlamış durumda. Yani İran’daki bu fitnenin kendilerini de tehdit ettiğini görüyorlar. O bakımdan o bildirileri hem Rusya Dışişleri Bakanlığı hem de Türkiye Dışişleri Bakanlığı yayınladılar.
Türkiye’nin tavrını yeterli buldunuz mu? Mesela Vatan Partisi’nin tavrı aslında Türkiye’nin… En erken tavrı siz koydunuz. Evet, Vatan Partisi bugün çok etraflı, esaslı bir bildiri yayınladı. Vatan Partisi, Türkiye hükümetinin ötesinde Türklere, İran’daki bir çağrıda bulunuyor ve diyor ki: “İran’ın milli birliği ve bütünlüğü içinde dikkatle yer alalım ve kesinlikle bu Amerikan fitnesine alet olmayalım.” Bu çok önemli çünkü İran’daki Türkler arasında da birtakım provokatörlerin sahneye çıktığı gözüküyor. Biz hükümetten ileri bir adım attık. İkincisi, İran Devleti ile daha açık, kesin, kararlı bir dayanışma mesajı verdik. Yani İran Devleti’nin ve halkının yanındayız.
Mesela biz hükümette olsaydık, bu Türkiye’ye yönelik fitneyi İran’da görüyoruz; hükümet de görüyor ama buna karşı daha net bir tavır alırdık. “Dış müdahaleye hayır, kabul edilemez” derken, biz İran devletinin ve halkının yanındayız mesajını daha vurgulu verirdik. Türk hükümetinin yayınladığı bildiride de İran’ın yanında olma var ama o mesaj daha vurucu, daha kararlı ifade edilebilirdi. Çünkü bölgede çok ciddi gelişmeler var ve bunlar Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Biz hükümetten daha tutarlı, kararlı ve ciddi bir tavır almasını beklerdik demeyeyim ama biz olsak öyle yapardık ve öyle yapılması lazım. Ben sanıyorum önümüzdeki günlerde Türkiye cenahından adımlar atılacak. Televizyonlara bakıyorum; neoliberaller Amerika’nın yanında, Cumhuriyet Halk Partililer Amerika’nın yanında. Fethullahçılar tabii İran’a çok düşman, PKK’lılar İran’a düşman ama Vatan Partililer televizyonlara çıkartılmıyor son zamanlarda. Hükümete yakın çevreler net bir şekilde İran’ın yanında tavır alıyorlar. Çağırdıkları konuklara da dikkat ediyorum, ciddi, gerçekçi yorumlar var. Yani Türkiye’nin içinde de Amerika ile Türkiye arasındaki bölünme İran üzerinden devam ediyor. O da çok önemli.
Batı Asya’da bir cepheleşme var ve o cepheleşme her ülkenin içinde ayrıca mevcut. İran’daki Amerika ve İsrail kuvvetleriyle İran arasında nasıl bir cepheleşme varsa, Türkiye’deki Amerika ve İsrail yanlılarıyla Türkiye arasındaki cepheleşmeyi de iç cephe olarak görüyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisi’nden bir açıklama geldi. İsterseniz onu bir dinleyelim. Yönetmenimizden ricada bulunalım, Sayın Engin Altay’ın bugünkü açıklamasını verirlerse konuşmaya oradan devam edebiliriz. “İran’da önemli gelişmeler yaşanıyor. İran’da yaşanan gelişmeler şunu gösterdi ki demokrasiden korkmamak gerekiyor. Özgürlüklerden rahatsız olmamak gerekiyor. Medyayı susturmamak gerekiyor. Türkiye’de ve dünyanın bütün ülkelerinde, baskılanan toplumlar sokulmak istediği kalıbı parçalar, kırar. Şimdi İran’da yaşanan budur.”
Bu neredeyse bir “tükeniş” beyannamesi gibi. Yani Amerika ve İsrail’in İran’da yaptığı kışkırtmayı ve fitneyi; baskılanan toplumun kendisine yöneltilen baskıları parçalaması olarak niteliyor. Yani neredeyse “elinize baltayı, nacakları, keserleri alın, sokağa çıkın” çağrısı yapıyor. Son derece Batıcı, kaba ve yoz bir açıklama. Ne diplomasiyle bağdaşır ne de devletler arası ilişkiyle. Burada Cumhuriyet Halk Partisi gibi köklü gelenekleri olan, devlet yönetmiş bir partiyi değil; Orta Doğu’da çok sık rastlanan terör örgütlerinden birinin ağzını görüyoruz.
Konumlanması çok net bir Amerika-İsrail konumlanmasıdır. Trump ve İsrail yöneticileri bile bu kadar kaba bir şekilde bu hareketleri desteklemiyor. Cumhuriyet Halk Partisi ise son derece kaba, çirkin ve hiçbir şekilde devlet ilişkileriyle açıklanamayan bir ağızla İran’daki bu fitneyi desteklediğini ilan ediyor. “Parçalar, kırar” gibi şiddet oluşturan sözcüklerle İran rejimini demokrasiye ve özgürlüklere düşman ilan edip Türkiye ile birleştiriyor. Yani Tayyip Erdoğan’la İran rejimini yan yana getiriyor. Bu çok önemli; İran’a verdiği mesaj, oradaki eline bombayı alanlara verdiği mesajdır.
“Sayın Perinçek, neden İran hükümetinin yanında yer alıyorsunuz? Dinci, bağnaz bir hükümeti savunuyor. Ayaklanma yapan insanlar neden hain ilan ediliyor?” gibi sorular geliyor. Ben Türkiye için İran’ın yanında yer alıyorum. Çünkü Türkiye, İran ve Rusya bölgede terör örgütlerine karşı birleştiler. Bu İran rejimi yıkıldığı zaman oraya gelecek olan Amerikancı rejim PKK’yı destekleyecek ve Türkiye bölünecek. Türkiye’nin bölünmemesi için ben İran’ın yanında yer alıyorum. Bu yönetimin alternatifi şu anda yok; ama Amerika’nın istediği veya Kemal Kılıçdaroğlu’nun arzu ettiği bir yönetim gelirse, bunun sonucu şudur: Türkiye’yi parçalama çabasının içinde yalnız Amerika ve İsrail olmayacak, İran da olacak.
İran, Amerika ve İsrail ile birlikte Türkiye’yi parçalama sürecine girerse bunun Irak’a, Suriye’ye etkileri ne olur? Bu arkadaşlar at gözlüğü takmışlar; akılları fikirleri laiklikten, şeriattan başka bir şey görmüyor. Ne Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ne de milli birliğini düşünüyorlar. Şeriat yıkıldı diyelim, tırnak içinde; onların şeriat dediği şey İran’da. E sonra? Türkiye’de PKK aldı yürüdü, İran tarafından destekleniyor. Orada bombalar patlıyor, kollar bacaklar havalara uçuyor. Bunu mu istiyorlar? Türkiye iç çatışmalara doğru sürükleniyor, PKK güçleniyor. Hakkari’den Mardin’e kadar olan bölgede bir takım hakimiyet alanları kuruyor. Bunu mu istiyorlar?
Ben Türkiye’nin toprak bütünlüğü, barışı ve huzuru için Türkiye ile İran arasındaki dostluğun ne kadar önemli olduğunu görüyorum. Ayrıca madem demokrasi istiyorlar; Afganistan’da ne geldi? Irak’ta ne geldi? Suriye’de ne geldi? Madem çok demokratlar, Amerika’ya demokrasi getirsinler. Dünya üzerinde en antidemokratik, demokrasiye en karşı rejim nerede? Bu adalet yürüyüşü sırasında Guardian’dan New York Times’a kadar büyük Batı gazetelerinde Sayın Kılıçdaroğlu’nun yazısı çıktı. O yazıda Türkiye, İran, Suriye ve Rusya yönetimleri diktatörlükle suçlanıyordu. Amerika’ya kafa tutunca diktatör oluyorsun, Amerika’nın kucağında oturursan demokrasi oluyorsun! Irak’a demokrasi getireceğim diye 1,5 milyon insanı katlettiler. Neresi bunun demokrasi, neresi bunun özgürlük? Batı Asya’nın mazlum ülkeleri yan yana gelmiş, onlara demokrasi dayatan bir Amerika ve İsrail var. Ve o demokrasi de Amerikan bombardıman uçaklarıyla getiriliyor. Cumhuriyet Halk Partisi de ne yazık ki bu cephede saf tutuyor.
“Demokrasi talebi yanlış mı?” diye soruluyor. Bakın, kimse başka bir ülkenin işine burnunu sokmasın. Bugün İran’da “demokrasi talebi” diye sunulan şey, aslında Amerika’nın İran’ı parçalama talebidir. Mevcut İran koşullarında, bugünkü rejimin demokratik bir alternatifi var mı? Kim gelecek İran’a? Amerikancılar gelecek. Nasıl gelecek? Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi Amerikan ordusuyla gelecek. Başka ülkelere demokrasi dayatmak son derece çocukça, kaba ve Amerikan söylemidir.
Şimdi Sayın Engin Altay’ın konuşmasının tamamını izleyelim: “İran’da önemli gelişmeler yaşanıyor. İran’da yaşanan gelişmeler şunu gösterdi ki demokrasiden korkmamak gerekiyor. Özgürlüklerden rahatsız olmamak gerekiyor. Medyayı susturmamak gerekiyor. Türkiye’de ve dünyanın bütün ülkelerinde baskılanan toplumlar, sokulmak istediği kalıbı parçalar, kırar. İnsanları dindar olan olmayan, kindar olan olmayan diye ayırmamak lazım. İnsanı önce insan olarak görmek lazım. Bunu yapmadığınız müddetçe İran’da üzüntüyle, endişeyle, kaygıyla izlediğimiz olaylar her yerde olur. Asıl olan demokrasidir, hukuka sadakattir, adaletten ayrılmamaktır. Bunların yapıldığı ülkelerde asayiş berkemaldir. Ama demokrasi yok, hukuk ortada yok, adalet yok. Orada her an her şey olabilir. Komşularımızda kan istemiyoruz, gözyaşı istemiyoruz. İran’da hiç şüphesiz eksikler, gedikler var. Demokrasinin son derece daraldığı o kanalda insanlar çıkış arıyor. Ama şüphesiz bu çıkış aranırken şiddetten uzak durmak lazım. Kan ve gözyaşı olmadan da insanların demokrasiyi elde edebileceğine, adaletin tesis edilebileceğine ben inananlardanım. O bakımdan İran’ın huzuru ve istikrarı bizim açımızdan da son derece önemlidir.” Cumhuriyet Halk Partisi, İran’daki tertipleri ve fitneyi destekliyor. Hem de Amerika ve İsrail’den daha açık ifadelerle ve daha kaba bir üslupla yapıyor bunu. İlk başta kırmaktan, vurmaktan bahsettiler ama sonra bu ifadeleri geri aldılar. “Kırma, vurma dedikten sonra çıkış yolu arıyoruz” demek olur mu? Sonra da “Bunu şiddetle yapmamak lazım” diyerek çelişkili bir açıklama yaptılar. Ancak o açıklamanın esas ruhu bu değil. İlk başta kağıda bakarak okuduklarında coşkuyla patladıklarını sanmıştım ama dikkat ettim; Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri oturmuşlar, kağıttan okuyarak İran’daki harekatı desteklediklerini ilan ediyorlar.
Neden destekliyorlar? Çünkü aynı şeyin Türkiye’de tezgahlanmasına abone vaziyetteler; adeta o plana bağlanmış durumdalar. Zaten bunun imasını da yaptılar, “her yerde bunlar olur” diyerek belli ülkeleri aynı kategoriye soktular. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet Yürüyüşü” sırasında Guardian’dan New York Times’a kadar Batı destekli dört gazetede yayınlanan makalesindeki fikirler, burada aynen ve daha kaba bir şekilde tekrar ediliyor. O makalelerde de Türkiye, Rusya, İran ve Suriye’yi diktatörlükle suçluyorlardı. İktidar perspektifi olan bir parti bu derece desteksiz, sınırsız ve paldır küldür konuşmalar yapmaz.
Bu konuşmalardan şu anlaşılıyor: “Amerikan planı içinde ben varım, İran’da Amerika’nın istediği rejim gelsin, Türkiye’deki müttefiklerim olan HDP, PKK ve FETÖ canlansın, biz de Türkiye’de Amerikan planlarını uygulayalım.” CHP’nin diğer bütün tavırlarıyla birlikte ele aldığımızda durum budur.
Ancak CHP içinde buna karşı çıkanlar da var. Öztürk Yılmaz konuştu ve “Bu, İsrail ve Amerika’yı rahatsız eden bir durumdur, onların kurguladığı bir şeydir” dedi. Kendisi Genel Başkan Yardımcısı ve eski Musul Başkonsolosu. Değer verdiğim, düzgün bir isim. Musul referandumu sırasında da Kılıçdaroğlu’ndan farklı bir tavır almış, Barzani’ye karşı çıkmıştı. Umalım ki CHP içinde daha dengeli ve gerçeklere uygun görüş açıklayanlar çoğalsın.
Kurumlar önemlidir. CHP’nin liderleri ve yöneticileri toplanmış, yazılı bir metin hazırlamış ve bunu TBMM Başkan Vekili’ne vermişler. Başkan vekili, yani genel başkandan sonraki ikinci isim bu açıklamayı yapıyor. Bu açıklama, toplumdaki ayrışmaları kışkırtan, parçalanmayı hoş gören bir tavırdır. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’de iktidar olamayacağını gösteren en somut kanıtlardan biridir.
Bölgede bir saflaşma var: Türkiye, Rusya, İran ve Irak bir tarafta; Amerika ve İsrail diğer tarafta. CHP çok bilinçli bir tercihle sürekli Amerika ve İsrail’in yanında duruyor. “Vatan Partisi CHP ile el ele versin” diyorlar; nasıl el ele verelim? Burada İran’ı değil, Türkiye’yi konuşuyoruz. İran’da rejimi sarstığınız zaman PKK’yı güçlendirir, Türkiye-İran-Rusya birliğini bozar ve Amerika’nın kuramadığı “Kürdistan”ın önünü açarsınız. Engin Altay’ın yaptığı bu konuşma, doğrudan Türkiye’nin parçalanmasını desteklemektir. İran’da şeriat olup olmayacağı bizim meselemiz değil; bugünkü yönetim, Amerika’ya karşı duruşu ve Avrasya’daki konumuyla Türkiye’nin çıkarlarına en uygun olanıdır.
İran’daki bazı grupların “Güney Azerbaycan Hareketi” adı altında sokağa çıkma çağrıları yaptığını ve bazı göstericilerin bozkurt işareti kullandığını görüyoruz. İran’da “Türkçülüğü” tıpkı Türkiye’deki PKK gibi devleti bölmek için kullanmaya çalışıyorlar. Oysa İran’da “Azeri” kelimesi pek kullanılmaz, kendilerine “Türk” derler. İran’ın en büyük rehberi Ali Hamaney bile kendisinin Türk olduğunu ve Türkçe konuştuğunu ifade etmiştir.
Firdevsi’nin Şehname’si sadece edebi bir eser değil, Selçuklu sultanlarının başucu kitabıdır. Şehname, İran-Turan savaşlarını anlatır ama Türk kahramanlarını da müthiş över; karşı tarafı aşağılayarak yazılmamıştır. Bugün bazıları “Amerika’nın eteğinden çıkıp Rusya’nın koltuk altına mı girelim?” diyor. Bu yanlış bir algı. Türkiye’nin Rusya’nın eteğinin altına girmesi diye bir durum söz konusu değildir. Her iki ülke de aynı Amerikan tehditleriyle karşı karşıya olduğu için birbirine muhtaçtır. Menfaatlerimizi koruruz ama bu, birinin diğerine tabi olması anlamına gelmez. Türkiye’nin bugünkü gücü buna izin vermez. Amerika’nın bölgedeki tüm hareketleri Türkiye’ye yöneliktir. Türkiye’yi İran üzerine süremediler; şimdi İran’ı teslim alıp Türkiye üzerine sürmeye çalışıyorlar. Bahattin Nazlı isimli izleyicimizin 2004 yılında dile getirdiği “Türkiye’nin hedef olduğu” tespiti, Vatan Partisi’nin zaten 2000’li yıllardan beri savunduğu bir görüştür. O dönemde Türkiye’de “Sıra Türkiye’ye gelecek” şeklinde bir fikir vardı; biz ise sıranın gelmesini beklemeden Türkiye’nin o tarihlerde zaten doğrudan hedef olduğunu belirtiyorduk. Nitekim PKK hareketleri Türkiye’de desteklenirken, İran’da Amerika’nın kışkırttığı benzer bir silahlı bölücülük söz konusu değildi.
Öte yandan, her şeyi sadece Türkiye merkezli okumak yanlıştır. “İran’a, Suriye’ye veya Irak’a tehdit yok, tek tehdit Türkiye’ye” demek gerçekçi değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Asya’daki temel hedefi bir “Kürdistan” kurmaktır. Bu planın hayata geçmesi için hem Türkiye’nin hem de İran’ın kuşatılması ve zayıflatılması gerekir. Türk ordusu bu planın önündeki en büyük engellerden biridir; bu yüzden Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlar yapılmıştır. Ancak İran da bir o kadar büyük bir engeldir. Dolayısıyla Türkiye ile İran arasında bir rekabete gerek yoktur; her iki ülke de aynı operasyon hedefindedir.
İran şu anda bir krizle karşı karşıya. Batı Asya ülkelerinin oluşturduğu blok, İran’a siyasal bir derinlik sağlar. Türkiye’nin burada yapması gereken, sınırları kontrol altında tutmak ve herhangi bir kışkırtmaya mahal vermemektir. İran Devleti son derece sabırlı ve aklı başında bir yol izlemektedir; şiddet eylemlerinin kamuoyu tarafından görülmesini bekledikten sonra çok sert ve kararlı bir bastırma harekâtı gerçekleştirecektir. Türkiye’den İran’daki bu karışıklıklara destek verecek veya silahlı eylemlere katılacak bir kitlenin olması mümkün değildir.
İran’daki Türk vatandaşlarına da buradan sesleniyoruz: Amerika ve İsrail güdümlü bu hareketlere katılmayın. İran’da yaşayan Türkler, Farslar, Kürtler ve diğer unsurlar bir bütündür ve birlikte yaşama iradesine sahiptirler. İran’ın bölünmesi hem o ülkenin iç barışına hem de Türkiye’nin güvenliğine zarar verir. Kıbrıs’taki durum ile İran’daki durum birbirinden tamamen farklıdır; Kıbrıs’ta halkların birlikte yaşama imkânı kalmamışken, İran’da böyle bir ayrılık talebi yoktur. Ayrılıkçılığı savunmak emperyalizme hizmet etmek anlamına gelir.
Türk milliyetçiliği, mazlum milletlerin emperyalizme karşı verdiği mücadele geleneğinden gelir. Türkiye, son 200 yıldır emperyalizme karşı savaşan bir ülkedir ve bu tarihsel çizgide İran’a düşmanlık etmek, emperyalist planlara teslim olmak demektir. Türk milliyetçileri hiçbir zaman İran’ın bölünmesini savunmamıştır ve savunmayacaktır.
Son olarak, bu konuların daha iyi anlaşılması için Yusuf Akçura’nın “Türkçülüğün Tarihi” adlı kitabını mutlaka okumanızı tavsiye ederiz. Yaklaşık 100 yıl önce yazılmasına rağmen bugün yaşananları anlamamıza ışık tutan, Türk kütüphanesinin en temel eserlerinden biridir.

