Çıkış Yolu • 27.12.2017

Çıkış Yolu • 27.12.2017

Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasvuru… Türk milletinin mantığı açıktır. Bölgedeki bu yangın; Irak’taki, Suriye’deki durum… “Hayır”da birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Sayın izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldiniz diyoruz.

**Programın Başındaki Zeybek Üzerine**
Bugün Karaşar Zeybeği ile başladık. Bundan tam 98 yıl evvel, Kurtuluş Savaşı’nın önderi henüz savaşı başlatmamıştı ama başlamış da sayılabilirdi. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Dikmen sırtlarında onu Seymenler karşıladı, zeybekler oynuyordu. 98. yıl dönümünü bu müzikle analım istedik.

**Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi ve Yalnızlığı**
Siz Atatürk’ün Ankara’ya gelişine çok önem veriyorsunuz. Yarın çıkacak yazınızın başlığı da çok enteresan: “Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara Yalnızlığındaki Güç.” Mustafa Kemal’in o günlerini anlatırken sık sık “koyu bir yalnızlıktan” bahsedersiniz. Neden bu ihtiyacı duydunuz?

Şunun için: Öncüler, doğru strateji ve doğru programı benimsedikleri zaman direnirler ve o direnmenin sonuçlarını alırlar. Kurtuluş Savaşı’nın başında çok önemli bir tartışma var. Büyük komutanlardan Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün sınıf arkadaşıydı. “Bilinmeyen Hatıralar” adlı eseri çok kıymetlidir. Orada anlatır: 16-21 Haziran 1919’da Amasya’da komutanlar gizli bir toplantı yapıyor. Ankara’dan Ali Fuat Paşa, Konya’dan Mersinli Cemal Paşa katılıyor.

Ali Fuat Paşa diyor ki: “Mustafa Kemal Paşa, bizim Anadolu’da bir ‘hükümet-i muvakkate’ (geçici hükümet) kurmamız lazım. Padişah ve İstanbul hükümeti İngilizlerin denetimi altındayken istiklal savaşı olmaz.” Ancak diğer paşaların çoğu buna direniyor, İstanbul’a ve padişaha olan sadakatleri ağır basıyor. Buna rağmen Amasya Genelgesi’nde “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ilkesiyle Erzurum ve Sivas kongrelerinin temeli atılıyor.

**Heyet-i Temsiliye ve Strateji Tartışmaları**
Sivas Kongresi’nden sonra, Kasım 1919’da 13 gün süren Heyet-i Temsiliye toplantısı çok kritiktir. Atatürk orada “Bir fırka (parti) kurmalıyız, bu fırka önderliğinde halkı örgütleyip Anadolu’da bir hükümet kurmalıyız” der. Alfred Rüstem Bey dışında neredeyse tüm komutanlar, Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa dahil, buna direnirler. Para yok, silah yok, jandarma yok… Atatürk “Milletten toplayacağız, milis güçleri kuracağız” dediğinde, komutanlar “Köylüye nasıl güveniriz?” diye itiraz ederler. Atatürk o günlerde devrimci bir önder olarak yalnız kalmıştır. Sonuçta, Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’da toplanması kararlaştırılır.

**Devrimci Karargâh: Ankara**
Atatürk 27 Aralık’ta Ankara’ya geldiğinde, aslında “devrim” geliyordu. Ankara devrimci bir karargâhtı. O, İstanbul’daki meclisin yürümeyeceğini biliyordu. Nitekim 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildi, 20 Nisan’da padişah meclisi dağıttı. İşte o an Atatürk’ün yalnızlığı bitti. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı ve Ankara’da hükûmet kuruldu.

**Atatürk’ün Farkı: “Maddeyi Anlamak”**
Atatürk’ün diğer komutanlardan farkı neydi? 1905 yılında henüz teğmenken not defterine “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” diye yazmıştı. Atatürk’ün sırrı maddeyi, yani tarihsel ve toplumsal süreçleri doğru okumaktı. 1907’de Selanik’te arkadaşlarına “Osmanlı’nın yaşaması mümkün değil, Türklerin çoğunluk olduğu topraklarda milli bir devlet kurmalıyız” dediğinde, arkadaşları “Seni kurşuna dizerler” diye onu uyarmıştı. O, dönemin aydınları içinde bu tarihsel gerçeği herkesten önce gören ve cesaretle uygulayan bir devrimciydi. Tecrübeler aynı ama demek onun üstün zekası, hayat tecrübeleri diğerlerinden farklı. Peki, hangi hayat tecrübeleri vardı? Selanikli olmasının etkisi olabilir mi? O da önemli tabii. Osmanlı İmparatorluğu’nun fikir hareketlerinin en iç içe geçtiği, yoğun olduğu yer orasıydı. Hepsi Selanikli sayılır; mesela Karabekir Paşa… Ali Fuat Paşa Karamanlı, Konyalı, Karabekir’den; Ali Fuat Paşa İstanbul kökenli falan. Ama hepsi Selanik’te şu anlamda birleşiyor: Çünkü hepsi Balkanlarda savaşmış. Orada Üçüncü Ordu’daydılar. Balkanlarda o Bulgarlar karşısındaki yenilgiler, Yunanlar karşısındaki kayıplar… Balkan Harbi’ne hepsi katılmış, ondan evvel de Bulgar çetelerini kovalamış, savaşmışlar. Bütün o acıları, ızdırapları, Osmanlı Devleti’nin yenilgilerini, toprak kayıplarını, büyük göçleri ve Müslümanlara yapılan kırımları yaşamışlar. Hepsi o acıların içinden geliyor.

Ancak Mustafa Kemal’in farkı, evvela sosyalist olmalı; maddeyi anlamalı. Yani maddeyi anlamaya çalışıyor. Gerçi hepsinde o maddeyi anlamak var, onu da söyleyeyim. Hepsi “Tarih nereye gidiyor?” diye soruyor. Ama Mustafa Kemal ile başlayan bir çözüm arayışı var. Osmanlı Devleti çöküyor ve fikirler çıkıyor. Yusuf Akçura’nın meşhur makalesi “Üç Tarz-ı Siyaset”, yanlış bilmiyorsam 1904’te ilk Mısır’da yayımlandı. Oradaki üç çıkış yolundan biri Türkçülük. Türkçülük, tam da Mustafa Kemal’in 1907’de Selanik’te bir meyhanede söylediği şeydir. “Sonuç olarak herkes kendi milli devletini kuruyor, bir seçeneğimiz de bu olabilir” diyor. Akçura da çok derin, büyük bir ideolog; Sovyet Rusya’daki devrimci süreçleri izlemiş, çok dil bilen, Fransa’da doktora yapmış bir insan. O da Harp Okulu sonlarında Abdülhamid’e kafa tutup gizli cemiyetler kurduğu için okuldan atılmış, kalebentliğe mahkûm olmuş, sürgünden kaçmış. Yani öyle bir hayat hikâyesi var Yusuf Akçura’nın.

Tabii onun bilimsel birikim olarak çok ileride ve önde bir özelliği var. Üç Tarz-ı Siyaset’te Osmanlı’nın önünde üç yol var: İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük. Akçura orada İslamcılığı ve Osmanlıcılığı eliyor; Türkiye’nin Türk milliyetçiliği ile çıkış yolu bulacağını savunuyor. Akçura Türkçülüğü ikiye ayırıyor: Bir emperyalist Türkçülük, bir de demokratik Türkçülük. “Biz emperyalist Türkçü değiliz, demokratik Türkçüyüz” diyor.

(Aranın ardından)

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Mustafa Kemal’in devrimci bir kişilik olarak diğer komutan arkadaşlarından farkını konuşuyorduk. Hepsi birbirine benziyor; hepsi aynı tecrübelerden geçmiş, hepsi Selanik’in veya Balkanların devrimci ikliminden etkilenmiş. İster Karamanlı olsun, ister Trabzonlu, ister İstanbul’lu… İttihat ve Terakki’nin o ikliminde yetişmişler. Sonuç itibarıyla hepsi İttihatçı ve devrimci.

Mustafa Kemal’in bir farkı daha var: Çok cesur. Entelektüel cesareti ve ufkunun genişliği bambaşka. O belki de kişisel serüveni, çocukluğundan başlayarak yaşadığı hayatla açıklanabilir. Fikirlerini söylemekte son derece cesur. Mesela ona “Bu fikirlerini aman başka yerde söyleme, seni kurşuna dizerler” diyorlar. Talat Paşa da aynı şeyi yazıyor.

İttihat ve Terakki’nin ilk önderlerinin ortaya çıktığı iklim ve savaş cephesi çok önemli. O dönem Avrupa’ya çok yakın; bütün fikri cereyanların ya Osmanlı münevverleri eliyle ya da azınlık aydınları eliyle aktığı bir yer. 1908 devrimi öncesinde Mustafa Kemal devrimin önderi olacak Talat Paşa ile çok yakın iş birliği içinde. Ama 1908’de Mustafa Kemal’i önde göremiyoruz. Birinci Dünya Harbi’ne Başkumandan Vekili olarak giren Enver Paşa varken Mustafa Kemal’in rütbesi hâlâ yarbay.

Bunun sebebi şu: Harp Akademilerini bitirdikten sonra padişah hükümeti onu kasıtlı olarak Şam’a yolluyor çünkü Balkanlar Sultan Hamid için bir tehdit. Mustafa Kemal ise Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuş. Selanik’e geldiğinde İttihat ve Terakki’nin kurulmuş olduğunu görüyor ve hemen ona katılıyor. “Ben cemiyet kurdum, size rakibim” demiyor; bu onun kolektif mücadelenin adamı olduğunu gösteriyor. Enver, Sabri ve Niyazi beyler dağa çıktıkları için 1908 devriminde çok parlıyorlar. Mustafa Kemal ise mücadelenin daha uzağında kalıyor.

Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’nin sol kanadında. Cemiyeti bırakıp “Fırka olalım, bu işler partiyle olur” diyenlerden. O zamandan beri parti fikri onda var. Diğerleri her şeye rağmen “Vatanı ve Osmanlı Devleti’ni kurtaralım” derken, onda milli devlet projesi mevcut. Kazım Karabekir’le Rauf Orbay’ın Cumhuriyet ilanına karşı çıktıklarını biliyoruz. Onlar daha tutucu, “Ben padişahın ekmeğini yedim” diyen bir konumda. Atatürk’teki cesaret ve devrimci tavır, kopuşun adamı olmasından geliyor. Diğerleri toplumun ne diyeceğine, sandıktan ne çıkacağına odaklanırken Atatürk’te bu çekince yok.

Bugün de Türkiye sistemin içinde, borçlanma ekonomisiyle bir çözüm bulamaz. Türkiye; vatan bütünlüğünü sağlayarak, iç barışı kurarak, komşularıyla barışıp üretim ekonomisine geçerek bir devrimle çıkış yapacak. Türkiye o devrimin içine girmiştir. Benim doğum yerim Kırşehir’dir. Efendim, Atatürk’ün o dönemiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Atatürk’ün Ankara’yı seçmesinde; coğrafi merkezliğinin ve güvenli oluşunun dışında, şehrin yapısıyla ilgili başka bir yön var mı?

Öncelikle Sayın Genel Başkanımız Doğu Perinçek’e ve bizi ufkumuza açan siz değerli kişiliğe saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Ankara’nın seçilme meselesine gelirsek… Biliyorsunuz, Cumhuriyet Gazetesi’ni Atatürk çıkartmıştır. Atatürk, Yunus Nadi’ye “Devrimleri savunacak bir gazete çıkaralım” der. O dönem yapılan bir röportajda Yunus Nadi, Mustafa Kemal Atatürk’e “Ankara’yı neden seçtiniz?” diye sorar. Atatürk’ün yanıtı şöyledir: “Ben Ankara’yı coğrafyadan evvel tarihten tanıyorum.”

1300 ile 1380 yılları arasında Ankara halkı, herhangi bir Osmanlı veya başka bir güce bağlı değildi; ilginç bir biçimde adına “Cumhuriyet” diyorlardı. Bu durum 60-70 sene sürdü, sonra Osmanlı Devleti’ne katıldılar. Mustafa Kemal Atatürk, Ankaralıların ta 1300’lerde böyle bir irade göstermelerinden çok etkilenmiştir. Atatürk, Ankara’ya geldikten sonra merkezi oraya taşımayı düşünmüştür. 27 Aralık günü Ankara’ya ulaştığında ise görünmemiş bir karşılama ile karşılaşır. Ankara’nın bütün halkı ve çevre bölgeler, Atatürk’ü karşılamaya çıkmıştır. Bektaşiler ve Aleviler, medreseyle kol kola girmiş; bütün Ankara halkı ve lise öğrencileri, 27 Aralık günü Mustafa Kemal’i karşılamak için beklemiştir.

Esasında planlanan tarih 25 Aralık’tır fakat Atatürk, Kırşehir’de rahatsızlanmıştır. Sayın Perinçek’in de belirttiği güzergah üzerinde, ailemizin çok olduğu Beynam köyünde son geceyi geçirmiştir. O dönem ailemizde Mumcular, kalıpçılar, mumcular, karabiberciler gibi soyadları vardı. İkinci büyük bağışı “Mumcular” yapar. Bu 25 bin kuruşun o günkü satın alma gücünü Ankara Kulübü hesaplamıştır. Bu parayı dedemin abisi Mehmet Çavuş, Müftü Rıfat Börekçi’ye verir. Mehmet Çavuş, Çanakkale’de vatani görevini yapmış, çavuş olmuş, Mustafa Kemal’e büyük hayranlık duyan biridir. Çanakkale muharebesinden sonra komutanı Ankara’ya geliyor diye Müftü Rıfat Börekçi’ye Mustafa Kemal’i uzun boylu tarif etmiştir.

Atatürk, bu parayla Anadolu Ajansı ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesini kurar. Hâkimiyet-i Milliye’nin matbaası Çerkez Ethem’den alınır. Çerkez Ethem’in elinde “Bu halk ciddi biçimde Mustafa Kemal’i tutuyor, onunla oturup pazarlık yapalım” diyen bir rapor vardır ama bunu İngiliz hariciyesi benimsemez. Bu yüzden ben, 27 Aralık 1919’un “Dünya Emperyalizmle Mücadele Günü” olarak ilan edilmesini öneriyorum. Nasıl ki Sovyet devriminde Potemkin zırhlısı ve bazı önemli günler varsa, bu da Türk devriminin en önemli günüdür. Çünkü o günden itibaren, Sayın Perinçek’in de ifade ettiği gibi, Ankara’ya devrim geldi. O devrim, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimlerimizle sürüp gidiyor.

Diğer dedem de o sırada hukuk mezunuydu. İstanbul’dan gönüllü olarak Ankara’ya gelir, Mustafa Kemal’den görev talep eder ve Sivas’a savcı olur. Yani her iki dedem de Mustafa Kemal’in ilk askerleridir. Şimdilik arz edeceklerim bunlar.

*Uğur Mumcu’yu kaybettik, bu müthiş bir gelenek. Mumcu ailesi, 25 bin kuruşu veren köklerinden bugün Uğur Mumcu’ya kadar bu vatana büyük hizmetler vermiştir.*

***

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Ankara meselesini bitirdik diyelim, gerçi dönecek çok şey var. Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarını konuşmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ancak bugün gündemimiz yoğun. Pazar günü Zonguldak’a gittiniz. Anadolu’yu dolaşırken belli şeylere dikkat ediyorsunuz. Zonguldak tercihinizin sebebi neydi?

Zonguldak; bir Cumhuriyet kenti, aydın bir kent ve aynı zamanda emeğin başkentidir. İşçi sınıfı dediğimiz zaman akla her zaman Zonguldak gelir. Bu vesileyle 35-40 yıl önce bulunduğum Zonguldak’taki dostlarıma selam göndermek isterim.

*(Zonguldak Üzülmez Şubesi Başkanı Tayfun Demir ile yapılan görüşme)*

Zonguldak aslında Türkiye’nin 1980’den sonraki Turgut Özal ekonomisinin bir özetidir. Zonguldak dağlarının altında 1 milyar 300 milyon ton kömür yatmaktadır. Bu, tespit ve teyit edilmiş bir rezerve değerdir. Türkiye’nin kömür ihtiyacı yılda 40 milyon tondur. Bu ihtiyacın 37 milyon tonunu Ukrayna, Kolombiya, Rusya ve Güney Afrika gibi ülkelerden karşılıyoruz. Oysa Zonguldak’ın altında 35 yıl Türkiye’nin ihtiyacını karşılayacak kömür yatıyor. Biz kendi işçimizle o kömürü çıkarmıyoruz, kendi işçimize ücret vermiyoruz; bunun yerine yabancı ülkelerin işçilerinin çıkardığı kömüre muazzam dövizler ödüyoruz. Bu dövizleri bulmak için de borçlanıyoruz. Türkiye, kömür dağın altında yattığı halde borç batağında yüzüyor. Bu, akıl alacak bir durum değildir. Pamukta, tütünde ve diğer birçok tarım ürününde de durum aynıdır.

Bu yüzden Zonguldak meselesi çok önemlidir. Konuya sadece işletme kârı açısından değil, Türkiye’nin toplam ekonomisi açısından bakmalıyız. Maliyet yüksek olsa bile, dışarıya ödediğimiz o olağanüstü döviz, bizi dışa bağımlı kılıyor ve borç batağına sürüklüyor. Türkiye artık kendi kömürünü çıkarmalı, kaynağını buna ayırmalıdır. 1990’larda Zonguldak’ta 40 binin üzerinde işçi çalışırken, bugün bu sayı 8 bin civarına düşmüştür. 50 bin kişinin ekmek yediği bir sektörün bu hale gelmesi, Türkiye’nin borç ekonomisine battığının kanıtıdır. Zonguldak’ın hikayesi Türkiye’nin hikayesidir; Zonguldak’taki çözüm Türkiye’nin çözümüdür. Kendi kömürümüzü tercih etmeliyiz çünkü ithal kömürde ödediğimiz para dışarıya giderken, yerli üretimde para içeride kalır; esnafa, sanayiciye ve üreticiye döner, çarkı çevirir. Kamu iktisadi teşebbüslerinin tasfiyesi Türkiye’ye ağır bedeller ödetmiştir.

Zonguldak, özelleştirmenin ne kadar yıkıcı olduğunu gösteren en dikkat çekici örnektir. Sendikaların dahi bir dönem savunduğu özelleştirmenin “iyisi” olmaz; özelleştirme, işçi sayısını düşürmek, sağlık ve sosyal hakları tırpanlamak demektir. Zonguldak halkı ve işçisi, yeni özelleştirme girişimlerine karşı kenetlenerek direnmiştir. Türkiye’nin önünde üretim ekonomisine geçmek gibi temel bir program vardır. 2018-2019 yılları, borçlanma ekonomisinden vazgeçip üretim ekonomisine geçiş için ayağa kalkacağımız yıllar olmalıdır. Zonguldak, maden şehitlerimizin hatırasıyla ve emekçinin mücadelesiyle her zaman yoğun duygular beslediğim bir kenttir. Orada verilen sözler bizim için namustur; madencinin ve tüm emekçilerin zamanı geliyor.

Hükümetin çıkardığı 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 121. maddesi, 15-16 Temmuz 2016 tarihlerindeki darbe girişimini bastırmak amacıyla hareket eden kamu görevlisi olmayan sivillere ceza muafiyeti getirmektedir. Bu düzenleme, “ceza affı” olarak adlandırılsa da aslında hukuk tekniği açısından sorunludur. Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesi zaten meşru müdafaa ve yasal savunma hükümlerini içermektedir. Yani bu KHK çıkarılmasa dahi, darbeyi önlemeye yönelik eylemlerde zaten suç oluşmaz.

İkinci olarak, bu düzenleme son derece bulanık ve acemice kaleme alınmıştır; bir kanun koyucuya yakışmayan, yargının önüne ağır yükler getirecek ifadeler içermektedir. Ceza kanunları geneldir; belirli olaylar veya kişiler için özel yasa çıkarılamaz. Eğer bir düzenleme yapılacaksa bu, herkesin anlayabileceği sadelikte ve hukuki standartlara uygun olmalıdır. Ayrıca, “darbeyi bastırma” faaliyetleri hem nesnel olarak bu amaca hizmet etmeli hem de öznel olarak o kastı taşımalıdır. Teslim olmuş bir kişiye şiddet uygulamak veya işkence etmek, hiçbir şekilde meşru müdafaa kapsamına girmez. Bu durumları yargı organları değerlendirecektir, ancak hükümetin yaptığı bu bulanık düzenleme yargı süreçlerini zorlaştıracaktır. Bizim önerimiz, ceza kanunundaki genel hükümlerin esas alınması ve hukuki belirsizlik yaratacak özel düzenlemelerden kaçınılmasıdır. Tabii ki hükümet ciddiyse, bir kere kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) kanun yapmak yanlıştır. Suç tanımı KHK ile yapılmaz, bu bir. İkincisi; Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesi zaten bu durumu karşılamaktadır, ona dahi gerek yoktur. Diyelim ki birileri “İlla böyle bir madde istiyoruz” dedi; ciddi bir hükümet bu taleplere hiçbir şekilde teslim olmaz. Ancak teslim olsalar dahi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir kanun teklifi sunulmalıydı. Bizim formüle ettiğimiz teklif şöyledir: “Kamu güvenlik görevlisi sıfatı taşımasalar veya kamu güvenliği görevi yapmasalar dahi kişilerin 15 ve 16 Temmuz 2016 tarihlerinde darbe girişimini bastırma kapsamında ve amacıyla yaptıkları eylemler suç oluşturmaz.” Kanun böyle yazılır. AKP iktidarı kanun yazmayı bilmiyor. 15 yıldır Türkiye’yi yönetiyorlar ama bir kanun yazmayı öğrenemediler. Bu, Türkiye için çok acı bir durumdur.

Diğer kanunlar nasıl çıktı? Onlar kanun tekniğine aşağı yukarı uygundu. Ancak şu anki metinlere bakınca, anlaşılan o ki bunları katiplere dahi yazdırmıyorlar. Çok önemli bir konuda bütün bakanlar altına imza atıyor. O bakanlar bu kararnameyi imzalarken metni hiç okumuyor mu? Okusalar oradaki bulanıklıkları, dikkatsizlikleri, özensizlikleri ve hukuka aykırı ifadeleri nasıl görmezler? Buradan ilan ediyorum; Türkiye’yi yönetemiyorlar, kötü yönetiyorlar. Kanun böyle yazılmaz, kanun yazmayı onlara biz öğretiyoruz. 15 yıllık bir tecrübeden sonra bir hükümetin hâlâ kanun yazmayı öğrenememiş olması çok acıdır. Çıksınlar, yazdıkları maddeyi savunsunlar; savunmaları mümkün değil. Sadece yorumla “Şu anlama gelir” diyerek geçiştiriyorlar. Oysa kanun benim yazdığım gibi açık ve net yazılır. Aksi takdirde, “Önümüzdeki dönem baltayı, keseri kapan istediğini vuracak ve darbeyle mücadele ettim diyerek ceza muafiyeti alacak” gibi yorumlar çıkar ki, bunlar kanunun ruhuyla ilgisi olmayan ama kötü yazım nedeniyle oluşan yorumlardır. Türkiye’ye yazık oluyor.

En doğrusu hiç kanun çıkartmamaktır; Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesi yeterlidir. Ama illaki bir düzenleme yapacaklarsa, bunu KHK ile değil, genel bir kanun olarak Meclis’e getirmelidirler. Ceza düzenlemeleri her olay için ayrı değil, genel yapılmalıdır. Zaten İnsanların kendilerini ve başkalarını savunma hakları ile suçluyu yakalama yetkileri hukukumuzda mevcuttur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda suçluyu yakalama eyleminin suç oluşturmayacağına dair düzenlemeler zaten vardır. Yeni bir şeye gerek yok. İşlerinde hukukçular da var ama hiçbiri bu kanunun düzgün yazıldığını söyleyemez. Bunun ideolojik sebepleri var; devlet geleneğine sahip değiller, bu devleti benimsemediler ve akılları fikirleri Türkiye’ye hizmet etmek değil, kişisel çıkarlarını sağlamaktır. O nedenle bir tecrübe birikimi de oluşmuyor.

Kanun hükmündeki kararnameler sadece olağanüstü hal (OHAL) süresince geçerlidir. OHAL bittiği zaman bu düzenlemenin durumu ne olacak? Darbe girişimiyle ilgili davalar sürecek, o halde bu hükmü nasıl uygulayacaksınız? Bu tür sorunlar nedeniyle KHK ile çözüm aramak yanlıştır; genel ve süresiz kanun çıkarmak gerekir. KHK’nin iki kaynağı vardır: Birincisi Meclis’in yetki vermesi, ikincisi ise anayasal olarak OHAL ilanıdır. OHAL ilanında da iki sınır vardır: Konu ve süre. Sadece FETÖ darbesiyle sınırlı düzenleme yapabilirsiniz. Ancak hükümet, kanunsuz bir yola girerek her şeyi KHK ile düzenlemeye başladı.

Hukuk camiasının dışından birisi olarak bana bile çok tuhaf gelen bu metinler, aslında bir dağılmanın işaretidir. Birikimleri, devleti yönetmeyi hak etmiş bir partinin niteliklerini taşımıyor. Kafalarında devlet yönetme fikri yok; kaynakları paylaşmaya odaklanmış bir yapı söz konusu. Bilim insanı, tarihçi veya hukukçu gibi isimler de pek gözükmüyor. En büyük övünç kaynakları para kazanmak; onlar için her yol mübahtır.

Danıştay ve Yargıtay’a yeni üye atanması konusunda ise; Yargıtay’da dosya yükü olduğu gerçektir ancak 100 üye yerine 50 üye de yeterli olabilirdi. Ayrıca, üyelerin görev tanımlarını değiştirerek içtihat hakkını belli bir grubun elinde toplamak doğru bir düzenleme değildir. Hükümetin yargıyı kontrol altına almak istediği yönündeki algı yaygın olsa da, atamaları doğrudan hükümet değil, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yapacaktır. Yine de bu atamaların önümüzdeki yıl yapılacak Yargıtay Başkanı seçimi için bir hazırlık olduğu yönünde kuşkular vardır.

Tek tip elbise konusuna gelince; Türkiye’nin üretim ekonomisine geçiş, terörle mücadele ve bölgesel tehditler gibi devasa sorunları varken, hiçbir anlamı olmayan bir “tek tip elbise” dayatmasıyla vakit kaybediliyor. Cumhurbaşkanı, mağdur yakınlarının bunu istediğini söylüyor ancak mağdur yakınları kanun yapamaz. Kaldı ki bu durum masumiyet karinesine aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Romanya ile ilgili Jiga davasında, sanıkların mahkemeye tek tip kıyafetle getirilmesinin hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir. Türkiye’de 71 bin tutuklu var; bu insanlar AİHM’e başvurduğunda takır takır tazminat kararları çıkacak. Belki de bir buçuk milyar lira tutarında tazminatı, emekçinin vergisinden kesip terör örgütü mensuplarının cebine koyacaksınız. Bunları bir hükümet düşünmez mi? Ayrıca 70 bin tane elbise yapacaksın. Bunun getirdiği masraflar bir yana, bunlardan çok daha önemlisi… Bakın, karşımızda terör örgütü bağlantılı bir şahıs var. Okuyoruz, öğreniyoruz. Biz bu elbiseleri yırtacağız, parçalayacağız, atacağız diyorlar. Türkiye şimdi bunlarla mı uğraşacak? O tek tip elbiseleri yırtan tutuklular, birtakım direnişler… Mahkemelerde artık davalara bakmak yerine tek tip elbiseyle ilgili protestolar vesaire. Yani hükümet bunları nasıl düşünemiyor? Niçin böyle bir hata yapıyor? Tutuklu yakınları istiyor diye böyle şeyler olmaz ki. Sen Türkiye’yi, Türkiye’nin bütçesini, maliyesini, huzur ortamını düşüneceksin. Ortalığın karışmasına zemin hazırlayacak uygulamalardan uzak duracaksın. Çünkü burada kazandığın hiçbir şey yok.

Yıllardır Türkiye’de tutuklular mahkemeye normal elbiseyle gidiyor. Elbette mahkemenin adabına yakışır kıyafetle gidecek. Şortla, plaj kıyafetiyle, balo kıyafetiyle gidemez. Mahkemenin bir adabı, usulü, erkanı var; buna uyacak. Bunu zaten cezaevinden çıkarken sağlarsın. Onun için bu düzenleme çok yanlış. Hükümete Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 16 Mart 2010 tarihli Jiga-Romanya kararını hatırlatıyorum; Vatan Partisi bunları buluyor, hükümet niye bulmuyor? Demek ki Türkiye’yi Vatan Partisi’nin yönetmesi lazım, bu hükümet yönetemiyor. Tavsiyem, bu tek tip elbise kararını derhal kaldırmalarıdır. Aksi takdirde, bunların AİHM’e ödeteceği tazminatları biz mi karşılayacağız? Bunlar gidici, bu AKP hükümetinin son demleri. Yasal olarak böyle bir yükü üzerimize alamazsınız.

Emeklilik yaşı konusuna gelince; burada halkımıza karşı dürüst olmamız lazım. Emekli yaşının 60’ın çok altına çekilmesi, Türkiye’de önümüzdeki süreçte çok büyük bir emekli nüfusun oluşmasına ve mevcut çalışan nüfusun yarattığı değerlerle o emekli maaşlarının ödenemez hale gelmesine yol açar. Sağlık ve prim günü doldurma gibi kriterleri de düşündüğümüzde, gerçekçi olmak zorundayız.

Karayollarındaki “anahtar teslim” uygulamasına, yani taşeronluk sistemine de değinelim. Eskiden Karayolları’nın kendi işçisi, kendi iş makinesi ve kendi örgütlenmesi vardı; işi kendisi yapardı. Şimdi ise müteahhide veriyorlar. Biz bunu doğru bulmuyoruz. Yalnız karayollarında değil, bütün devlet işletmelerinde ve belediyelerde kamu, hizmeti kendisi yapmalıdır. Eskiden belediyelerin fen memurlukları vardı. Kendi işlerini kendi mühendisleriyle, kendi işçileriyle yapmaları hem işçi hakları hem de verimlilik bakımından sağlıklıydı. Kamuyu tasfiye edip her şeyi şirketleştirdiler. Kamu hizmetinin amacı kamu yararıdır; işçiyi, doğayı ve milleti düşünürsünüz. Özel şirket ise sadece kâr amacını güder, işçiye düşük ücret verir ve kamu menfaatini gözetmez. Bu uygulama yanlıştır.

Gelelim izleyicimizin sorduğu darbe gecesi darp edilen harp okulu öğrencileri meselesine. Eğer darbedenler tespit ediliyorsa, şikayet hakları elbette vardır. Ancak darbeyi bastırma sırasında gelişen bir mukavemetten söz ediyorsak, o ayrı bir durumdur. Eğer kişi teslim olmasına rağmen darp edildiyse veya intikam saikiyle hareket edildiyse, bu suç oluşturur.

Birinci Dünya Savaşı’na girmeseydik ülkemizin sınırları nasıl olurdu sorusu çok tartışılıyor. Ancak Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı topraklarını paylaşmak için yapıldı. Bu savaşa girmeme şansımız yoktu; Rusya, İngiltere ve Fransa anlaşmış, paylaşımı masa üzerinde tamamlamıştı. Osmanlı Devleti savaştan kaçınmak için büyük gayret gösterdi, Talat Paşa Rusya ve Fransa nezdinde ittifak arayışlarına girdi ancak verilen cevap “Sizi paylaşmak için bu savaşı yapıyoruz” oldu. Türkiye o dönemde kendini savunmak için Almanlarla ittifak yapmak mecburiyetindeydi. Atatürk de bu mecburiyeti kabul eder ancak savaş sırasında dizginlerin tamamen Alman Genelkurmayı’na bırakılmasını eleştirir. 16 Eylül 1916 tarihli mektubunda da belirttiği gibi; Almanların stratejisine göre değil, kendi savunma stratejimize göre hareket etmemiz gerekirdi.

Cemal Paşa’nın Alman ittifakına karşı olduğu iddiası ise gerçeği yansıtmıyor. Savaşın hemen başında, Rus Karadeniz donanmasına karşı ilk vuruşu yapmak, Osmanlı’yı İstanbul’un düşmesine yol açacak amfibi harekatlardan koruyan doğru bir politikaydı. Daha önce savaşa geç girmenin daha doğru olabileceğini savunmuş olsam da, askeri tarihçiler ve amirallerle yaptığım incelemeler sonrası bu görüşümü düzelttim.

Son olarak, İbrahim Kalın’ın Beşar Esad hakkındaki açıklamasına değinmek istiyorum. “Esad meşruiyetini yitirmiştir” demek, Türkiye’nin çıkarlarına terstir. Esad, Suriye’nin geleceğinde halkının desteğiyle yer almaya devam edecektir. Üstelik Esad, YPG/PYD’yi vatan haini ilan etmiştir. İbrahim Kalın’ın bu çıkışı, PKK ve YPG’yi sevindirmekten başka işe yaramaz. Türkiye’nin ihtiyacı olan, Suriye ile iş birliği yaparak kuzeydeki terör yuvalanmasını temizlemektir. Esad’ı gayrimeşru ilan etmek, PKK’nın elini güçlendirir ve Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tehditleri kalıcı hale getirir. Bu, ihanete varan bir çizgidir. Bugün Rusya ve İran’dan çok, Suriye ile iş birliği etme olanağına sahibiz. Çünkü Suriye’nin kuzeyindeki yuvalanma, öncelikle Suriye’yi ve bizi tehdit ediyor; Rusya ve İran için bu daha uzak bir tehdit. Bu yüzden elimizi Beşar Esad yönetimine uzatmalı ve “Gel arkadaş” demeliyiz. Zaten onlar da bunu istiyor. YPG ve PYD hakkında “vatan hainidir” diyerek Türkiye’ye öneride bulunmuş oldular. “Gel, bunu temizleyelim” diyorlar. Hakkada (Hakkâri) tam da bunu anladı.

Bu nedenle AKP Türkiye’yi yönetemez. Bu siyasetle Türkiye’de barışı, huzuru ve bütünlüğü sağlayamaz. O nedenle Vatan Partisi Türkiye’ye lazım. Bakın, Vatan Partisi’nin siyasetlerini uygulayarak teröre karşı Türkiye belli başarılar kazandı. Ama o siyasetleri tutarlı ve kararlı bir şekilde AKP sürdüremiyor, uygulayamıyor. Çünkü o siyasetler onların değil; o siyasetlere yabancılar ve stratejiyi kuranlar onlar değil. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) Eş Başkanı olarak geldikleri için sonuç itibarıyla bu siyasetleri sindiremediler, benimseyemediler. Zorla olmuyor.

Pazarlık yapacak insan “gayrimeşrudur” gibi ipleri koparan ifadeler kullanmaz. Pazarlıkta sonuç itibarıyla bir kapıyı açık tutman lazım. İbrahim Kalın’ın açıklamaları kapıyı açık tutmuyor. Ben bu açıklamaları ne vatanla, ne akılla, ne de huzurla bağdaştıramıyorum. Bu birikimsizlik mi, tecrübesizlik mi? Sonuç itibarıyla bunun kaynağı nedir? AKP’nin sıcak para komisyoncuları, ihale rantçıları ve Türkiye’nin kaynaklarını bölüşen insanlar bir araya gelmiş. Vatan konusunda yeterli duyarlılıkları olmadığı görülüyor. İdeolojik saplantıları ve mezhepçilikleri yüzünden bu yanlışlar çıkıyor.

Durum böyleyken bu düzen gitmez; nitekim gitmiyor da. “Açılım” yapıyorlardı, PKK açılımı, Kürt açılımı… Ne oldu? 24 Temmuz 2015’te Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’nın tepesine bindi ve Vatan Partisi’nin siyasetleri uygulanmaya başladı. İbrahim Kalın’ın açıklamasındaki siyaset ve stratejinin uygulanması mümkün değil. Türkiye bunları sırtından atacak çünkü bu kafayla terör belasından kurtulamaz. Millet, Vatan Partisi ile birleşecek ve Türkiye bunları sırtından atacaktır.

İbrahim Kalın’ın PYD’ye “vatan hainidir” demesine, sanki Amerika İbrahim Kalın’ı ele geçirmiş de bu konuşmayı yaptırıyormuş gibi bir cevap verildi. Amerika’nın Türkiye ile Kudüs gibi konularda karşı karşıya geldiği bir ortamda; Amerika’yı, PKK’yı ve FETÖ’yü sevindiren böyle bir açıklamayı nasıl yaparsınız? Kudüs meselesinde aktif tutum alıp Arap dünyasında prestij kazandılar; bunun verdiği güçle “abansam Beşar Esad Suriye’nin başında olmaz, ben de onun getirdiği psikolojik ve siyasi sıkıntılardan kurtulurum” diye düşündüler. Ama bunu söylediğiniz an sadece Beşar Esad’ı değil; Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı ve Çin’i de karşınıza alıyorsunuz. Ey İbrahim Kalın, bu sözlerle kimin kucağına yuvarlanıyorsun? Amerika’nın kucağına yuvarlanıyorsun.

Türkiye bu siyasetle yönetilemez. Vatan Partisi, bu çözümleri Türkiye’de uygulayabilecek biricik partidir. İbrahim Kalın’ın açıklamalarına diğer partilerden bir tepki gelmedi; çünkü Cumhuriyet Halk Partisi de aynı fikri savunuyor. Onlar da “Beşar Esad katildir, diktatördür” diyorlar. CHP, İbrahim Kalın’ın şahsında AKP’nin kendi çizgilerine geldiğini görüyor. Ancak bu siyaset devam edemez. Ne asker, ne aklı başında sanayici, ne de Türkiye’yi yönetenlerin önemli bir kısmı bunu kabul eder.

Suriyeli yetkililerin Türk ordusunun kalıcılığına karşı çıkması çok doğaldır. Türk ordusu terörü temizledikten sonra oradan çıkacaktır; oralar Suriye toprağıdır ve Türk ordusunun orada kalıcı bir işi yoktur.

Kandil artık direnme çarelerini değil, nasıl teslim olacağını tartışıyor çünkü direnme şansları kalmadı. Türkiye, İran, Irak ve Suriye yan yana gelince silahları atıp kaçacaklar. Irak’ta uygulanan çözüm Suriye’de de uygulanır. Koşullar doğmuştur. İbrahim Kalın, Türkiye’nin kaderiyle oynayamaz. Kimse oynamasın. İbrahim Kalın’a bu lafları söyletenler bilsin ki Türkiye’nin geleceğiyle oynayamazsınız.

28 Şubat; Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine ve FETÖ’ye karşı mücadelesinin başladığı tarihtir. O dönemin komuta kademesi, Amerikan belgelerinde “hizadan çıktı” ve “kontrolden çıktı” olarak tanımlanmıştır. 28 Şubat’ta Fethullah Gülen cemaati ve Tansu Çiller hedef alındı. Amerika ise buna “Millennium Challenge” (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatıyla cevap verdi. Çünkü Türk ordusu “irtica ile mücadele bin yıl sürecek” demişti. Bugün 28 Şubat davası üzerinden yapılanlar da tıpkı İbrahim Kalın’ın açıklamaları gibi topluca bir geri dönüş girişimidir ancak böyle bir ihtimal görmüyorum. Yani böyle bir iki olaydan dolayı AKP zaten bu programın esas sahibi değil, esas tutarlı ve kararlı sahibi değil. Bu tür olaylarla karşılaşacağız ancak buradan topluca geri dönüş gibi tahliller çok yanlış. Öyle bir yola girmişlerdir ki buradan dönme şansları yoktur. Türkiye’de Fethullah’a karşı duruş ve mücadele Türk Silahlı Kuvvetleri’nde 28 Şubat’ta başlamıştır. Bugün önümüzdeki mücadeleyi tutarlı olarak sürdüreceksek, Fethullah’a ve PKK’ya karşı mücadele edeceksek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne göz bebeğimiz gibi sahip çıkmamız lazım. Bu tür uygulamalar sonuç itibarıyla AKP iktidarının Türk ordusunu hedef aldığını gösteriyor. Burada 60 tane generali hedef almıyorlar sadece; sonuç itibarıyla hedef belli.

Sayın Kıvrıkoğlu ne diyor? “28 Şubat süreci bin yıl sürer.” Buna Amerika cevap veriyor: “Millennium Challenge.” Amerika ile Türk ordusunun karşı karşıya geldiğini gördük. O zaman yapılan Tuncay Güney’in uydurma ifadelerinde hedef alınanlar kimler? Bakıyorsunuz; Hüseyin Kıvrıkoğlu, Sayın Karadayı, Doğu Perinçek, Çetin Doğan vs. Tuncay Güney’in hedef aldığı komutanlar bugün 28 Şubat davasında haklarında müebbet hapis cezası istenen komutanlardır. Yargının böyle kararlar vermesine ihtimal vermiyorum. 28 Şubat davasının savcısı Amerika’dır, Fethullah terör örgütüdür. Sonuç itibarıyla oradan Amerika’nın ve Fethullah terör örgütünün istediği hukuk dışı kararların çıkmasını beklemiyorum.

28 Şubat’ın Fethullah’a ve Çiller’e karşı olduğunu söylediniz ama o dönem hükümette Refah-Yol vardı. Refah Partisi koalisyonun büyük ortağıydı ve Başbakan Necmettin Erbakan’dı. Sonuçta o hükümet devrildi. Doğru ama Erbakan, Tansu Çiller’le ittifak ve iş birliği yaptı. O noktada Karadayı’nın talimatıyla Ankara Savcılığı, Tansu Çiller hakkında Amerikan ajanı olduğuna dair soruşturma başlattı. Bir şeyler oldu, müdahaleler oldu ve soruşturma geri çekildi.

28 Şubat’ta Amerikancı bir damar yok muydu? Türkiye hakim sınıflarının içinde her zaman Amerika’nın etkisi biraz vardır. Çevik Bir üzerinden bunlar söyleniyor ama “Çevik Bir Amerikancıdır” gibi çok katı tasnifler doğru değil. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, Karadayı’nın ve Çetin Doğan komutanımızın milli, kararlı ve tutarlı duruşunu Çevik Bir’de görmüyor olabiliriz ama 28 Şubat’ın lideri Çevik Bir değil, İsmail Hakkı Karadayı’dır. Karadayı o zaman çok anlamlı bir şey söyledi: “Biz incelemeler yaptık, eğer bunlara fırsat verilirse 2000’li yılların başlarında iktidar olacaklar ve Türkiye’yi büyük belalara sürükleyeceklerdir.” FETÖ’nün ileride iktidar olacağını gördü. Nitekim oldu da; AKP iktidarı ile Türkiye’yi yönetti, hükümeti paylaştı.

Peki, Sayın Karadayı o tehdidi görüyor da, Tayyip Erdoğan’lar nasıl Fethullah Gülen’le beraber Türkiye’de hükümet kurdu? Hatta hükümet kurmanın ötesinde Türk ordusuna, Vatan Partisi’ne ve Türk milletine karşı tertipler yaptılar. 28 Şubat’ın, Erbakan’ı hedef alması sonucu mu Tayyip Erdoğan iktidara geldi? Bu fikir doğru değil. Eğer 28 Şubat devam edebilseydi, Tayyip Erdoğan iktidara gelemezdi. 28 Şubat’ın hedefinde birinci olarak Erbakan yoktu; bunu ciddi araştıranlar görür. Erbakan’ın o zaman şu önemli hatası vardı: Bosna’da, Yugoslavya’nın parçalanmasında Amerika ile birlikte hareket ediyordu. Erbakan milli bir insandır ama “İslamcıyız” derken Amerika’nın Yugoslavya’yı parçalaması sürecinde önemli rol oynadılar. Tansu Çiller ve Erbakan hükümeti Amerika’nın çözümüydü. Çünkü Amerika, Yugoslavya operasyonunu yalnız başına ne Çiller’le ne de Mesut Yılmaz’la yapabilirdi. Saraybosna’daki İslamcı yönetimi destekleyen, Yugoslavya’nın parçalanmasında Amerika ile birlikte hareket eden bir Türkiye hükümeti lazımdı. Erbakan orada yeri doldurulmaz bir rol oynadı. İslamcılıkla olmuyor; vatanseverlikle, milli duruşla ve emperyalizme karşı duruşla oluyor. Amerika ile beraber olan bir İslamcılıkla Türkiye’nin milli menfaatleri korunamıyor.

Kitabımızı konuşamadık, hemen söyleyelim. Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sı; Atatürk’ün devrimini anlatan belki de en doğru ve en belgesel kitaptır. Atatürk, 1926 civarında hayatını Falih Rıfkı Atay’a anlatıyor; kendi ağzından hayatının ilk defa kaleme alındığı çok önemli bir belgedir. İkinci olarak; Lansere diye bir Sovyet ressamın 1922 yılında Ankara’ya gelerek çizimlerini yaptığı “Ankara” kitabı. Bu küçük hacimli kitap da Kaynak Yayınları’ndan çıkmıştır.

Zeybek’le başladık, programımızı Zeybek’le kapatalım. Bütün izleyicilerimizin yeni yılını kutluyoruz. Geçmişte devrimle kurduğumuz bu cumhuriyeti, halkın bölünmeye çalışıldığı bu ortamda tekrar birleştireceğiz. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız; söz veriyoruz.

Paylaş