Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni bir “Çıkış Yolu” ile birlikteyiz. Olaylar hızlı ilerliyor ama her şey iyiye gidiyor gibi gözüküyor. Bu akşam yine Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile gündemi konuşacağız. Gündemimiz tek madde: Afrin. Daha doğrusu Türkiye’nin Afrin’e yapmaya hazırlandığı harekât. Bu meseleyi enine boyuna ele alacağız, masaya yatıracağız. Dışarıdaki büyük güçlerin bu meseledeki tavırlarını değerlendireceğiz. Türkiye’deki temel fikir ve siyasi odakların pozisyonları nelerdir? Açıklanan ve açıklanmayan yönleriyle inceleyeceğiz. Ayrıca bazı son dakika gelişmeleri var, onları da aktaracağız.
Sayın Perinçek, hoş geldiniz. Yüzünüz gülüyor çünkü Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı yönünde çok önemli gelişmelerin eşiğindeyiz. Son bir iki saatlik gelişmelere kadar endişeniz var mıydı? Tabii ki vardı. Çünkü karşımızda Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük bir güç var.
Değerli izleyiciler, Türkiye’nin iki gündür Afrin’e yönelik harekâtı çok ciddi bir vaka olarak konuşulmaya başlandı. Kamuoyunda bazı endişeler olsa da arka arkaya haberler gelmeye başladı. Bunu, Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkan Yardımcısı Yunus Soner ayrıntılı olarak anlatacak. Kendisi İstanbul stüdyomuzda bizi bekliyor. Ancak ben kısaca birkaç bilgi vereyim: Bir, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinde Amerika’nın kurmayı planladığı 30 bin kişilik ordudan haberlerinin olmadığını söyledi. Bu, aslında “biz katılmıyoruz” demenin bir başka ifadesi gibi geliyor bana. Nedense Sayın Perinçek, siz ne dersiniz? İkincisi, Pentagon sözcüsünden az önce açıklamalar geldi; Afrin’de PYD’ye veya onların kuvvetlerine herhangi bir yardım düşünmediklerini söyledi. Bu da çok şeyi değiştiren bir olay. Aynı zamanda Batılı yayın organlarında bu konuda ilginç yorumlar çıkmaya başladı. *Foreign Policy*’deki bir makalenin başlığı son derece önemli: “Kürtler için güneş batıyor” diyor.
Sayın Perinçek, siz dün bir açıklama yapmıştınız ve harekâtı desteklediğinizi belirtmiştiniz. Neden bu harekâtın zamanında olduğunu düşünüyorsunuz?
“Destekleme” kavramını kullanmadık ama şu bir gerçek: Türkiye’nin Afrin’e yapmaya karar verdiği harekât yerindedir, zamanındadır ve haklıdır. Neden? Çünkü orada Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye yönelik sözüm ona küçük devletçikler, yani ikinci İsrail, üçüncü İsrail kurmaya çalışıyor. Bu yapılar arkalarında Amerika ve İsrail olduğu için Türkiye için bir tehdittir. Onların kurulmasına, ordu kurmalarına kesinlikle izin verilemez. “Büyüsün, silahlansın, Amerika 4900 tır değil 14.900 tır silah versin, ordularını eğitsin” diye beklemek akılsızlık olur. Bu iş henüz girişim aşamasındayken boğulmalıdır. PKK hendeklere gömüldü, Fırat Kalkanı ile IŞİD’e karşı büyük bir başarı kazanıldı. Şimdi sınırlarımızda Amerika ve İsrail’in kurduğu kantonlara izin yok.
Biz burada Türkiye’yi yönetme sorumluluğuyla olaya bakıyoruz. Mevcut hükümete şunu belirttik: Bu harekâtın en hızlı, en başarılı ve en az kayıpla sonuçlanması için Suriye Devleti ile eylem birliği şarttır. Buna şimdiden başvurmalıyız. Beklemeyelim; harekâtın ortasında zorluklarla karşılaştığımızda değil, başlarken bunu yapmalıyız. Çünkü bu harekâtı sadece Türkiye’nin değil, Suriye’nin toprak bütünlüğü için de yapıyoruz. Türkiye, Suriye’nin kantonlara bölünmesi projelerine alet olamaz. Vatan Partisi olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve devletimizin yanındayız.
Şimdi İstanbul’a bağlanalım. Sayın Yunus Soner, dışarıdaki barometre nedir?
Yunus Soner: En önemli haber İngiltere Dışişleri Bakanlığı sözcüsünden geldi. *The Defense Post* isimli bir gazeteye konuşan yetkili, İngiltere’nin sınır muhafaza gücüne kesinlikle dahil olmadığını açıkladı. Bu, NATO Genel Sekreteri’nin açıklamasına paralel bir durum. Amerikan basınında ise ciddi bir sessizlik hakim. *New York Times*, kurulmak istenen gücün önemli bir güç olmadığını belirten alt perdeden haberler geçiyor. *Breitbart News* gibi Trump’ın kitle desteğini sağlayan mecralar, önce Türkiye’yi hedef alan bir başlık atsa da, gün içinde geri adım atarak suçu Obama’ya yükleyen bir çizgiye geçtiler.
*Foreign Policy* dergisinde yayınlanan “Kürtler için güneş batıyor” başlıklı makale ise son derece çarpıcı. Yazarlar, Barzani referandumunun çöküşünden sonra Suriye’deki durumu ele alıyor ve PKK-PYD bağlantısını açıkça vurguluyor. Makaleye göre, YPG’nin askeri olarak PKK’ya muhtaç olması, yerel Kürt nüfusun desteğini kaybetmesine neden oluyor. Dergi, Ankara ve Şam’ın YPG’yi temizlemek için iş birliği yapabileceği uyarısında bulunuyor. Kısacası Amerikan medyasında Türkiye’nin olası bir Afrin operasyonuna karşı artık ciddi bir karşı söylem geliştirilmiyor.
Sayın Soner, *Foreign Policy* dergisinden biraz bahseder misiniz?
Yunus Soner: *Foreign Policy*, Amerikan dış politikasının en etkili iki dergisinden biridir. Siyasi elitlerin en yakından takip ettiği, gerçekçi öneriler getiren bir yayın organıdır. Ayrıca Stratfor’un da Türkiye’nin müdahalesi sonrası “kazalar yaşanabilir” şeklinde düşük düzeyli bir uyarısı var. Ancak bunlar, operasyonu engelleyecek manşetler değil. Göründüğü kadarıyla Trump hükümeti içinde bazı unsurlar tek taraflı bir girişimde bulunmuş gibi gözüküyor ama operasyon, Amerikan başkanının ana gündemine girmiş değil.
Çok teşekkür ederiz katkılarınız için. Ankara’ya dönebiliriz. Evet, oldukça anlamlı bir durum. Öğle saatlerinde durum çok farklıydı. Şunu hatırlıyorum, Amerikan Başkanı Trump ayın 12’sinde ya da 13’ünde İran’a ambargo ile ilgili… Karar açıklanacaktı ve bu karar İran’ın çok aleyhine olacaktı. Önceden gelen bilgiler hem Batı kaynaklı hem de İran’dan gelen bilgiler bu yöndeydi. Fakat Fransa, Almanya ve İngiltere ortak dilde bir açıklama yaptılar. Avrupa Birliği’yle birlikte şiddetle karşı çıktılar. Amerika geri adım attı.
Burada da böyle bir durum var; Amerika bir hamle yapmaya çalışıyor, geri adım atıyor. Amerika 30 bin kişilik bir kuvvetten bahsederken bunu deneme için söylemedi. Belli ki bu geliştirilmiş bir proje. Peki, nasıl bu kadar sessiz kalabildi ya da şu anda niye geri planda duruyor?
Bugün Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanımız, Genel Başkan Yardımcımız Sayın Emekli Tümamiral Soner Polat’ı aradım ve ona “Amerika ne yapacak?” diye sordum. “Amerika, Türk ordusunun Afrin’e girişine silahla karşı koyabilir mi? Uçakları var, Suriye’nin kuzeyinde on tane üssü var. İncirlik’teki Amerikan hava kuvvetleri var. Ne yapabilecektir?” dedim. “Hiçbir şey yapamayacaktır” dedi. Gerekçelerini de anlattı: Amerika Birleşik Devletleri’nin burada, Türkiye’nin kararlılığı karşısında buna karşı koyma gücü yoktur. Bu durum işi büyük bir savaşa götürür, Türkiye tamamen Avrasya bloğuna kayar ve Amerika’nın Türkiye’yi bütünüyle kaybetmesi kendisi açısından bir felaket olur. O bakımdan Amerika, bu kararlılık karşısında geri çekilerek ve karşı koymayarak bir cevap verecektir.
O zaman kafamızda soru işaretleri vardı ama şimdi gelen haberlere bakıyoruz; Sayın Soner Komutan’ın haklı olduğu ortaya çıktı. Ne oldu? Amerika Birleşik Devletleri, PKK ve PYD’yi ortada bıraktı. Bakın, tarihte bu kaç kere oldu? Barzani’yi kaç kere ortada bıraktı. En son Barzani referandumu aslında İran olayından çok ona benziyor. Barzani’nin “ikinci İsrail” devletini kurma girişimi nasıl bozguna uğradıysa, bu sefer PKK-PYD’nin “İsrailcik” kantonları devletini kurma girişimi de aynı şekilde bozguna uğradı. Çünkü Irak’ta oluşan cephe, Suriye’nin kuzeyinde de oluşmaya başladı. Rusya, İran, Türkiye, Suriye… Hatta sadece Türkiye-Suriye işbirliği bile yetiyor. O cephe karşısında Amerika’nın yapabileceği bir şey kalmadı. Seçtiği çözümü de burada görüyoruz. Türkiye’nin kararlılığı sonuç alacak gibi gözüküyor.
Şimdi PKK için tek seçenek var: Beyaz bayrak çekecek. “Afrin’de çatışma olmaz mı?” diyeceksiniz. İngiltere’nin “Biz yokuz” demesi, Pentagon’un açıklamaları ve Amerikan komutanının, o 30 bin kişilik kuvvetin aslında o kadar önemli olmadığını, zaten 15 bin kişi olduğunu söylemesi… Yani neredeyse “orada mızıka çalan bir bando kuruyoruz” havasına getirdiler. Bir geri çekilme var. Bunun karşısında PKK’nın kolay kolay tüfek patlatacağına ihtimal vermiyorum. Yalnız kalan PKK şu anda oradan nasıl firar edeceğini, tüfekleri nereye atacaklarını konuşmaya başlamıştır bile. Amerikan mermisiyle kardeşi vurma planı bir kere daha iflas etmiştir. Amerika’nın verdiği silahları yere atın ve Türk ordusuna teslim olun diyoruz.
Somut gidelim. İlk resmi açıklama Amerika’nın dışında Avrupa’da İngiltere’den geldi. Tuhaf değil mi? Almanya’ya ya da Fransa’ya yakışırdı bu. İngiltere Amerika’nın Avrupa’daki en yakın müttefikiydi, artık değil. O eski İngiltere değişti. Şimdi Almanya ve Fransa ile birlikte hareket eden, İran’ı destekleyen, Amerika’nın yaptırımlarını onaylamayan bir ülke haline geldi. Geçen günlerde İngiltere’nin siyasi komiseri beni ziyaret etti. Çok uzun bir görüşme yaptık. “Bizi Amerika’nın yanında diye düşünmeyin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü önemli buluyoruz ve Türkiye’nin güvenliğini koruma konusundaki hassasiyetlerini saygıyla karşılıyoruz” şeklinde açıklamalarda bulundu. Biz, dünyanın hiçbir yerinde Amerika’nın kuyruğunda veya onunla beraber olmadığımızı; bağımsız bir Büyük Britanya İmparatorluğu olduğumuzu ve Türkiye ile Rusya ilişkilerinin düzelmesinde Vatan Partisi’nin rolünün Avrasya bloğunun oluşması olduğunu anlatıyoruz. Artık şunu görmeye başladılar: Türkiye, Amerika’nın kontrolünden çıkıyor.
NATO, Amerika’nın kontrolündeki bir bölge. Genel Sekreter kalkıyor, “Böyle bir ordudan bizim haberimiz yok, desteklemiyoruz” diyor. Bu, “desteklemiyoruz”un ötesinde, “Amerika bize sormadan bu haltları yiyor” eleştirisidir. Trump yönetimi baştan kara gidiyor, hesapsız gidiyor. Trump imajı dünyada ve Türkiye’de hiddetli, öfkeli, saldırgan bir lider gibi çiziliyor ama Trump aslında gerçekçi. Milli güvenlik raporunu incelediğimizde en önemli vurgunun “gerçekçilik” olduğunu görüyoruz. Amerika birçok yerde başarısızlığa uğradı ve yenildi. Bu gerçeği kabul edip ona göre hareket etmeye çalışıyor.
Kürtler ile PKK’nın hiçbir beraberliği yok. Geçen cumartesi Ankara’da 100’e yakın halk önderini topladık. Milletvekilleri, belediye başkanları, bakanlık yapmış isimler vardı. Kars’tan Hakkari’ye, Antep’ten Şırnak’a kadar her yerden katılım vardı. En çok vurguladıkları şey şuydu: “PKK, Kürt halkının da düşmanıdır.” PKK ile Kürt halkını bir görmek en büyük yanlıştır.
Almanya’nın biraz beklemede olduğu görülüyor. Ancak Almanya, Amerika’nın bir “İsrailcik” kurmasını ve orada üstlenmesini hiçbir şekilde istemez. Barzani olayında olduğu gibi referanduma karşı çok net tavır aldı. PKK’nın Amerika’nın maşası olduğunu resmi ağızlardan, Dışişleri Bakanlığı seviyesinde açıkladılar.
Suriye hükümeti de çok iyi bir açıklama yaptı. Bu ordunun gayrimeşru olduğunu belirtti ve “Amerikan ordusunu orada bitiririz” dedi. Ankara ve Şam’ın el sıkışacağı süreci bütün dünya görüyor. Amerika’ya meydan okuyan bir Türkiye; Suriye’ye yan bakarsa Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı da kaybeder. Özellikle Sayın Tayyip Erdoğan’a ve Sayın Binali Yıldırım’a hatırlatıyorum: Suriye’ye karşı yapacağınız yanlışlar, Irak’a, İran’a ve Rusya’ya karşı yanlıştır. Suriye ile işbirliği yapmak, bu ülkelerle olan ilişkileri de pekiştiren bir siyasettir.
Sonuç itibariyle; Kerkük’e Irak ordusu nasıl girdiyse, Suriye ordusu da kendi vatan bütünlüğünü sağlayacak. Türk ordusu PKK’ya beyaz bayrak çektirdikten sonra, o kurulan 15 bin kişilik sözde ordu çöpleri toplayabilir ama silahla Türk ordusuna karşı koyarsa yapacakları tek şey ihanet olur. O halka acı çektiren, onları ateşe süren Amerika ve İsrail uğruna örgütlenen PKK’nın sonuna gelindi. Kandil’de ve Suriye’nin kuzeyinde artık “Buradan nasıl kaçarız? Şerefimizi kurtararak nasıl teslim olabiliriz?” diye tartıştıklarından eminim. Karşımızda Türkiye var. Türkiye ile PKK arasındaki süreçte, Almanya’da yaptığımız her iki basın toplantısında Alman Devleti’ne şunu sorduk: “Siz ne yapıyorsunuz? Koskoca Alman Devleti’nin aklı bu mu? Bir tarafta Türkiye var, bir tarafta PKK. Bu tartışılır mı?” Amerika da sonunda bir noktaya geldi; ya PKK’yı tercih edecek ya Türkiye’yi. Bu noktaya gelmelerinin sebebi, Türkiye’nin zayıf davranmaması; silah kullanması, PKK’yı hendeklere gömmesi, Fırat Kalkanı Harekatı’nı yapmasıdır. Türk ordusu şimdi de Afrin konusunda gümbür gümbür ilerliyor ve hiç izin vermiyor. Sayın Genelkurmay Başkanı’nın NATO toplantısında söylediği de çok önemli: “Burada bir devletçik kurulmasına hiç kimsenin izin vermeyeceğini” belirtti. Bu kararlılık karşısında Türkiye’yi kaybetmeyi göze alacaklar ya da geri adım atacaklar.
Amerika’nın Türkiye’yi “kaybetmeme” diye bir seçeneği esas olarak kalmadı ama bu umudu taşıdıkları belli. Kaybetmek ile kaybetmek arasında fark var. Türkiye’yi düşman hale getirmek başka bir şey; mevcut Türkiye’nin Avrasya’daki konumunu almasını kabullenip, onunla daha geri bir mevzide ilişkileri devam ettirme siyasetine yönelmek başka bir şey. Bu, Trump’ın genel stratejisine de uygun. Trump “Gerçekçi olalım, Orta Doğu’da trilyon doları çöllere gömdük ve yeniliyoruz” diyor. Bu tespitleri yapan Trump’ın, Türkiye’nin kararlılığı karşısında Türk ordusuna karşı silahlı bir mücadeleye girmesi Amerika adına pek akıllıca olmazdı. Şu anda o tercihi yaptığını söyleyebiliriz. Ancak yarın öbür gün ne olacağını izlemek lazım. Belki de bu politikayla Türkiye’nin girmesini önlemeyi düşünebilirler; “Biz PKK’yı buradan alıp götüreceğiz, sizin girmenize gerek yok” gibi bir siyasete dönebilirler.
Amerika son on gün içinde İran’ı ve Pakistan’ı tehdit etti. Türkiye sınırına binlerce kişilik ordu kuracağını söyledi. Amerika hiç de geri çekilir bir vaziyette değil, tam tersine güya meydan okuyor. Ancak lafla ileri atılınmaz. Tabii savaşarak geri çekilme kavramı da var; bozguna uğramak başka, karşı tarafın hamlelerini sınırlayarak düzenli geri çekilmek başkadır. Irak’ın kuzeyinde sözde Kürt devleti, yani ikinci İsrail’i kurma girişimi Amerika ve İsrail’in projesiydi. Barzani, Amerika ve İsrail’e sormadan böyle bir girişimde bulunabilir miydi? Ancak şunu hesap edemediler: Türkiye, İran, Irak ve Rusya’nın bir araya geleceğini. Vatan Partisi olarak Temmuz ayında İran’da Ali Ekber Velayeti ile birlikte dünyaya bir basın toplantısı yaptık ve “İkinci İsrail’e izin vermeyeceğiz” dedik. Maalesef bizim yöneticilerimiz, İran’a “Fars milliyetçisi” diye saldırırken, süreç içinde İran ile Türkiye yan yana geldi ve bu Amerikan planlarını bozdu.
Madem Trump gerçekçi, bu sadece onun değil, yönetici sınıfların da bir politikasıdır. Eğer gerçekçilik bu yönetimin vasfı ise, Amerika’nın kendi çıkarı için bölgedeki büyük kuvvetlerle saygıya dayanan ittifak ilişkileri kurması lazım. Şu an baktığımızda Amerika’nın bölgedeki dostları Suudi Arabistan, İsrail ve birkaç küçük gruptan ibaret. Amerika’nın bu zavallı durumdan kurtulmak için Türkiye gibi ülkeleri yumuşatarak, Avrasya sistemi içinde yer almasını önlemeye çalışması, Türkiye’deki Amerikancıları tekrar harekete geçirmesi veya Türkiye ile Suriye’nin yakınlaşmasını engellemesi muhtemeldir. Amerika silah kullanmaya kalksaydı, Türkiye ile Suriye’yi çok daha hızlı yaklaştıracaktı. Bu aslında bizim İstiklal Savaşı döneminde İngilizlerin uyguladığı “Londra Konferansı ile Türkiye’yi Rusya’dan koparma” siyasetine benziyor. O gün Mustafa Kemal Paşa, İstanbul ve Ankara hükümeti ayrımını reddederek Türkiye’nin tek bir devrimci hükümeti olduğunu kanıtlamıştı.
Şu an Afrin’deki durum da laftan ibaret görünüyor. Pentagon açıklamaları var ama Amerika içinde de saldırgan politikayı desteklemeyen önemli bir kuvvet olduğu anlaşılıyor. Bu manzara karşısında gevşememek gerekir. Türkiye Afrin kararını sürdürmeli; orada hiçbir şekilde bir devletçik kurulmasına müsaade edilmemelidir. PKK temizlenmeli, beyaz bayrak çekmelidir. Bölgeye gönderilen 4900 tır silah gerçeği de ortada. Amerika, Türkiye’nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kararlılığı karşısında bu geri çekilmeyi yaşamak zorunda kaldı. AKP’nin geçmişteki “açılım” süreci ile bugün gelinen nokta arasındaki fark, bu kararlılığın sonucudur.
İç siyasete bakarsak, CHP’nin “Türkiye tuzağa düşüyor” söylemi yanlıştır; Kemal Kılıçdaroğlu bir dönem PYD’yi “kurtuluş savaşı veren bir kuvvet” olarak ilan etmişti. Ancak şu an bütün bu hesaplar bozulmuş görünüyor. AKP’nin son dönemdeki tutumuna gelirsek; Türkiye’nin kararlılığı ve Vatan Partisi’nin etkisiyle bu noktaya gelindi. Ancak AKP’nin de bu kararlılığı besleyen Suriye politikasında eksiklikler var. Suriye ile iş birliği olmadan, Türkiye’nin vatan bütünlüğünü korumamız mümkün değildir. Barzani girişimi nasıl bu iş birliği ile bozulduysa, Suriye’de de aynısı olmalıdır. Suriye’nin kuzeyindeki federasyon planları yanlıştır. AKP hala Suriye’nin bütünlüğüne karşı bazı gerici unsurlarla iş birliği yapmayı sürdürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu’nu “kullanması” bir taktik olabilir ama onlara otorite alanı açmak ve Suriye’nin geleceğinde federatif yapılar kurmaya çalışmak, Türkiye’nin aleyhine olan planlara hizmet eder. Suriye’nin kuzeyindeki PKK-PYD’nin özel kolları ve küçük bir devletçik kurma planına, sonuç itibarıyla boyun eğmiş olursunuz. Yani burada Türkiye için tek bir çare var. Bu nedenle AKP’nin Suriye siyasetini kesinlikle onaylamıyoruz. Çünkü mesele sırf bir askeri kararlılık değil, olayın ötesindedir. Türkiye için tek bir siyaset vardır: Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak; Suriye’nin tek devlet, tek millet, tek bayrak kararlılığını desteklemek.
Suriye ne yaptı? Hatırlayacaksınız, 5-6 ay kadar önce Beşar Esad çıktı ve çok önemli bir açıklama yaptı. “Suriye’de federasyonmuş, özerklikmiş, kabul etmiyoruz. Tek devlet, tek bir Suriye vatanı ve tek bir Suriye milleti var” dedi. Türkiye’nin bunu desteklemesi lazım. Çünkü bunun dışında; “Burada birtakım gerici unsurlarla anlaşacağım, onlara özel bir alan açacağım, ben de onları himaye edeceğim” gibi politikalar, sonuçta bizi nereye getirir? Suriye’de özerk, federatif devletler olursa, orada bir de Kürt federe devleti olur. Yani AKP, olayı tekrar terse döndürmüş olur. Onun için buradan ihtar ediyorum. Başarıya ulaştık, Amerika geri çekiliyor falan diye rehavete kapılmamak lazım. Orada El Nusra, ÖSO gibi örgütlere dayanarak birtakım özel bölgeler ve federe devletler kurma planlarına Türkiye’nin hiçbir şekilde iltifat etmemesi gerekir. “İdlib’de hükümet kurduk” diyorlar; işte bunları gördüğüm için AKP’yi destekleyen bir cevap vermedim. Vatan Partisi’nin politikası doğrudur; Türkiye’yi yönetecek olan parti Vatan Partisi’dir.
Şu anki görüntü şu: Erdoğan, dünyanın bir numaralı süper gücüne meydan okudu ve Amerika geri adım attı. Bir meydan okuma iyidir. “Aman Tayyip Erdoğan buradan prim toplayacak” diye Türkiye’nin bölünmesini istemeyecek değiliz. O çizgiden gitmeyeceğim, soruyu başka tarafa götüreceğim ama benim cevabım budur. Rusya da bunu istiyor; Amerika çekilirse ben daha fazla zorlamam diyor. Fırat’ın doğusuna çekilirse bir uzlaşma arayışına girebilir mi AKP? Türkiye’nin buna müsaade etmemesi lazım; bu çok büyük bir yanlış olur. Başlanılan ve kararlılıkla yürütülen süreci feda etmek olur. PKK ve PYD diye bir güç bırakılmamalı; bunlar teslim olmalı, beyaz bayrağı çekmeli ve bu örgütler bitirilmelidir. Buraya varmadan bu süreci yarı yolda bırakmak büyük bir askeri ve siyasi hata olur.
(Afrin konusuyla devam ediyoruz.) 24 Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Harekatı, 2017’nin 31 Mart’ında tamamlandı. Güzel ama bana göre eksik kaldı; Münbiç ve Tel Rıfat yapılmamıştı. Erdoğan “Hedef Afrin’dir” dediğinde kamuoyunda bu işin 15 gün içinde biteceği izlenimi oluştu. Fakat aradan 10 ay geçti. Neden? Benim bilgilerime göre Rusya’dan bir türlü “yeşil ışık” alınamadı. Hatta Türkiye bir ara girmeyi ciddi ciddi düşündü ancak Rus askerleri Tel Rıfat’ta ve Afrin’de bayrak gösterdi. 10 ay sonra ne değişti de Rusya razı oldu?
Tayyip Erdoğan, “Trump’ı aramayacağım, Putin’le görüşüyorum” dedi. Doğrudur, Trump’la konuşarak neyi çözeceksiniz? Trump dönmüyor, Putin’le ise anlaşıyorlar. Aslında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tüm savaşlar “dalga dalga” yürütülür; ordular dinlenerek, molalar verilerek ilerler. Rusya’yı karşına alamazdın; çünkü Rusya, Suriye, İran ve Irak’ı birden karşına almış olurdun. İşte Astana süreci ve Moskova Bildirgesi bu yüzden önemliydi. Bu ittifaklar ve bölgesel tecrübe temelinde Türkiye, Afrin’e yürüme kararlılığını gösterdi. Amerika’yı bu çekingen siyasete iten de Türkiye’nin Rusya ile anlaşmasıdır.
Türkiye’nin masaya Suriye’den kopardığı toprak parçalarıyla oturması çok vahim ve yanlış bir anlayıştır; bunlar koz değil, aptalca şeylerdir. Benim kanaatimce Rusya’nın “Irak’ta kalacağız” açıklaması ve ardından Pentagon kaynaklı “30 bin kişilik ordu kuracağız” haberi üzerine Rusların tavrı hızlandı. Amerika orada olduğu için Rusya da kalıyor. Amerika gittiği zaman Rusya’nın orada kalma ısrarı olmaz. O zaman “Burada kimse duramaz, herkes gitsin” deriz. Suriye devletinin dışında hiçbir askeri güç ve üs olmamalıdır. Türkiye için tek çözüm Suriye ile eylem birliğidir; ekonomi ve güvenlikte ortak hareket etmektir. Rusya’yı nasıl ikna ederiz diye düşünmeye gerek yok; Türkiye ve Suriye anlaştığı zaman Rusya da İran da o çerçeve içinde hareket etmek zorundadır. Anahtar, Suriye ile anlaşmaktır. Bugün Şam dediğimiz yerle geçmişte beraber olduk. Aramızda böyle bir yakınlık var. Atatürk de zamanında Türkiye, Irak ve Suriye’yi kapsayan bir konfederasyon planı yapmıştı. Bu bakımdan bizim Suriye ile birliğimiz, Rusya ile olan ittifakımızdan çok daha derin ve tarihsel bir köke dayanıyor. Bunlar birbirini tamamlayan coğrafyalar; bu çok önemli.
2004 yılındaydı, yanılmıyorsam; Yaşar Müjdeci, Sencel İmer, Semih Koray gibi arkadaşlarımızla Şam’ı ziyaret etmiştik. Suriye yönetimi, dönemin Başbakanı ve Meclis Başkanı ile görüştük. En son ayrılırken Sayın Esad’ın bize çok önemli bir mesajını ilettiler: “Biz aynı devlet olalım. Türkiye ve Suriye ayrı devletler olmasın, biz Türkiye ile bütünleşmeye hazırız.” Bu, samimi bir açıklamaydı. Daha sonra Mersin’deki bir ticari toplantıda da Suriyeli temsilciler, neden ayrı devletler olduğumuzu sorgulayan benzer açıklamalar yaptılar.
24 Kasım 2015’te Rus uçağı düşürüldüğünde, Türkiye’nin Suriye bağlamında Rusya ile olan sorununu çözmesi gerekiyordu; o dönemdeki öncelik buydu. Çünkü Türkiye ile Rusya arasında husumet varken Suriye’de çözüm üretilemezdi. Her dönemde doğru tahliller yapmamız gerekir; körü körüne sürdürülen saplantılı siyasetler yoktur. Türkiye-Rusya yakınlaşması o süreçte belirleyici önemdeydi. Ancak bugün belirleyici olan, Türkiye ile Suriye’nin iş birliğidir. Bu iş birliği, diğer bütün süreçleri de etkileyecektir.
Son dönemdeki bütün açıklamalarımda ve yazılarımda buna vurgu yapıyorum. Çağrılarımın sadece bende sınırlı kalmaması, çoğalması için uğraşıyorum; üniversitelere, sendikalara, diğer partilere sesleniyorum. Ancak sadece çağrı yaparak diğer partileri yönlendirmeye çalışmak yeterli değil, fikirlerimizi yayarak onları etkiliyoruz. Afrin’e Türk ordusu girerken yaptığımız çağrıyı şimdi tekrar ediyorum. Amerika karşımızda çözüldü diye rehavete kapılmaya gerek yok; bu uzun vadeli bir süreçtir. Türkiye’nin milli beraberliğe ihtiyacı var; Türk ordusunun arkasında; siyasi partileriyle, sendikalarıyla, kitle örgütleriyle bütün milletin ve devletin güçlerini birleştirip bu cepheye yığmalıyız. İç cepheyi sağlam tutmak zorundayız.
Önümüzdeki günlerde konuşacağımız soruyu kristalize ederek tekrar sorayım: Azez’de ordu, İdlib’de hükümet kuran, daha bir hafta önce Suriye’nin kendi toprağında ilerlemesine itiraz eden bir siyasi heyet bu süreci nasıl götürecek? Götüremezler. Bu süreci Vatan Partisi götürür. AKP iktidarı, stratejik bir akılla hareket etmedi; bir Amerikan projesi olarak kuruldu ve BOP eşbaşkanlığı rollerini üstlendi. Biz geçmişin hatalarına takılmıyoruz, önümüze bakıyoruz ama AKP’de devlet yönetme ve strateji kurma birikiminin olmadığı görülüyor.
Vatan Partisi iktidara taliptir; Türk milletinden bu yetkiyi istiyoruz. Karşımızda Amerika gibi ciddi bir güç varken, Türkiye’nin bir “Milli Seferberlik Hükümeti”ne ihtiyacı var. AKP, CHP, MHP ve Vatan Partisi’ni kapsayan dörtlü bir yapı, Türkiye’yi terörden temizleyecek, üretim ekonomisine geçirecek ve komşularla iş birliği kuracaktır. Bu program etrafında birleşen partiler, kendi eski kimliklerinden çıkarak milli bir çizgide buluşmuş olacaklar.
Daha bir sene önce Rus Büyükelçisi öldürüldüğünde, Ankara’da büyük bir güvenlik zafiyeti yaşanmıştı. Vatan Partisi o dönemde Milli Seferberlik Hükümeti’ni gündeme getirdiğinde, AKP çevrelerinde de bu durum konuşulmaya başlanmıştı. Şimdi önümüzde yine benzer süreçler var ve Amerika “Türkiye’yi cehenneme çevireceğim” diyor.
Türkiye’nin içindeki siyasi güçlere baktığımızda; HDP zaten karşı tarafta. İYİ Parti ise henüz bir açıklama yapmadı, Amerika’nın açıklamasını bekliyor. MHP ise “Amerika terör örgütleriyle suçüstü yakalanmıştır” diyor ama bu çok yetersiz. Bir Türk milliyetçisi, Türk ordusunun başarısını istiyorsa, derhal Suriye ile iş birliği yapmamız gerektiğini söylemek zorundadır. Sadece “Amerika kötüdür” demek kahve ağzıdır; devlet yönetme iddiasındaki bir partinin somut çözümler üretmesi gerekir.
Mustafa Kemal Paşa da Kurtuluş Savaşı döneminde İngiltere’nin Kafkaslar’da kurduğu “İngiliz seddini” yıkmak için Sovyetlerle iş birliği yaptı. O dönemde Azerbaycan’daki bazı milliyetçiler “Türkiye bizi sattı” demişti ama o iş birliği yapılmasaydı Türkiye işgale uğrar, Azerbaycan da İngiliz esaretinde kalırdı. Milliyetçilik; hesapsız, kitapsız, kör bir ideoloji değil, bilimsel bir stratejidir. Bunu siyasi tahlillerle bütünleştirdiğiniz zaman gerçek milliyetçilik olur; aksi takdirde sonuç sadece yenilgi olur. “Bunu niye söylemeyeyim?” diye sordum. “Söyleselerdi doğru olmaz mı?” diye ekledim. Suriye ile bir an önce iş birliği yapılması konusu… Evet, biz de aynı görüşteyiz. Tayyip Bey’e de söylüyoruz. “Çok güzel, kamuoyuna açıklayın,” diyoruz. Bu çok önemli; kamuoyuna da açıklayın.
Aynı şey İran’da oldu. İran’da birtakım insanlar bozkurt işaretleriyle, Amerika ve İsrail’in kışkırttığı hareketlere katıldılar. Orada Türk milliyetçisinin yapması gereken şudur: Türk milliyetçiliğini alet etmeyin, İran’ın toprak bütünlüğüne ve rejimine karşı Amerika’nın planlarına uymayın. Çünkü uyarsanız Türkiye’yi de kaybederiz. Milliyetçi tavır budur. Ama o zaman MHP’den bir tavır gelmedi. Neden? Çünkü orada “Bozkurt” işareti yapanlar var; küçük, öngörüsü olmayan, stratejisi olmayan, bazı insanların duygularına teslim olmuş kişiler. Atatürk böyle değildir.
Bugün CHP grup toplantısını izledim. Yıllardır gazetecilik yaparım, Meclis’teki hiçbir partinin grup toplantısını kaçırmamışımdır. Kemal Bey’i ilk kez hatip olarak dinledim. Özeti şuydu: Dünkü CHP sözcüsünün ve genel başkan yardımcısı Öztürk Yılmaz’ın açıklamalarıyla birlikte özetleyecek olursak; “Evet, Amerika kötü bir şey yapmıştır, uyaralım ama aman tuzağa girmeyelim, savaştan uzak duralım.”
Çok doğru; özeti bu. Fakat “tuzağa girmeyelim” demek kadar tuzağa düşüren bir tavır yoktur. CHP, bırakın tuzağı, tamamen Amerika Birleşik Devletleri’nin propagandasına alet olmuştur. Bugün Türkiye’de Amerika kendi psikolojik harekâtını hangi temayla yürütüyor? “Tuzağa girmeyelim” temasıyla. Ahmet Takan da yazmış; “Türkiye tuzağa giriyor.” Amerikancılar hep “tuzağa giriyoruz” diye yazdı. Amerika’nın istediği bu. “Tuzağa giriyoruz” derseniz Amerika’ya meydan okuyamazsınız. Orada 30 bin kişilik ordu kurulur, yarın 70 bin olur, bir devletçiğe dönüşür ve oradan Türkiye’nin bölünme süreci başlar. Irak’ta kaybettiğini burada yeniden başlatır. Dolayısıyla “tuzağa girmeyelim” lafıyla tuzağa giriliyor.
CHP, Türkiye’nin Afrin Harekâtı’na karşı. Amerika da karşı. Yani CHP, Amerika’nın yanında. “Amerika’nın yanındayız” demiyorlar ama tutumları bu. Tayyip Erdoğan ne zaman “Amerika’nın yanındayız” dedi? Bugünkü BOP eş başkanı artık Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Hem de aşırı bir BOP eş başkanı. “Tuzağa girmeyelim” sözü, bir BOP eş başkanının söyleyeceği bir laftır. “Risklerden endişelerimiz vardır” demek, savaşan adamın tutumudur. Biz “girmek zamanıdır, yerindedir, hakkımızdır, uluslararası hukuka uygundur ve girmek zorundayız” diyoruz.
Ama MHP gibi paldır küldür girmek başka bir şeydir. Karşımızdaki güç nedir? Yanımızdaki güçler nedir? En büyük gücü toplayalım, ittifaklarımızı sağlayalım, doğru strateji ve taktikler uygulayarak girelim ve zafere ulaşalım. Biz başarı peşinde koşuyoruz, kuvvet hesapları yapıyoruz. CHP ise yerini açıkça Türkiye’nin Afrin Harekâtı’na karşı olan cephede belirledi; yani Amerika, PKK, İsrail ve CHP… Hep böyle yapıyorlar zaten. O cepheye demir attılar.
CHP tabanını ve yöneticilerini uyarıyorum: Bir çözüm öneriyorum. Derhal bir “milli seferberlik hükümeti” kurulmalı ve CHP de oraya davet edilmeli. Onları sorumluluğa ve mücadeleye ortak ederek kurtarabiliriz. Gelin, beraber Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlayalım; her gün birbirimize atışmayı, sövmeyi bırakalım. Nezaketle Türkiye’yi birlikte yönetelim.
Kılıçdaroğlu bugün Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’ndaki politikasını örnek verdi. “Türkiye girmedi, tuzağa düşmedi” anlamında. İşte en büyük yanlış burada. Bugünün konumu 2. Dünya Savaşı’na değil, 1. Dünya Savaşı’na benziyor. Savaşa girmek zorundasınız çünkü hedefsiniz. 2. Dünya Savaşı’nda Türkiye savaşın dışında kalabilirdi çünkü iki kamp çarpışıyordu ve Türkiye biraz kenardaydı. Türkiye’nin bölünmesi gibi bir hedef yoktu. Ama 1. Dünya Savaşı’nda hedef bizzat Türkiye’ydi; İngiltere, Çarlık Rusyası ve Fransa anlaşmışlardı. Bugün de Amerika, Türkiye’ye karşı 30 bin kişilik ordu kuruyorum diyerek meydan okuyor. Bu koşullarda bir vatansever “Ben Türkiye’nin cephesindeyim” demeli, Amerika’nın meydan okumasına karşı bütünleşmeli ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne başarılar dilemelidir.
Son olarak; Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’a çok önemli bir çağrıda bulunuyorum: Derhal Suriye ile iş birliğine gidin. Geçmişten kalan duygular devlet adamlarına yakışmaz. Bugün Türkiye’de devlet adamlığı ölçüsü, Suriye ile iş birliğini savunmaktır. Devleti ancak bu şekilde selamete götürebilirsiniz. Suriye’nin de toprak bütünlüğü için PKK-PYD’nin temizlenmesi lazım. Bu Türkiye için altın bir fırsattır.
Ege adaları konusuna gelince; hesapsız kitapsız bir kampanya başlatıldı. Ben Amerika olsam bu Ege kampanyasını başlatırdım. Çünkü Türkiye’nin dikkatini Güney cephesinden alıp buraya çekmek, ülkeyi iki cephede savaşa zorlamak demektir. Vatan Partisi olarak diyoruz ki; orası dursun, o adalar orada batmaz. O adalar Türkiye’nindir. Ama önce Güneydoğu’daki sıcak sorunu çözelim. Güney cephesini hızlandırmak için Suriye dostluğu şarttır. Doğu Akdeniz’de Amerika, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ittifakına karşı doğal müttefikiniz Suriye’dir. Bakın orada da ne oldu? Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs; bu dört ülke Kıbrıs’ta ortak askeri harekatlara başladı. Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs’ın etrafındaki petrollere, doğal gaza, yeraltı zenginliklerine hakim olmak adına böyle bir ittifak oluştu. Bunun karşısında sizin dostlarınız kim? Suriye, Rusya, hatta Mısır, ondan sonra İran, Irak ve Çin. Yani siz, Türkiye olarak, Güneydoğu’da, Suriye ve Irak sınırında kurduğumuz cepheyi eninde sonunda buraya taşımak zorundasınız. Çünkü Rusya’nın da menfaati; burada İsrail, Amerika, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın menfaatleriyle çelişiyor. Ege Denizi’ne ve Doğu Akdeniz’e onların hakim olması, Suriye’nin de menfaatiyle çelişiyor. Onun için bizim oradaki başarıdan sonra bu cepheyi buraya taşımamız lazım.
Taşıyana kadar ne yapacağız? Yunanistan’a şunu söyleyeceğiz: Biraz evvel söylediğim gibi, oralara bayrak falan dikme, sonunda pişman olursun. Dostluğumuzu bozma. Ege Denizi bir Türk-Yunan denizidir, ortak denizimizdir. Oradaki balıklar birbirleriyle kavga etmiyor, biz bu kavgayı yapmayalım. Bu yanlışlardan vazgeçin. Türkiye’nin Güneydoğu’daki veya Suriye-Irak cephesindeki durumundan yararlanmak gibi küçük hesapları da bırakın, bu dostluğa sığmaz. Ama biz şunu bütün dünyaya ilan ediyoruz: O adalar bizimdir; o adalara Türk bayrağı çekilecek, Türk donanması ve Türk askeri o adaları kontrol altına alacaktır. Bunu buradan dünyaya ilan ediyoruz. Bunu söylememiz lazım ama söyledikten sonra orada tutacağız, provokasyonlara da dikkat edeceğiz.
Peki, bu adalar olayı yeni mi çıktı? Niçin 2015’te biz bu adalar için mücadele ettiğimiz zaman Cumhuriyet Halk Partisi’nden tek ses çıkmadı? 2015’ten 2018’e kadar niye ses çıkmıyordu da şimdi çıkıyor? Çünkü Türkiye’yi Amerika orada Yunanistan’la kışkırtıyor; “Türkiye Afrin’e giremez” diye. Dikkat ederseniz, bunları hesap edemeyen bir CHP yönetimi, Amerika’nın her dolduruşuna geliyor. Niye bu duruma düşüyorlar? “Ben AKP’ye muhalefet edeceğim” diye. Peki, 2015’te Ege’yi savunarak muhalefet etseydiniz ya! Neden 2015’te, 2016’da, 2017’de Ege noktasından AKP’ye muhalefet etmediniz de tam Afrin’e girerken milletin dikkatini oraya çevirip Türkiye ile Yunanistan arasında gerginlik kışkırtıyorsunuz? “Türkiye Afrin’de yenilsin” diye, değil mi? Evet.
Bakın, şunu açık söyleyeyim: Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi Türk ordusunun yenilmesini istiyor. Çok açık söyleyeyim, bu başından beri böyle. Fırat Kalkanı’nda da yenilmesini istedi. Bugünkü söylemleri de “Orası bataktır, orası tuzaktır, gitmeyin, askerlerimiz lüzumsuz yere ölüyor” şeklinde. Sayın Kılıçdaroğlu bugünkü konuşmasında, “Fırat Kalkanı harekatında askerlerimiz Beşer Esat yüzünden ölüyor” dedi. Biz Beşer Esat için mi savaştık orada? Fırat Kalkanı’nı biz Beşer Esat için mi yaptık? Türkiye için yaptık. Tabii sonuç olarak Esat’ın yararına bir harekat olması ayrı mesele. Ama bugün Türkiye’nin Fırat Kalkanı harekatına “batağa gidiyor, çamura gidiyor” dediler. Bunu bütün gazeteler, CHP’nin yandaşı olan Cumhuriyet Gazetesi falan dahil, hepsi yazdı. O haklı vatan savaşının cephesinde olmadılar, bugün de o cephede değiller. Bütün umutları; Türk ordusu yenilsin de AKP iktidarını devirelim. AKP iktidarı böyle devrilmez, tam tersine güçlendiriyorsunuz. AKP iktidarı; vatanın, milletin cephesinde durursanız ve Vatan Partisi’nin yaptığı gibi iktidarın yanlışlarıyla mücadele edip “Türkiye’yi biz daha iyi yönetiriz” derseniz denetlenir.
Cumhuriyet Halk Partisi ile ilgili soracağım iki konu daha var. Sayın Kılıçdaroğlu bugün yaklaşık bir saatlik konuşmasının 15-20 dakikasını Afrin meselesine, daha fazlasını ise darbe davaları mağdurlarına ayırdı. Şöyle bir benzetme yaptı: Bu davaları Ergenekon davalarına, 12 Mart ve 12 Eylül davalarına benzetti. “Bir milyon aile mağdur oldu” dedi. Ey Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri; PKK’yı ve FETÖ’yü savunursanız, Afrin’de düşmanın yanındasınız demektir. “Hapishanede bir milyon mağdur var” diyerek PKK’ya ve FETÖ’ye karşı operasyonlara cepheden karşı çıkıyorsunuz. Mağduriyet başka bir şeydir, Vatan Partisi onun mücadelesini veriyor. 70 bin insan hapiste; binde biri yanlış olsa 700 kişi eder, hadi 11 bin kişi yanlış yargılanmış olsun. O yanlışların karşısına hep birlikte çıkalım ama operasyonun kendisine karşı çıkmayalım. Türkiye, Gladio’yu temizliyor. Gladio temizlenirken yapılan hataların altını çizelim ama FETÖ Gladio’suna karşı mücadelenin cephesinde olalım.
CHP, FETÖ’cüleri ve PKK’lıları hapisten kurtarmaya çalışıyor. “Hapishaneler boşalsın” diyorlar, Selahattin Demirtaş gibi isimleri veriyorlar. Bunlar kim? PKK’nın adamları. Peki, nasıl terörle mücadele edeceksiniz? Eğer HDP ile ittifak eder, el ele verirseniz siz terörle ittifak halindesiniz demektir. Bir dönem PYD için “Milli Kurtuluş Örgütü” diyorlardı, şimdi artık savunamıyorlar çünkü Türk milletinin büyük çoğunluğu PYD’nin düşman olduğu konusunda birleşti. Ama PYD ile HDP’nin ne farkı var? İkisi de PKK’nın kontrolünde. HDP’yi savunarak, onları hapisten kurtarmaya çalışarak teröre karşı mücadelede başarı kazanma şansınız yok. Cumhuriyet Halk Partisi, bu iç ve dış politikasıyla Türkiye’nin vatan bütünlüğü mücadelesinin karşı cephesinde konumlanıyor. Amerika’ya hiç laf ettiklerini görmüyoruz. İran için “yayılmacı” dediler; bunu sadece Amerika söyler. Hiçbir Türk vatanseveri bugün İran’a “yayılmacı” demez. İran ne yapıyor? Kendi vatanını dış tehditlerden savunurken Türkiye’yi de savunmuş oluyor.
Yarın eski İstanbul Baro Başkanı Sayın Ümit Kocasakal’ın Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığına adaylığını açıklayacağı yazılıyor. Biz CHP’nin iç işlerine karışmayız; Vatan Partisi’nin bu seçimlerde hiçbir tavrı olamaz. Ümit Kocasakal çok değerli, vatansever, Atatürk devrimlerini savunan bir aydınımız. Ama bizim o partinin iç işlerine karışmamız söz konusu olamaz, bu Vatan Partisi’nin çizgisine aykırıdır. Ancak CHP’de hiç kimsenin bir çıkış yolu üretemeyeceği görülüyor.
Bir hatamı düzelteyim: Bugünkü programı hazırlanırken hızlıca geldim, bir izleyicimiz Çetin Karakaya, “İran demeç vermedi, söylendi” diye düzeltmiş. Özür diliyorum, benim hatam. Evet, İran ABD’ye “Suriye’den çekil” dedi. Bunu yarın Aydınlık gazetesinde okuyabilirsiniz.
Adana’dan bir izleyicimiz “İslam Birliği”nin kurulmasını soruyor. Hangi İslam Birliği? Sünni mi, Şii mi? Avrupa’da 150 yıl din savaşları oldu. İslam ülkeleri yan yana gelsin, güvenlik ve ekonomide iş birliği yapsın, bu güzel bir şey. Ama bugün Suudi Arabistan’la İran’ı birleştirme imkanı var mı? Bu mümkün değil. Bugün doğru birlik; mazlum milletlerin Amerikan hegemonyacılığına ve bölücülüğüne karşı birliğidir.
Afrin olayına gelince; Türk ordusu orada bir sonuç alacak. Afrin ile Münbiç birbirinin devamı, onları ayırmıyorum. Rusya’nın tavrını ve zemini hazırlamayı Vatan Partisi’nin siyasetleriyle aşacağız. Suriye ile iş birliği yaptığınız zaman hiçbir engel kalmaz. Şahsi kehanetim; Afrin’deki sonucun PKK içinde de büyük kırılmaları olacak. Kandil’e beyaz bayrak çektireceğiz. PKK şu anda Amerika’ya ve İsrail’e alet olmanın faturasını kendi arasında tartışıyor. Aynı tartışma HDP içinde de olacak, göreceksiniz. Biz, birleşen ve üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

