Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, “Çıkış Yolu”na hoş geldiniz. Bugün yine gündemin sıcak başlıklarını Sayın Doğu Perinçek’e soracağız, yanıtlarımızı alacağız. Ama öncesinde, daha önce de misafir ettiğimiz Bağ-Kur tescil mağdurları bizlerle birlikte. Hoş geldiniz.
(Konuklar): Hoş bulduk Sayın Genel Başkanım, siz de hoş geldiniz.
(Doğu Perinçek): Hoş bulduk, merhaba cümleten arkadaşlar. Daha önce ağırladık, sorunlarınızı dile getirmiştiniz ama ekleyecekleriniz var. Sorunlarınız devam ediyor ve çözümler henüz gerçekleşmemiş anladığımız kadarıyla. Hem hoş geldiniz diyelim hem de dilerseniz sorunlarınıza dair aktarımınızla başlayalım. Sayın Bülent Bey, buyurun.
(Bülent Bey): 4 Ekim 2000 tarihinde çıkarılan bir yasayla, geriye dönük sigortalılık hakkımız elimizden alındı. Bağ-Kur tescil mağduriyetini ben size şöyle anlatayım: 1982-2000 yılları arasında devletin belirlediği yasal koşullarda ticari faaliyette bulunmuş, esnaflık ve sanatkarlık yapmış mükelleflerin, mükellefiyetlerinin zorunluluğu olan sigortalılık haklarına kavuşamamasıdır. Bir işçi, sigortası yapılmadığında mahkemeye başvurup hakkına kavuşabiliyorsa, bizim de şahidimiz devlettir. Vergi ve oda kaydımız var; aidatlarımızı ödedik, tabela vergilerimizi verdik, hala esnaflık yapan arkadaşlarımız var. Bu ülkede 30-35 yıl esnaflık yapmak zordur, bütün krizler esnafı etkiler.
1479 sayılı kanunun 24. maddesine göre; vergi mükellefiyeti olanlar veya meslek kuruluşlarına kayıtlı olup şirket ortaklığı yoluyla ticari faaliyette bulunanlar, kayıt tarihi itibarıyla zorunlu sigortalılık koşullarını taşır. Devlet, bir iş yeri açıldığı zaman esnafın Bağ-Kur kaydını otomatik olarak (re’sen) yapmak zorundadır. İlgili kanun, 3 ay içerisinde mükellefin başvuru yapabileceğini, yapılmaması durumunda devletin bunu yapacağını belirtir. Aynı kanunun 26. maddesi ise hak ve sorumluluklardan vazgeçilemeyeceğini söyler. Ancak 18. madde ile önümüze bir set çekildi.
Sigortalılık koşulları oluşmasına rağmen kaydı bulunmayan ve sigortalılık haklarından mahrum bırakılanlar için getirilen bu geçici 18. madde; 4 Ekim 2000 ile 1 Ekim 2008 tarihleri arasındaki sigortalılık haklarımızı kısıtladı. O dönemde devlet “6 ay içerisinde gelin, bu parayı ödeyin” dedi. Çoğumuz askerlik, deprem felaketleri veya bizzat tebligat yapılmaması gibi sebeplerle bu süreyi kaçırdık. Bugün 50 ile 68 yaş aralığında 150 bin mağdur esnafız. Biz devlete primlerimizi ödediğimizde zaten kendi kaynağımızı oluşturmuş olacağız. Bu, maddi bir talepten ziyade devletimizin güvencesi altında olma meselesidir. Yeni bir kanun değil, 18. maddenin feshini ve geçmişteki sigortalılık haklarımızın iadesini istiyoruz.
(Doğu Perinçek): Haklısınız, haklı talepleri temsil ediyorsunuz. Yıllarca çalışmışsınız, mağdur durumdasınız. Tescil yapılmadığı için bir mağduriyet oluşmuş. Devletin görevi o mağduriyete son vermektir.
(Konuk): Öncelikle teşekkür ederim. Ben meslek hayatına 1995 yılında İstanbul Esenler’de minibüs şoförü olarak başladım. Benim gibi bu mağduriyeti yaşayan 10.000’in üzerinde şoför arkadaşımız var. Geçmişte çalışma ruhsatları odalar tarafından veriliyordu ve oda kaydınız varsa Bağ-Kur’lu sayılıyordunuz. O zamanlar internet yok, dijital sistem yok; her şey kağıt üzerinde ve dosyalardaydı. Hakkımızın devlette baki olduğunu düşündüğümüzden yerimizden kıpırdamadık, kanunlardan haberimiz olmadı.
Marmara depremi sonrası ülke ekonomik olarak diz çökmüşken, esnaftan bir anda bu parayı ödemesini beklemek haksızlıktı. Bugün biz devlete yük değil, aksine kaynak sağlayacağız. Eksik prim günlerimizi satın alacağız ve ödediğimiz para devlet maliyesine 4-5 yıl içerisinde geri dönecek. Sayın Cumhurbaşkanımıza, Çalışma Bakanımız Vedat Işıkhan’a ve Hazine Bakanımız Mehmet Şimşek’e sesleniyorum: Biz bütçeye yük değil, katkıyız. Çözüm için bir torba yasaya dahi gerek yok; bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile mağduriyetimiz giderilebilir.
(Doğu Perinçek): Ankara’daki görüşmelerinizde kamu makamları nasıl cevap veriyor?
(Konuk): AK Parti Adıyaman Milletvekili Resul Kurt hocamızla görüştük, sonuna kadar hak verdiğini ancak devletin işleyişi gereği zorluklar olduğunu belirtti. Eski Çalışma Bakanımız Vedat Bilgin de “Vergi veya oda kaydı varsa çözeriz” demişti.
(Doğu Perinçek): Kısa bir reklam arasına gidelim, dönüşte devam edelim.
(Reklam Arası)
(Konuk): Sayın Cumhurbaşkanımızın 2016 yılındaki Esnaf Şurası’nda, Sayın Devlet Bahçeli’nin 2018 seçim beyannamesinde ve Sayın Fatih Erbakan ile Cumhurbaşkanımızın imzaladığı mutabakatta sosyal güvence sözleri var. Bizler 55 yaş üstü, geçmiş krizlerin yükünü çekmiş insanlarız. Bugün ödeyeceğimiz primler devletin kasasına yaklaşık 90 milyar TL’lik bir girdi sağlayacaktır. Biz devletimize hep sahip çıktık, şimdi devletimizin de bize sahip çıkmasını bekliyoruz. Dolar 30’a geldi, değil mi? 30’a geldi. Dolar 90 milyar Türk Lirası. Bunun bize geri dönüşü ortalama 5 yıldan aşağı değil. Yani devlet şu anda bize bu hakkı verdiği zaman, aşağı yukarı bizleri 5 yıl sonra emekli etmiş oluyor; devlete herhangi bir yük değiliz. Kaldı ki yük bile olsak, bunlar bizim sosyal haklarımız. Devletin sosyal haklardan vazgeçmesi düşünülemez çünkü devletin kendisinin bunu yapması lazım. “Ben vatandaşımı mağdur etmeyeceğim” demesi gerekir; çünkü bu devletin sorumluluğudur. Bizler yapmasak bile devletin kendiliğinden bunu yapması icap eder.
Çeşitli zamanlarda 1479 sayılı kanuna ek geçici maddeler eklendi. 2000’de, 2003’te, 2006’da IMF’nin ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla “Beyaz Kitap” adı altında düzenlemeler yapıldı. 2008’de 5510 sayılı reform adı altında değişiklikler gerçekleştirildi. Geçmişteki sorunları, mağduriyetleri bitirmeden yeni yasalar çıkardılar. Yeni yasa çıktığında insan hakkı, sosyal hak elinden alınamaz; aksine üzerine bir şey eklenmesi lazım. Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan faydalanabilmem için kolaylık sağlanması gerekiyor. O günün şartlarında kasaların fırlatıldığı dönemleri hatırlarsınız; esnaf bitik durumdaydı, nasıl ödeme yapacaktı? Biz bunların çözümünü yetkililerimizden istiyoruz. İleri yaştaki insanların haklarının verilmesini bekliyoruz. Bugün EYT yasası çıkarıldı; o insanların da haklarıydı, 43 yaşındaki insanlar emekli oldu, gününü ve şartlarını tamamlamıştı. Ama bizimle beraber neden ayırdınız? Eğer mesele bütçeyse veya başka bir şeyse, o zaman ona da yok olsun, bana da yok olsun. Kanun herkese aynı uygulansın. 43 yaşındaki insan emekli olurken 65 yaşındaki insanın bu hakkının elinden alınması, bir nevi gasp edilmesidir. Böyle adaletsiz bir uygulama var. Sayın Cumhurbaşkanımızın sesimizi duyacağını umuyorum. Esnaflar üzerinden, sosyal haklar ve mağduriyetler üzerinden siyaset yapılmaz. Kaldı ki biraz önce dediğim gibi; biz zaten geri dönüş olarak ödeme yapacağız. Alacağımız maaşlar insanların alışveriş yapmasını sağlayacak, çarşıyı pazarı canlandıracak. Ben gidip bakkalda, markette harcayacağım, para yine devletin kasasına dönecek.
Devletin çarşısı, pazarı dönmezse, ben esnafım, bana kim gelecek? Kimsenin parası yok ki iş yapabilelim. Ben bugün terziyim, eşimle beraber çalışıyorum. Eşim gitti başka bir işte çalışmaya başladı çünkü Bağ-Kur primini ödeyemiyorum. Beni holdingle aynı kefeye koyuyorlar, “aynı parayı ödeyeceksin” diyorlar. Kiralar yüksek, elektrik yüksek, hiçbirine yetmiyor. Müşteriye “bir paça yapıyorum” derken fiyatı nasıl söyleyeyim? Diyemiyorum. Çıkmaz bir durumdayız. Şu anki primleri de ödeyemiyoruz, onlarda da indirim istiyoruz. Büyük holdinglerle yarışamıyoruz; onlar devasa şirketler, alışveriş merkezleri bizi yuttu. Geriye büfeci, terzi, berber gibi küçük esnaf kaldı. Bu insanlar geçmişin olduğu gibi bugünün de mağdurudur.
(Hüseyin Bey’in evrakı inceledikten sonra)
Bu belge, esnaf odasından aldığımız Bağ-Kur sigortalılık belgesidir. 1479 sayılı kanuna göre babam bir kaynak makinesiyle esnaflığa başladı; 12 çocuk geçindirdi. 8 erkek evladının hepsi esnaflık yapıyor ve devletine vergisini ödüyor. Küçük esnaf, bu ülkede 7/24 nöbet tutan kişilerdir; bu şekilde mağdur edilmelerini asla münasip görmüyoruz. Türkiye’de kurulan bakanlıkların hemen hemen yarısı esnafa ve ticarete yöneliktir. Esnaf bir pınar gibidir ama suyundan kendisi içemiyor; memuru, SSK’lısı içebiliyor. Biz kendi kaynağımızdan suyumuzu içemiyoruz.
Başkanım, buradan haykırmak istiyorum: Biz Bağ-Kur tescil mağdurları olarak geriye dönük hakkımızı isterken, “Meclis koridorlarını biraz aşındırın” sözü bizi çok incitti. Kim bu cümleyi kullanmışsa buyursun gelsin; Türkiye Büyük Millet Meclisi kimsenin babasının çiftliği değildir. Milleti temsil eden kurumdur. Kimse millete rağmen orada babasının tekeli gibi hava atamaz. Biz dilenci değiliz, dilenmiyoruz. Bize borç para ver de demiyoruz. Biz ülkesinin töresine, geleneğine, göreneğine bağlı insanlarız. Kişisel bir sorunmuş gibi Avrupa Anayasa Mahkemesi’ne de gitmeyiz, ülkemizi böyle bir duruma düşürmeyiz. Sadece bu kaynaktan, bu pınardan bir yudum su içmek istiyoruz ve bedelini de ödüyoruz.
***
(Programın dış politika bölümü)
Kamuoyunun kafası feci şekilde karıştırılmış durumda. Amerika Birleşik Devletleri kendisini tepede bir hakem konumuna oturtuyor ve Yunanistan ile Türkiye arasında arabuluculuk yapmaya çalışıyor gibi bir algı yerleştiriyor. Hep Amerika’dan bir eşitlik talebi var: “Yunanistan’a F-35 veriyorsun, bize niye vermiyorsun?” gibisinden. Olay böyle değil.
Öncelikle Türkiye’nin gerçeği görmesi lazım. En son Metina’da 9 askerimiz şehit edildi. Rakamlarla bakmamak lazım; Amerika Birleşik Devletleri doğrudan F-16 uçaklarını, SİHA’larımızı ve özel kuvvetlerini kullanarak Metina baskınında yer aldı. Amerika bizim karşımızdadır; Türkiye’nin düşmanıdır. Amerika bütün Yunanistan kıyılarına üslerini kurmuş vaziyette. Biz hâlâ “NATO ülkesiyiz, bizi de Yunanistan kadar gözetsin” diyoruz. Peki, bu F-35’leri, F-16’ları kime karşı kullanacağız? Amerika’ya karşı kullanamayacaksanız niçin talep ediyorsunuz?
Karşımızda Yunanistan yok, Amerika var. Türk-Yunan savaşı olma ihtimali sıfır. Eğer bir savaş olacaksa Doğu Akdeniz’de, Ege’de, Türkiye ile Amerika arasında olacaktır. Yunanistan da tıpkı PKK ve DEAŞ gibi, Amerika’nın Türkiye’nin üzerine sürdüğü kuvvetlerden biri konumundadır. Bu gerçeği, yani Amerika’nın Türkiye’yi hedefe aldığını ve güvenliğimizin artık Amerika’ya karşı sağlanması gerektiğini anlamadan bu tartışmaları yapmak boşunadır. Amerika, Türkiye’nin hem güvenliğini hem de ekonomisini boğan kuvvettir. 1980’den beri uygulanan programla Türkiye bu noktaya geldi. Yunanistan sahillerinde, Kıbrıs’ta, Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ta, Ukrayna’da, Kafkaslarda hep Amerika var.
Türkiye’nin bugün temel meselesi, bir güvenlik stratejisi oluşturmak için tehlikenin nereden geldiğini gerçekçi şekilde saptamaktır. S-400 sadece bir savunma silahı değil, Türkiye’nin taraf değiştirmesini ifade ediyordu; Amerika bu yüzden telaşlandı. Türkiye’yi kaybediyorlar. Türkiye, Rusya, İran ve Çin ile beraber Asya’da güvenliğini oluşturan bir yöne doğru ilerliyor.
Nuland’ın ziyaretinde söyledikleri, Türkiye’nin teslim alındığına dair bir itiraftır. “Ekonomi, güvenlik ve insani ilişkilerde iyi planlamalar yaptık, savunma sanayiinde yeniden çalışmaya başladık” diyor. Yani “Türkiye, hem güvenlikte hem ekonomide bize teslim oldu” mesajı veriyor. Bu siyasetlerle Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi yönetmesi mümkün değildir. Türkiye önümüzdeki süreçte Vatan Partisi önderliğinde Atlantik sisteminden kurtulacak. Türkiye bir üretim devrimine, başı dik, bağımsız ve egemen bir Türkiye kurma kararına gitmektedir. Amerika’ya teslim olmak; borca batmak ve parçalanmak demektir. Vatan Partisi’nin yönetiminde yer alacağı bir milli hükümet, bir üreticiler hükümeti kurulması önümüzdeki dönemde biricik çözümdür. Türkiye bu karara doğru gitmektedir. Amerika, kendi verdiği F-16’ların karşısına; 6. Filosu, donanması, Yunanistan’daki üsleri ve nükleer silahlarıyla 10-20 misli kuvvet yığıyor. Yani Amerika sana F-16 veriyor ama aslında 20 misli bir silahlı gücü Türkiye’ye namluları çevirmiş vaziyette. Bu durum, Amerika açısından bir tercih. Türkiye’de F-16 veya silahlanma konuşulurken, bu silahların kime karşı kullanılacağını saptamak gerekiyor. Türkiye şu an farazi bir düşmana karşı silahlanıyor. Biz S-400’ü tehdit kimden geliyorsa ona, yani Amerika’ya karşı almıştık; Yunanistan’a karşı değil. Yunanistan, arkasında Amerika olmadan Türkiye’ye karşı savaşa giremez; arada büyük bir dengesizlik var. Ancak Amerika, Yunanistan’ı tıpkı PKK ve DAEŞ gibi Türkiye’ye karşı mevzilendiriyor; kendi kuvvetlerini de Yunan kıyılarına yığıyor.
Türkiye çok büyük bir “haysiyet acısı” yaşadı. Metina’daki olay, sadece 9 şehidimizin acısı değil, bir haysiyet acısıdır. Eğer devletin merkezindeki insanların duygularını anlarsak, Türkiye’nin tarihinde olmadığı bir şekilde bir kuvvete karşı eğildiğini görürüz. Şu an yaşadığımız olaylar bunun sonucudur; Türkiye’ye bir sopa gösterilmiştir. Metina, Türkiye’yi yönetenler için bir utançtır. Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan operasyon ve gösterilen sopa, Amerika tarafından Türkiye’ye reva görülmüştür.
Ne yapılması gerekirdi? Bu sadece Metina düzleminde çözülecek bir olay değil; “oraya üç adam daha koysaydık” meselesi değil. Türkiye yönetimi, kendisine yönelen tehdidi cesur bir şekilde saptayamıyor. Tehdit Amerika ve İsrail’den geliyor; PKK ve DAEŞ’in arkasında onlar var. Doğu Akdeniz’de, Yunanistan kıyılarında Amerika var. Ancak Türkiye, savunma stratejisinde bu gerçeği göremiyor. 1914-1922 arasında bu millet düşmanının kim olduğunu (İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası) biliyordu ve ona göre seferber oluyordu. Şimdi Amerika “dostumuz” deniyor, peki kime karşı silahlanıyorsunuz? Millet düşmanını bilmiyorsa, hangi millete dayanarak mücadele edeceksiniz? Türk milletini aydınlatmıyorsunuz. Hükümet bu millete düşmanını göstermiyor. Millet aslında düşmanı biliyor; Amerika ve Batı diyor. Ancak kafalarda bir karışıklık var; televizyonlar bilinçleri karartan müthiş bir propaganda faaliyeti yürütüyor.
Savaşlar milletçe yürütülür ve en büyük güvence iç cephenin sağlam olmasıdır. Türkiye yönetimi ise NATO’ya “evet” diyerek, her gün resmi yöneticilerin ağzından Amerika’dan “dostumuz” diye bahsederek milletin bilincini karartıyor. Sis bombaları atıyorlar. Bu çok tehlikeli. Vatan Partisi ise bu milleti aydınlatmaya ve gerçekleri cesurca göstermeye çalışıyor.
Geçmişte Erdoğan ve Bahçeli’nin ABD’ye karşı çıkışları oldu. Ancak AK Parti’nin tarihine baktığımızda bir Amerikan operasyonuyla, 2002’deki erken seçimle iktidara getirildiklerini görüyoruz. Erdoğan, 2004’te “Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım” dedi. Anayasada böyle bir görev var mıydı? Sonra bu süreç FETÖ’nün devletin merkezine yerleşmesiyle devam etti. Vatan Partisi önderliğinde Türk milleti Silivri duvarlarına dayandı ve o düzen yıkıldı. 2014’ten sonra Erdoğan, Amerika’nın yanından Türkiye tarafına geçti. Ancak şimdi tekrar NATO’ya ve Amerika’ya “evet” diyen bir rotaya dönüldüğünü görüyoruz. Bu bir zikzak sürecidir. Türkiye, Amerika’ya boyun eğerek ne ekonomi ne de güvenlik sorunlarını çözebilir.
Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya kendi bağımsızlığını koruyup üretim devrimi yapacak ya da Amerika’ya teslim olup bölünecek ve ekonomik olarak batacak. Yunan basınında çıkan “F-16’ların Yunan adaları üzerinden uçurulmaması şartı” haberi, askeri açıdan anlamlı değildir. Zaten Amerika’nın verdiği uçaklar, yapay zekasından donanımına kadar kontrol edilebilir teçhizatlardır; Amerika’nın istemediği bir düşmana karşı kullanılamazlar.
En acı olanı; Amerika batarken, iç bölünmeler yaşarken ve dolar saltanatı çökerken, bizim yönetimimizin daha çok Amerikancı olmasıdır. Yıkılan bir güce sarılıyorsunuz. Teksas’taki isyanlar ve Amerikan içindeki sınıfsal bölünmeler, emperyalist gücün çıkmazını gösteriyor. Amerika kendi içinde bile birbirine silah gösteren bir bölünme yaşıyor. Sizin bağlandığınız o yapı parçalanıyor. Amerika’nın içinde, daha çok coğrafyanın derinliklerinde yer alan güçler var. Bir de hem batı hem de doğu kıyılarında konuşlanmış; büyük savaş sanayisini ve finans merkezlerini temsil eden güçler bulunuyor. Yani Amerikan büyük sermayesinde ve tekellerinde bir bölünme söz konusu. Bu bölünmede Trump, harita üzerinde de görülebileceği üzere, daha çok Amerika’nın içindeki güçleri temsil ediyor. Biden ise Amerika’nın doğu ve batı kıyılarındaki finans merkezlerini ve büyük savaş sanayisini temsil ediyor. Teksas, o büyük savaş sanayisinden farklı olarak daha tarımsal ve kırsal; tabiri caizse eski Amerikan kovboylarının dünyasını yansıtıyor. Elbette Teksas’ta petrolün de önemli bir yeri var ve bölünme bayrağını bir anlamda Teksas açtı.
Ancak bu yeni bir olay değil. “ABD Yol Ayrımında” adlı kitabın, yanlış hatırlamıyorsam üç-dört sene evvel yayımlandığını görüyoruz. O dönemde tüm bu çelişkilerin temelindeki sınıfsal ayrılıklar ifade edilmişti. Peki, bu olayın temelinde ne yatıyor? Amerika’nın dolar saltanatı çöktü; haraca dayalı sistemi bitti. Amerika, dışarıdan topladığı haracı dolarla alıyordu; yani “beyaz kağıt” ihraç edip karşılığında mal alıyordu. Bu bir harac sistemiydi. Dolar saltanatıyla kurulan bu sistem çökünce, Amerika’nın gelirleri ve kendi içinde paylaştığı değerler azaldı. Bu durum, ülke içinde bir kaynaşmaya yol açtı; sınıfsal ayrılıklar ve bölünmeler derinleşti. Bu derinleşme içerisinde Biden-Trump çatışması da gittikçe keskinleşiyor.
Trump tarafı sadece Trump’tan ibaret değil; onun daha solunda olan, “demokratik Amerika”yı temsil eden, “redneck” diye tabir edilen kesimleri temsil eden bir kuvvet de var. Bunları da görmemiz lazım. Bu kuvvetler birbirlerine karşı gittikçe düşmanca bir eğilim içine girdiler. Sınıfsal temelli bu bölünme, Amerikan emperyalizminin çıkmazını temsil ediyor. Dolayısıyla Amerika bugün neyi tartışıyor? Trump’ın da ifade ettiği gibi; Batı Asya’dan ve Orta Doğu’dan çekilmeyi, kendi kabuğuna dönmeyi tartışıyor. Yani kendi kabuğuna çekilmek isteyen Amerika ile dünyaya karşı tırnaklarını gösteren Amerika arasında giderek büyüyen, kaçınılmaz bir kavga var.
Trump, bir konuşmasında “Biz de katiliz” diyerek Rusya’yı işaret etmiş, “Dünyanın her yerinde biz öldürmedik mi?” diye sormuştu. Sence bu bir gaf mı yoksa gerçek fikri mi? Bence gaf değil; Trump gittikçe sadeleşiyor, yani arınıyor. O da emperyalist Amerika’nın şeflerinden biri şüphesiz. Fakat temsil ettiği kamp; yani “First America” (Önce Amerika) diyen, “Kabuğumuza çekilelim, dışarılarda maceralar aramayalım” diyen kamp, sonuç itibarıyla Amerika’nın saldırgan tarihini eleştirme noktasına geliyor. Bu kaçınılmaz bir süreç; belki ileride daha sert eleştiriler de yapacak. Trump’ın dayandığı kuvvetler, geçmişte Vietnam Savaşı’na karşı çıkan, bugün Filistin’de İsrail’i protesto eden kesimlerdir.
Amerikan tarihinde bu birikimler var. 1776-1789 devrimleri öncesindeki bağımsızlık savaşı, 1648 İngiliz Devrimi ve 1776 Amerikan İstiklal Savaşı ile modern devrimler tarihi başlar. Washingtonlar, Jeffersonlar gibi isimlerle gelen bir demokrasi geleneği var. Ardından 1861-1865 Amerika İç Savaşı yaşandı. Bu savaş; kölecilik sistemini savunan güney eyaletleri ile köleliğe karşı çıkan, demokrasiyi temsil eden kuzey eyaletleri arasındaydı. Abraham Lincoln liderliğinde kuzey kazandı ve dolayısıyla demokratik Amerika galip geldi. Şimdi bu demokratik birikimlerin canlandığını görüyoruz.
Biz kamuoyundaki tartışmaları sizin anlattığınız pencereden değil, başka bir pencereden görüyoruz. Türkiye kamuoyunda, ulusal kanal dışındaki televizyonlarda bu ayrılığı hep mülteci karşıtlığı üzerinden şekillenmiş bir ayrım olarak izliyoruz. Sınıfsal değil de bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Bu da var fakat sürecin geçmişine ve geleceğine baktığımız zaman esas etken o değil. Mülteci meselesi olmadan da bu kuvvetler arasında bir çarpışma vardı. Örneğin “Biz 8 trilyon doları çöle gömdük” diyen bir Trump ve “Suriye’nin kuzeyinden çekileceğiz” diyen bir Trump figürü vardı. Bir de Biden’ın etrafındaki neoconlar vardı; onlar “Dişimizi tırnağımızı oralara geçireceğiz” diyerek daha saldırgan bir dış politika ve tek kutuplu dünya iddiasında ısrar ediyorlardı. Amerikan emperyalizminin daha saldırgan kanadı ile “Aklımızı başımıza toplayalım, kendi kaynaklarımızı seferber ederek ayağa kalkalım” diyen diğer kanat arasındaki çarpışma bu. Göçmen meselesi, bu iki kutup arasındaki çatışmanın bir yansımasıdır, ancak esas etken değildir.
Bakın, Latif Polat’ın Aydınlık’taki yazısında çok önemli bir şeyi vurguladı: Neoconlar, yani Amerikan emperyalizminin bu saldırgan kanadı, düne kadar Cumhuriyetçi Parti içerisindeydi. Şimdi onlar Cumhuriyetçi Parti’den Demokrat Parti’ye doğru kayıyorlar. Cumhuriyetçi Parti bu neoconlardan arınıyor. Avrupa’da da benzer bir süreç yaşanıyor. Sosyal demokratlar veya kendilerine sosyalist diyenler, Amerikan emperyalizminin yanında durup “Amerika Suriye’den çekilmesin” derken; Almanya’daki “Alternatif Parti” gibi veya Fransa ve İtalya’daki muhafazakar hareketler, Amerikan emperyalizmine karşı daha kararlı bir tavır alıyorlar. Çünkü onlar Alman veya Fransız burjuvazisinin menfaatlerini Amerika’ya karşı temsil ediyorlar. Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmadı mı? Atatürk’ün partisi CHP, sosyal demokrasi üzerinden emperyalizmin güdümüne girdi; muhafazakar kesim ise daha milliyetçi ve bağımsızlıkçı mevzilere yöneldi. Bu, dünya çapında yaşanan ilginç bir olay.
ABD’deki çelişkiyi tekrar vurgulayalım: Bu sadece mülteci meselesi değil; Amerikan emperyalizminin saldırganlık politikalarında ısrar etmesi ile bunun çıkmaza girdiğini gören ve kabuğuna çekilmeyi savunanlar arasındaki bir çelişkidir. Meşhur Monroe Doktrini de aslında “Amerika’nın kabuğuna çekilmesi” demektir. Amerikan burjuvazisi içinde hep bu kanat olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet dostu Roosevelt vardı, ancak onun halefi olarak Truman’ı getirdiler. Truman, Japonya’ya atom bombasını aslında Japonya için değil, Sovyetler Birliği’ni tehdit etmek, “Elimde nükleer silah var, senin canına okurum” mesajı vermek için attı.
Trump ile Biden arasındaki çelişkinin yansımasında, Trump’ın dünyadaki ileri güçlere daha yaklaşan bir tavır içinde olduğunu görüyoruz. “İktidarda olsam Ukrayna’daki savaşı bir günde çözerim” diyor, Afganistan’dan onun döneminde çekildiler. Suriye’nin kuzeyinden ve Orta Doğu’dan çekilmeyi açıkça savunuyor. Biden ise çekilme taraftarı değil. Gazze’de savaşı sürdürenler, dünya efendisi olma iddiasındaki o saldırgan Amerikan tekelci burjuvazisinin temsilcileridir. Haritada kırmızı olanlar Trump’ı destekleyen iç kısımları, gri olanlar ise Biden’ın kazandığı, savaş sanayisinin ve finans sermayesinin olduğu kıyı eyaletlerini gösteriyor. Halkın bir kesimi orada onlar tarafından kontrol ediliyor. Trump taraftarları ise daha tarıma ve sanayiye dayalı, dış maceralardan büyük kazançları olmayan bölgelerde yoğunlaşıyor. Bu, kültürel alana da yansıyor; Biden takımı LGBT gibi değerleri dünyaya pompalamayı “solculuk” diye sunarken, diğerleri buna karşı tavır alıyor.
NATO konusuna gelirsek; İsveç’in NATO’ya kabulü sürecinde CHP milletvekili Oğuz Kağan Salıcı, “NATO’nun genişlemesini oylayacağız, tek adam rejiminden mi yana olacağız yoksa demokrasilerden mi yana olacağız?” dedi. NATO Genel Sekreteri de “Putin kazanmamalı” ifadesini kullandı. Bu söylemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mevcut Atlantik sisteminin ideolojisi, Asya ile olan çelişkisini bu temele oturtuyor. Atlantikçiler, Amerikan emperyalizminin merkezinde olduğu sisteme “demokrasi”, karşı tarafın bağımsızlıkçı ülkelerine ise “diktatörlük” diyorlar. Çin’i, Rusya’yı, Türkiye’yi, Macaristan’ı bu şekilde suçluyorlar. Ancak dolar saltanatından daha şiddetli bir diktatörlük dünya görmedi. “Beyaz kağıt” (dolar) verip karşılığında dünyanın ürettiği demiri, çeliği, petrolü alan bir sistemin diktatörlüğünden bahsediyoruz.
2023’te Amerika silah satışında dünya rekoru kırdı. Amerika’nın içindeki ırkçılık, fakir fukaranın dışlanması ve soğukta sokaklarda ölüme terk edilen insanlar… New York’ta insanlar soğuktan donarak ölürken Çin’de bu yaşanmıyordu. “Hangisi diktatörlük?” sorusunun cevabı burada gizli.
Şimdi seçim konusuna gelelim. Yarın akşam Merkez Karar Kurulumuz, il başkanlarımız ve adaylarımızla genişletilmiş bir toplantı yapacağız. Yerel seçim bildirgemiz üzerinde çalışıyoruz ve son şeklini vereceğiz. Vatan Partisi’nin seçim bildirgesi, Türkiye’nin zorluklarını ve önündeki gerçek sorunları bilme noktasında diğer partilerden çok farklı. Diğer partilerin “lay lay lom” diyebileceğimiz kaldırımlar, parklar, bahçeler gibi vaatlerinin ötesinde, biz Türkiye’nin temel sorunlarına odaklanıyoruz. Aslında Türkiye’nin önünde kaderimizi belirleyecek olan kaldırımlar veya yollar değil, Türkiye’nin geleceğine açılan yollar ve ülkemizin ufkudur. Dünya savaşı tehlikelerinin konuşulduğu, etrafımızda cayır cayır ateşlerin yandığı, şehitler verdiğimiz, cephelerde tehdit edildiğimiz ve Türkiye’nin dört bir tarafında namluların bize çevrildiği bir ortamda yerel seçimlere gidiyoruz. Dolayısıyla milletimizin ve partimizin bilincini o cepheye taşımamız lazım. Yani yerel seçimlerle bize dayatılan o teferruatların arasından zihnimizi kurtarıp, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu büyük zorlukların cephesine odaklanmamız gerekiyor. Bu yerel seçimlerde doğru karar ancak bu bilinçle alınabilir. Üç, dört veya iki sene sonra pişman olmamak için geniş bir ufukla bakmamız şart.
“Zorluklar var” deyince aklıma bir soru geldi. Bir önceki seçimde de herkes vaatlerini sıralarken siz “zorluklar var” demiştiniz. Şimdi yine bir seçime giriyoruz ve yine aynı gerçekle karşı karşıyayız. Bu, halka hoş gelmeyebilir ama gerçek bu. Atatürk, 15 Mayıs 1919’da Yunan orduları İzmir’e çıktığı zaman zorluklardan bahsetmeyip de neden bahsedebilirdi? Bugün belki Yunan orduları İzmir’e çıkmış durumda değil ama sınır ötesi harekatlar ne anlama geliyor? Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kuvvetlerini kullanarak, F-16’larıyla SİHA’larımızı düşürdüğü, komandolarıyla PKK’yı ateşe sürdüğü baskınları görmeden nasıl yerel seçim yapacağız? Haritada Amerika’nın Yunanistan kıyılarına yığdığı silahlı kuvvetleri ve üsleri yok sayarak yerel seçim olabilir mi? Yarın oralardan kalkan uçaklar ve sevk edilen tanklar merkezlerimizi bombaladığı zaman, biz bu millete nasıl hesap vereceğiz? Türkiye, işte bu harita gerçeği içinde seçime gidiyor.
Yerel seçim diyoruz ama uluslararası ölçekte bir haritayla giriş yapıyoruz. Hangi iklimde ve hangi zeminde bu seçimi yapıyoruz? Gazze neresi? İncirlik’ten Gazze’ye olan mesafe, Ankara-İstanbul mesafesi kadar. Kendi sınırlarımızda 1984’ten beri, 39 yıldır Amerikan destekli terörle karşı karşıyayız; üzerine al bayrak örtülen şehit cenazeleri geliyor. Böyle bir ortamda, Amerika emperyalizminin terör örgütlerini ve kendi güçlerini üzerimize sürdüğü gerçeğine gözümüzü kapayarak hangi seçimi yapacağız? O gerçeği görmemenin Türkiye’ye kesilecek bir cezası vardır. Yerel yönetimler ve ekonomi, nihayetinde bu gerçeklerle bağlantılıdır.
Sanki bu tehditleri sizden başka dile getiren yok gibi görünüyor. Vatan Partisi dışında, bu tehditleri dile getiren, Amerika’nın ve NATO’nun düşman cephede olduğunu saptayan kim var? Eğer Amerikancıysanız, Atlantik tarafından yönetiliyorsanız bunları göremezsiniz. Amerika’yı haritadan çıkartarak; Türkiye-Yunanistan veya Türkiye-PKK savaşı var ama Amerika yokmuş gibi davranan bir algı operasyonuyla karşı karşıyayız. Bu kara propagandayı bozan, Atlantik sisteminin zihinlerimizi ele geçirmesine karşı mücadele eden tek parti Vatan Partisi’dir. Seçimlerde verilen oylara bakınca, kimin nerede durduğu ortaya çıkıyor. AK Parti’nin de, Cumhuriyet Halk Partisi’nin de, Milliyetçi Hareket Partisi’nin de ve onlarla beraber hareket edenlerin verdikleri oylar ortada.
Zannediyorum İstanbul adayınızı açıklayacağınız bir toplantı yapacaksınız. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayımız İbrahim Okan Özkan’ı, 4 Şubat Pazar günü saat 14.00’te Üsküdar Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde açıklayacağız. Vatandaşlarımızı oraya davet ediyoruz. İbrahim Okan Özkan; siyaset bilimi okumuş, İstanbul İl Başkanlığı ve Gençlik Hareketi’nde önemli tecrübeler kazanmış, birikimli, cesur ve bilgili, Türkiye’nin geleceğini sigortalayan genç kadrolarımızdan seçkin bir arkadaşımızdır. Seçim bildirgemizi de o toplantıda kamuoyunun bilgisine sunacağız.
Yerel seçimlerde de Türkiye’nin bir “devrim”e ihtiyacı var. Yönetimlerimiz zehirlendi; kamu hizmeti kavramı ortadan kaldırıldı ve şirketçilik anlayışı hakim oldu. Belediye demek “komün” demektir, yani topluma dayanan yerel yönetimdir. Oysa kaldırımlar, park-bahçeler, doğal gaz ve ulaştırma tamamen özel şirketlere teslim edildi. Vatan Partisi, rantçı belediyeciliğin karşısına kamu hizmeti kavramıyla, halkçı ve insanı gözeten bir anlayışla çıkıyor. Büyükşehir Yasası ile köyler ve mahalleler işlevsizleştirildi, şehirler şirket diktatörlüğüne teslim edildi. Biz, Cumhuriyet’in kamu hizmeti değerlerini ayağa kaldıracağız. Toplum çıkarını esas alan, halk meclislerine dayalı, modern ve demokratik bir yerel yönetim anlayışını hayata geçireceğiz.
Sahaya çıkan adaylarımız ekonomi konusunda haklı sorularla karşılaşacaklar; emekli maaşları, enflasyon ve faizler halkın gündeminde. Vatan Partisi, bu sorulara gerçekçi çözüm sunan tek partidir. Türkiye’nin kaynak sorunu, yurt dışına kaçırılmış 500 milyar dolar ve yastık altında ya da banka kasalarında atıl bekleyen 300 milyar dolar değerindeki altınla çözülebilir. Biz, bu kaynakları yatırım sermayesine dönüştüreceğiz. Banka kârları geçen yıl %400’e yakın arttı; bu kârlar faizden besleniyor. Biz faize değil, üretime odaklanıyoruz. Emekten, üreticiden, küçük ve büyük sanayiciden yana çözümlerimizle Türkiye’yi bu devrimci çözümlerin eşiğine taşıyoruz. Bugün Türkiye’yi yönetenler, bu kaynakların sahiplerini çok iyi biliyorlar; ancak biz bu tasarrufların halkın refahı ve yatırım için kullanılması konusunda kararlıyız. Milletçe faize çalışmaktan kurtulup, üretimi ve istihdamı esas alan bir Türkiye kuracağız. Amerika ile beraber olduğunuz ve onun dayattığı ekonomiye teslim olduğunuz zaman faiz %45-50’ye çıkar; bir müddet sonra %80-100’e de ulaşır. Son bir sorunuz yoksa artık kitap ve müziğe geçelim isteriz, süremizin de sonuna geldik.
Tabii. Sayın Perinçek, haftanın kitabı ve haftanın müziği nedir?
Haftanın kitabı, Doğu Perinçek’in “ABD Yol Ayrımında” adlı eseri. Bu kitap, Amerika Birleşik Devletleri’nin bugün geldiği krizi, bölünmeyi ve dolar saltanatının çöküşünü gerçeklere dayanarak anlatıyor. 2021 yılında yayımlandı. Bu kitabı öneriyorum; içinde dolar saltanatının çöküşü, Amerika’daki bölünmenin sınıfsal ve ekonomik temelleri var. Zaten kitabın başlığında da belirttiğimiz gibi, ABD bir yol ayrımında; önünde iki tane yol var, bunları konuştuk. Bu eser, bugünkü gelişmeleri birkaç sene öncesinden öngören bir çalışma. Aynı zamanda Amerika’nın Türkiye’deki çıkmazı da bu kitapta yer alıyor.
Müziğe gelince; yine bu kitapla bağlantılı bir seçim yaptık. Gene Autry’den bir Amerikan kovboy müziği seçtik. Sonuç itibarıyla Amerikan kovboyları, sığır çobanları, at çobanları bir bakıma Amerikan demokrasisini temsil ediyor. Seçtiğimiz parça, Amerikan emperyalizmine karşı içeride gelişen mücadelenin türküleri veya havaları tadında. Parçanın adını tam hatırlamıyorum ama arkadaşlara, çocukluğumuzda meşhur olan Gene Autry’den bir parça seçmelerini söylemiştim; onu şimdi hep beraber dinleyeceğiz.
“ABD Yol Ayrımında” bu hafta önerdiğimiz kitap; Kaynak Yayınları’ndan çıkmış. Müziğimiz de Gene Autry’den bir parça. Sayın Perinçek, çok teşekkür ederiz, sağ olun. Sayın Usta, size de teşekkürler.
Evet, “Çıkış Yolu”nun sonuna geldik. Sizleri kovboy müziğimizle uğurluyoruz. İyi akşamlar, izlediğiniz için teşekkürler.

