Çıkış Yolu • 23.02.2021

Çıkış Yolu • 23.02.2021

Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranları başındaki izleyicilerimize ve radyo frekanslarımızdan bizi dinleyen tüm dinleyicilerimize hoş geldiniz diyoruz. Çıkış Yolu’nda bir salı gününde daha aynı saatte, aynı günde yine sizlerin karşısındayız. Gündem sıcak, önemli başlıklarımız var.

Bugün Doğu Akdeniz odaklı gelişmeler yaşadık. Ege Denizi’nde Yunan savaş uçaklarının Türk gemilerine yönelik tacizleri vardı. Bunun yanı sıra sınırımızda, Yunanistan sınırında ABD’nin yaptığı tatbikatlar ve GARA operasyonu sonrası Türkiye’de PKK ile mücadelenin nasıl olması gerektiği konusu gündemin merkezinde yer alıyor. Bir yandan da yurt çapında HDP’nin kapatılmasına ilişkin eylemler devam ediyor.

Vatan Partisi dün önemli bir toplantıya iştirak etti. Ana haber bültenimizde de ekranlara getirdiğimiz; Çin devletinin düzenlediği ve Sincan Uygur bölgesindeki gerçeklerin dünya çapında anlatıldığı toplantıya Vatan Partisi ve Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek katıldı. Ona ilişkin ayrıntıları ve sizlerden gelen soruları programımızda geniş bir şekilde yer vermek istiyoruz.

Hızla başlayalım. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

— Merhaba, hoş bulduk.

— İlker Bey, siz de hoş geldiniz. İlk soruyu size bırakayım, çünkü gündemde oldukça sıcak başlıklar var. Doğu Akdeniz’den başlayalım; burası dünyadaki çelişmelerin odağı diyebiliriz.

— Evet. Sayın Perinçek, Yunanistan savaş bütçesini geçen seneye göre beş kat artırdı, askerlik süresini uzatma kararı aldı ve Girit’teki üssünü büyütmeye başladı. Aynı sırada Pentagon görevlileri de Yunan basınında Girit’teki üssün büyütülmesi gerektiğine dair yazılar yazıyor; Michael Rubin bu yazılardan birinin sahibiydi. Arka arkaya tatbikatlar yapıyorlar, İsrail savunma şirketleri Yunanistan’a doluştu ve son bir senede arka arkaya projeler imzaladılar. İHA ve SİHA da satın almaya başladılar. Bu manzara içerisinde Dedeağaç’a Amerikan helikopterleri geldi, tatbikat kararları alındı. Sınırımızın hemen dibinde bir askeri hareketlilik yaşanıyor. Gemilerimize yönelik tacizler de devam ediyor. Bugün dört Yunan savaş uçağı, araştırma yapan TCG Çeşme gemimizi taciz etti. Bir ses bombası diyebileceğimiz bir füze atıldı; gemiye zarar vermedi ama ciddi bir tacizdi, savaş uçağı gemimize çok yakın uçtu. Özetlemeye çalıştığım bu gelişmeleri nasıl okumamız gerekiyor? Bir savaş mı geliyor?

— Bakın, biz Çıkış Yolu’nda sizlerle hep bunları konuştuk. Doğu Akdeniz, çelişmelerin odağı haline geldi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin mızrağının sivri ucu şu an orada. Bunu görmemiz lazım. Amerika; Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yenildi çünkü karşısında Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya gibi çok büyük bir güç var. 2017’de güya Kürdistan bağımsızlık referandumu yapacaklardı; Türkiye, Irak, İran, Suriye ve Rusya iş birliğiyle Amerika pes etti. Trump da bu koşulları görüp “8 trilyon doları çöle gömdük, kendi içimize döneceğiz” dedi. Amerika, o dönem yayınlanan güvenlik raporlarında da yenildiğini kabul ediyordu. Ancak Doğu Akdeniz’de farklı bir tablo var. Doğu Akdeniz’de Türkiye şu an yalnız gözüküyor ve karşısında Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Fransa’nın dahil olduğu bir ittifak var.

İşte bu nedenle Vatan Partisi, “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı”nı ilan etti. Vatan Partisi; çözüm üreten, program üreten bir partidir. Biz “Doğu Akdeniz’e dikkat edin” dedik; zira Sayın Cumhurbaşkanımızı devirme projesi Doğu Akdeniz’den başlayabilir. Bu yüzden çevik davranmalıyız. Suriye, Irak ve Kafkaslar’daki Azerbaycan toprağının kurtarılmasında başarıya ulaşan modeli, Türkiye-Rusya eksenli iş birliğini Doğu Akdeniz’e taşımamız lazım.

— Peki Sayın Perinçek, buna engel olan nedir?

— Temel engel, Vatan Partisi’nin iktidarda olmamasıdır. Ya bugünkü hükümetin bunu anlaması ya da bu çözümleri uygulayacak bir hükümetin gelmesi lazım. Sayın Ethem Sancak’ın da ifade ettiği gibi; Doğu Akdeniz’de Mersin ve Antalya açıklarında Türkiye, Rusya, Çin ve İran’ın katılacağı bir askeri donanma tatbikatı yapılsa bütün dengeler değişir. O tatbikat, Yunan uçağının gelip ses bombası atmasını bile caydırır.

— Türkiye bu noktada nerede eksik kalıyor?

— Mısır ve Suriye ile beraber olmak önemli ancak tek başına yeterli değil, oradaki kilit ülke Rusya’dır. Rusya’yı “tehdit” olarak gören anlayıştan kurtulmalıyız. Rusya mı bize tehdit? Rusya mı donanmamızın üzerinde ses bombası patlatacak? Tehdidi doğru tespit edip ağırlık oluşturmamız lazım. Ancak AK Parti’nin içerisinde de Amerika’nın etkisiyle Asya’da mevzilenme siyasetine karşı çıkan Atlantikçi bir kanat var. Bu anlayış, Suriye ve Doğu Akdeniz politikalarında bizi tutarsızlığa itiyor.

Şunu unutmayın; bu yaşananlar Sayın Tayyip Erdoğan’ı devirme operasyonunun ilk işaret fişeğidir. Doğu Akdeniz’deki o ses bombası, Biden’ın bilgisi ve talimatı dışında atılamaz. Amerika, Yunanistan’a “Merak etme, arkanda ben varım” mesajı veriyor. Bu durum, 2002’deki “Bin Yılın Meydan Okuması” (Millennium Challenge) tatbikatının bir benzeridir. İç cepheyi karıştırmak ve ekonomik koşulları kullanarak bir kaos yaratmak istiyorlar. GARA operasyonundan sonra yaşanan o psikolojik savaşı da bunun bir parçası olarak okumalıyız; zaferi değil, kaybı öne çıkaran bir iklim yaratılmaya çalışılıyor. Biz ise başarıyı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kahramanlığını konuşmalı ve bu oyunu bozmalıyız. Bunu daha önce söylemiştim; ASALA da piyasaya çıkacak. ASALA ve bir takım sahte sol örgütler… Sözde Türk, Türkiye’ye ait olan; ancak ASALA ile beraber hareket eden bu örgütlerin Amerikan planlarına nasıl hizmet ettiği, ne kadar Türkiye’ye ait olduğu ayrı bir mesele. Şubat sonu ve Mart başında bu örgütlerin birtakım eylemlere girişeceği uluslararası basına da yansıdı. Bugün 23 Şubat, değil mi? İşte o zaman söylemiştim; hepsini bir bütün olarak değerlendirmek lazım: Doğu Akdeniz, PKK, ekonomik durum, ASALA ve diğer sahte solcu terör örgütleri… Yaşanan o ses bombası olayı, Amerika’nın bir operasyon başlattığının göstergesidir.

Bir gelişme daha var: Dedeağaç’taki Avrupa’yı savunma tatbikatı. Dedeağaç limanına son bir hafta içinde 1800 zırhlı araç, 20 bin asker ve 145 helikopter sevk edildi. Bu, doğrudan Türkiye’yi hedef alan bir yığınaktır. Dedeağaç; Edirne’den elinizi uzatsanız değecek mesafede, sınırımızda yer alıyor. Girit’teki yığınak da Türkiye’ye karşı; zaten bunu hatırlarsanız Rubin de açıklamıştı. “Girit’e, Dedeağaç’a, Güney Kıbrıs’a yığınak yapacağız, Türkiye’yi kuşatacağız” diye ilan ettiler.

İzmir’den bizi izleyen İhsan Sefa komutanımız bir bilgi veriyor: “Uçağa kilitlenen füzeden korunmak için kullanılan alüminyum alaşımlı mini zerrecikler, atılan füzeyi yanıltarak uçağı korur.” Benim onu “ses bombası” olarak değerlendirme sebebim şuydu: Gemiye zarar verip vermediğini sorduğumda, “Gemiye zarar vermiyor ama yukarıda büyük bir gürültü çıkarıyor” dedikleri için öyle adlandırdım. İhsan Sefa komutanımız partimizin il yönetim kurulu üyesidir, kendisine selam yolluyorum. Güzel de bir kitap yazmış, Kaynak Yayınları’ndan çıkmıştı; hem dış misyonlarda ataşe olarak hem de çeşitli karargâhlarda zengin bir meslek tarihi var. Komutanımızın dediği gibi; “Gerekirse bu bombayı atarım ama icap ederse sana sayıcı bomba da atarım” mesajı veriliyor.

Türkiye buna cevap veremiyor gibi görünse de, Biden’ın “Erdoğan’ı devirme” düğmesine bastığını söyleyebiliriz; ancak deviremeyecekler. Yunanistan savunma giderlerini beş katına da çıkarsa, Türkiye ile boy ölçüşemez. Fakat Yunanistan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa’nın olduğu gibi, bugün de Amerika’yı yanına aldığında cüretkâr harekâtlara ve piyonluk rollerine soyunuyor. Son bir senede Fransa’dan çok sayıda savaş uçağı aldığını da ekleyelim.

Hükümet, son birkaç ayda yaklaşık 70-75 görüşme yapıldığını vurguluyor. Biz görüşürken Yunanistan provokatif adımlar atıyor. Hükümet, Türkiye’nin sabırlı bir profil çizdiğini söylüyor; bence burada bir yanlış yok. Türkiye dünya kamuoyuna iyi niyetli olduğunu ve sorunları barışçıl yollarla çözmek istediğini anlatarak ikna etmeye çalışıyor. Bir ticaret gemisine doğrudan çıkarma yapılması, gemilerin burun buruna gelmesi ve bu son olay; yaşanan fiili tacizlerin üçüncüsüdür. Fransa ile de bir sorun yaşanmıştı.

Yani Türkiye sabırlı davranıyor. Üstün kuvvetlerin özelliği budur; gerektiğinde sabırlı davranır, kuvveti kullanmada acele etmez. Ancak Türk basını –Atlantik medyası– bizi çok aldattı. “Yunanistan” diyerek tehdidi küçülttüler. Biz hep “Yunanistan değil, arkasında Amerika ve Fransa var” dedik. Bu tehdidi görememek, Türkiye’nin savunma reflekslerini zayıflatıyor. Amerika, Türkiye’nin Rusya ile ittifak yapmasını engellemek için de “Türklerin üzerine çok gidersek Rusya’ya itmiş oluruz” görüşünü savunuyor. Ancak Amerika’nın nihai hedefi Çin ve Rusya’dır; Türkiye bu hedefe ulaşmak için kullanılan kritik bir geçiş noktasıdır.

Amerika geriliyor ama bu, saldırganlaşmayacağı anlamına gelmez. Savunma stratejisi içinde saldırı taktiği uygulayabilirler. ABD’nin seçimlerindeki manzaralara veya hukuk sistemine baktığımızda, Amerikan emperyalizminin gerilediğini görüyoruz. Bu gerileme süreci devam ederken, taktiksel düzeyde saldırılar yapmaları şaşırtıcı değil. Türkiye içinde de muhalefet, PKK, FETÖ kalıntıları ve sahte solcu örgütler arasında bir iş birliğiyle suikastlar dahil pek çok hamleyi sahneye koyuyorlar.

NATO’nun Irak’taki kuvvetini 500’den 4000’e çıkarma kararı veya Karadeniz’deki faaliyetleri artırması bazı komutanlarımız tarafından “Türkiye’ye tehdit” olarak görülüyor. Ancak bazıları da “NATO’nun bir parçasıyız, faydası dokunur” diyor. Ben onlara “komutan” demiyorum. Gara operasyonu sonrası “Türkiye yenilmiştir” diyerek PKK propagandası yapan generallerin omuzlarında artık yıldız yoktur, onlar kendi yıldızlarını sökmüşlerdir.

AK Parti’nin içine baktığımızda, geçmişte Abdullah Gül’lerin, Babacan’ların, Davutoğlu’ların “Amerika’nın adamı” olarak tanımlandığı bir tarih var. FETÖ’nün kalıntıları ve benzer çevreler hâlâ orada. Türkiye’nin, kendi planlarını devreye sokması ve bu kuşatmaya karşı tavizsiz bir duruş sergilemesi gerekiyor. Rusya neden gelsin Doğu Akdeniz’e? Çıkarın. Gelmesin abi. Biz orada yapayalnız kalalım, Amerika kazansın. Peki, Rusya’yı ikna etmenin yolu ne? Bir de öyle bir yönü var. Aslında Rusya’nın iknaya ihtiyacı yok. Rusya koskoca bir devlet; Akdeniz’de Amerika’nın Kıbrıs ve Akdeniz’de kazanmasının, Rusya’nın başına ne gibi felaketler getireceğini görmez mi? Karadeniz’in kapısını, Türkiye’nin sarsılmasını… Türkiye’ye Amerika’nın bir operasyon yapması karşısında Rusya da Çin de “bana ne” diyemezler, bu durum onları çok ilgilendirir. Suriye’de de ilgilendi, Suriye’ye de geldi yani.

Ben büyük kuvvetlerden bahsediyorum. Türkiye’nin şu an iknaya ihtiyacı var. Rusya ve Putin yönetimi, bu süreci daha net ve daha kararlı okuyor. Türkiye davet etse gelir; zaten Doğu Akdeniz’de var. Moskova’dan baktığınızda, Karadeniz’de ABD gemileriyle birlikte hareket eden bir Türkiye görünüyor. NATO kuvvetleriyle birlikte hareket eden bir Türkiye… Karadeniz’de hep Rusya’yı koruyan bir tavır alındı, Amerika’nın oraya çıkması engellenmeye çalışıldı.

Rusya, Türkiye’nin bugün Amerika’ya karşı cephesini döndüğünü görüyor. Biden dönemi buralarda bir erozyona yol açmadı mı? Son verilen mesajlarla birlikte… Tabii Türkiye’nin verdiği son mesajlar, “Bu dönemi atlatalım, bu dönemi daha ılımlı geçirelim” düşüncesinde. AK Parti içerisinde olayı çok berrak gören insanlar var; Mevlüt Çavuşoğlu gibi, Süleyman Soylu gibi, en başta tabii Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan gibi, Ethem Sancak gibi, Hulusi Akar gibi liderler var. Zaten bu yüzden Hulusi Akar’la Süleyman Soylu’yu hedef alıyorlar. Bunlar var ama öte yandan, isim saymaya gerek yok, “Atlantik kalıntıları” da var. Öyle bir gerçek var yani. AK Parti politikalarında bir atalet mi diyeyim, gerekli çeviklik yok. Türkiye’nin ne yapması gerektiğine gelince; burada çeviklik, hız ve acil tavır çok önemli.

Şu anda Türkiye bir tehdit altında. Türkiye NATO’dan fiilen ayrılmıştır; NATO Türkiye’ye düşman. Gerçeklik bu. Bir yandan da NATO standartlarına, silahta ve çeşitli konularda bağımlı bir Türkiye var. Türkiye hızla ne yapacak? S-400’lerle başlayan süreçle, NATO standartlarının esaretinden kurtulup kendi milli savunma standartlarını, araçlarını ve stratejisini oluşturacak. Bunun için bir zamana ihtiyacı var. Düşman da o zamanı görüyor.

Ben “içeride kalalım” demiyorum, tersine düşmanın bu zamanı değerlendireceğini söylüyorum. Türkiye’nin NATO standartlarının getirdiği zaaflardan kopup, milli standartlarını oluşturması ve kendini yeni mevzisinde toparlaması için bir “X” zamanına ihtiyacı var. Bu “X” zaman, düşman açısından bir fırsat zamanıdır. Amerika’da değerlendirmeler yapılıyor: “Bak, Türkiye artık Rusya, Çin, İran cephesine oturuyor. Ama bu cepheye otururken bir zaaf dönemi var; silah, elektronik ve birçok alanda bağımlılıkları var.” İşte o “X” zaman, Türkiye için tehdit endeksinin en yüksek olduğu zamandır. O dönemden sonra Türkiye gerekli tedbirleri aldığı için tehdit de azalmaya başlayacaktır.

Peki, Türkiye elini çabuk tutmak için ne yapmalı? O “X” zamanı kısaltmanın yolları şunlar:

Birincisi; iç cepheyi sağlamlaştırmak için Suriye ile anlaşıp PKK’yı orada bitireceğiz. Türkiye ile Suriye bir hafta içinde anlaşır ve terör örgütlerini temizleme kararı alırsa, PKK beyaz bayrak çekmeyi tartışmaya başlar. Bu süreç çok hızlı ve kararlı yürütülürse, iç cepheyi sağlamlaştırmış ve Biden planına ağır bir darbe indirmiş oluruz.

İkincisi; HDP’yi kapatacağız. HDP kapandığında Biden tayfası, yeni parti ve Cumhuriyet Halk Partisi PKK’sız ve HDP’siz kalır; onların cephesi zayıflar.

Üçüncüsü; Suriye ile Libya’dakine benzer bir “Münhasır Ekonomik Bölge” anlaşması yapacağız. Suriye bizim kıyıdaşımızdır; Türkiye ile Suriye arasında bir orta çizgi çektiğinizde, Kıbrıs’ın ilan ettiği o 200 kilometrelik iddialar hikâye olur. Güney Kıbrıs, kendi karasularıyla sınırlı bir hale düşer.

Savaş boyutunda görmediğimiz sürece, bu tehditlerle mücadele edemeyiz. Bu bir terörle mücadele değil, bu bir savaş. Arkasında Amerika’nın kara, hava, deniz kuvvetleri, istihbaratı, ekonomisi ve propaganda araçları var. Bunu görmek lazım. Erdoğan’ı devirmek, bugün Türkiye’de yapılacak düşman harekâtının merkezi hedefidir. Çünkü Türkiye, Erdoğan üzerinden devrilir.

AK Parti içerisinde “Trump gelecek, biz bu dönemi atlatabiliriz” diyerek 4-5 yıl kazanmayı planlayanlar var. Ama Amerika gibi koskoca bir gücü böyle aldatamazsınız. Amerika ses bombasını tepenizde patlatıyor. Bütün bunlara baktığımızda; Türkiye’nin önündeki o “X” zaman, 3-4 yıl değil, bence 1 yıl bile değil. O yüzden Türkiye’nin elini çabuk tutması şart. Yani diyelim; en acil alınacak tedbirler var. Bir de daha orta ve uzun vadeli tedbirler var. Ama benim biraz evvel saydığım, Suriye’den başlayan ve HDP’nin kapatılmasıyla süren bir süreçten bahsediyoruz. HDP’nin kapatılması meselesini ele alalım; iki sene sallayalım, evrak gitti-geldi falan filan diyerek bu iş olmaz. Başsavcının uyanık olması lazım; öyle bir iddianame yazacak ki sonunda “Bu iş acildir arkadaş, uzatmanın bir âlemi yok, her şey ve delil ortada” diyecek. Ona göre yargı süreci de en hızlı şekilde yürütülecek, süreler konulacak. “On gün içinde cevap vereceksin, bir hafta içinde cevap vereceksin” gibi… Onlar çıkıp “Vay insan hakkı, savunma hakkı” diye bağıracaklar. Yok arkadaş, ben Türkiye’yi savunuyorum! Sen neden bahsediyorsun? Ben “Türkiye’yi savunma hakkından” bahsediyorum.

HDP konusunu biraz açalım ama önce Suriye boyutunu konuştuk, ekonomi meselesine gelmiştik; sorunuzu unutmayın. Öncelik sırasına göre; birinci madde gıda güvenliğidir. İkinci madde ise bence güvenliktir. Hatta belki gıda güvenliğinin önüne güvenliği koyamıyoruz çünkü gıda güvenliği olmadı mı, güvenliğin de bir anlamı kalmaz. Bir kere askerin, polisin, Türk milletinin karnını doyuracaksın ki direnebilsin. Sonra güvenlik gelir; asker ve polise ayrılan kaynaklardan en ufak bir kesinti yapmayacağız. Üçüncüsü sağlığın güvenliğidir; sağlıklı bir Türk milleti, sağlıklı asker ve sağlıklı polis şarttır. Dördüncüsü ise eğitimin güvenliğidir; eğitimde vatanın savunulmasına odaklanılması gerekir. İlkokuldan anaokuluna kadar, 3-4 yaşındaki çocuğun eline Türk bayrağını verirsin, o bayrağı sallar; bu da bir eğitimdir, vatan bilincidir. Mavi Vatan da kırmızı vatanla birlikte müfredata girmelidir.

Bu önceliklerle derhal bir savaş ekonomisi ilan edilmelidir. Bizim Birinci Dünya Savaşı’ndaki savaş ekonomisi uygulamalarımız çok başarılıdır; İttihat ve Terakki dönemine dair Zafer Toprak’ın “İttihat ve Terakki ve Cihan Harbi: Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik (1914-1918)” kitabını öneriyorum. Herkes alsın, ilk 130 sayfasını okumaya başlasın. Kendi ülkemizde uygulandığı için içinde çok sayıda genelge ve kanun da var.

Astana süreci konusuna gelirsek; dört gün önce son toplantısını Soçi’de yaptı. Irak gözlemci olarak davet edildi, Lübnan ve Ürdün de vardı. Yani Türkiye, Suriye, Rusya ve İran’ın önderlik ettiği bu süreç, krize bölgesel çözümün idari mekanizmasıdır ve Batı’nın elindeki inisiyatifi almıştır. Son toplantıda ilk kez İsrail’in Suriye’deki saldırganlığı açıkça kınandı. Bu da Doğu Akdeniz’deki bir cepheleşmeye Astana sürecinin hazırlandığını gösteriyor.

HDP konusunda ağır bir gidişat var. Yapılan son anketlerde kapatılma desteği %70-75’i bulmuş durumda. “İsterse bir kişi istesin” diyerek geçiştiremeyiz; anketler Türkiye’yi yönetmez. Eğer anketlerle yönetiliyorsa ne Cumhurbaşkanı’na ne de hükümete ihtiyacımız var. Hükümet mi halkı yönetecek, anketler mi hükümeti yönetecek? AK Parti artık çok anket yapıyor ve AK Parti’yi anketler yönetiyor. CHP’yi Amerika, AK Parti’yi ise anketler yönetiyor; Vatan Partisi’ni ise bilimsel, halktan yana kurmay aklı yönetiyor.

AK Parti yöneticileri ve bakanlar “HDP eşittir PKK” diyor, Bülent Turan da “HDP kendisini kapattıracak noktaya geliyor” diyor. Hâlâ tartışacak neyimiz var? Bakın, bu tartışmamız bile zaman kaybıdır. Buna “X zamanı” diyoruz. Anketlerdeki desteğin %90’a çıkmasını mı bekliyorlar? Hükümet, bu “X zamanı” geçiştirmeye çalışıyor ama bu tartışmaların hepsi zaman kaybı.

AK Parti’nin genel bir zaafı var; süreçleri bilimsel olarak tanımlamak yerine oya ve ankete kilitlenmiş durumdalar. Bugün oya kilitlenmek çok tehlikelidir; ankete kilitlenirseniz “X zamanı” göremezsiniz. Türkiye’yi savunanlar iktidar olur, savunamayanlar ise tepetaklak gider. Şu an iktidarda kalma derdinde olan bir AK Parti var; oysa “X zamanı” değerlendirmezseniz paldır küldür düşersiniz.

ABD’nin dünyada pek çok sorunu var, zaman ilerledikçe ABD’nin sorunları ağırlaşıyor, Türkiye üzerindeki baskı azalıyor gibi bir hesap gerçekçi değildir. ABD de bunu hesaplıyor. Hem Türkiye’nin zaaflarını yenmesi hem de Amerika’nın zaaflarının ağırlaşması bakımından zaman, Amerika’nın aleyhine çalışıyor. Dolayısıyla “X zamanı” uzun değil, kısa bir zamandır. Çünkü fırsat penceresi daralıyor.

Ekonomide de çok atak ve hızlı davranmak gerekir. Türkiye’nin dış borçları, yapılan ekonomik operasyonlar ve yurt dışına kaçırılan sermaye… Türkiye’ye giren 12 milyar dolar konuşuluyor ama giden 38 milyar dolar söylenmiyor. Derhal milli direnme ekonomisine geçilmeli ve topluma fedakârlık aşılanmalıdır. İstiklal Savaşı’nda Atatürk, Sakarya öncesinde meclisten kanun yapma yetkisi istediğinde, “Demokrasi budalaları” karşı çıkmıştı. Ama o, “Tekâlif-i Milliye” emirlerini çıkardı; her evden bir çift çorap, bir öküz istedi. O günün köylüsü, o öküzü vatanın kurtulacağını bildiği için verdi. Vatan Partisi’nin devrim perspektifi budur. Bugün devrimcilik, o “bir öküzü alabilme” iradesini göstermektir. AK Parti ise 18 yıldan sonra bu güveni veremiyor.

Sonuç olarak; kamuculuğa doğru bir yöneliş var çünkü savaşta başka çare yok. Savaş kamusal bir olaydır, özel sektörcü bir anlayışla savaş yönetilemez. Varlık Fonu’ndaki bazı adımlarda bu devletçi ciddiyeti görüyoruz. Muhalefet de ekonomiden bahsediyor ama çözüm, kurmay aklı ve milli direnme ekonomisindedir. O da devirmek için… Sen ekonomik zorlukları, bu zorlukları yenmek için bahsediyorsun. Muhalefet ise Amerika hesabına bu ekonomik zorlukları kullanarak Tayyip Erdoğan’ın iktidarını devirip Türkiye’yi istikrarsızlıklara, kaosa sürüklemek istiyor. Böyle ifade ediyorlar; “Rezervleri tükettin, Türkiye’nin kaynaklarını tamamen bitirdin” diyerek izah ediyorlar. Ama onlar Hakan Topkurulu’yu okumuyor. Türkiye altın rezervine yöneldi; kalktı elindeki yarın çöp olacak dolarları götürdü, akıllı bir şekilde altınla değiştirdi. Son bir yıl içerisinde uluslararası istatistiklerde en çok altın satın alan ülke, bildiğim kadarıyla Türkiye oldu. Rusya ve Çin ile birlikte altın rezervini acayip yükseltti. Yurt dışındaki altınlarını da toparlayıp Türkiye’ye getirdi.

Evet, Mustafa Kemal dedik. “Masaldı dağlar taşlar, gerçekten masaldı ha! Geçiyordu Mustafa Kemal Çanlıbel’den. Yabanın kurdu, kuşu seyrine inmiştiler; kara pençelerle, ak gagalarla. Susmuştu yeryüzü efsaneler içinde. Masaldı dağlar taşlar, gerçekten masaldı ha! Ona iyice yaklaşan kocaman bir kartaldı ha. Bakır kızılındaydı tüyleri, kor alevindeydi gözleri. Kondu ilk kayaya, düşen bir rüzgar parçası gibi. Sevgiyle bakıştılar, tanış çıktılar sanki kainatlar üstünde. Ona iyice yaklaşan kocaman bir kartaldı ha. Kartal uçup gidince ortalık boşaldı ha, kayboldu mucizesi havaların. Neydi? Nasıl bir parıltıydı bilemedi kimseler. Kimin aşkıydı inmişti semalardan toprağa Paşam? Kalmadı sonsuzluk, haşmet, gurur. Kartal uçup gidince ortalık boşaldı ha. Aman aman, bu kartal vallahi bir faldı ha!”

Fazıl Hüsnü Dağlarca… Müthiş bir şair. Vatan göklerinden vatana söyler, kocaman zafer bayraklarının geleceğini kocaman günlerin ucunda… Anladı Mustafa Kemal, kimseye söylemedi. “Aman aman, bu kartal vallahi bir faldı ha.” Mustafa Kemal’i de Mustafa Kemal’di ha; unutmadı kartalı hiç. Gün doğarken kızaran yamaçlarda aradı, bekledi kanat seslerini fırtınalardan. Kartal değilse de… Kartal vefalıydı, Mustafa Kemal de…

Şimdi, Cemal Süreya… Kadıköy’de, rıhtımda dolaşırken ceketini ilikleyerek dolaşırdı. Ben, Cemal Süreya’nın Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı çok beğeneceğini hiç tahmin etmezdim. Neden? Çünkü Cemal Süreya’nın şiiriyle Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiri hiç benzemiyor. Dağlarca destansı; “Çocuk ve Allah”, “Sivaslı Karınca”, “Delice Böcek”… Bunlar onun doruklarıdır. Cemal Süreya ise İkinci Yeni tarzında; hatta ben Cemal Süreya, Dağlarca’yı “müsamere şairi” diye küçümseyecek diye korkardım. Cemal Süreya’nın şöyle bir ölçüsü vardı: “Bir şair, ‘Ben dünyanın en büyük şairiyim’ demiyorsa, o şair değildir.” Bir gün sohbet ederken söz Fazıl Hüsnü’ye geldi. “En büyük Türk şairi hangisi?” diye sordum. “Fazıl Hüsnü Dağlarca” dedi. Şaşırdım. “En büyüğümüz odur” dedi. “Peki sen o zaman şair değil misin?” dedim, çünkü o ölçüsünü hatırlattım. “Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya gelince o kıstas değişir” dedi.

Tabii burada nereye geldik? Otorite meselesine. Mustafa Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya bu şiiri yazdırıyor ama bir de ona yazdıran var; bu çok önemli. Büyük bir devrimci önder olduğu için, yaptıkları işlerle bu büyük şiiri yazdırıyor. Bir adamın büyüklüğü, devrimci önderliği ona yazılan şiirle ölçülür. İşte Mustafa Kemal’in boyutu bu şiirde var. “O vallaysıyla, tallaysıyla…” Bakın, bizim geleneklerimizden, yüreklerimizden, bilinçlerimizden, ciğerlerimizden çıkan bir şiir bu.

(Devamını okuyalım:) “Artık bütün mevsim yapraksız bir daldı ha. Yoktu Mustafa Kemal’in umduğu. Gelmiyordu kartalı geriye şayikalardan. Üç yıldır gelmiyordu, konmuyordu büyük habercisi zaferin. Artık bütün mevsim yapraksız bir daldı ha. Kanatları amma da al aldı ha! Hangi şehitler seslenmiş belli değil. Bir 30 Ağustos günü göründü Mustafa Kemal’in kartalı. Koca kanatlarını çırptı boşluğa, sallandı gök. Kanatları amma da al aldı ha!” Olağanüstü bir şey. Bir de “Elif’in Kağnısı” vardır Fazıl Hüsnü’nün, onu da başka bir gün okuruz ama bu çok daha müthiş. Türk şiirinin doruklarından biridir.

Kısa bir reklama gidiyoruz. Reklamdan önce şu soruyu yönelteyim: Bu süreçte Vatan Partisi nerede duruyor? Yanıtını reklamdan sonra, Sayın Perinçek’ten öğreneceğiz.

Efendim, “Çıkış Yolu”na kaldığımız yerden devam ediyoruz. Vatan Partisi’nin rolünü sormuştuk. Önce şunu söyleyeyim; Selçuk Ülger de Selçuk Ülger’dir ha! Onu buradan, eşiyle birlikte selamlayalım. Ne müthiş bir çeviri yaptılar; Schiller’in “Turandot”unu çevirdiler. Selçuk Ülger bir ziraat fakültesi mezunudur, Nevşehirli. Fakat yıllardan beri Frankfurt’ta hayatını şoförlükle kazanıyor. Karısı da işçidir ama öyle bir çeviri yaptılar ki kimse öyle yapamaz. Türkçeyi o kadar güzel kullandılar ki…

Gelelim soruya; Vatan Partisi’nin bu süreçteki rolü ne? Türkiye’de bunlar konuşuluyor mu? Hangi partinin merkezinde, hangi televizyonda bunlar konuşuluyor? Hep böyle ayak oyunları, seçim hesapları… “Türkiye nereye gidiyor?” gibi bir stratejik bakış açısı yok. Ulusal Kanal’ın Dijitürk’e girmesi işte bu yüzden çok önemli. “Çıkış Yolu”nu Türkiye’nin önüne Ulusal Kanal getiriyor.

Şimdi Uygur meselesine gelelim. Bir Uygur kampanyası yürüyor; Karar Gazetesi’nden, Sayın Akşener’e, Kılıçdaroğlu’na, Davutoğlu’na kadar en Amerikancı çevreler bunu sürekli söylüyor. Siz ise bunun bir Çin meselesi değil, bir Türkiye meselesi olduğunu anlatıyorsunuz. Urumçi’de yapılan o çok önemli toplantıya gelelim. Amacı neydi, kimler katıldı, sonuçta neler oldu?

Bakın, o toplantı Zoom üzerinden oldu, Urumçi’de yapıldı. Türkiye’den üç parti davet edildi: Vatan Partisi, AK Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi. AK Parti’den Sayın Ethem Sancak, Cumhurbaşkanımızın görevlendirmesiyle toplantıya katıldı. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ise katılım olmadı. Türkiye’den söz hakkı verilen tek genel başkan bendim. En önemlisi; dışarıdan söylenenler değil, bizzat Uygur işçisi, çiftçisi, sağlık hizmeti alan hastalar, öğrenciler konuştu. Şöhret Zakir gibi bölge yöneticileri konuştu. Oradaki imamlar konuştu, camilerin onarılmasından bahsettiler. Her şey şahane falan değildi; yoksulduk refaha kavuştuk, eğitim sorunlarımız vardı, terörden kurtulduk gibi gerçek hikayeler anlattılar. Çok sıcak ve canlıydı.

Vatan Partisi olarak neden sadece bize söz hakkı verildi? Bunu Çin Komünist Partisi’ne sormak lazım. Ben geçen şubatta yapılan toplantıda da 46 parti içindeki iki konuşmacıdan biriydim. Uygur meselesiyle ilgili Sayın Ömer Çelik’e sorduğumuzda, “Türkiye’den bir heyetin Çin’e gitmesini öneriyoruz, Türkiye-Çin iş birliğiyle çözülür bu konu” demişti. Bence bu ikinci cümle çok önemli. Yani heyet gider tabii; gitmesi çok çok iyi olur. Heyette bence yalnız AK Parti hükümeti temsilcileri değil; CHP’den, İYİ Parti’den ve özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nden de temsilcilerin olması çok iyi olur.

Biz de zaten Vatan Partisi olarak oraya heyetler götürdük. Mesela en son 2019 Şubat’ında gittiğimiz zaman 15 kişilik bir heyetle gittik. İçlerinde Rafet Ballı, gazeteci Birgül Ayman Güler ve eski bakanımız vardı. Kemal Üçüncü oradaydı. Profesör Faik Işık, AK Partili avukat Faik Işık kardeşimiz, dostumuz oradaydı. Başka Elif Hanım vardı, yine gazeteci. Yani heyetin 4-5 kişisi Vatan Partili’ydik, büyük çoğunluğu ise Vatan Partisi dışından insanlardı.

Siz bu büyük toplantıda konuşmanızda neyi vurguladınız? Dün Çin bir model oluşturdu; yani milliyetler meselesinin çözümünde dünyada… Tabii eksikleri olmaması mümkün değil. Türkiye’de Atatürk zamanında da bir sürü yanlışlar, eksikler vardı. Her yönetimin eksik, zaaf ve yanlışları vardır. Bugün de kusursuz bir yönetim yok, yanlışlar ve eksikler var. Ama toplam olarak baktığımız zaman ben dünyada Çin’in milliyetler meselesindeki uygulaması kadar ileri, insancıl, emekçinin refahına ve aydınlanmaya hizmet eden başka bir uygulama görmüyorum. O bölgeyi yöneten Amerika ile, Almanya ile kıyaslıyorum. Diyelim ki İslamofobi var, değil mi Batı ülkelerinde? İşte “Batı böyle, orayı örnek alalım” diyorlar. Çin’de ise nereye gitsen helal restoran var. Pekin Üniversitesi’nde de helal restoran var. Çin Komünist Partisi’nin otelinde, beş yıldızlı otel ve restoranlarda bile o titizlik var. Oranın kapları, tencereleri, tavaları, bardakları ve tabakları bile ayrı bir bulaşık makinesindeydi. Yani domuz eti pişirilmiş tencerelerle, tabaklarla, çatallarla beraber değil. O derece bir titizlikle Müslümanlar için helal olan yiyecekler sunuluyor.

Batı’da ise İslamofobi var; Almanya’da adam idare mahkemesine başvuruyor, “Şu minarenin gölgesi bahçeme düştü” diye dava açıyor. İslam orada bir korku konusu. Çin’de öyle bir şey yok. Çin’de milliyetleri kucaklayan bir yapı var; 57 milliyet var. Büyük Han milliyeti var ama onlar nüfusun yüzde seksen dörtü. Geri kalan yüzde 16’lık kesimde Moğollar, Kazaklar, Tatarlar, Kırgızlar ve Uygurlar var. Hui adında bayağı kalabalık, 40-50 milyonluk Çinli Müslüman nüfus var. Onlar çok yakışıklı ve güzel oluyorlar, çok ilginç. Sincan’a yakın bölgelerde, daha doğrusu Çin’in kuzeyinde yaşıyorlar. Galiba geçmişte Orta Doğu’dan gelen çok tüccar olmuş, Çinlilerle evlenmişler. Bayağı Müslüman olan bir nüfus var. Hristiyan nüfus da var Çin’de tabii.

Bir izleyicimiz “Neden Sincan diyorsunuz, Şincan demiyorsunuz?” diye bir soru sordu. Onun adı Şincan değil, Sincan. Ankara’ya ne diyeceğim? Enkere mi diyeceğim? Veyahut İstanbul’a Konstantinopolis mi diyeceğim? Sincan, Çince bir isim; “yeni sınır” demek. “Sin” yeni demek. Türkiye’de Sincan Uygur Özerk Bölgesi diye adlandırıldığı için telaffuzu Türkçe’de zor tabii. Aslında oradaki “NG” sesi bizim Türkçemizdeki genizden gelen “N” sesidir. Yani oradaki “Sincan”ı Ankara’daki Sincan ile karıştırmamak lazım.

Bu toplantının sonucu ne oldu, ne açıklandı? Sonunda bir bildiri açıklandı. Çin’in tecrübelerini özetleyen bu bildiride benim konuşmamda önemli olan ve diğer hiçbir konuşmada olmayan bir vurgu vardı: Amerika bir terör fideliği yaptı. Bir terör yetiştirme ve besleme üssü kurdu. Nerede? Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde. Burada yetiştirdiği teröristleri oradan dünyaya ihraç ediyor; Afganistan’a, Pakistan’a, Türkiye’ye, Yemen’e, İran’a, Çin’e ve Rusya’ya gönderiyor. Onun için teröre karşı mücadelede Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüğü çok önemlidir. Benim orada diğer hiçbir konuşmacının söylemediği önemli vurgum buydu.

İkinci önemli vurgum da şuydu: Asya haritasına bir bakın. Çin’in Kuşak Yol projesinin üzerinde Amerika, o yolu kesecek devletçikler veya alanlar inşa etmeye çalışıyor. Biri sözüm ona Kürdistan, biri sözüm ona Doğu Türkistan. Burada terör örgütlerini kullanıyorlar. Kürdistan’da PKK, PYD, YPG; Doğu Türkistan’da da “Doğu Türkistan İslami Partisi” adı altındaki terör örgütü. Bu terör örgütü, Birleşmiş Milletler ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından terör örgütü olarak kabul ediliyor. Bu örgüt Mehmetçik’e kurşun sıkan bir yapıdır. Anadolu Ajansı bültenlerini okuyun; “kurşun sıkmadık” diyenlerin aksine, bu teröristlerin Mehmetçik’e kurşun sıktığını Anadolu Ajansı bültenlerinden öğrendik biz.

Ben toplantıda şuna dikkat ettim: Çin, terörü 2017’den beri neredeyse bitirdi. 4 yıldır tek bir terör olayı yok. Bunun başarı sırrı ne? Bir, devletin kararlılığı. Bizdeki Turgut Özal dönemi gibi olayları ağırdan alan, Amerika’nın etkisiyle teröristlere yasal çalışma hakkı tanıyan hükümetler yok orada. Teröre izin vermeyen kararlı bir Çin hükümeti var. İki, terörün zeminini yok ediyor; yoksulluğu kaldırıyor. İnsanlara insanca yaşayacakları konutlar sağlıyor. Türkiye ile karşılaştırırsak, Türkiye o zemini yok etmeye başladı ama Çin’de devlet bütçesinin çok önemli bir kısmı azınlık milliyetlerin yaşadığı bölgelerin gelişmesine ayrılıyor. Onlara pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Kendi dilleriyle eğitim görmeleri, kültürlerini geliştirmeleri, geleneklerini yaşamaları, dinsel ve mezhepsel özgürlüklerini kullanmaları için zemin yaratılıyor.

O kamplara gelince; insanlar orada dikiş makinesiyle meslek öğreniyor, tornacılık, elektrikçilik, terzilik öğreniyorlar. Mükemmel Çince öğreniyorlar. Devlet adamı, yönetici olsunlar diye eğitiliyorlar. Bu bir asimilasyon süreci değil, tam tersi bir gelişim. Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lügati’t-Türk”ünü toplantıda gösterdim. Türkiye’de basılanlarla yan yana koyun; pırıl pırıl ciltler, son derece özenle basılmış kitaplar. Müzelerde bütün eski Türk varlıkları korunuyor. Karız kanalları korunuyor. Dünya orada büyük bir Çin harikası görüyor; “yer altındaki Çin Seddi” diyorlar. Türk kültür birikimi korunuyor. Karız kanalları, Altay Dağları’ndan akan suların yer altından çölün ortasına, Turfan’a taşınmasıdır. M.Ö. 150’den başlamış, toplam 5 bin kilometre boyunda, yerin altından giden muazzam bir yöntem.

Konferans bir atak olarak değerlendirilebilir mi? Katılan ülkelerdeki temsiliyete bakıyorsunuz, dünyanın yarısından fazlası ediyor. Bu, benim bildiğim ikinci büyük konferans. 2019 Şubat’ında 15 kişilik bir heyetle biz oradaydık. O toplantıda 46 parti ve devlet başkanları düzeyinde katılımlar vardı. Pandemi dolayısıyla son toplantı Zoom üzerinden oldu ama Uygurların kendileri Urumçi’de toplandılar.

Çin Büyükelçiliği geçen hafta “Akrabalarıyla görüşmek isteyenler bize başvursun” dedi. Kapıda bekleyen ve daha çok İYİ Parti yöneticilerinin kışkırttığı bir grup var. Bir kürsüye çıkardıkları kadının akrabalarını araştırdık; Amerikan istihbaratının radyosunda (Asya’nın Sesi) çalışan insanlar. Çin Büyükelçiliği ise son dönemde çok daha diplomatik ve sorunu çözmeye yönelik adımlar atıyor. Sayın Ömer Çelik’in dediği gibi, “Çin iş birliği ile çözülür” sözü bence en anlamlısı. Uygurlarımızın hakkını hukukunu korumamız lazım ama Türkiye’yi de savunmamız lazım. Uygur meselesi sırf Uygurların meselesi değil, Türkiye’nin savunma meselesidir. Türkiye ile Çin arasına fitneyi sokarsan, Türkiye ekonomisine ve güvenliğine zarar verirsin. Amerika’nın fitne ve fesatlarına alet olmayacağız. Milliyetçi Hareket Partisi lideri de bu konuda “Okyanus Ötesi” vurgusuyla doğru bir sınav verdi. Türkiye’deki Atlantikçiler ile Türk milliyetçileri arasında bir bölünme oldu. Türk milliyetçileri Çin dostluğunu savunuyor, Atlantikçiler ise Çin düşmanlığını. Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki Amerika temsilcisinin Uygur raporları yazmaya başlaması da tesadüf değil. Biz o raporu Aydınlık’ta yayınladık, bizi dava edeceğini söyledi ama açmadı. Açsın ki mahkemede o raporu tekrar konuşalım.

Sürenin sonuna geldik. Devrim Karasoy’un Ulusal Radyo’daki programını tebrik ederim; Hisarlı Ahmet, Bayram Aracı, Talip Özkan gibi üstatları yaşatıyor. Ulusal Kanal ve Radyo dinleyicilerine bu güzel türkü programını öneririm. Talip Özkan, bu sazın son dönemdeki en büyük ustasıdır; bence de en büyüğü odur. Musa Eroğlu var, Arif Sağ var, ondan sonra Yavuz Top var. Yavuz Top’u epeydir göremiyoruz; onu arayalım. Geçen gün telefonunu aradım ama açılmadı. Acaba numarasını mı değiştirdi? Yavuz Top’u mutlaka aramalıyız. Türk müziği için “Beşler” diyebileceğimiz isimler var: Yavuz Top, Ali Ekber Çiçek, Talip Özkan, Musa Eroğlu ve Arif Sağ.

Bir de genç kuşaktan yetişen isimler var. Hasret Gültekin vardı, onu Sivas’ta kaybettik. Belki de hepsini geçecekti. Ali Rıza Albayrak da genç ve başarılı bir isim; kendisiyle bir söyleşi yaptık. Hasret Gültekin’in yeğeniymiş, kardeşiyle birlikte çalışıyorlarmış. Son albümünü tek başına çıkardı, çok da güzel oldu. Hüseyin Albayrak ile birlikte ilk albümlerini çıkarmışlardı, biz de söyleşide öğrendik. Zaralı da öyle, o da yeni yetişiyor.

Talip Özkan’ın Ege tavrı ve tezenesi müthiş; tarzı çok kendine has. Özellikle “Avşar Beyleri” yorumu harikadır. O türküde aşiretler arası bir hesaplaşma, bir meydan okuma vardır. Türklerin, Yörüklerin bir başkaldırısıdır. Gelin, Talip Özkan’dan “Avşar Beyleri”ni dinleyelim, üzerine konuşuruz.

(Türkü dinlenir.)

Değerli izleyenler, gördünüz; burada müthiş bir bağlama ustalığı var. Tek bir bağlamadan orkestra sesi çıkıyor; çok sesli bir icra. Türk müziğinde bu gelenek var. Mesela üç telli cura vardır; Nesimi Çimen onun ustasıydı. Onu da Sivas’ta kaybettik. Çok iyi dostumdu, yaman adamdı. Gözünü kapa, o üç telli curadan çıkan sese bak; sanki 8-10 saz çalıyor dersin. Tezene bile kullanmazdı, parmaklarıyla çalardı. Önümüzdeki programlarda Nesimi’nin o cura icrasını da çalalım. O, gönül insanıydı, çok esaslı bir adamdı.

Ali Ekber Çiçek de bu stüdyoya çok gelmiştir. O da muhteşem bir insandı. Talip Özkan gibi onun sazı da orkestra gibiydi. “Avşar Beyleri”ndeki o meydan okuma, aşiretler arası o kahramanlık ve kendine güven duygusu çok başkadır. Anadolu toprağı; Avşar’ı, Bayat’ı, Oğuz aşiretleri, Kıpçakları, Çerkezleri, Kürtleri ve Arapları ile bir bütündür.

Efendim, teşekkür ederiz, güzel bir sohbet oldu. Sohbetin en önemli sözcüğü “ilk zaman”dı. Bu, önümüzdeki programlarda sık sık dönüp konuşacağımız bir referans noktası oldu. Değerli izleyenler, hem mesajlarınızla katıldınız hem bizi yalnız bırakmadınız, çok teşekkür ederiz. Bu hafta soru alamadık, affola; önümüzdeki haftalarda sorularınıza daha sık yer vereceğiz. Kendinize dikkat edin, sağlıklı günler dileriz.

Paylaş