Çıkış Yolu • 17.03.2021

Çıkış Yolu • 17.03.2021

Altyazı M.K. Mutlu akşamlar efendim. Çıkış Yolu ile karşınızdayız. Hoş geldiniz. Günlerden Salı; yine her hafta olduğu gibi aynı saatte, alışık olduğunuz bir ekiple karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemle ilgili merak ettiklerinizi ve bizim merak ettiklerimizi soracağız. Efendim hoş geldiniz.

Merhaba, hoş bulduk.

Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel, yine birlikteyiz. Hoş geldiniz.

Hoş bulduk, teşekkürler.

Geçtiğimiz haftalarda Ankara’daydık, yine sıra bize gelmiş oldu. Efendim çok konu var; hem ekonomi hem Andımız hem Mısır ile ilişkiler, Vatan Partisi’nin Güneydoğu’daki ziyaretleri ve katılım törenleri… Özellikle Doğu Akdeniz takvimi ısınıyor, buna ilişkin merak edilenler var. Ve Moskova Antlaşması’nın da 100. yılı. Bunlara ilişkin sorularımızı size yönelteceğiz. Ama ekonomi biraz sıcak başlık gibi. Geçtiğimiz cuma günü Sayın Cumhurbaşkanı yeni bir ekonomi reformu paketi açıkladı. Şimdi ben hem genel değerlendirmenizi sorarak başlayacağım ama ayrıntılar da var tabii. Siz ilk etapta baktığınızda açıklanan paketi nasıl yorumluyorsunuz?

Şimdi bu paket, bizim 1980’den beri uygulanan, Turgut Özal’ın getirdiği; o “dünya ekonomisiyle bütünleşme” adı verilen —yani dünya ekonomisine entegrasyon diyorlardı— programın tam karşıtı. Yani milli bir program. Slogan nasıl ifade edildi Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından? “Yatırım, istihdam, üretim ve ihracat” dedi. Fakat Anadolu Ajansı olsun, birçok mecrada bu sıra değiştirildi; yani “yatırım, üretim, istihdam” şeklinde yazıldı. “Böyle bir hata olmaması lazım,” dedim ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bütün konuşmasını baştan sona okudum. O, “yatırım, istihdam, üretim, ihracat” diye sıralıyor. Yönetimdeki arkadaşlara söylesek de en üstte yatırım, sonra istihdam, sonra üretim ve ihracatı kocaman ekrana yazsalar, dört satır olarak görsek…

Tabii, hazırlayalım.

Şimdi bakın, burada neden sıra önemli? Burada aslında bir eksik var: Tasarruf. Ama tasarruftan kastımız; binek arabalara az binmek, az benzin yakmak veya devletin giderlerini azaltmak gibi bir tasarruf değil. Kastettiğimiz, toplam üretim içerisinde yatırıma ayırdığımız miktardır. En önemlisi odur; bir ülke, yatırım yapabilmek için tasarruf etmelidir. Yani yüz birim üretiyorsa, Vatan Partisi olarak biz diyoruz ki, bunun yüzde 25’ini yatırıma ayırmamız lazım. Bu neye benziyor? Tohumluğa. Köylü, çiftçi gelecek sene tohum atabilmek için ürettiği buğdayın bir kısmını tohumluğa ayırır. Bir ekonomi de büyümek için ürettiklerinin bir kısmını yatırıma ayırmak zorundadır.

Türkiye’de bu tasarruf oranı çok düştü. 2000’lerin başlarında yüzde 20’lere kadar yükselmişti, sonradan yüzde 12-13’lere kadar geriledi. Biz, Vatan Partisi olarak tasarrufu kademeli olarak 3 sene içerisinde yüzde 25’e yükseltmeyi planlıyoruz. Peki, bunu nasıl sağlayacağız? Bu, kumbaralara atılan parayla değil; devlet politikalarıyla olur. Cumhuriyet, tasarruf zihniyetini bu ülkeye vermeye çalışmıştı, çocukluktan itibaren bankaların kumbaralarında onu öğreniyorduk. Tasarruf, ürettiğinin bir kısmını ayırmaktır.

Burada iki siyaset var: Birincisi, ürettiğinizin hepsini dağıtırsınız; işçiye ücret, memura maaş, çiftçiye destek, sanayiciye kredi verirsiniz. Bu refah artışı sağlar mı? Evet, sağlar. Ancak kaynakları tüketime yönlendirdiğiniz zaman o piyasadaki talebi artırır; işçi ücretinin, memur maaşının artması sonuç itibarıyla piyasadaki talebi artırır, üretilenlerin satılmasını sağlar. Ama tasarruf, “tüketmediğiniz” kısımdır.

Bugünkü ekonomi reform programında daha çok özel sektöre birtakım destekler var. Bunlar özel sektörün niyetine, planlamasına ve tercihlerine kalmış kaynaklar. Oysa doğru bir yatırım programı esas olarak devlet eliyle uygulanabilir; yani Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) inşa ederek. Biz, bu noktada mevcut ekonomi programından kısmen ayrılıyoruz. Bu program “Atlantik sistemine veda ediyor,” yani Turgut Özal’ın ihracat odaklı ekonomisinden ayrılıp üretim odaklı ekonomiye geçiyor. Üretebilmek için de tasarruf yapmamız, bu tasarrufu yatırıma dönüştürmemiz lazım. Fabrika açacağız, tarıma yatırım yapacağız; dolayısıyla istihdam yaratacağız. Yatırım demek; işsiz olan Sinan’ı, Hatice’yi, Zehra’yı, Fatma’yı çalıştırmak, onlara iş bulmak demektir.

Sayın Kılıçdaroğlu, “Bu pakette işsizliğe çözüm yok,” diye açıklama yaptı. Siz ise işin özünde işsizliğe yönelik çözüm olduğunu söylediniz.

Kılıçdaroğlu’nun “İşsizliğe çözüm yok,” demesi, ekonomiden hiçbir şekilde anlamadığını gösteriyor. Çünkü “yatırım, istihdam, üretim” sloganlı program, esas olarak işsizliğe köklü çözüm programıdır. İstihdam demek, işsize iş bulmak demektir. Bugün Türkiye’de iki seçenek var: Ya işsizden yana olup işsize iş bulacaksınız ya da popülist politikalarla tüketimi artırıp maaşları yükselteceksiniz.

Gelin, bizi dinleyen emekliye, işçiye, memura, çiftçiye soralım: Tüketim yapmanız için size bir miktar gelir mi sağlayalım, yoksa oğlunuza, kızınıza, kardeşinize iş mi bulalım? Türkiye’de işsizlik artıyor. Biz tasarruf edip bu kaynağı fabrikaya, yatırıma ayırarak sizin çocuklarınıza iş bulmayı savunuyoruz.

Peki, hükümet ikinci formülü mü savunuyor?

Tasarruf oranını artırmak ve tasarrufun yatırıma gitmesi vurgusu o pakette var. Kamuda israfın önlenmesi de dillendiriliyor, bunun psikolojik etkisi olumlu. Fakat benim gözüm esas orada değil; devletin gelirlerini artırarak, adil bir vergi sistemiyle tasarruf oluşturulmalı. Ayrıca özel sektörün de kârını yeni makine alımına ve yeni işçi istihdamına yönlendirmesi bir yatırımdır. Ancak esas olan, devlet eliyle tasarrufu büyütmek ve bu kaynakları KİT’ler aracılığıyla yatırıma dönüştürmektir.

Mesela Zonguldak’ta kömür işletmelerine yatırım yapıp, 40 binden 8 bine düşen işçi sayısını tekrar artırarak oradaki yerli kaynağı çıkarmak, ya da Akkuyu gibi enerji yatırımları yapmak… Biz, betonu veya konutu değil; üreten, üretim aracı ve makine üreten yatırımları, yani ağır sanayiyi savunuyoruz.

Bugün Anadolu Ajansı Editör Masası’na Hazine ve Maliye Bakanı Lütfü Elvan katıldı. Kitleri hızlı karar alan, daha etkin, güncel ve esnek pozisyona getirmemiz gerektiğini, dünya çapında rekabet edebilir güçlü KİT’ler oluşturacağımızı söyledi. Bu, sizin savunduğunuzla örtüşüyor sanırım.

Biz de diyoruz ki; planlı kalkınma yapalım ve istihdamı artırıcı, yani otomasyon yerine emek yoğun yatırımlara odaklanalım. Türkiye’nin atıl duran genç iş gücünü harekete geçirmeliyiz. Bu da üretimde dünyada büyük ataklar yapmamızı sağlar.

Yani yüksek teknolojiye odaklanmayalım mı demiş oluyorsunuz?

Hayır, “uygun teknoloji” diyelim. Bakın, yüksek teknoloji değil, geri teknoloji de değil; uygun teknoloji diyelim. Peki, buradaki amaç nedir? Daha çok insanı çalıştırmak, atıl iş gücünü harekete geçirmek. Bunun çok büyük kârları var. Yani işletme kârı açısından bakarsanız… Ne yaparım? Ankara’ya içme suyu getireceğim. Bir arkadaşla konuşuyorum; “Dört tane adam koyacağım işin başına, yapay zeka çalıştıracak falan.” diyor. Dört yüz işçi yerine dört tane adam çalışacak. Halbuki ben dört yüz işçi çalıştırırım. Dört yüz işçi çalıştırırım ki o atıl iş gücünü harekete geçirebileyim.

Diyelim ki dört tane adamla yapacağın işin yatırımı dört yüz milyar liraysa, 400 işçiyle yapacağın yatırım; makinelere ve sabit sermayeye daha az harcayacağın için 100 milyar lira olur. Biri 400 milyar, biri 100 milyar. Böylece 100 milyar liraya o işi mal ederim, 400 işçi çalıştırırım; kalan 300 milyar lirayla da başka yatırımlar yaparım. Böylece daha yüksek istihdam sağlarım. Sonuç itibarıyla daha çok üretmiş olurum. Daha çok ürettiğim için de ileride daha ileri teknolojiler kullanmanın yolunu açarım. Yani yapay zekayı ertelerim. Çünkü insan gücüyle yapabileceğim birçok şeyi yapay zekayla yaptığım zaman, sabit sermaye yatırımlarına çok büyük para ayırmış oluyorum. Elimdeki yatırım fonunu daha verimli kullanmak için göreli olarak emek yoğun yatırımlara yönelirim.

“Biz savunma sanayisine bu kadar para harcayacağımıza fabrikalar da bir kaledir; fabrikalara ağırlık vermemiz ve kaynağımızı oraya ayırmamız gerekir” diyen milletvekilleri var. Bu çok yanlış. Bunu herhalde Cumhuriyet Halk Partisi ile HDP söylüyordur. Çünkü savunma sanayisiyle Türkiye’nin öz savunma gücünü yükseltiyoruz. S-400’e verilen para da öyle… Tabii onlar bunu istemiyor çünkü Türkiye’yi Amerika ile beraber yıkmak istiyorlar. Yani bugün Türkiye savunma sanayisine kaynak ayırmak zorunda. Ayrıca savunma sanayisine kaynak ayırdığınız zaman, ekonomik açıdan da o sektörde çelik, plastik, demir ve başka birçok materyal kullanılıyor. Emekçiyi istihdam ediyorsunuz, orada bir şey üretiliyor. Yani ekonomide bir karşılığı var. Savunma sanayisi, ekonominin çeşitli dallarını bir lokomotif gibi harekete geçiriyor. “Tüfek yenir mi?” diyorlar. Yenir arkadaş! Çünkü tüfek yaparken kullanılan bütün ara mallarını düşünün; çelikten elektronik alana kadar, tahtasına, kayışına kadar… Onlar başka sektörleri de sürükleyip götürüyor. Bunu düşünmediğiniz zaman “Tüfek yenir mi?” diyorsunuz. Halbuki tüfek üretirken aynı zamanda yiyecek malları üreten çeşitli sektörleri de ateşlemiş oluyorsunuz.

Sayın Lütfü Elvan bugün Anadolu Ajansı’na; savunma sanayisi gibi eczacılık, medikal, bilişim, yazılım ve donanım alanında da bir cumhurbaşkanlığı merkezi kurulması gerektiğini söylüyor. Bu tartışılabilir. Tabii burada iç piyasanın talepleri var; dışarıdan ithal ettiğimiz malları içeride üretmek… Bu, ihracat kalemlerini dengeleyeceği için dış ödemeler dengesine de katkı sağlar. Sanayimizde büyük ölçüde ithal ara malları kullanıyoruz. Bunları İngiltere’den, Çin’den, Rusya’dan getireceğimize kendimiz üretelim. Böylece ithalat kalemini düşürür, dış ödemeler dengesine katkıda bulunuruz. Birincisi bu; ikincisi, ürettiklerimizin bir kısmını ihraç ederiz. Dolayısıyla iç piyasanın taleplerini karşılamak ve refahı artırmak önemlidir.

Burada kritik soru şu: Sayın Cumhurbaşkanımızın formülasyonuna itiraz ettiğim bir nokta var. Kendisi “Yapıcı eleştiri yapın” diyor, ben de yapıyorum: Vatan Partisi oraya “ihracat”ı yazmaz. O, terk ettiğimiz ekonomiden kalan bir alışkanlık. İhracat yapmayalım demiyorum ama nereye odaklanacağız? Siz galiba tasarrufu yazalım, ihracatı çıkaralım diyorsunuz. Yatırımla tasarruf aynı şeydir; tasarruf etmeden yatırım yapamazsınız. Keynes’in formülünde de tasarruf eşittir yatırımdır. Ben olsam “Tasarruf, yatırım, istihdam, üretim” derim; ihracatı koymam. Neden? Çünkü ihracat odaklı ekonomi, ithalat odaklı ekonomiye dönüyor. “Aman ihracat yapalım” derseniz aşırı ithalat yapıyorsunuz. 1980’den bugüne geçen 41 yılın değerlendirmesini yapacak olursak, ihracat odaklı ekonominin iflas ettiğini görürüz.

Örnek verelim: Zonguldak kömüründen bahsettik. Demir-çelik üretiyoruz. Eğer sadece ihracat odaklıysanız maliyeti düşürmek için “Rusya’dan, Ukrayna’dan kömür getireyim” dersiniz. Çünkü Türkiye’deki Zonguldak kömürü pahalı geliyor. Halbuki dışarıdan getirdiğiniz kömürle demir-çelik üretip dünya piyasalarında rekabet etmeye çalışırken, Zonguldak’taki işçileri işten atıp kırk binden yedi bine düşürürsünüz. Ama Ukrayna’daki, Güney Afrika’daki işçinin ücretini ödemiş olursunuz.

Başka bir örnek: Amerikalılar pamuğu çok ucuz veriyor çünkü devlet kilo başına destek veriyor. Senin Söke’de, Bakırçay’da, Adana-Çukurova’da ürettiğin pamuk onunla rekabet edemiyor. “Amerika’dan pamuğu, Çin’den ipliği alayım, onlarla giyim-kuşam üreteyim” derseniz, Denizli’deki, Kayseri’deki, Bursa’daki küçük sanayiye darbe vurursunuz. İhracata odaklandığınızda maliyetleri düşürme mecburiyetindesiniz. Gazete kâğıdında da aynı şeyi yaşıyoruz; %100 ithalata dayalı. Kendi SEKA’mızı kapattık, Rusya’nın, Finlandiya’nın işçisine ücret ödüyoruz. İhracatı artıracağım derken ithalatı, dolayısıyla işsizliği artırıyorsunuz. Sonunda 450 milyar dolar borca batıyorsunuz.

Vatan Partisi olarak bizim formülümüz: Tasarruf, yatırım, istihdam ve üretim odaklı bir ekonomi. Yatırımı kamu eliyle yapacağız, özel sektörü ayakta tutacağız ama iflas eden işletmeleri kamulaştıracağız. Banka kredisiyle iflas eden işletmeyi ayakta tutmaya çalışmak, “başarısız modele bir daha yatırım yap” demektir; oysa kapitalist sistemde rekabet edemeyen elenir. Biz ise üç ayaklı bir model öneriyoruz: %50 kamu, %40 işçi ve memur, %10 işveren. İşçi ve memuru fabrikanın sahibi yapıyoruz ki sorumluluk alsınlar. “Daha çok zam” yerine “Fabrikayı nasıl ayakta tutarız?” diye düşünsünler. Uzay fabrikalarındaki işçiler örneğinde olduğu gibi, fabrika sahipleri kaçtığında makineler hurdacıya gider. Biz buna “kamulaştırma” ile engel olacağız. Öbür taraf çarkı kırılmış makineyi yapıştırmaya çalışıyor, biz ise üretimi ve ekmek teknesini koruyan bir sistemi savunuyoruz. Sıcak para peşinde niye koşuyoruz? İhracat odaklı bir ekonomik sistem kurduğumuz için. İhracat odaklı kuruyoruz, o ihracat odaklı ekonomi ithalata dönüşüyor. “Daha ucuz imal edeyim” diye ithalata dönüşüyor, ithalat büyüyor. İhracat aynı oranda büyümediği için dış ödemeler açığı oluşuyor. Dış ödeme açığını da nasıl kapatıyorsunuz? Para dilenerek, sıcak para peşinde koşarak. Bu sistem iflas etti. Onun için “ihracat odaklı” lafından vazgeçmemiz lazım. Bu çok ama çok önemli. Üretim odaklı, istihdam odaklı bir modele geçmeliyiz.

Bakın, şu formüller birbirini tamamlıyor. Tasarruf yapamazsan yatırım yapamazsın. Tabii tasarruf derken evde ekmeği çöpe atmamak gibi tasarrufları kastetmiyorum. Onlar da tasarrufa dahildir ama esas olarak devlet müdahalesiyle yapılan tasarrufu; vergi politikalarıyla, devletin gelirlerini artıran diğer düzenlemelerle israfı önleyerek veya işçi ve ücret politikalarıyla yapılan tasarrufu kastediyoruz. Ekonomideki tasarruf payı son günlerde düşüşte. Son 1-2 yılda biraz artış var ama biz %25 olmalı diyoruz. Yani dört üretiyorsak birini tasarruf edeceğiz. Yatırıma ayıracağız. Yatırım, tasarruf ettiğimiz kaynağa gidiyor.

Yatırım yaptığımız zaman ne oluyor? İstihdam oluşuyor. İnsanları çalıştırıyoruz. Yatırımın anlamı budur. “Fabrika kurdum; gel İlker, gel Sinan, gel Doğu; bu fabrikada çalışın” demek, insanlara iş bulmaktır. Dolayısıyla daha çok insan üretim süreçlerine dahil edildiğinde daha çok üretim oluyor, refah artıyor ve dış ödemeler açığı kapanıyor. Fakat bu formülasyonda bence en önemlisi istihdam. Bunların hepsi bir zincir; tasarruf olmadan yatırım olmaz, yatırım olmadan istihdam olmaz, istihdam olmadan üretim olmaz. Bu dört unsur birbirine bağlıdır ama burada en önemlisi istihdamdır. Çünkü üretimi ancak insanları çalıştırarak yapabilirsin. “İş, size iş!” Türkiye’nin bugün ekonomideki birinci sloganı bu olmalı. Toprak işleyenin, bundan sonra herkese iş. Türkiye’de muazzam ve genç, dinamik bir nüfus var. Herkesi çalıştırırsak Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözeriz.

Bu yaklaşıma itirazlar geliyor. Birincisi Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Bu programda işsizliğe çözüm yok” şeklindeki itirazıydı. İkincisi ise AK Parti’nin 13 yıllık ekonomi yönetiminin içindeki isimler olan Ali Babacan ve Davutoğlu tarafından dile getiriliyor: “Demokrasi ve hukuk olmadı mı bunların hiçbiri olmaz.” Onlar, demokrasi ve hukukun yabancı sermaye için gerekli olduğunu savunuyorlar. Piyasa güven istiyor. Bahsettikleri güven, uluslararası piyasanın Türkiye’ye gelip havadan para kazanması, borsaya para getirip oradan vurup çıkması yoluyla elde edilen kazançlara verilen güvencedir. Ancak dışarıdan gelen yatırımcı dışında, içerideki yatırımcı da hukuki güvence duymazsa yatırım yapmaz. Türkiye’de bir güvensizlik olduğu söyleniyor; evet, esas mesele bu. Ama bu, “can ve mal güvenliği” bahanesiyle sadece sıcak para komisyoncularına güven vermek değildir. İnsanlar yatırım yapmak istiyor ama Türkiye ekonomisinin nereye gittiğini görmek istiyor. “Bu ürünü üreteceğim ama satabilecek miyim? Milletin alım gücü düşerse veya bu üründen vazgeçerse ne olacak?” diye endişeleniyor. İşverende ümit ve güven olursa yatırım şevki artar.

Babacan ve Davutoğlu’nun kastettiği bu değil; onlarınki İYİ Parti ve CHP ile birleşen bir söylem. Yani “Sıcak para komisyoncularına, dünyadaki yatırımcılara bugüne kadar olduğu gibi Turgut Özal ekonomisinin devamını getirerek güven verelim” diyorlar. Bu bir Tanzimatçılıktır; İngiliz veya Fransız tüccarına güven verip yasaları onlara göre düzenlemektir. “Can ve mal güvenliği yok” söylemi de buna bağlıdır. Bu, Sayın Berat Albayrak’ın “sürdürülemez” dediği, iflas etmiş dönemin kalıntılarıdır. “Türkiye’de can ve mal güvenliği yok” söylemi, FETÖ’cüleri savunmak için kullanılıyor. CIA ile beraber yasa dışı yollardan sermaye yaratmış, vurgun yapmış olanlar hapse atıldığı için, suç yoluyla oluşturdukları sermayeye el konulduğu için bunu söylüyorlar. Yoksa Türkiye’de normal yollarla işletme açmış, işçi çalıştırmış, kar etmiş hiçbir sermaye sahibinin güvenliği tehdit altında değildir.

Bu formülü uygulamak açısından başkanlık sistemi bir engel mi? Tersine, eğer başkanlık sistemini bu formül için kullanırsanız, size hız ve çeviklik kazandırır. Eleştirilerin bir yönü de “tek adam rejimi” ifadesidir. Ancak bu formül zaten Atatürk ekonomisinin formülüdür; yani çevik karar veren, iradeli, halkın ekonomisini inşa edecek, dışarıdan gelen baskılara boyun eğmeyecek bir yapı gerektirir. Burada güçlü bir meclis ve güçlü bir hükümetle hayata geçirilen, halka dayanan bir sistem esastır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı paket, 1980’de kurulan ve artık iflas etmiş olan, Atlantik’ten dayatılan Turgut Özal ekonomisine “elveda” diyor. Bu bakımdan devrimci bir açıklamadır. İhracat odaklı ekonomiden vazgeçip yatırım, istihdam ve üretim odaklı bir modele geçiyoruz. Bu çok olumlu ve devrimci bir çıkıştır. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Bırakın fiyat istikrarını” demesi çok devrimcidir. Fiyat istikrarını bir tabu gibi IMF dayatıyordu. Bunu korumak için kömürü Zonguldak’tan değil dışarıdan almak, ipliği veya vidayı yerli değil Çin’den almak gerekiyordu. “Maliyet enflasyonu olmasın” demek, Denizli’nin, Bursa’nın, Eskişehir’in, Diyarbakır’ın üretimini durdurup dışarıdan almak demektir. Oysa kalkınmak ve sanayileşmek istiyorsak, yerli malına yönelmeliyiz. Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) de yıllarca “devletin sırtındaki kambur” ilan edilerek satıldı. Şimdi bunların güçlendirilmesi vurgusu, bizim savunduğumuz üretim devrimiyle örtüşüyor.

Önerimiz şudur: İhracatı kaldırıp en başa “planı” yazalım. Vatan Partisi Üretim Devrimi Programı olarak sıralamamız şöyle olmalı: Plan, yatırım, istihdam, üretim. Bu dört başı mamur bir formüldür. Kamu alımlarının yerli olması da bu tutarlılığın bir parçasıdır. IMF’nin geçmişteki “serbest piyasa” dayatmaları Türkiye’yi sadece alıcı haline getirmiş ve üretimi baltalamıştı. Şimdi bu “öcülerden” vazgeçme zamanıdır. Türkiye’deki toprakların yabancılara satılması, Türkiye’yi kendi vücudunu satması gibi bir çıkmaza sokmaktır. Eskişehir Alpu ilçesinden; Bozan, Çardakbaşı ve Yeşildon köylerinden gelen köylüler ve belediye meclisi üyeleriyle Ankara’da görüştük. Olay şu: Eskişehir’de, dışarıdan alınan hızlı trenlerin test edileceği bir “raylı sistem test merkezi” kuruluyor. Bu yatırım; Bozan, Çardakbaşı ve Yeşildon köylerinin birinci sınıf tarım arazilerine yapılıyor.

Çiftçilerimiz, bu arazilerin hemen kuzeyinde üçüncü sınıf, kıraç ve büyük çoğunluğu hazineye ait olan düz bir arazi bulunduğunu belirtiyor. Buraya kurulması durumunda hem kamulaştırma bedeli ödenmeyecek hem de verimli tarım arazileri korunmuş olacaktır. Bölge; hayvancılığın yoğun yapıldığı, pancar gibi ürünlerin yetiştiği ve Türkiye’nin en verimli toprakları arasındadır.

Buradan Ulaştırma Bakanlığı’na ve Tarım Bakanlığı’na sesleniyorum: Bakanlıkların temel prensibi, sanayi yatırımlarını verimli tarım arazilerine değil, kıraç arazilere yapmaktır. Diyelim ki bu tercih maliyeti bir miktar yükseltti; varsın yükselsin. 20 yıllık süreci hesapladığınızda, orada üretilecek tarım ve hayvancılık ürünlerinden elde edilecek katma değer, o maliyet farkından çok daha kıymetlidir. Geleceği, Türkiye’nin gıda güvenliğini, iklim değişikliği ve çölleşme tehlikesini hesap etmeyen kısa vadeli uygulamalardan vazgeçilmelidir.

Şimdi sözü, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi ve Bozan köyünde çiftçilik yapan Sayın Murat Ergenbaş’a bırakalım.

***

**Murat Ergenbaş:** Biz bu projeye karşı değiliz, ilçemiz için önemli bir yatırımdır. Ancak birinci sınıf tarım arazilerimize yapılmasına karşıyız. Bölgemizde 80 bin küçükbaş, 17 bin büyükbaş hayvanımız var; tarım ve hayvancılıkla geçiniyoruz. Devletin ve şahısların işlettiği onlarca su kuyusu bu alanda yer alıyor. Projeyi masa başında, bizden fikir almadan hazırladılar. Bizim önerimiz, arazimizin kuzeyindeki kamuya ait, tarım yapılmayan kıraç alanların kullanılmasıdır. Ulaştırma Bakanlığı ile doğrudan bir temasımız olmadı, Anadolu Üniversitesi’ne giden heyetimiz ise “kod farkı ve maliyet” gerekçesiyle olumsuz yanıt aldı. Biz ekmeğimizle ve geleceğimizle oynanmasını istemiyoruz.

***

**Doğu Perinçek:** Bu mesele sadece köylülerimizin değil, Türkiye’nin tarım arazilerini koruma meselesidir. Vatan Partisi olarak bu mücadeleye varız ve takipçisi olacağız. Hem Eskişehir Büyükşehir Belediyesi hem de Alpu Belediyesi yargı yoluna başvurmuş durumdalar; ancak yargıyı beklemeden Ulaştırma Bakanlığı bu yanlıştan dönmelidir.

Benzer bir olayı Balıkesir’de de gördük; bir hakim, verimli tarım arazisine fabrika kurulmasına, “Siz mutfağınıza klozet koyuyor musunuz?” diyerek dur demişti. Bu, kamu menfaatinin işletme kârından üstün tutulması gerektiğini gösteren bir örnektir.

Ekonominin temel amacı nedir? İşletme kârı mı, yoksa ülke ekonomisinin kârı mı? 13 Eylül 1920’de Mustafa Kemal Paşa imzasıyla Meclis’e sunulan Halkçılık Programı’nda temel amaç “kamu menfaati” olarak saptanmıştır. İşletme kârı odaklı bakarsanız, maliyeti düşürmek için dereleri kirletir, ormanları yok eder ve verimli arazileri sanayiye açarsınız. Ama ülke ekonomisi açısından baktığınızda, o verimli arazideki üretimi kaybederek çok daha büyük zararlara uğrarsınız. Vatan Partisi’nin üretim devrimi programı; ekonomik faaliyetin amacını kamu menfaati, işletme kârını ise ikinci planda gören bir anlayışa dayanır.

Turgut Özal ile başlayan “köylü milletin sırtında kamburdur” anlayışı ve dışarıdan ithalata dayalı ekonomi iflas etmiştir. Bunu AK Parti hükümetinin ekonomi yetkilileri de itiraf etmektedir. Bugün Türkiye üretim odaklı bir ekonomiye yöneliyorsa, bu Vatan Partisi’nin 1980’den beri savunduğu programa doğru bir gelişimdir. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda milleti seferber ederken fedakarlığı da beraberinde istemişti. Bugün bir hükümetin inandırıcı olması için kamu yönetiminde israfa son vermesi, sade yaşaması ve millete örnek olması gerekir. Vatan Partililer, işte bu sade yaşamı ve kamu menfaatini her şeyin önünde tutan bir anlayışı temsil ederler. Ya arkadaş, herkes istediği gibi sarf etsin falan demiyor. Lükse gittiği zaman bir insan, bizim içimizde ayıplanır. Bizde lüks olmaz; lükse giden ayıplanır. Lüks bir fiyaka yaratmaz, aşağılanmayı getirir. Bu iklimi bütün Türkiye’mize yaymak lazım. Burada kim örnek olacak? Devlet yöneticileri; en başta Cumhurbaşkanı, ondan sonra bakanlar, valiler, emniyet müdürleri, kaymakamlar…

Sayın Ceyhun Mumcu ile Erkin Etike, bir sohbetimizde Cumhuriyet döneminde çıkan bir kanundan bahsetmişlerdi. Düğünlerde şatafata bile müdahale ediliyor; evet, “Men-i İsrâfât Kanunu”. İsrafın yasaklanması kanunu. Düğünlerde çok şatafat yapmayacaksınız diye müdahale ediliyor. Çin Halk Cumhuriyeti, satın alma paritesi gücü açısından dünyanın birinci ekonomisi oldu. 200 sene evvel devlet yöneticilerinin düğünlerini 25 masayla sınırlayan bir kanun çıkardılar. Vali, milletvekili veya cumhurbaşkanı; yirmi beş masadan (yüz kişi) fazla düğün yapmayacak. İsraf yapmayacaksın. Bizim Kemalist devrimde de bu, “Men-i İsrâfât Kanunu” şeklindeydi.

Şu an baktığınızda kamu maliyesinde gösteriş ya da temsil giderlerinde büyük bir israf var mı? Olmasa bu karar alınır mı? Demek israf varmış ki bu kararlar alınıyor. Lüzumsuz arabalar, bir senede aynı makama üç araba almak gibi… Hukuk fakültesinde öğretim kadrosundayken, aralık ayında bütçedeki ödeneği doldurmak için dekanın araba lastikleri yenilenirdi. İhtiyaç olmadığı halde, bir yıl sonra aynı ödeneğin azalmaması için kurum olarak çıkarcı davranılırdı.

Masalar değişmişti, hiç unutmuyorum; herkesin masası gayet güzeldi. Profesör Hirsch, Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki o masaların tasarımını yapmıştı. Masalar değişti; daha renkli, farklı şeyler geldi. Ben Hirsch’in yaptığı masayı bırakmadım. Hirsch yıllarca profesörlük yapmış; daktilosunu koyacağı yer, çekmecesi… 2-3 sene geçti, bütün o yeni alınan masalar döküldü. Herkes bana, “Ya sen ne kadar akıllılık etmişsin, Hirsch’in yaptığı masayı bırakmamışsın,” dedi. Hirsch’in 40-50 sene evvel tasarladığı masa, yeni olandan daha yeğlenir çıktı.

Men-i İsrâfât Kanunu 11 Kasım 1920’de, savaşın içinde çıkmıştı. Şimdi biz de İkinci İstiklal Savaşı’ndayız. Ekonomide de İstiklal Savaşı’ndayız.

***

(Reklam sonrası)

Yabancı sermaye konusuna gelince; üretim devrimi programımızda ülke ekonomisinin yararına olan yabancı sermayeye evet. Ancak 3 ay, 1 ay kalıp para hareketleriyle vurgun yapıp Türkiye’yi terk edecek sıcak para ekonomisine karşıyız. İstanbul borsasına gelen dış sermayeye, “İki sene çıkmak yok” demeliyiz ki yatırıma yönelmek zorunda kalsın. Geçmişte bu para planlı bir şekilde yatırıma ayrılsaydı, Türkiye büyük kalkınmalar yapardı. Ama bunu IMF ve büyük finans merkezleri istemiyor.

Yabancı sermayeye evet, ama üretim amaçlı. Örneğin Mısır’ın 18. parselindeki hidrokarbon yatakları için Türkiye, Çin ve Mısır bir konsorsiyum kuralım. Çin’den sermaye ve teknoloji getiririz, hidrokarbon üretiminde dünya lideridirler. Aynı zamanda Çin’i Doğu Akdeniz’de Amerika ve Türkiye’yi tehdit eden güçlerin karşısına dikmiş olursun. Çin’in elinde 4 trilyon dolarlık bir rezerv var. Türkiye niye Çin’le 300-500 milyar dolarlık bir yatırım projesi yapmasın? Hidrokarbon yataklarımızı, kömürlerimizi işletelim; nükleer santral kuralım, ilaç sanayine yatırım yapalım. Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirelim.

25 Mart’ta Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı geliyor. Biz 15 gün önce Çin Büyükelçisi ile görüştük. Ziyaretin kapsamını biz belirleyelim; önüne 200-400 milyar dolarlık projeler koyalım. Türkiye’yi bir üretim üssüne çevirelim, istihdam yaratalım ve dış ödemeler açığımızı kapatalım.

Abhazya da benzer bir fırsat; Rusya’ya ihracatımızı Abhazya üzerinden gümrüksüz yapabiliriz. Bir sene evvel 15 kişilik bir heyetle gittim ve anlaşma yaptık. Türkiye’nin dış sermaye ihtiyacını, dış politika ve güvenlik politikalarıyla uyum halinde inşa etmesi gerekiyor.

Mısır ile ilişkilere gelince; karşılıklı bağımsızlığa, egemenliğe, toprak bütünlüğüne saygı temelinde yapılacak anlaşmalar uluslararası politikanın amentüsüdür. Mısır “şart koşuyor” diye düşünmemek lazım. İki tarafta da Atlantikçi güçler bu yakınlaşmayı istemiyor. Çünkü Türkiye ve Mısır’ın münasır ekonomik bölgeleri tespit etmesi, o bütün Amerika cephesini titreten gelişmelerdir.

Mısır ile çok önemli tarihsel bağlarımız var; Kölemen (Memluk) Devleti “Devlet-i Türkiye” diye anılırdı. Mısır büyük bir uygarlık. Standard Chartered’ın araştırmasına göre, 2030 yılında Mısır dünyanın yedinci, Türkiye beşinci ekonomisi olacak. Bu potansiyel çok önemli. Son bir aylık trafiğe baktığınızda; Cumhurbaşkanımız, Dışişleri Bakanımız ve Milli Savunma Bakanımızın Mısır’la ilişkiler konusunda son derece cesur, gerçekçi açıklamaları var. Bu, güvenliğimiz bakımından çok önemli. Yunanistan da bu yüzden telaşa düştü. Mısır’ın ilan ettiği bölgeler, tamamen Türkiye’nin münasır ekonomik bölge ve deniz yetki alanları ile uyumlu. İlişkiler ilerledikçe bunun Suriye’ye yansıması da kaçınılmazdır. Türkiye’nin PKK’yı bitirmek için çok hızlı bir şekilde Suriye ile anlaşma yapması lazım. Fakat Cumhurbaşkanı’nın Bloomberg’e yazdığı son makale bu açıdan çelişki yaratıyor. Orada Amerika ile Suriye’nin kuzeyinde birlikte çalışabileceğimiz davetinde bulunuyor, bu çok yanlış. Sayın Cumhurbaşkanımızın artık niye ve nasıl böyle söylediğini anlamak güç; tahminimce bu, Batı’dan gelen baskıları durdurmak için söylenen bir sözdür.

Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini düzeltmesi, Libya’ya da çok büyük bir katkı sağlayacaktır. Türkiye’den sonra Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı olan ülke Mısır’dır ve Libya siyasetinde büyük bir etkisi vardır. Türkiye, Lübnan, Mısır ve Libya; Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgelerini adil bir şekilde tespit ettikleri zaman, bölgedeki Amerika ve İsrail’in planları boşa çıkacaktır.

AK Parti, Ahmet Davutoğlu’ndan kurtulduğundan beri İhvancı (Müslüman Kardeşler) çizgisinden aslında vazgeçmişti. Bugün AK Parti’ye “İhvancı politikalar izliyor” demek büyük bir yanlış olur. Devletler arası ilişkiler, o devletin başında kimin olduğuna göre değil, devlet düzleminde yürütülmelidir. Mısır’da Sisi, İran’da Hamaney, Suriye’de Esad veya Fransa’da Macron var diye dış politika belirlenmez; diplomatik ilişkiler ortak çıkarlar zemininde yürütülmelidir.

Meral Akşener ve İYİ Parti’nin politikaları ise tamamen Amerika hesabına yürütülmektedir. Türkiye’nin Rusya, Çin, Suriye ve Mısır ile arasını açmaya çalışıyorlar. Türkiye Mısır ile olumlu bir adım atıp el sıkışırken, onların “Rabia” üzerinden kışkırtıcılık yapması vatanseverlikle bağdaşmaz. İYİ Parti’nin Çin, Rusya, Mısır ve Suriye politikaları tamamen Batı odaklıdır. Dünya Uygur Kongresi yöneticileriyle görüşmeleri de bu kışkırtıcı çizginin bir parçasıdır. Milliyetçi Hareket Partisi ve AK Parti vatansever bir tutum sergilerken, İYİ Parti’deki bölünmelerin temel sebebi küreselcilerle vatanseverler arasındaki ayrışmadır.

Öte yandan, Mayıs 2015’te Soner Polat amiralimiz başkanlığında bir Vatan Partisi heyeti Mısır’a gitmiş ve o gergin dönemde Mısır devlet yöneticilerine Türkiye’nin menfaatlerini anlatarak bugünkü normalleşme sürecinin temellerini atmıştı. Dünyaya nizam vermeye kalkmak bir ülkenin iddiası olamaz; esas olan, Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda herkesle ilişki kurabilmektir. Mustafa Kemal Paşa’nın İstiklal Savaşı’nda Afgan Kralı ile de Sovyet Rusya ile de aynı anda ilişki kurması buna en güzel örnektir.

Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan’da artan Amerikan üsleri bir işgal tablosu çizmektedir. Dedeağaç’tan Girit’e kadar kurulan bu üsler Yunanistan’ı değil, doğrudan Türkiye’yi tehdit etmektedir. Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan üsleri de buna eklendiğinde, Türkiye’nin güneyden ve batıdan kuşatıldığı görülmektedir. Ancak Türkiye, NATO sisteminden adım adım ayrılarak kendi milli savunma stratejisini yaratmaktadır. 4-5 yıl içerisinde Türkiye kendi caydırıcı gücünü tam anlamıyla inşa etmelidir. Bu caydırıcılık, bölge ülkeleriyle, özellikle de Rusya ile yapılacak iş birliğiyle mümkündür.

Son olarak, Moskova Antlaşması’nın 100. yılı vesilesiyle Mehmet Perinçek’in özel arşivden çıkardığı ve kamuoyuna ilk kez yansıyan tarihi görüntülerin yayınlanması, ilişkilerin tarihsel derinliğini ve günümüzdeki stratejik önemini hatırlatması bakımından oldukça değerlidir. Hatta Sayın Şentop orada bir teşekkürü de yapıp hem Rus devlet arşivlerinin hem de Sayın Mehmet Perinçek’in hakkını teslim etti. Bu anlamda oldukça açık yürekli ve ilişkilerin rahat bir şekilde konuşulduğu bir etkinlik oldu. Bugün de 100. yılı. Bir yandan arkadaşlar ekranlara görüntüleri getiriyor. Siz nasıl görüyorsunuz efendim? Nasıl değerlendirmek istersiniz? Moskova Antlaşması hangi temelleri attı ve bu temeller üzerinde bugün nasıl bir dostluk inşa ediliyor?

Tabii ki o zamanki dünya ve bölge koşullarında, İstiklal Savaşı’nı zafere ulaştırmak için kaçınılmaz müttefikimiz Sovyet Rusya’ydı. Atatürk daha Samsun’a çıkmadan, Havza’ya geldi. 19 Mayıs Samsun, ondan sonra 16 Haziran; yani 25-26 gün sonra Havza’ya geçti. Peki Havza’da kiminle buluştu? Mehmet Perinçek’in kitaplarında bu çok iyi aydınlatılmıştır; Sovyet Rusya’dan gelen bir heyetle buluştu ve orada ilk temaslar kuruldu. Sonra Mehmet Perinçek’in çok güzel bir kitabı vardır, “Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri” diye. Ondan sonra çeşitli Sovyet yöneticileri Ankara’ya geldiler, elçilik açtılar; Aralovlar, Frunzeler… Hatta Atatürk, Taksim’de Aralov’un heykelini koydurdu. Taksim’de hala geçtiğimiz zaman kasketli adam Aralov’u orada görüyoruz.

O zaman neydi çok önemli olan? 1914 yılında bizi paylaşan üç ülke vardı: Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusyası. Sovyet Devrimi, Çarlık Rusyası’nı yıkıp orada devrimci bir hükümet kurunca; sonuç itibarıyla Rusya o İngiltere-Fransa bloğundan, ittifakından ayrıldı ve Lenin sayesinde, Sovyet devrimi sayesinde Türkiye’nin yanına geçti. Böylece paylaşan üç ülkeden biri eksildi. Mehmet Perinçek’in o kitabında da belirttiği gibi; Sovyet Rusya bizim yanımıza geçti ve Atatürk bunu çok iyi kullandı. Silah alma, para alma, askerî yardım… Şimdi bakın, çok önemlidir; Kocatepe diyoruz ya, Kocatepe’de Atatürk’ün yanında Sovyet komutanlar var. 26 Ağustos 1922 Kocatepe sırtlarında Atatürk ve komutanlar dürbünle savaşı takip ediyorlar. Arkada yere yatmış vaziyette, Sovyet kaputlu ve başında Sovyet şapkası olan bir komutan var. Milli sırrı paylaşıyor. Savaştaki şehit olma ihtimalini paylaşıyor. Meclisin bile tam bilgisi yokken, Sovyet komutan orada, Kocatepe’deki karargâhta.

Atatürk’ü “Bolşevik” diye suçladılar. Tıpkı Meral Akşener Hanımefendi’nin sürekli “Çinli Perinçek” deyip durması gibi. Ben de ona şunu söylüyorum: Çinli Perinçek mi kazandı? Ermeni soykırımı yalanlarını biz bitirdik. Doğu Perinçek mi bitirdi? Siz neredeydiniz Biden tayfası? Biz o yalanları bitirirken neredeydiniz? İkincisi; Silivri duvarını yıktık, siz neredeydiniz? Meral Akşener Hanım, siz Genelkurmay’a kulak yerleştiriyordunuz. Genelkurmayı hangi istihbarat adına dinliyordunuz? Sizin o foyalarınızı, Gladyo ilişkilerinizi, Amerika ile olan bağlarınızı Aydınlık ve Ulusal Kanal meydana çıkardı, Vatan Partisi çıkarttı. FETÖ darbesi oldu, 15-16 Temmuz’da neredeydiniz? Niye kayboldunuz? Hangi kümesteydiniz? Vatan Partisi aslanlar gibi çıktı; “Bu bir FETÖ darbesidir, Amerikancı darbedir, Türk milleti ve Türk ordusu bunu ezecektir” dedi. Sen neredeydin Meral Hanım? Milliyetçilik buralarda sınanır.

Meral Akşener, darbeden 10 gün önce başbakan olacağını söylüyordu. Fethullah Hoca ile birlikte hükümet planları yapıyorlardı. Hadi çıksın bakalım, istediği televizyonda karşı karşıya geçelim. İzah etsin bu millete, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’ne o FETÖ’cü emniyet müdürlerini nasıl yerleştirdi? Hepsi hapishanelerde şimdi. İçişleri Bakanı iken o kulağı kim soktu Genelkurmay’a? Bunları konuşalım. Bizim hayatımızda Türk milletinin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne toz konduran tek bir şey göstersin. Hadi göstersin, Ermeni soykırımı yalanını bitirmenin binde biri kadar bir başarısını göstersin. FETÖ’ye karşı bir tavrını göstersin. Meydan okuyorum, hangi televizyonda istiyorsa çıksın bunları konuşalım.

Aslında Meral Akşener, çok oy almanın doğru olmadığının ispatıdır. Milletimizi uyarmamız lazım; bu sicile sahip olan biri nasıl bu kadar oy alabiliyor? Çünkü arkasında onu destekleyen bir sistem var. Peron da Arjantin’de, Suharto Endonezya’da, Hitler Almanya’da, Mussolini İtalya’da çok oy alıyordu. Faşistler ve Amerikan işbirlikçileri zamanında çok oy almıştır. Bizim çok oyla kıyaslanmayacak büyük başarılarımız var. Türkiye tarihinin son 50 yılının en büyük başarılarına imza attık.

Dün Mehmet Perinçek’in “Kafkasya’da Türk-Sovyet Askerî İşbirliği” kitabı çıktı. 500 küsur sayfalık çok iyi bir çalışma. Mehmet Perinçek, Türk-Sovyet ilişkilerine hayatını vakfetti diyebiliriz. Tamamen belgelere, Rus ve Türk arşivlerine dayanan çok kıymetli bir kitap. Kapağına da Türk askeriyle Kızıl Ordu askerinin şapkalarını yan yana koymuşlar. İstiklal Savaşı’mızı kimlerle işbirliği yaparak kazandıysak, bugün de aynı koşullardayız. Rusya, İran, Suriye, Irak, Mısır, Çin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile işbirliği yaparak tehditleri göğüsleyebiliriz. Zaten göğüslemeye başladık. Irak’ın kuzeyinde “İkinci İsrail” kurmaya kalkmışlardı, bozduk. Karabağ’ı; Azerbaycan, Türkiye ve Rusya işbirliğiyle vatanımızın parçası haline getirdik. Şimdi bu modeli Doğu Akdeniz’e taşımamız lazım.

Türkiye-Rusya ilişkilerine gelecek olursak; 1914’te bizim bir numaralı düşmanımız Çarlık Rusyası’ydı çünkü doğrudan İstanbul’u hedefliyordu. 1917’de orada devrim olması bütün dengeleri değiştirdi. Bugün de Putin-Erdoğan dostluğu ve Türkiye-Rusya işbirliği, dünya dengelerini etkileyen, hem Türkiye’nin bağımsızlığı hem de ekonomik refahı açısından çok önemli. S-400’ler, S-500, denizaltı ve uçak üretimi… Bu beraberlik, dünyanın geleceğini belirleyen bir önem kazandı. Türkiye, Rusya, Çin, İran; bunlar Asya uygarlığının öncü ülkeleridir.

Andımız konusuna gelirsek; açılım sürecinde okullarda okutulmasının zorunluluğu kaldırılmıştı. Türk Eğitim-Sen’in itirazı üzerine Danıştay, andımızın okutulması yönünde karar vermişti. Sonra Millî Eğitim Bakanlığı itiraz etti. Şimdi ise Danıştay’ın bu itirazı kabul ettiğine, yani andımızın iptal edilmesine yönelik kulis haberleri dolaşıyor. Devlet Bahçeli ise şubat ayında alınan kararın imzalanmadığını söylüyor. Biz Vatan Partisi olarak andımızın kaldırılmasına her zaman karşı çıktık. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” diyerek başladığımız o ant, Türkiye’nin tehditlerle karşı karşıya olduğu bugünlerde Türk milletinin birliğini, bağımsızlığını ve fedai ruhunu canlı tutmak adına tarihi bir metindir. Danıştay İdari Daireler Genel Kurulu eğer aksi bir karar alacak olursa, buna kesinlikle karşıyız. Bir yandan hükümet bağımsızlıkçı, millici bir ekonomik program hazırlıyor; HDP-İYİ Parti-CHP bloğu Uygur bölgesi konusunda önerge getirince AK Parti ve MHP bunu reddediyor. Böyle milli mevzilerde dururken, andımız konusunda başka bir yöne sapılması tutarsızlıktır. TRT’deki dizilerde vatan savunması işlenirken andımızın kaldırılması, iç cephede bir zaaftır. Milletin ruhunu ayakta tutacaksınız. Kıbrıs dizisi, yakın dönemde yapılan İstiklal dizisi, diğer yapımlar ve Selçuklu dizileri… Bakınız, ben de Selçuklu dizisini izliyorum; bir kere diziye gerçekten emek verilmiş. Hem bir özgüven var hem de Türk tarihini işliyor. Aynı zamanda orada Türk kavmine ait bazı erdemler, felsefi bir derinlikle işleniyor. Bunlar çok güzel ve önemli hususlar.

Türkiye’de bir dalgalanma başladı. Koşullar bunu Türkiye’ye dayatıyor; Amerika’dan, Doğu Akdeniz’den ve Suriye’nin kuzeyinden gelen tehditler… Türkiye’nin buna “Andımızdaki varlığım Türk varlığına armağan olsun” ruhuyla, adanmışlıkla karşı koyması gerekiyor. Orduda da millette de bu ruha ihtiyaç var. O bakımdan Andımız kalmalı, buna çok ihtiyaç var. Şunu söyleyeyim: Biz hükümet olduğumuzda Andımızı çatır çatır okutacağız.

Şu an Andımız’ın durumu kuşkuluyken, hukukî itirazlara ne karar verileceği belli değil. Diyelim ki Danıştay olumsuz karar verdi; göreceksiniz birkaç yıl içinde o Andımız yine gümbür gümbür gelecek ve gençlerimiz, çocuklarımız onu okuyacaklar. AK Parti’yi bu konuda eleştiriyoruz; çok büyük yanlış yapıyorlar. Kendi izledikleri siyaseti zedeleyen, zaafa uğratan yanlışlar bunlar.

Andımız tartışmasının bir başka yönü de şu: Özellikle HDP ile ortak mesai yapan birçok isim ve parti temsilcisi, bir anda Andımız’a sarıldı. Bir yandan “Biz Türk müyüz?” diyorlar, bir yandan anayasa hazırlayıp Türkiye’yi Türk milletinden arındırmaya çalışıyorlardı. Bunlar karaktersiz, ikiyüzlü tavırlar. Yıllarca Andımız’a karşı çıktılar, “Türk olduğumuzu kabul etmiyoruz, Türk milleti kavramına karşıyız” dediler. Şimdi birdenbire AK Parti hükümetine karşı bir tavır geliştirmek için bu ikiyüzlü tutuma girdiler. “Andımız tek tipleşmeyi dayatıyor” diyorlar. Davutoğlu ve Babacan da benzer açıklamalar yaptı.

Elbette Türk milletiyiz ve Türkiye’de tek bir millet var: Türk milleti. Bu milletin içerisinde Kürt de, Ermeni de, Rum da var; hepsi Türk milleti içerisinde kaynaşıyor. Kürt vatandaşlarımızın ezici çoğunluğu, yüzde 98 diyebilirim, kendisini Türk milletinin bir parçası olarak görüyor. Andımız PKK’yı, HDP’yi ve onların müttefikleri olan Davutoğlu ve Babacan’ı rahatsız ediyor tabii.

Vatan Partisi geçtiğimiz hafta Güneydoğu’da, özellikle Şırnak ve Diyarbakır’da önemli açılışlar yaptı. Genel sekreterimizi takip etmekte zorlanıyoruz; Diyarbakır’daydı, ertesi gün İzmir’deydi. Şimdi Batman’da en büyük binayı tuttuk. İyi bir rüzgâr var. Türkiye’nin her yerinde; Akdeniz’de, Ege’de, İç Anadolu’da, İstanbul ve Ankara’da büyük bir yöneliş var. Bugün de İzmir’de bir katılım töreni vardı. Diyarbakır çok kalabalıktı; korona olmasına rağmen katılımlar yoğundu.

Diyarbakır’da çok güzel “örnek köy” yaratma girişimlerimiz var. Eryol Köyü’ne dönüş projesiyle hayvancılığı geliştireceğiz ve bunu tüm Güneydoğu ve Türkiye için bir model haline getireceğiz. Özgür Bursalı arkadaşımız önderliğinde yürütülen bu çalışmalara katılanların ezici çoğunluğu gençler. Katılımların büyük kısmı HDP’den, ama CHP’den de gelenler var.

Bugün Şırnak’tan Sayın Abdurrahman Babat ve bölgedeki birçok muhtar beni ziyaret etti. Hepsine sordum; hepsi HDP oylarında çok büyük bir düşüş olduğunu söylüyor. Televizyonlardaki birtakım anketler HDP oylarını düşmüyor gibi gösteriyor ama bu gerçek değil; HDP oyları baş aşağı gidiyor. PKK silindikçe, Türk ordusu karşısında ezildikçe oyları da düşüyor. Amerika o anketleri satın alıyor.

HDP’yi “kapatılmasın” diyerek savunan CHP’ye Güneydoğu’dan oy giden kimse yok. Ben bunu Şahin Mengü’ye ve gelen CHP milletvekillerine de söyledim: “Siz PKK’ya karşı kararlı tavır alırsanız Güneydoğu’da oy alırsınız.” Bölücülüğü hoş görerek Güneydoğu’da gelişme hayali kuruyorlar ama daha önemlisi, Amerika onlardan bunu istiyor. İYİ Parti’nin bocalaması da burada; milliyetçi olduklarını söyleseler de PKK-HDP konusunda Amerika’nın dayatmalarından ayrılamıyorlar.

Programımızı kapatırken, *Üretim Devrimi* kitabımızı ve *Bilim ve Ütopya* dergimizi tekrar gösterelim. *Bilim ve Ütopya*’nın bu sayısı aydınlanmanın öncüleri ve demokratik devrimlerin ideolojik kökenini konu alıyor; Rousseau, Locke, Kant ve Voltaire gibi isimler işlenmiş. Atatürk’ün kime daha çok değer verdiğine dair yanıtlar da dergide mevcut.

Haftanın müziği olarak, Türkiye-Sovyet askeri işbirliğinin yıl dönümü vesilesiyle Rus halk şarkısı “Stenka Razin”i seçtik. Çarlığa karşı isyan eden bir halk kahramanının hikâyesidir. Rusya dostluğuna bu şarkıyı armağan edelim. İyi akşamlar.

Paylaş