Çıkış Yolu • 21.11.2017

Çıkış Yolu • 21.11.2017

M.K.: Merhaba, yeni bir çıkış yoluyla daha karşınızdayız. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldiniz diyorum. Bugün neleri konuşacağız? Program öncesinde netleştirmemiş olsak da gündemimiz yoğun. NATO’daki olay, New York’taki Zarrab davası ve bunun iç politikadaki yansımalarını değerlendireceğiz. İzleyicilerimize öğleden beri çağrımız oldu: Bu bir rüşvet davası mı, yoksa Türkiye’ye kurulmuş bir tuzak mı? Görüş ve sorularınızla katkılarınızı bekliyoruz. Ekranın altından iletişim adreslerimizi görebilirsiniz.

Şimdi her programdan önce yaptığımız gibi bir haftalık girişle başlayalım. Görüşmeyeli neler yaptınız?

Doğu Perinçek: Denizli, İzmir, Nevşehir, Kayseri, Ankara, Bilecik ve Bursa’daydık.

M.K.: Uçakla mı dolaşıyorsunuz, arabayla mı?

Doğu Perinçek: Kısmen uçakla, kısmen arabayla. Mesela evvelsi gün Bilecik’teydik. Ardından Ankara’ya, Kemal Yeliler’in Emin Park Otel’deki gecesine katıldık. Gece tekrar Bursa’ya döndük. Yani bir günde Bilecik, Ankara, Bursa yaptık ve sabah İstanbul’a, buraya geldik.

M.K.: Anadolu’nun gündeminde ne var? Gittiğiniz yerlerde en sıcak konu neydi?

Doğu Perinçek: Mesela Nevşehir’de patates üreticilerinin ciddi sorunları var. 15 yaşımdayken ilk kez gittiğim o güzelim bölgede şimdi mağaraların içine oteller, müzeler yapıldığını gördüm. Ancak bölgede 1 milyon tona yakın patates alıcı bekliyor. Üreticiler; kanserli patates yasağı, tohum ithalatı sorunları ve özellikle Suriye, Irak gibi komşularla ticari ilişkilerin kısıtlı olmasından dertli. 16 bin üreticiyle temas halinde olan örgütlü bir kitleyle görüştük, bu çok umut vericiydi.

Bilecik ise tarım ve sanayinin iç içe geçtiği, aydınların yoğun olduğu, Türkiye’nin bağımsızlığına ve Atatürk devrimlerine duyarlı bir kentimiz. Bursa ise Türkiye’nin otomotiv ve sanayi lokomotiflerinden, ancak yapılaşma maalesef tarım arazilerini öldürmüş durumda.

M.K.: Kemaliye gecesinden mutlu ayrıldınız mı? “Eğin” mi “Kemaliye” mi demeli?

Doğu Perinçek: Türkiye, Mustafa Kemal’in adını taşıyan Kemaliye çağına girdi. 1922’de Ankara’nın boşaltılması gündeme geldiğinde, Eğinliler Paşa’ya “Dayanın, 500 atlıyla geliyoruz” telgrafını çekmişler. Büyük zaferden sonra bu vatanseverliğe karşılık olarak o dönem Bakanlar Kurulu kararıyla şehrin adı Kemaliye olmuş. Orada herkes toprak için ölür, Kemaliyeliler ise taş için ölür. Çünkü toprak yoktur; dedeleri, neneleri büyük emeklerle taşı ufayıp toprak yapmış, taraçalar kurmuşlar. Yeşili insan emeğiyle yaratmışlar.

M.K.: Gastronomik açıdan meşhur yemekleriniz neler?

Doğu Perinçek: Kemaliye tandırı çok meşhurdur, Arapkir tandırı ile aralarında tatlı bir rekabet vardır. Ayrıca kasaplık, kuyumculuk gibi sanatlarda Kemaliyeliler çok yetkindir. Osmanlı zamanında bile padişahlar et kasaplığını onlara emanet etmiştir. General Moltke, 1830’larda Anadolu’yu gezerken “Anadolu’nun en güzel kenti” olarak Eğin’i ve Amasya’yı gösterir.

M.K.: İzleyicilerimizden gelen sorulara geçelim. Lüleburgaz’dan bir izleyicimiz, Zarrab olayının AKP için bir mağduriyet oyunu olduğunu ve aslında Erdoğan’dan rüşvet beklendiğini savunuyor. Siz ne dersiniz?

Doğu Perinçek: Rıza Zarrab olayı bir rüşvet davası değil, Türkiye’nin İran’a uygulanan Amerikan ambargosunu delme meselesidir. Türkiye, o dönem komşusu İran’la ticaret yaparak kendi enerji güvenliğini ve ekonomik çıkarlarını korumuştur. Bu vatanseverce bir tutumdur. ABD’nin ambargosunu kabul etmiyoruz. Zarrab davası, Türkiye’nin egemenlik haklarına bir saldırıdır. Eğer bir rüşvet söz konusuysa bu, Türk mahkemelerinin konusudur; Amerika’nın değil. Biz Amerika’nın hukukuna bağlı değiliz.

M.K.: Peki, uluslararası hukuk ne diyor? Türkiye’deki mahkemeler, Amerika’da işlenmiş bir suçu yargılayabilir mi? (Ara verelim, sonra devam edelim.) Türkiye’de işlendiği iddia edilen bir suçu Amerika’da yargılayabilirler mi? Amerikan kanunlarını Türkiye’deki bir olaya uygulayabilirler mi? Ceza hukukunun en temel prensibi “kanunsuz suç olmaz” ilkesidir. Yani bir eylem kanunda suç olarak tanımlanmamışsa, o eylem suç oluşturmaz. İkinci olarak, her ülkenin kendi ceza kanunları vardır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ceza hukuku bizi Türkiye’de bağlamaz. Ancak Amerika’da, Washington, Philadelphia veya Teksas gibi bir yerde yaşıyorsanız, Amerikan vatandaşı olmasanız dahi Amerikan ceza kanununa uymanız gerekir.

Türkiye’de de durum aynıdır; bir Amerikalı, Çinli veya Rus gelip burada birini yaraladığı zaman, Türk Ceza Kanunu’na göre suç işlemiş olur ve bu kanun herkese uygulanır. Türk Ceza Kanunu’na göre bazı suçların Türkiye toprakları içerisinde işlenmesi gerekir; ancak bazı suçlar, Türk vatandaşları veya yabancılar tarafından sınır ötesinde işlense dahi Türk Ceza Kanunu açısından suç teşkil edebilir. Devlete veya vatana karşı işlenen suçlar buna örnektir.

Zarrab olayı üzerinden bakarsak: Türkiye, İran’a uygulanan Amerikan ambargosunu deldiği iddiasıyla karşı karşıya. Ancak uluslararası hukuk, komşuluk hukuku ve kendi hukukumuz açısından bakıldığında, İran’la ticaret yapmak son derece doğaldır. Biz, İran’la olan banka hareketlerimizi Amerika’nın dayatmasıyla ortadan kaldıracak değiliz. Birleşmiş Milletler kararları bağlayıcı olduğu için Türkiye bunlara uyabilir; ancak Amerikan ceza kanunu açısından ambargoyu delmek suç sayılsa da, Türkiye topraklarında böyle bir suç tanımı yoktur. Amerika’ya giderseniz, orada işlediğiniz iddia edilen bir fiilden dolayı Amerikan kanunlarına göre yargılanabilirsiniz. Ancak bizim kendi hukukumuz açısından İran’la ticaret ve banka ilişkileri suç oluşturmaz. Bu ilişkilerin içinde rüşvet, zimmet gibi farklı suçlar işlendiyse, bunlar ayrı bir inceleme konusudur ve Türk hukuku çerçevesinde değerlendirilir. Biz Türkiye’de yaşayan insanlar olarak Amerikan ceza kanununa uymak zorunda değiliz; Amerika’dayken uymak zorundayız çünkü orada yargılama yetkisi onlardadır.

Amerika, dünyayı kendi koyduğu kurallara göre yönetmek istiyor. İran’a düşman olduğu ve ambargo koyduğu için, bu ambargoyu delen Türkiye’ye yaptırım uygulamaya çalışıyor. Ancak Amerika’nın Türkiye’ye karşı asıl hedefi çok daha geniştir. Şu anda dünyada Amerika’nın bir numaralı hedefi Türkiye’dir. Batı Asya’da Türkiye’nin Amerika’nın kontrolünden çıkması, dengeleri değiştirmesi ve süreci kendi lehine çevirmesi Amerika’yı rahatsız etmektedir.

24 Temmuz 2015’ten bu yana Türkiye ile Amerika arasında dolaylı ama kanlı bir savaş yaşanmaktadır. PKK’nın etkisiz hale getirilmesi, FETÖ’nün bastırılması, 15 Temmuz darbe girişimi, Fırat Kalkanı ile Amerika-İsrail koridoruna girilmesi, IŞİD’le mücadele ve Afrin operasyonu bu savaşın cepheleridir. Amerika, PKK ve PYD’yi silahlandırarak Türkiye’ye karşı savaştırıyor. Irak’taki referandum krizinde de Türkiye, İran ve Rusya ile birlikte hareket ederek Amerika’nın planlarını boşa çıkardı.

Peki, Amerika bu davada neyi amaçlıyor? Bu davada Amerika, Türkiye’nin yöneticilerini kendisine boyun eğmedikleri için cezalandırmak ve sindirmek istiyor. İddianamelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bazı hükümet yetkililerinin sanık olarak yer alması bu baskının bir parçasıdır. Bazı kesimler, tıpkı Miloşeviç’in Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı gibi bir süreç yaşanacağını iddia ediyor. Hatta bu iddiaları Türkiye’de seslendirenler, Amerika’nın memurları gibi davranıyor. Ancak bu işin ambargo ile ilgisi yok; asıl mesele, Türkiye’nin 15 Temmuz darbesinin bastırılmasındaki kararlı tutumudur.

Halk Bankası’na veya Türkiye’ye milyarlarca dolarlık ceza verilmesi ihtimaline gelince; Amerikan mahkemesi böyle bir karar verebilir ancak bunun uygulanması ekonomik yaptırımları beraberinde getirir. Ceza hukuku bireysel sorumluluk esasına dayanır, devletler ceza hukukunun öznesi değildir. Tazminat davası boyutu ayrı olsa da, şu anki süreç daha çok siyasi bir meseledir. Hukuk çerçevesi içinde anlamlandırılamayacak kadar siyasileşmiş, Türk-Amerikan savaşının bir cephesine dönüşmüş bir durumdur.

Davanın ertelenmesi veya pazarlık iddiaları tamamen uydurmadır. Türkiye ile Amerika arasındaki anlaşmazlığın temel konusu Rıza Zarrab değil, “İkinci İsrail” (Kürdistan) projesidir. Amerika, Kuzey Irak’tan Suriye’nin kuzeyine, Türkiye ve İran’a kadar uzanan bir bölgede bu yapıyı kurmaya çalışıyor. Türkiye ise bu planı bozmak için Irak, İran ve Rusya ile işbirliği yapmaktadır. Hal böyleyken, hiçbir hükümet “Rıza Zarrab davasından vazgeçin, Kürdistan’ı kabul edeyim” gibi bir pazarlığa girmez.

Bu süreçte bazı çevrelerin Türkiye’nin bekasını unutarak sadece “Erdoğan düşmanlığı” üzerinden hareket etmesi, onları Amerika’nın kontrol ettiği bir konuma düşürmüştür. Amerika’nın hedefinde olanlar, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı için çalışanlardır. Zarrab davası, Türkiye’nin iradesini kırmak için kurgulanmış bir operasyondur. Ancak Türkiye’nin bu baskılara boyun eğeceğine dair herhangi bir işaret bulunmamaktadır. O zaman Amerika ile Tayyip Erdoğan beraberlerdi. Fakat Tayyip Erdoğanlar 2013-2014’ten sonra Amerika’ya ve FETÖ’ye karşı mevzilenmeye başlayınca, bütün bu süreçte Amerika’nın Türkiye’ye yaptığı her uygulamada, bazı çevrelerde “ha teslim oldu ha teslim olacak” gibi bir beklenti vardı. Yani Türkiye’yi düşünmeyen, daha çok “Tayyip Erdoğan kötü bir şey yapsın da ben de muhalefet yapayım” diyen çevrelerde böyle bir beklenti vardı. Ama o beklentiler doğru çıkmadı. Çünkü o beklentiler yanlış bir hesap üzerindeydi. Türkiye’nin varlığını unutuyorlar; Türkiye diye bir gerçek var. Zannediyorlar ki Tayyip Erdoğan Türkiye’yi istediği gibi yönetir, istediği gibi Amerika’ya teslim olur, istediği gibi Amerikan planlarına alet olur. Hayır, öyle bir şey yok, olamaz. Türkiye parçalanamaz; atom parçalanır ama Türkiye parçalanamaz. Amerika Türkiye’ye bölünmeyi dayatıyor.

İşte Tayyip Erdoğanlar da 2014 Mart’ından itibaren o dayatmalara karşı tavır aldılar. 24 Temmuz 2015’te Türk ordusu PKK’nın üzerine yürüdü. 15-16 Temmuz gecesi Türkiye; hükümetiyle, milletiyle, ordusuyla, polisiyle hep beraber Amerikan darbesini ezdi. Arkasından Türkiye hükümetinin kararı ve ordunun kararlılığıyla Suriye’nin kuzeyine girildi ve Fırat Kalkanı başladı. Şimdi o günden bu yana Türkiye ile Amerika arasındaki çatışmanın gittikçe sertleştiğini ve daha sıcak aşamalara doğru ilerlediğini görüyoruz. Amerika da artık açık davranmaya başladı. “Evet, PKK’ya silah veriyorum; 3600 tır silah verdim, şimdi o 4000 tır oldu. Eğitiyorum, teçhizatlandırıyorum. Eğer Afrin’e Türk ordusu harekat yaparsa karşınızdayım” noktasına geldi ilişkiler.

Bu duruma cepheleşme içerisinde bakmak lazım. Rıza Zarrab olayında da bizleri izleyen okuyucularımıza şunu söylüyorum: Biz neredeyiz? Amerika ile Türkiye arasında; Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, huzurunu, barışını ve terörden temizlenmesini ilgilendiren tarihi bir savaş var. Bu bir vatan savaşıdır. Biz neredeyiz? Yani 80 milyon yurttaşımıza, çoluk çocuk hariç soruyorum: Biz neredeyiz? Bugün Türkiye ile Amerika arasında bir savaş var; tıpkı İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi, ikinci bir İstiklal Savaşı veriyoruz. O zaman karşımızda İngiltere ve Fransa vardı, şimdi de Türkiye, Amerika’ya ve piyonlarına karşı bir İstiklal Savaşı veriyor. Amerika’daki Rıza Zarrab davası da bu İstiklal Savaşı’nın küçük cephelerinden, ayrıntılarından biridir. Türkiye’nin iradesini kırmak, yöneticilerini tehdit etmek ve baskı altına almak üzere bu dava tezgahlandı.

Tayyip Erdoğanlar burada şu hatayı yaptılar: Amerika’nın hukuk ilişkileri içerisinde bu işi çözmeye çalıştılar. Yahudi lobisinden avukatlar tuttular; bir nevi Yahudi lobisine sığındılar. Bu, Tayyip Erdoğanlar için çok büyük hataydı. Yapmaları gereken şey şuydu ve şimdi o gündeme geldi: Vatan Partisi şunu söyledi; bırakın Yahudi lobisinden medet ummayı, şunu söyleyeceksiniz: “Ey Amerika! Sen Türkiye’nin komşularıyla ticaretine karışamazsın. Türkiye’nin İran’la olan ticari ilişkilerine, banka alışverişlerine kesinlikle ambargo ve kayıt koyamazsın. Biz seni dinlemek mecburiyetinde değiliz. Türkiye’nin kendi hukuku, kendi çıkarları, kendi bağımsızlığı ve kendi ekonomik menfaatleri var. Senin bu dayatmalarını kabul etmiyoruz.” Türk hükümeti bunu söylemeli. Benim gördüğüm kadarıyla Vatan Partisi’nin bu konudaki açık ısrarları sonucu bu noktaya gelindi, bu iyi bir gelişim.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bugün CHP Grup Toplantısı’nda bu konuya değindi. Erdoğan’a, “Rıza Zarrab için niye bu kadar telaşlanıyorsun? İran gibi yapsaydınız, yargılasaydınız böyle olmazdı. Hırsızlığın millisi olmaz” diye sordu. Bunu ikinci bölümde tartışalım.

(İkinci Bölüm)

Hani yazık, hakikaten çok acı. Cumhuriyet Halk Partisi gibi bir parti yaşanan sürecin farkında değil. Burada Türkiye ile Amerika arasında büyük bir mücadele olduğunu göremiyor. Hırsızlık, yolsuzluk gibi yerlere takılmış, her yerde hırsızlık arıyor. Rıza Zarrab, İran devletinin adamıdır ama Türkiye açısından da önemli bir iş görüyor; İran’la Türkiye arasındaki ekonomik alışverişin devamında rol oynuyor. Amerika açısından bu kanunsuz bir iş, ambargo koydu. Zarrab, Amerikan dayatmasına boyun eğmiyor ama İran ve Türkiye açısından bu kanunsuz değil. İran dünyaya petrol ve mal satıyor, parasını alacak. Amerika bu paralara ipotek koydu. Bunlar Türkiye’ye ve İran’a karşı uygulanan Amerikan yaptırımlarıdır. Bunları görmeyen bir muhalefet partisi; ne vatan savunması var, ne Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini özgürce yürütmesi var, ne başı dik bağımsız Türkiye olayı var. Amerika’nın bekçisi gibi; Amerikan ambargosunun infaz memuru konumunda CHP yöneticileri.

Zarrab, İran’ın adamı olmasına rağmen neden yargılandı? İran devleti bu ilişkide belki kişisel bir takım zimmete para geçirme veya yolsuzluklar olduğu için onu yargılıyor. Yoksa İran, Zarrab’ı “Niye Amerika ambargosunu deldin de bana hizmet ettin” diye yargılamıyor. Eğer o ilişki içinde ayrıntıları ben bilmiyorum ama Rıza Zarrab kendi çıkarına kazanç sağladıysa İran bunu takip eder. Olay bundan ibarettir.

Cumhuriyet Halk Partisi ise Türkiye’nin ve bölgenin menfaatlerini görmüyor. Hatırlayacaksınız, nisan sonunda Guardian’da, New York Times’da ve Avusturya basınında çıkan bir makalede İran, Türkiye, Rusya ve Suriye yöneticileri diktatörlükle suçlandı. CHP, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’ye karşı konumlanan, Amerika’nın tamamen yönetimi altında olan bir çizgide. Eğer hırsızlığa karşıyız diyorlarsa, 1938’de Dersim’de aşiretlerin yağmacılığına sahip çıkmak ne oluyor? Cumhuriyet’e karşı orada bir yağma düzenini savunan Seyit Rıza olayında, neden PKK ile birlikte eylemler yapıyorlar?

Rüşvet konusuna gelince; bu tür milyar dolarlık olaylarda komisyonlar döner, bu rüşvetin kibar adıdır. Ancak bir hukukçu olarak mahkeme kararı olmadan “vardır” demek doğru olmaz. Amerika’daki dava ise tamamen ambargoya uyulmamasıyla ilgilidir. Türk hukuku açısından ise dosya soruşturuldu ve kapandı.

Vatandaşın “Sizin yaptığınız Recep Tayyip Erdoğan’ın ekmeğine yağ bal sürmek mi? Neden ‘Çekil kardeşim, ben daha iyi yönetirim’ diyemiyorsunuz?” sorusuna cevabım şudur: Vatan Partisi, Türkiye’yi Tayyip Erdoğanlardan çok daha iyi yönetir ve bu ispatlanmıştır. 2014’e kadar yürütülen politikalarla sonrasını kıyaslayın. 2014’ten sonrakiler adım adım Vatan Partisi’nin siyasetleridir. Biz tabii ki iktidara geleceğiz ama Amerika-Türkiye savaşında tarafız. Amerika ile birlikte hareket ederek iktidar olma şansınız sıfırdır, çünkü Amerika Türkiye’yi işgal edemeyecek.

Biz vatanımızı savunuyoruz, Türkiye’yi savunuyoruz. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi Atatürk’e hedef aldığı yerden vuruyor. NATO tatbikatında Atatürk hedef tahtasına kondu; çünkü hem bağımsız Türkiye’yi kuran devrimci önderimizdir hem de bugün Türkiye ikinci bir İstiklal Savaşı verdiği için hedef alınmıştır. Bu kazara yapılmış bir olay değildir; planlı, hesaplı ve öngörülmüş bir durumdur. NATO, aslında burada bir itirafta bulunuyor; çünkü NATO’nun gerçek düşmanı Atatürk’tür. NATO, 1949’da Amerika’nın dünya hegemonyasını kurmak için, Atatürk’ün temsil ettiği bağımsızlıkçı anlayışa karşı kurulmuştur. O kaza; Atatürk, Tayyip Erdoğan… Peki, niye hemen yöneticiler, mesela Berk Genel Sekreteri, anında özür dilediler? Bakın, bu özür hiçbir şey ifade etmez. Bunu yapıp amaçlarını gösterdikten ve meydan okuduktan sonra herkes mesajı aldı. Sonra da “usul” diyerek bir adamın ayağına kasıtlı olarak tramvayda basıyorsunuz, ardından da “Özür diliyorum” diyorsunuz. Amaçları ne? Amerika Birleşik Devletleri burada Türkiye’ye yönelik tehdidini bütün dünyanın gözü önünde açıktan yaptı. “Ben seni tehdit ediyorum,” dedi. Kavgalarda da böyle olur; ilk başlarda “Kafanı kırarım, gözünü çıkarırım” şeklinde meydan okumalar yapılır. Amerika da Türkiye yönetimine tam olarak bunu söyledi. Türkiye bu mesajı aldı mı? Bırakın Türkiye’yi, Tanganyika’ya yönelse bu tehdit, onlar bile bu mesajı alırdı. Kapsamlı bir devlet tecrübeleri olmasa da dünyadaki herkes Amerika’nın Türkiye’ye meydan okuduğunu gördü.

Bizim partimiz buna karşı en kararlı tavrı alıyor. Biz bugün yeni yetme NATO karşıtı değiliz; herkesin NATO karşıtı olmasını sevinçle karşılıyoruz, kimseyi de eleştirmiyoruz ama Vatan Partisi 1968 yılından beri, 50 yıldır NATO karşıtıdır. 1968 Gençlik Hareketi’nin lideri ve Genel Başkanı olarak, o dönemde NATO’ya karşı mücadeleler örgütledik. NATO’nun Türkiye’deki bir Amerika örgütlenmesi olduğunu ve her üye ülkenin içinde Gladio’yu yapılandırdığını uzun yıllardır anlatıyoruz.

Hükümetin gerek Zarrab davası gerek NATO konusundaki tavrı sizce yeterli mi? Zarrab davasında kararlı bir tavra gelmiş gözüküyorlar. Tavır kararlı ama yapılması gerekenler yapılıyor mu? Şu an Zarrab davasında yapılabilecek bir eylem yok ancak beyanatları, bizim savunduğumuz yere geldi. Hükümet, “Ben İran’la ticaretimi yaparım, sen karışamazsın” diyerek o mevziye yerleşti; bu iyi bir gelişme. Yarın Rusya, Amerika ve Türkiye cumhurbaşkanları Soçi’de buluşuyor; bu, Zarrab davasına verilen en güzel cevaptır. Türkiye, NATO’daki bu operasyonla Amerika’ya “Sen beni yönetemezsin” diyor.

Türkiye’nin NATO’da kalmasını mı yoksa ayrılmasını mı istiyorlar? Türkiye’yi kontrol etmek istiyorlar. NATO’dan ayrılmış bir Türkiye’yi kontrol edemezler; NATO’da kalıp sürekli isyan eden bir üye olarak Türkiye onlara daha çok zarar verir. Amerika şu anda çıkmazda, Batı Asya’da yenildi ve çözüm üretemiyor. Türkiye’deki hükümeti yıkmak istiyorlar ama yerine koyabilecekleri bir seçenek yok. Kılıçdaroğlu ile hükümet kurmak mümkün değil, seçeneksiz operasyon olmaz. Darbe yolunu denediler, Türk ordusunun içindeki kuvvetlerini büyük ölçüde kaybettiler. Şimdi ise suikastlar planlıyorlar. Bu bir bilgi; hükümetin güvenlik birimlerinin elinde bu bilgiler var. Amerika, Makedonya’da bir operasyon merkezi kurmuş durumda ve Türkiye’de belli insanları hedef alarak suikastlar, siber saldırılar ve ekonomik operasyonlar planlıyor. Bu, “her türlü olanağı kullanarak Batı Asya’daki iddiasını sürdürme” tehdidinin bir parçasıdır.

Bu bir vatan savaşıdır. Türkiye’nin birliğini ve beraberliğini sağlamak durumundayız. Amerika’ya karşı kim varsa hep beraber duracağız; Tayyip Erdoğan bu cephede var, bunu görmemiz lazım. Vatan Partisi, hükümetin zaaflarını eleştirir; mesela neden Suriye ile açık ve kararlı bir iş birliğine gitmiyorsun? Soçi’de bunlar konuşulacak ve gitmeye mecbur. Hükümet, bu siyasetleri gecikerek benimsediği için Türkiye’ye bedel ödetiyor.

CHP yönetimi ise vatan savaşına karşı, Amerika’nın mevzisindedir. Türk mevzisi ile Amerika mevzisini ayıran şey; Türkiye’nin PKK, FETÖ ve IŞİD gibi Amerika’nın piyonlarına karşı savaşıyor olmasıdır. CHP ise FETÖ’yü, PKK’yı koluna takmış; 1938 yılında Atatürk başımızdayken Cumhuriyet’in katliam yaptığını iddia eden zihniyetle eylem yapıyor. Genel merkez bu söylemlere en ufak bir soruşturma açmıyor. Dersimli Kemal demek, Cumhuriyet düşmanı Kemal demektir. Eski tarihi konuşmuyoruz ama bugün Dersim ismi üzerinden yapılan bu değerlendirme, tamamen emperyalistlerin konumundan bir tavırdır.

17-25 Aralık meselesine gelince; o dönemde en kararlı tavrı Aydınlık ve Vatan Partisi aldı. Bugün Türkiye’nin kaderini 17-25 Aralık mı belirleyecek? Önce bu vatan savaşında bir mevzi alın da tarihe katkınız olsun. CHP’den bir şey istediğimiz yok, vatanımızı savunuyoruz. Bütün CHP üyelerini, yöneticilerini ve milletvekillerini bu vatan savaşına karşı takındıkları tavırdan dolayı ayıplıyorum. Geçmişte AKP’nin baskılarına karşı Vatan Partisi yöneticileri 6 yıl hapiste yatarken, CHP yönetimi bu mücadelenin neresindeydi? Yok, tek bir adam yok. Onlar sonradan milletvekili yapıldılar. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi ne dedi? Kılıçdaroğlu; “Darbeciler yargılansın” dedi. Yani bizim Balyoz ve Ergenekon’dan tutuklanmamızı Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, “darbeciler yargılansın” diyerek destekledi. Bir kere değil, iki kere değil; beş kere, on kere… Onun için Vatan Partisi’nin bu konudaki tutumu son derece yerinde.

AKP geçmişte şunu yaptı, bunu yaptı… Çuval geçirildiği zaman CHP ne yaptı? Hiçbir şey. Çuval geçirme olayına karşı Vatan Partisi tavır aldı. O zaman Vatan Partisi; “Türkiye’deki 30-40 Amerikan askeri ve subayı derhal tutuklansın, içeri atılsın” dedi. Komutanlarımızı, askerlerimizi geri alalım diye o kararlılığı Vatan Partisi gösterdi. 2002 yılındaki Millenium Challenge tatbikatından sonra CHP ne yaptı? Bana bir tane beyanat getirin. Amerika Birleşik Devletleri, 24 Temmuz 2002 tarihinde Nevada çöllerinde 22 gün süren bir tatbikat yaptı; Türkiye’yi işgal tatbikatı… O Millenium Challenge, yani “bin yılın meydan okuması” tatbikatının dosyasını Cumhurbaşkanı’na ben verdim, Genelkurmay’a ben yolladım. O zaman Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’di. Evet, Genelkurmay’a bizzat ben yolladım. O dosyayı geldiği zaman alan komutan arkadaşlarımız da var; şu anda Vatan Partisi üyesi olanlar. Biz bilgilendirdik; Türkiye’yi işgal tatbikatı yapılıyor dedik. O zaman biz CHP’yi falan göremedik.

Ermeni soykırımı davasında da onları göremedik. Lozan’a gittik, Paris’e gittik, Berlin’e gittik. Oralarda “Ermeni soykırımı yalandır” diye yürüyüşler yaptık. CHP Genel Başkanı’nı davet ettim, milletvekillerini davet ettim; hiçbiri gelmedi, yoklardı. Hiçbir desteğini görmedik. Bir kişi hariç; Sayın Gülsün Bilgehan Toker dışında… İnönü’nün torunu olan Gülsün Hanım dışında, Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminden ve milletvekillerinden tek bir kişinin desteğini görmedik. Bir de Ardahan milletvekili, o kadar.

Son davanızda Sayın Deniz Baykal da Strazburg’daki davaya Sayın Bilgehan ile geldi. Valla oraya gelmedi, sadece o sırada Strazburg’da vardı, uğradı. Çok teşekkür ederiz, ayağına sağlık. Kendisine şifalar diliyoruz. Ama ben Deniz Baykal’a; “Gel beraber gidelim, orada basın toplantısı yapalım, Ermeni soykırımı yalanlarını teşhir edelim” diye öneri götürdüm. Hepsine ret cevabı aldım.

Tabii, büyük kararlar alacağınız zaman bütün dünyayı karşınıza alıyorsunuz. Şimdi eleştiren yorumları okudum; bunlar çok azınlıkta. Yani Oğuz Yiğit veya son okuduğunuz insanlar gibi olanlar, Türkiye’de artık tek tük, çok azınlıkta kaldılar. Onları buradan bir daha uyarıyorum; çok yanlış yerde duruyorlar. Bugün Türkiye çok büyük tehditlerle karşı karşıyadır. Türk Silahlı Kuvvetleri şu anda savaşmaktadır, Türk polisi savaşmaktadır. Bu mücadelenin yanında yer alınır ve bu mücadelenin cephesinde daha tutarlı, daha kararlı öneriler yapılır. Ancak bu cepheyi bozmaya çalışan kara propaganda hiçbir Türk vatandaşına yakışmaz.

“Bugünkü politikanız, yarın sabahki politikanız nedir? NATO’dan ayrılmak mı? Çıkalım mı diyorsunuz mesela?” Tabii, NATO’dan çıkalım diyoruz. Çünkü zaten NATO’dan fiilen çıkmışız. Yarın bizi atmadan evvel biz şerefimizle çıkalım. Türkiye NATO’dan çıktı, o kadar açık ki… NATO, Atatürk’ü “düşman” tahtasına koyuyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı düşman tahtasına koyuyor. Siz zaten NATO’nun düşmanı ilan edilmişsiniz.

Haberiniz mutlaka vardır; Amerikan Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı diyor ki: “Türkiye, S-400’leri Rusya’dan alırsa biz de F-35 uçaklarını teslim etmeyiz.” Bu size bir şeyi hatırlattı mı? I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’den iki gemi ısmarlamıştık, parasını da vermiştik ama İngiltere üstüne yattı. Şimdi biz F-35’ler için para ödüyoruz, biliyor musunuz? Parayı ödedik. Ben size 10 yıl önce sormuştum bunu, hatırladınız mı?

Türkiye’nin seçenekleri var. Mesela bazıları diyor ki: “Efendim NATO’dan çıkarsak İzmir’i alırlar, Ege’de ne yaparız?” Zaten sen NATO’da kalsan da Yunanistan o adaları işgal etmiş, PKK’yı destekliyor, FETÖ’yü destekliyor, ülkeni parçalıyorlar. Askerler, siviller ve hükümet yöneticileri Vatan Partisi gibi olacak; oturup ilk önce bir tehdit analizi yapacak. Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Artık herkes görüyor bunu; PKK’yı ve FETÖ’yü destekleyen Amerika’dan geliyor. Türkiye’ye tehdit Rusya’dan, Çin’den, İran’dan gelmiyor; Amerika’dan geliyor. O zaman Türkiye hem siyasetini ve stratejisini belirleyecek hem de savunma tedbirlerini alıp ordusunu ona göre düzene sokacak.

Yarın Soçi’de bir toplantı var. Türkiye NATO’dan uzaklaştığı için Soçi’de toplanıyor. Rusya, İran ve Türkiye cumhurbaşkanları bir araya geliyor. Rusya ve İran’ın ortak noktasını biliyorsunuz; ikisi de şu anda Amerikan ambargosuna muhatap. Amerika her yere ambargo uygulaya uygulaya sonunda kendisi tecrit edilmiş ve yalnızlaşmış olacak. Kendi eliyle kendisine karşı çok büyük bir güç yaratmıştır.

“İzleyicimiz sormuş; Türk ordusu NATO’dan çıkış sürecinde zafiyet yaşar mı? Mevcut NATO silahlarımız yazılımlar nedeniyle çöp mü olur? Bu konuda bir yol haritamız var mı?” Çok tuzak bir soru ama çok da iyi niyetli bir soru. Bu kaygıları hepimiz paylaşıyoruz. Ama bu soruyu çok fazla öne çıkarırsak sonunda; “O zaman Amerika’ya teslim olalım” noktasına geliriz. Zaten Amerika; “F-35’leri vermem” diyor. Türkiye teslim olursa belki verir. Peki, bu F-35’leri kime karşı kullanacaksınız? PKK’ya veya FETÖ’ye karşı kullanamayacaksınız. Rusya’ya, İran’a karşı kullanıp Türkiye’yi mahvedeceksiniz. Amerika’nın verdiği silahı milli savunmanız için kullanamazsınız; o silah karşılığında Amerika; “Benim güdümümde olacaksın, dünya planlarıma hizmet edeceksin” diyor.

Türkiye’nin parçalanmasını, borç batağında boğulmasını ve tepemize FETÖ’nün oturmasını kabul ediyor muyuz? Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül, Davutoğlu, Abdullah Öcalan, Fethullah Gülen… Böyle bir yönetim mi istiyoruz? Türk pilotları gidip kendi komşularını, kardeşlerini mi bombalayacak? Biz bir sürece girdik ve kaçınılmaz bir şekilde bu süreç ilerleyecek. Siz Amerika’nın müttefiki ve NATO üyesiyken bile şu anda Amerika ile savaşıyorsunuz. Teslim olursanız ne olacak? Teslim olan bir Türkiye; parçalanır, borca batar, tarikat ve cemaatlerin ağları içerisinde çırpınır durur.

Sevgili izleyiciler, yine bir aramız var. Fazla uzun değil, lütfen bizimle kalın. Sizlerden gelen hayli soru var, vaktimiz elverdiği oranda Sayın Perinçek’e yönelteceğim.

***

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu devam ediyor. Konuğum, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bir izleyicimiz hayatınız boyunca verdiğiniz mücadeleyi sormuş. NATO ve Batı İttifakı’nın bugün tüm Türkiye tarafından sorgulandığı ve bu yapılardan çıkış sürecinde hızlı ilerlediğimiz şu günlerde neler hissediyorsunuz?

Özgüvenimiz güçlendi. Hasadı kaldırmış bir çiftçi gibi harman zamanına geldik, şimdi düğün hazırlıklarına başladık. Hangi düğünü yapacağız? Milli hükümet düğünü.

“Geç mi oldu?” derseniz; bunlar böyle anlatmayla olacak şeyler değil. Toplumlar, devletler kendi tecrübeleriyle buraya geliyor. Türkiye 2000’li yıllarda, özellikle Amerika ile cephe cepheye geldi. Balyoz, Ergenekon gibi operasyonlarla bizleri içeri attılar. Arkasından PKK ve FETÖ üzerinden açılımlar yaptırdılar. En sonunda Türkiye bir çıkış yolu buldu ve mücadeleye başladı. Artık Amerika Batı Asya’da kaybetti. Bu bakımdan çok mutluyuz, çok umutluyuz, çok güvenliyiz.

Tabii önümüzde büyük zorluklar olduğunu biliyoruz. Amerika’nın, sürecin başında bulunan insanları; Vatan Partisi Genel Başkanı’nı, AKP Genel Başkanı’nı ve Türk ordusunun komutanlarını hedef aldığını görüyoruz. En son Hulusi Akar’ı da hedef tahtasına koydular. Şimdi Amerika’nın Hulusi Akar’ı hedef almasının sebebi, savaşan bir ordunun genelkurmay başkanı olmasıdır.

Soçi’deki üçlü zirveye gelirsek; Türkiye, Rusya ve İran devlet başkanlarının bir araya gelmesi tarihte bir ilktir. Tarihte ilk değilse bile, 1905 Rus devrimi, 1907 İran devrimi ve 1908 Türk devriminden bu yana devrimlerin buluştuğu bir süreçtir. 1914-1922 İstiklal Savaşı’ndan sonra tekrar bir araya geldik. Şimdi üçüncü kez buluşuyoruz. Bu yüzyılda Türkiye, İran ve Rusya’yı yan yana getiren bir gerçeklik var; o da emperyalizme karşı mazlum milletlerin mücadelesidir.

Yarınki toplantı için inisiyatifin Ruslarda olduğunu söyleyebilirim ancak bu sadece bir tarafın çağrısı değil; üç ülke de buna mecburdur. Şu anda en ön cephede Türkiye var. Onun için böyle bir toplantının öncelikle Türkiye’den inisiyatif gelmesi son derece normal olurdu. Bazen bırakırsın, karşı taraf teklif eder. Beklenmedik bir şey daha oldu; Suriye Cumhurbaşkanı Sayın Beşşar Esad, toplantıdan önce Soçi’ye geldi. Suriye konusu konuşulacaksa onun orada olması şarttı. Toplantının gündeminin birinci maddesi Suriye olduğuna göre, İran, Türkiye ve Rusya’nın buluşmasından önce Esad ile Putin’in görüşmesi son derece doğal ve gereklidir.

Soçi’deki görüşmelerin ardından Putin’in yaptığı açıklamalarda iki cümle dikkatimi çekti: Putin, Suriye’de askeri sürecin sonuna gelindiğini belirtirken, Sayın Esad’ın da siyasi çözüm konusunda mutabık ve hazır olduğunu ifade etti. Suriye’de İŞİD meselesi aşağı yukarı bitti; elinde hiç ciddi bir yerleşim yeri, ilçe dahi kalmadı. İdlib’de El-Kaide türevi grupların bir yığılması var ancak onların da Türkiye’nin kontrolünde adım adım tasfiye edileceği beklentimiz bu yönde. Sorun şu: Suriye’nin üçte biri şu anda PKK-PYD’nin kontrolünde. Bu meseleyi savaşmadan, siyaseten nasıl halledeceğiz? Rusya’nın niyeti PKK-PYD ile Esad’ı masaya oturtmak mı? Rusya böyle bir şeyi doğrudan yapamaz; ancak PKK’nın teslim olması için devreye girebilir. Yani PKK’ya “Bu koşullarda fazla zayiat vermeden ellerini havaya kaldır, teslim ol” diyebilir. Ancak PKK’nın orada bir kanton yönetimi kurması veya federatif çözümler üretilmesi için Rusya’nın araya girmesi söz konusu olamaz. Bunu ne İran, ne Türkiye, ne de Suriye kabul eder. Bizim eskiden beri bir formülümüz vardı: Türkiye, İran ve Suriye birleştiğinde Kandil beyaz bayrak çeker. Şimdi o noktaya geldik. Tabii ki burada az kayıpla çözme formülleri geçerlidir.

Sözü açılmışken, sizi memnun edecek bir spor haberi vereyim: Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi’nde son maçta Porto ile berabere kaldı ama bu sonuçla gruptan çıkmayı garantiledi. Beşiktaş’ı tebrik ediyor ve gurur duyuyoruz.

Soçi’deki toplantıya dönecek olursak; “askeri süreç bitmiştir” ifadesi IŞİD’in yenildiği anlamına geliyor. Bu başarıda Suriye’nin ve Rusya’nın olduğu kadar, Türk ordusunun ve Mehmetçiğin de çok büyük katkısı vardır. Şimdi sıra siyasi çözümdedir; yani Beşşar Esad yönetiminin bütün dünya tarafından kabul edilmesi. Ortada başka bir seçenek yok; ya Beşşar Esad ya da Amerika’nın piyonları. Türkiye’nin geçmişte Suriye konusunda hataları oldu. Bugün hâlâ Rusya ve İran üzerinden Esad’la dolaylı konuşuyoruz; bu adımı neden doğrudan atmıyoruz? Bunun vatanseverlikle ve Türkiye’nin çıkarlarıyla açıklanabilir bir tarafı yok; bu tutum yanlıştır. Türkiye’nin Suriye’ye elini uzatması lazım. Bugün grupta hâlâ Esad’a saldırılıyor; bu büyük bir yanlış. Türkiye’nin önümüzdeki geleceğini belirleyemeyen bu siyasetin yerine Vatan Partisi’nin ürettiği akılcı politikalar Türkiye’nin gündemine oturmaktadır. Vatan Partisi’nin merkezinde olduğu bir milli hükümet zorunluluktur.

Bir izleyicimizden gelen mesajda şöyle deniyor: “Kim ne derse desin, ABD artık süper devlet değildir. Bugün Frankfurter Allgemeine Zeitung’da da yazdığı gibi; dünya artık bir haydutlar topluluğuna dönüşmüştür. İsrail ile Suudi Krallığı bölgedeki stratejik fırıldakçılardır. Bu iki bozguncu devletin iş birliği, Türkiye’nin Orta Doğu’daki barışçı politikasına yarar sağlayacaktır; zira bu faşist ittifak, İran’ı mecburen bize yaklaştıracaktır.” Bu izleyicimiz oldukça tecrübeli; süreç gerçekten de lehimize işlemeye başlamıştır. Bu süreç, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 24 Temmuz 2015’te PKK’nın tepesine binmesiyle ve 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı ile Amerika-İsrail koridoruna girmesiyle başlamıştır.

Avrasya’nın en batısında da önemli gelişmeler oluyor. Almanya’da gelişmeler beklenenden hızlı cereyan ediyor; bir yurtseverlik yarışı başlamış durumda. Aydınlık gazetesinin bugünkü manşeti çok önemliydi. Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yer alan “Atlantik Sonrası Dünya” başlıklı yazı, Atlantik çağının bittiğini ve Amerika’nın dünyaya hükmetme iddialarının yerle bir olduğunu söylüyor. Bu yeni dünyada artık Çin, Hindistan, Batı Asya ülkeleri, Almanya ve Fransa var. Almanya’da bugün en büyük değer vatanseverlik hâline geldi. Eskiden vatanseverlik bir sövgü gibi algılanırken, şimdi Yeşiller Partisi’nden muhafazakârlara kadar herkes vatanseverlikten bahsediyor. Almanya’nın Amerika’ya karşı kararlı tavır alması, bizim için Ege’de, Kıbrıs’ta ve Kürt meselesinde çok önemli bir müttefik kazanımı anlamına geliyor. Alman Dışişleri Bakanı’nın “Orta Doğu’nun Trump’laşmasına karşıyız” demesi, İkinci İsrail Kürdistanı’nın kurulmasına karşı olduklarını gösterir.

Doğu Akdeniz çelişkilerin odağı olmaya doğru gidiyor. Batı Asya’nın kara cephesinde sorun çözüldü; Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlandı, PKK ve IŞİD temizleniyor. Ancak deniz bölümünde, yani Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz meselesi devam ediyor. Kıbrıs, bölgeyi kontrol edebilen batmayan bir uçak gemisidir. Türkiye’nin bu kozu çok iyi değerlendirmesi lazım. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ittifakı oluşuyor. Yunanistan geleneksel olarak hep Atlantik’in patronunun yanında yer almıştır. Yunan Komünist Partisi’nden bir yetkilinin vaktiyle dediği gibi; “Sakın Yunanistan’ı Türkiye gibi zannetmeyin, Yunan devleti Amerika’nın piyonudur ve başka türlü olması da mümkün değildir.” Bu tespit çok doğrudur, çünkü Yunanistan’ın kuruluş tarihi ve yapısı buna dayanmaktadır. Rus çarlığı ve İngiltere, Osmanlı Devleti’nin parçalanması sürecinde Yunanistan’ı kurdular. Ardından Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan’ı İzmir’e çıkartıp Türkiye’nin üzerine sürdüler. Yunanistan, o büyük faciayı daha sonra yaşamış oldu.

Bugün Kıbrıs ve Doğu Akdeniz meselelerine baktığımızda; Amerika’nın tamamen Yunanistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı piyon olarak kullandığını görüyoruz. İsrail de onların yanında. Yani karşımızda Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tan oluşan bir blok var. Peki, Soçi’de buluşan Türkiye, Rusya, İran, Çin, Mısır ve diğer Batı Asya ülkeleri bunu kabul edecek mi? Doğu Akdeniz’e kıyısı olan Türkiye, Suriye ve Mısır gibi ülkeler; Amerika’nın, Kıbrıs Rum kesimini ve Yunanistan’ı kullanarak Doğu Akdeniz petrol ve doğal gazlarına el koymasını kabul edecekler mi?

Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz siyasetini, Batı Asya’da oluşan bu ittifak temelinde geliştirmesi ve olgunlaştırması lazım. Eskiden bir korkumuz vardı: Yunanistan ve Güney Kıbrıs Avrupa Birliği üyesi olduğu için Ege’de ve Doğu Akdeniz’de hem Amerika hem de Avrupa Birliği ile karşı karşıya kalıyorduk. Ancak Almanya’nın içine girdiği süreçten sonra artık karşımızda blok halinde bir Avrupa Birliği yok.

Türkiye’nin önündeki Ege ve Doğu Akdeniz siyasetini şöyle çizebiliriz: Bugün Kıbrıs’ta iki devletli çözüm, konfederasyon veya birleşik Kıbrıs gibi siyasetler çok yanlıştır. Bizim Kıbrıs’ta savunacağımız siyaset, Vatan Partisi’nin programının 19. maddesinde olduğu gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye ile bütünleşmesidir. Şu anda orası resmen vilayetimiz değil ama fiilen ilimiz konumundadır. Bu durumun hayata geçebileceği bir sürece girdik. Kıbrıs devleti yapaydır; zira bir devlet olması için ortak bir millet gerekir, oysa Rumları ve Türkleri tek bir millet haline getiremezsiniz.

Türkiye, Soçi buluşmasıyla rayına oturttuğu siyaseti Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye yaymalıdır. Biz bunu rahmetli Rauf Denktaş ile birlikte planlamıştık. Onu Moskova’ya götürüyor ve devlet başkanı statüsünde ağırlatmayı hedefliyorduk. Alexander Dugin’i ve beraberindeki heyeti Rauf Denktaş ile görüştürdük. O süreçte Rus devleti, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs ile bütünleşme sürecine olumlu bakan bir raya giriyordu ancak o zamanki Erdoğan yönetimi bizi baltaladı. Şimdi Türkiye tekrar o eşiğe gelmiştir.

Suriye ile iş birliği bir zarurettir. Sadece PKK sorununun çözülmesi için değil, Ege ve Kıbrıs sorununun çözülmesi için de bu şarttır. Çünkü Kıbrıs, Amerika ve İngiltere’nin elinde olduğu sürece oradan kalkan uçaklar Körfez’i kontrol edebilir, Çin’in enerji yollarını ve İran’ı tehdit edebilir. Mısır üzerinde de bir tehdit oluşturur. 1964’te İsmet İnönü Başbakan iken Nasır’ın da bu konuda talepleri vardı. İngiliz üslerinin (Ağrotur ve Dikelya) kaldırılması için bir mücadele yürüteceğiz ve Kuzey Kıbrıs’ı Türkiye ile bütünleştireceğiz. Bunun koşulları oluşmuştur.

İngiltere’ye gelince; İngiltere’nin şu sıralar sesi pek çıkmıyor. Eskiden “Anglo-Sakson İttifakı birbirinden ayrılmaz” derdik ancak Amerika inişe geçti ve herkes ondan uzaklaşıyor. İngiltere de Amerika’nın inişini görüyor ve Avrupa Birliği içinde Amerika’nın “Truva atı” rolünü oynarken, şimdi yavaş yavaş Almanya ve Fransa’ya doğru yaklaşmaya başladı. Örneğin İran’a uygulanan yaptırımlar konusunda Almanya ve Fransa, İngiltere’yi de yanlarına çektiler.

Ben Çin’in daveti üzerine Dünya Partiler Diyaloğu’na katılıyorum. Ardından Aralık ayında Almanya’ya, oradan da Fransa’daki parti okulumuza gideceğiz. Alman devlet aklı ve gelenekleri Türkiye’nin Avrasya siyasetini dikkatle izliyor. Alman basınında Türkiye’nin bu yöne girdiği ve Vatan Partisi’nin siyasetinin etkili olduğu yorumları çıkıyor. Eylül ayında Almanya’ya gittiğimde, Sayın Cumhurbaşkanı Steinmeier’e Goethe’nin “Doğu-Batı Divanı”nı hediye etmiştim ve Alman Meclisi’nde “Siz PKK’yı nasıl desteklersiniz?” diye seslenmiştim. Bu tavrımız büyük yankı uyandırdı ve sonuçta Almanya da PKK’ya karşı net bir tavır aldı. Şubat ayında ise Londra’ya konferansa gideceğim.

Orta Doğu’daki bloklaşmaya bakarsak; Türkiye’nin sınırı olan Irak, Suriye ve İran hattında Amerika kaybetti. Türkiye etrafında çok güzel bir güvenlik kuşağı yarattık. NATO konusuna gelince; şu an aniden çıkacak bir durum yok, buna meclis veya hükümet karar verir. Ancak NATO’nun bize düşman olan bir pakt olduğunu bilmeliyiz.

Erdoğan’ın “Esed” söylemi ise sadece bir takıntıdır ve bu takıntılar geçerliliğini yitirmiştir. Türkiye-Suriye iş birliği görüşmekten çok daha önemlidir.

Son olarak; Almanya’yı Birinci Dünya Savaşı’ndan düşman olarak değil, müttefikimiz olarak tanıyoruz. Eğer Almanya ile ittifak yapmasaydık İstanbul çok daha erken düşerdi. Bugün de dünya dengeleri gereği Rusya, İran ve Çin ile ittifak yapmak, Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumak için zorunludur. Ondan sonra bu takıntılarla Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemeyiz. Aklımız fikrimiz Amerika’da kalıyor; dönüyoruz, Amerika’nın bugün öldürmeyi hedeflediği Tayyip Erdoğan’a karşı mevzileniyoruz. Çok yanlış.

Canan Ceylan Hanım ya da Ceylan Canan Hanım; sinema sanatçısı ve yazar olarak imzalamış, bu ismi İstanbul’dan hatırlar gibiyim. Bütün Türkiye’ye hitaben size bir mesaj göndermiş. Diyor ki: “Doğu Bey ve Şule Perinçek ama özellikle Doğu Perinçek için Allah onları korusun.” Sağ olsun. Bu zeka ve akılla milleti şuurlandırdıkça Kılıçdaroğlu panik oluyor. Ona telefon edenler baskı kurarak utanmasını, çekinmesini sağlamaya çalışıyorlar. Tüm teröristleri destekliyorlar. Allah, Perinçek’i korusun demiş. Sağ olsun.

Biz konuştuk ama herhalde başına yetişememiş izleyicimiz. Kocaeli, Gölcük, Değirmendere’den izleyicimiz “Bu Zarrab olayını bilmiyorum, bir özetler misiniz Sayın Başkanım?” demiş. Zarrab olayı, Türkiye-İran ticaretine Amerika’nın ambargo koymasıyla başladı. Amerika İran’a ambargo koydu, Türkiye o ambargoya uymadı. Uymadığı için Amerika Türkiye’nin üzerine çullanıyor. Zarrab olayı budur, yani rüşvet davası değil. Rüşvet falan olabilir, onu bilmiyoruz; davanın konusu bu değil. Amerika’nın derdi rüşvetle mücadele değil, Türkiye-İran arasındaki ekonomik ilişkilerin önlenmesidir. “Niye benim ambargoma uymuyorsun?” diyerek Türkiye’ye karşı bir uygulamaya girdi.

İstanbul’dan ismini vermeyeceğim bir izleyicimiz “Rıza Zarrab ABD’de tutuklu duruyor. Hırsızlık var mı yok mu siz ona bakın” diyor. Şimdi biz bunu milli dava mı yapacağız? Evet. “Bunlar yok mu olacak? Amerika’ya karşı dibine kadar karşıyız ama ayakkabı kutusundan çıkanlara ne diyeceğiz?” demiş izleyicimiz. Türkiye’nin geleceği ayakkabı kutularından çıkanlar konusundaki mücadeleyle belirlenmiyor. Türkiye’nin gündemine hırsızlık olaylarını en başa getirme çabaları boşunadır çünkü Türk milleti bunu ön plana almaz. Bunlar önemsizdir, kenara atalım demiyorum ama öncelikli sorunları çözerek ilerleyebiliriz. Yoksa Amerika ile beraber hırsızları hapislere atabiliriz ama Türkiye, ABD’nin tahakkümü altına düşen bir ülke haline gelir. Bunlar Cumhuriyet Halk Partisi’nin toplum içinde yaydığı zehirlerdir. İşi gücü bırakıp hırsızlıkla mücadeleyi, emperyalizme karşı mücadelenin önüne getirdiler. Hırsızlıkla mücadele edersek Türkiye’nin toprak bütünlüğü sağlanmaz.

Trabzon’dan bir izleyicimiz, “Doğu Perinçek Bey, CHP’ye laf söyleme hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz?” diye sormuş. Efendim, ben Türk vatanını savunuyorum, Türkiye’nin bütünlüğünü sağlıyorum. Neymiş hak? O hakkı ben kimden alacağım? Ben Vatan Partisi’nin Genel Başkanıyım. Her vatandaşın Türkiye’nin siyasetiyle ilgili konuşma hakkı vardır. Kaldı ki ben burada CHP ile ilgili bir açıklama yapmıyorum, vatanımı savunuyorum. Hiç kimse Seyit Rıza heykeli önünde “Cumhuriyete karşı cinnet geçirdi, katliam yaptı” diyemez. Dediği zaman karşısında bütün Türk vatanseverlerini bulur. O tavrı almayanlar vatansever konumunda değillerdir.

Eğer o Seyit Rıza heykeli Tunceli halkının katılımıyla ve belediyenin kararıyla oradan kaldırılmazsa ya da Türk Devleti onu kaldırmazsa; yine aynı şekilde Diyarbakır’daki Şeyh Sait heykeli halkın desteğiyle kaldırılmazsa, Vatan Partisi iktidar olacak ve buradan vaat ediyorum: O heykeller oradan kalkacak. Çünkü o heykeller orada durursa Atatürk kalmaz, Türkiye kalmaz, Türkiye parçalanır. Onlar cumhuriyete karşı, vatanı parçalayan, emperyalizmin uzantısı olan hareketlerdir ve PKK’nın tarihsel kökleridir. Vatan Partisi bunu bütün Türk milletine vaat ediyor ve en büyük desteği de Kürt vatandaşlarımızdan alacağız.

Vahit Bey, “Sayın Perinçek, kendinizi sosyalist, milliyetçi vs. nasıl tanımlıyorsunuz?” diye sormuş. Vatan Partisi’nin programı bellidir. Vatan Partisi, Kemalist devrimi tamamlama programını savunuyor; tüzüğünün başında da milliyetçi, halkçı ve sosyalistleri birleştiren bir parti olduğu yazar. Ben 20 yaşlarımdan beri bilimsel sosyalistim. Bizim köklerimizde bu var; Türk devrimini milliyetçiler, halkçılar ve sosyalistler yaptı. Yusuf Akçura’nın, Ziya Gökalp’in, Atatürk’ün konuşmalarını inceleyelim. Türkiye’de önemli bir muhafazakar birikim var; onlar da bu yapının içindedir. Yani vatanın bütünlüğünü savunan, üretim ekonomisinden yana olan, Atatürk’ün önderliğinde Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için mücadele eden herkes bu programın içindedir. Bugün Vatan Partisi’nin programı; birleşen Türkiye, üreten Türkiye, vatan bütünlüğü, terörün bitirilmesi, huzur ve barışın getirilmesi, üretim ekonomisine geçilmesi, laiklik ve komşularla iş birliğidir.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusu, bugünkü ezilen ve gelişen dünya devletlerini parçalamak üzere Amerika’nın aleti olan bir hak değildir. O hak, 1900’lerin başlarında sömürgecilikten kurtulmak için gündeme gelmişti. Bugün Amerika; Türkiye, İran, Irak, Suriye gibi ülkeleri bölmek ve rejimlerini değiştirmek için bu kavramı kullanmaya kalkıyor. Emperyalizmin aleti olan, sözde “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” kabul etmiyoruz.

Canlı Hanım Fransa’dan “NATO’dan çıkalım diyorlar, çıkalım. Ama sonra Ege Adaları konusunda ne yapacağız? NATO Yunanistan’ı desteklerse biz zor durumda kalmayız mı?” diye sormuş. Şimdi de NATO Yunanistan’ı destekliyor. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs birlikte manevralar yapıyor. “Millennium Challenge” senaryosuna bakalım; Kıbrıs’ta Türk ordusunun kuşatılmasıyla başlayan bir senaryodur. Yani Amerika, “biz NATO’dayız” diye Ege’de Yunanistan’ın yanında olmaktan vazgeçmiyor; tersine, biz NATO’nun içinde kendimizi korumaktan vazgeçiyoruz. Türkiye kendi haklarını NATO içinde değil, tıpkı Batı Asya’da yaptığı gibi; İran, Rusya, Çin ve bölge ülkeleriyle ittifak ederek koruyabilir.

Ahmet Zeki Üçok, emekli Hakim Albay, Ergenekon-Balyoz davası sanığı ve FETÖ’ye karşı mücadelede çok kahramanca tavırlar göstermiş bir isimdir. “Tek Başına” kitabı, FETÖ’ye karşı mücadele ve o dönemde karargah evleri üzerinden Vatan Partisi’ne kurulan kumpasları anlatıyor. Zekeriya Öz’ü bile sanık yapan çok cesur bir hukukçudur. Bu kitap, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Adli Müşavirliği ve Başsavcılığı tecrübelerine dayanan kıymetli bir eserdir.

Eskişehir’den Mustafa Erdönmez, “Doğu Bey Bilecik’ten önce Eskişehir’e uğramıştı, bundan bahsetmedi” demiş. Son 3-4 günün seyahatini anlattık, Eskişehir’e gidişimizden epey zaman geçti.

Muammer Özdil Ankara’dan, “Doğu Bey’in tespitleri doğru fakat oy potansiyeline dönüştüremiyor” diyor. Bu iş bir çabayla, tarihteki devrim yapmış partiler örneğinde olduğu gibi uzun süreli bir mücadelenin olgunluğuyla olur. Türkiye bir devrim dönemine girdi, Atlantik’ten kopuyor, Avrasya’ya yerleşiyor. Vatan Partisi bu sürecin zafere ulaştırılması için güçleniyor.

Emeklilik yaşı konusunda ise 65 yaş iyidir. Türkiye’de çalışan insana ihtiyaç var, işlemeyen demir paslanır. Kahvede pişpirik oynayarak veya sadakalarla yaşanmaz. Türkiye’yi çalışarak kalkındıracağız. Biz milletin gönlünü okşayan değil, Türkiye’nin kalkınmasına hizmet eden çözümlerle yürüyoruz.

Kahramanmaraş’tan Nuri Avşar Bey, “Ben sağcıyım, iyi bir AKP’liyim ama Doğu Perinçek gibi bir solcuyla her zaman yan yana iş yaparım” demiş. Kendisiyle memnuniyetle görüşürüz; Aydınlık Gazetesi’nde e-posta adresim var, oradan ulaşabilir.

Musa Ak Denizli’den, “Almanya, Amerika’ya karşı mevzilenirse PKK’yı bize teslim eder mi?” diye sormuş. Almanya’nın PKK’ya karşı tavır alması Türk hükümetinin hünerine bağlıdır. Biz hükümette olsak, Almanya’da PKK’ya hayat tanınmadığı sürece önemli kazanımlar elde ederiz. Biz, Almanya yöneticilerine “faşist, Hitler” gibi devlet adabına yakışmayan tavırlar almayız. PKK medyası son dönemde Rusya, Almanya ve İran’a yönelik eleştirilerini artırdı; PKK artık sadece Amerika, Suudi Arabistan ve İsrail yandaşlığı yapıyor.

Fatma Taçal Giresun’dan, “Doğu Perinçek bizim için büyük bir değer” demiş. Sağ olsunlar, teşekkür ederiz. Turgut Gök, Osmaniye’den soruyor: Turan’ın gerçekleşme şansı var mı? Turan; Avrasya’dır. Türk, Rus, Fars ve Çin’i birleştirdiğinde Turan olur. Avrasya Turan’dır. Ancak sadece Türklerden oluşan bir Turan yapmaya kalkarsanız, Türkiye’yi bile kaybedersiniz. Rusya’yı, Çin’i ve İran’ı hedef alan bir Turan iddiası, Türkiye’nin bitmesine yol açar. Türkiye’den Çin’e kadar, Türklerin yaşadığı bütün topraklarda bir Avrasya Birliği, işte o Turan’dır. Zaten Çinliler, Ruslar ve Farslar ırk olarak da soydaşlarımız; hep birbirimize karışmışız.

Bu konulara hiç girmiyorum sizinle ama bir gün rica edeyim; “Nuh’un Gemisi” adlı ayrı programınıza ben de geleyim, çömez sorucu olarak katılayım. Türkler niye bu kadar geniş bir alana yayılmışlar? Niye sürekli göçmüşler? Cevabı: Atlı çoban kültürü. Tek göçebe biz miyiz? Hint-Avrupalılar da atlı çobandır. Orta Avrupa’ya, Macaristan’a kadar yayılmışlar. O topraklar karnını doyurmadığında hareket ederler. Atlı çoban kültürü, çok geniş meraları kontrol etmektir. Bugün bunu konuşmayalım, cevabını istemiyorum ama bu konuları mutlaka konuşalım. Atlı çoban kültürü; devlet kuruculuğudur, ordu kuruculuğudur. Koyun yetiştiriciliği değil, devlet yetiştiriciliğidir; devlet kuruyorlar. Atın üzerine bindiğiniz zaman, bugün nükleer silaha sahip gibi olursunuz.

Peki, at başka kültürlerde yok mu? Atı ilk terbiye edenler, üzengiyi takanlar, pantolonu bulup üzerine çıkanlar Türklerdir. Atın etini yemek başka bir şeydir, ancak atın üzerine binip mekanize olduğunuzda ufkunuz açılır; örgütçü, savaşçı, hukuk yaratan bir kavme dönüşürsünüz. “Deve aynı fonksiyonu görmüyor mu?” diyebilirsiniz. Hayır, Araplar da çok geniş alana yayılmıştır ama devenin üzerinde savaşamazsınız. Deve daha çok ticarette önemlidir, çünkü susuzluğa dayanıklıdır. Bir de ilginçtir, çölde de at vardır; “Arap Atı” dediğimiz… İngiliz atlarının atası da o Arap atıdır. Türklerin İngiltere’ye götürdüğü atlar vardır; hatta bu konuda “Türk Atı” adında kalın bir kitap yazılmıştır.

Bülent Bey adında bir izleyicimiz, “Yaydığınız korkulara inanmıyorum, Türkiye’nin beka sorunu olduğuna inanmıyorum, ekonomi kötü olursa o zaman sorun olur” diyor. Biz hiçbir korku yaymıyoruz. Konuşmamda en ufak bir korku var mı? Tam tersine Türkiye’nin ufkunun aydınlandığını, vatan bütünlüğünü sağlama yönünde zaferler kazandığını, Amerika’nın yenildiğini söylüyorum. Türkiye üretim ekonomisinin eşiğine geldi. Biz Türkiye’nin umutlu, güvenli bir döneme girdiğini tespit ediyoruz. Türkiye şimdi borçlanma ekonomisinden, Atatürk’ün yol göstericiliğiyle devletçi, halkçı ve bağımsız bir üretim ekonomisine geçmenin eşiğine gelmiştir. İyimserliğimiz bir palavra değil, gerçeklere dayanan bir iyimserliktir; dediğimiz her şey hayat tarafından doğrulanıyor.

Mustafa Bey, sorularıyla eleştirilerini özetlemiş. “Perinçek çok bilgili ama şaşırıyorum; bütün birikimiyle Tayyip Bey’in Kemalist olduğuna inanıyor mu?” diyor. Arkadaşlar, kendisi Kemalist olduğunu söylemiyor ki ben inanayım. Kemalizm bir program ve fikir olarak benimsenmelidir. Atatürk’ü büyük bir değer ve birleştirici olarak kabul etmek, İstiklal Savaşımızın lideri olduğunu söylemek başka şeydir. Ancak 1938’i “cinnet” olarak görenlerden, o dönemde Seyit Rıza heykeli önünde duranlardan daha Kemalist oldukları da açıktır. Çünkü Kemalist olmak; vatan savaşı, vatan bütünlüğü, halkçılık, devletçilik, cumhuriyetçilik ve devrimciliktir.

17-25 Aralık meselesine gelince; bugün Türkiye’de bir vatan savaşı veriliyor. Amerika ve NATO, Türkiye’yi hedef alırken bu konuya takılıp kalmak, onunla birlikte hücuma geçmek akıllıca değildir; vatanseverlikle bağdaşmaz. Ergenekon tertibi zamanında biz dişe diş mücadele ettik, CHP ise maalesef o tertipleri destekledi. Deniz Baykal bile bizi içerideyken ziyaret etmedi ama Ahmet Türk’ü ziyaret etti. Kılıçdaroğlu ise devletin darbecilerle yargılanması gerektiğini savundu.

Zarrab olayı da basit bir suç olayı değildir; Amerika’nın Türkiye-İran ilişkilerini bozmak ve Türkiye’de bir “iç cephe” açmak için kullandığı bir tehdittir. Bunu net olarak görelim.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) konusu… Almanya, Köln’de Ermeni anıtı açıyor. Bunlar yanlış; mücadele edeceğiz ve değişecek. Merkel de “Ermeni soykırımı kararları siyasi kararlardır, hukuki değeri yoktur” demiştir. Türk Hükümeti ve Dışişleri Bakanlığı, AİHM’in sadece bizim lehimize değil, bu konunun Yahudi soykırımı kategorisine girmediğine hükmeden kararlarını bile kullanmayı bilmiyor. Vatan savunması mevzisine tam girmedikleri için bunu kavrayamıyorlar.

Rauf Denktaş’ın mezarı meselesi… İlk defa duyuyorum, çok üzücü. Kıbrıs’taki bir etkinlikte mankenlerin podyumda yürüdüğü, muazzam paralar harcanan ama Rauf Denktaş’ın ve Türk askerinin adının bile geçmediği o müsamereye şahit oldum. Utandım. O paralarla anıt yapılırdı. Biz bunun takipçisi olacağız.

Son olarak; Amerika’nın İran’a uyguladığı ambargo, Birleşmiş Milletler (BM) kararlarından ziyade Amerikan devletinin kendi iç kanunlarına dayanan bir yaptırımdır. Daha önce BNP Paribas ve Commerzbank gibi bankalara da benzer cezalar kestiler. Bu Amerika’nın tasarrufudur ama bunlardan yılmamalı, Türkiye’yi savunmaya devam etmeliyiz. Tamam, diyelim ki bu tehdidi kabul ettik; Kürdistan kurulsun, Türkiye parçalansın, Türkiye kan revan içinde kalsın. Amerikan tehditleri karşısında boyun eğmenin Türkiye için maliyeti artık çok yüksektir. Buna direnmek çok daha ucuzdur. Yani Amerika’ya direnerek çok daha düşük maliyetlerle vaziyeti kurtarabiliriz. Ama Amerika’ya boyun eğersek; bu bağımsızlığımıza bir ihanettir. Bu, aynı 1918 yılı gibidir; İngiliz’e, Fransız’a yenilmiştik. “Şimdi direnirsek mahvoluruz, perişan oluruz” diyen bir kesim vardı. Bir de “İstiklal Savaşı yaparız” diyenler vardı. Evet, bunun bedelini öderiz ama ayak altında kalıp payimal olacağımıza, perişan olacağımıza; en azından bağımsız, başı dik yaşarız ve daha az ölür, daha az yaralanırız. Eğer sırf bu açıdan bakıyorlarsa…

Hamdi Erişici Bey bir tespitini aktarıyor ve soruyor: “NATO’dan çıkarsak veya çıkarılırsak ufukta bir Türk-Yunan savaşı görüyorum. ABD ve Avrupa Birliği’nden güvence almayan Yunanistan bu kadar pervasız davranmazdı.” Selamlar. Türk-Yunan savaşları hep 1922’deki gibi sonuçlanır ama Türkiye’nin başında Atatürk olacak. Vatan Partisi olarak Türk-Yunan savaşını istemiyoruz. Türk-Yunan savaşını önlemenin yolu, bugün Suriye ve Irak’taki sorunları çözmektir. Bir an evvel, bakın, Türk-Yunan savaşını önlemek istiyorsak, hemen elimizi Beşar Esad’a, Suriye’ye uzatacağız. Oradaki sorunları çözeceğiz, Türkiye’mizin güney sınırını güvence altına alacağız, toprak bütünlüğünü sağlayacağız; Kürt’ü, Türk’ü birleştirmiş olacağız. Sonra da cephemizi Ege’ye ve Doğu Akdeniz’e döneceğiz. Orada da yanımıza Rusya’yı, Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi, Çin’i alacağız. Batı Asya’da ne olduysa orada da aynı şey olacak. Yunanistan da o zaman saygılı davranır, hukuka uyar, Türk topraklarına olan tecavüzlerinden ve işgal ettiği adalardan vazgeçmeye razı olur.

Bir dakikamız mı kaldı? Şimdi, sizden Türklerin tarihte çok geniş alanlara göç etmesi ve devletler kurması ile ilgili bir program sözü aldık. Birincisi bu. İkincisi, bu Almanya olayını enine boyuna bir konuşalım. Avrupa seyahatinizden sonra—bu aralık ortası falan oluyor galiba—Çin’e gidiyorum şimdi. Çin, ondan sonra Avrupa… Dönüşte Almanya ve Fransa ziyaretleri yapacaksınız. Bu arada bilmiyorum, Türkiye’ye dönüşten sonra birkaç gün, bir-iki gün galiba oralarda var. Bakacağız şimdi; çıkış yollarını gün kaydırarak falan devam ettirmeye çalışacağız. Ben bu soruları hiç kaldırmayayım, çünkü süremiz bitiyor. Siz inceleyiniz efendim. At lazım, atın sırtına vuralım onları; atlı çoban kültürünün yararını görüyorsunuz.

Değerli izleyiciler, sorularını soramadığım izleyicilerimizden özür diliyoruz, vaktimiz yetmedi. Çok soru geldi, internet üzerindeki medyaya hiç bakamadım; buradan sadece telefonlarla gelenleri okuyabildim. Teşekkür ediyoruz ilginize. Biz de teşekkür ediyoruz, saygılar sunuyoruz. Gerçekten hayli iyiydi, mutlu ettiniz bizi. Haftaya, bilmiyorum efendim, benim durumum müsait de Sayın Perinçek nerede olacak bilmiyorum. Ne yapar, yapar, arada bir boşluk bulacağız ve “Çıkış Yolları”na devam edeceğiz. Ben teşekkür ediyorum, sağ olun. Biz teşekkür ederiz, görüşmek dileğiyle, hoşça kalın efendim. Sağ olun, teşekkür ederiz.

Paylaş