Çıkış Yolu • 22.11.2017

Çıkış Yolu • 22.11.2017

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elliye yüzde elliye bölündüğü bir durum tasvir olunuyordu. Türk milletinin önü açılmalı… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Merhaba, yeni bir çıkış yoluyla birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldiniz diyorum. Hoş bulduk.

Bugün neleri konuşacağız? Program öncesinde tam bunları kararlaştırmadık, biraz yoğunluğunuz vardı. Gündemi konuşacağız. Gündemimiz nedir? NATO’daki olay, Amerika’daki Zarrab davası ve bunun üzerine iç politikadaki yansımalar. İzleyicilerimize çağrımız oldu: Özellikle New York’taki Zarrab davası bir rüşvet davası mı, yoksa Türkiye’ye kurulmuş bir tuzak mı? Türkiye’nin milli meselesi mi? Görüşlerinizi ve sorularınızı bekliyoruz.

Şimdi her programdan önce bir haftalık giriş yapıyoruz. Ne yaptınız görüşmeyeli?

Denizli, İzmir, Nevşehir, Kayseri, Ankara, Bilecik, Bursa… Uçakla mı dolaşıyorsunuz arabayla mı?

Uçakla ve kısmen arabayla. Bilecik’teydik, Ankara’ya gittik. Ankara’ya gitmemiz gerekiyordu çünkü Kemaliyelilerin gecesi vardı. Emin Park Otel’deki geceye katıldık. Dün akşam da Bursa’daydık. Yani bir günde Bilecik, Ankara, Bursa üzerinden İstanbul’a geldik.

Peki, Anadolu’nun gündemi nedir? Gittiğiniz yerlerde hangi konular daha sıcak?

Nevşehir’de patates üreticilerinin meselesi var. Nevşehir’i ilk defa 15 yaşındayken, lise ikinci sınıftayken görmüştüm. O zamanlar Gürüz Tüfekçi abim sigortacıydı; Avanos, Göreme, Peribacaları derken o zamanlar gezmiştik. Şimdi gördüğüm manzara beni şaşırttı. Mağaraların içine oteller yapmışlar, Bora Özkök’ün Key Suite mağara oteli gibi; dışarıdan bakıyorsunuz mağara, içeri giriyorsunuz otel. Bir de Güray Müzesi var, mağaranın içini müze yapmışlar.

Patates üreticileriyle buluştuk, bu çok önemli. Şu anda Nevşehir civarındaki, Niğde’ye ve Kayseri’ye doğru olan bölgedeki mağaralarda 1 milyon tona yakın patates alıcısını bekliyor. Patates üreticilerinin ciddi sorunları var; kanserli patates yasağı, ona karşı dayanıklı tohum ithal etme problemleri ve ellerindeki malları satma telaşı. Özellikle Suriye ve Irak pazarıyla ticari ilişkiler konusunda beklenti içindeler. Üreticiler örgütlü, 16 bin patates üreticisiyle temas halindeler. Genel olarak köylü meseleleri, işsizlik; küçük ve orta ölçekli sanayicinin sorunları ön planda.

Bilecik küçük bir kent. Tarımsal üretiminin yanı sıra sanayinin de olduğu, aydınların yaşadığı bir yer. Türkiye’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, teröre karşı mücadele, Atatürk devrimleri, laiklik ve aydınlanma konularında duyarlı öncülerin bulunduğu bir kent.

Bursa ise Türkiye’nin lokomotif kentlerinden biri. Eski bir tarım kenti; Bursa Ovası, Türkiye’nin en zengin topraklarından biriydi ama yapılaşmayla ova öldürülmüş. Otomotiv sanayisinden tutun da Türkiye’nin önemli sanayi merkezlerine kadar her şey var. İşçiler, çiftçiler, zanaatkarlar; küçük, orta ve büyük sanayicilerin hepsinin bir arada olduğu bir şehir.

Kemaliye gecesinden mutlu oldunuz mu? Türkiye “Kemaliye” adını mı daha çok kullanıyor, “Eğin” adını mı?

Türkiye Atatürk çağına, Kemaliye çağına girdi. 1922 yılı Eylül ayında Mustafa Kemal, Heyet-i Vekile Reisi olarak bir dilekçe veriyor ve Eğin’in adının Kemaliye olarak değiştirilmesi Bakanlar Kurulu kararıyla kabul ediliyor. Sakarya Savaşı sırasında Ankara’nın boşaltılması söz konusuyken Eğinlilerden Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf geliyor: “Dayanın, 500 atlıyla geliyoruz!” Bu telgraf Paşa’yı çok etkiliyor. Zaferden sonra Eğin’in adının değiştirilmesi, aynı kanun teklifiyle Antalya’nın Gazipaşa ilçesinin adlandırılması gibi bir vatanseverlik nişanesidir.

Kemaliyeliler için “Herkes toprak için ölür, Kemaliyeliler taş için ölüyor” deriz. Çünkü orada toprak yok, her taraf taş. Dedelerimiz o taşları avuçlarında ufalayıp toprak yapmışlar, taraçalar, sekiler kurmuşlar. Her şey emek ürünü. Oradaki yeşillik, insan emeğiyle yaratılmış bir yeşildir.

Kemaliye’de yemek kültürü de çok zengindir. Tandır kebabı meşhurdur, Arapkir ile aralarında tatlı bir rekabet vardır. Kasaplık mesleği de öyledir; İstanbul ve Ankara’daki kasapların büyük bir kısmı Kemaliyelidir. Osmanlı padişahları kasaplığı Kemaliyelilere vermiş. Sanatları çok güçlüdür. 1830’larda General Moltke, Eğin’i Anadolu’nun en güzel kenti olarak tanımlar; Amasya ile birlikte. Fırat’ın dağları yarıp geçtiği, dünyanın en derin kanyonlarından biridir orası.

2008 öncesinde, Silivri süreci başlamadan önce her yıl giderdik. Şimdi gitmemiz lazım. Kemaliye’yi görmeden kimse ölmesin. Dört beş katlı konakları, evleri mutlaka görülmeli. O evler gurbetten kazanılan parayla, ticaretle yapılmış. Eğin türküleri de zaten gurbet, aşk ve hasret türküleridir.

Gündüz duyuru yapmıştık; Norveç’teki tatbikatta Atatürk ve Cumhurbaşkanının hedef gösterilmesi ile Zarrab davası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Lüleburgaz’dan bir izleyicimiz “Zarrab olayı AKP’nin bir oyunu mu?” diye soruyor. “AKP’nin mağduru oynamasının bize ne faydası var? Türkiye’yi bu hale getiren Erdoğan’dır, Zarrab davası bir kumpas değil, Erdoğan’dan rüşvet bekliyorlar” diyor.

Erdoğan’dan rüşvet bekleyen Batı’dır. Rıza Zarrab olayı, Türkiye’nin İran’a uygulanan Amerikan ambargosunu delmesi olayıdır. Bu bir rüşvet davası değil, teknik olarak da değil. Amerika, İran’ın nükleer silah yaptığını iddia ederek ambargolar koydu. Türkiye buna uymadı, uymaması da çok doğru ve haklıydı. O dönemde Türkiye, altın ticareti ve banka trafiği üzerinden komşusuna yardımcı oldu; karşılığında da enerji satın aldı. Bu bizim doğal hakkımızdı. Vatan Partisi iktidarında da İran’a yönelik hiçbir ambargoyu tanımayacağız. Hükümetin daha cesur davranıp “Ben senin ambargonu kabul etmiyorum, İran benim komşumdur” demesi gerekirdi.

Dava konusuna gelirsek; Rıza Zarrab’a rüşvet davası açılmıyor, Amerikan ambargosunun delinmesi nedeniyle dava açılıyor. Eğer Türkiye’de bir rüşvet olayı varsa, bu Türk mahkemelerinin yetkisindedir. Amerika kendi hukukunu bize dayatamaz. Biz Türk Ceza Kanunu’na tabiyiz. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, egemen bir devletin kendi ticari ilişkilerini koruması en doğal hakkıdır. Değerli izleyiciler, bu konuda özellikle NATO ve New York’taki dava hakkında görüşlerinizi ve sorularınızı bekliyoruz. Bizden ayrılmayın.

Tekrar merhaba. Şimdi Sayın Perinçek’e aradan önce işaret ettiğim soruyu sorayım: Uluslararası hukuk ne diyor? Türkiye’deki mahkemeler Amerika’da işlenmiş bir suçu yargılayabilir mi? Tersine, Türkiye’de işlendiği iddia edilen bir suçu Amerika’da yargılayabilirler mi? Ayrıca Amerikan kanunlarını Türkiye’deki bir olaya uygulayabilirler mi?

Ceza hukukunun en temel prensibi “kanunsuz suç olmaz” ilkesidir. Yani bir eylem kanunda suç olarak tanımlandıysa o eylem suç oluşturur. Ayrıca her ülkenin kendi ceza kanunları vardır. Amerika Birleşik Devletleri’nin ceza hukuku bizi Türkiye’de bağlamaz. Ancak Washington’da, Philadelphia’da veya Teksas’ta yaşıyorsanız, Amerikan vatandaşı olmasanız dahi oranın ceza kanununa uymak zorundasınız. Mesela bir Amerikalı, Çinli veya Rus gelip Türkiye’de birini yaraladığında, Türk Ceza Kanunu’na göre suç işlemiş olur ve bu kanun herkese uygulanır. Türk Ceza Kanunu’na göre eylemin genellikle Türkiye toprakları içerisinde yapılması gerekir; ancak devlete veya vatana karşı işlenen suçlar gibi bazı suçlar, sınır ötesinde işlense bile Türk Ceza Kanunu açısından suç teşkil edebilir.

Zarrab olayı üzerinden bakacak olursak; Türkiye, İran’a yönelik ambargoyu delmekle suçlanıyor. Ancak uluslararası hukuk, kendi hukukumuz ve komşuluk ilişkilerimiz açısından İran’la ticaret yapmamız kadar doğal bir şey olamaz. Biz İran’la ticaret yapmaya devam edeceğiz; banka hareketlerini Amerika’nın dayatmasıyla ortadan kaldıracak değiliz. Birleşmiş Milletler kararları bağlayıcı olduğu için Türkiye bunlara uyabilir ancak Amerikan Ceza Kanunu açısından bir “ambargo delme” suçundan bahsediliyorsa, Türkiye topraklarında böyle bir suç tanımı yoktur. Eğer Amerika’ya giderseniz, orada sizi kendi kanunlarına göre yargılayabilirler. Ancak bizim kendi hukukumuz açısından İran’la banka ilişkileri bir suç oluşturmuyor. Bu ilişkiler içinde rüşvet veya zimmet gibi başka suçlar işlendiyse, bunlar ayrıca araştırılır; ancak bu, Türkiye’nin kendi iç meselesidir. Biz Amerika’nın suç tanımlarına uymak zorunda değiliz.

Amerika, İran’a karşı koyduğu ambargoyu deldiğimiz için Türkiye’ye yaptırım uygulamaya çalışıyor. Kendisini dünyanın efendisi olarak gördüğü için bu tavrı takınıyor. Ancak meselenin özü daha farklı. Şu anda dünyada Amerika’nın bir numaralı hedefi Türkiye’dir. Türkiye, Amerika’nın kontrolünden çıkan, bütün dengeleri değiştiren bir ülke. Amerika Türkiye’yi kaybettiği an Batı Asya’da yenilmiş sayılır. 24 Temmuz 2015’ten bu yana Türkiye ile Amerika arasında dolaylı da olsa kanlı bir savaş yaşanıyor. 15 Temmuz darbe girişimi, Fırat Kalkanı Harekatı, Afrin operasyonu ve Amerika’nın PYD/PKK’yı silahlandırıp Türkiye’ye karşı savaştırması bu sürecin bir parçasıdır.

Bu davada Amerika’nın amacı, Türkiye yöneticilerini Amerika’ya boyun eğmedikleri için cezalandırmaktır. İddianamelerde bazı Türk hükümet yetkililerinin isimlerinin geçmesi, bu siyasi bir operasyonun parçasıdır. Bazı çevreler, Miloşeviç örneğinde olduğu gibi Türkiye’deki yöneticilerin de yargılanabileceğini söylüyor. Bizim ise bu davayla hiçbir ilgimiz yok; ancak 15 Temmuz darbesinin bastırılmasında gösterdiğimiz tayin edici tutum nedeniyle Amerika’nın hedef tahtasındayız.

Halk Bankası’na veya Türkiye’ye milyar dolarlık cezalar verilmesi ihtimali hukuken tartışılsa da, bu kararların uygulanması ancak ekonomik yaptırımlarla mümkün olabilir. Devletler ceza hukukunun öznesi değildir, ceza şahıslara verilir. Dolayısıyla bu, artık hukuki bir mesele olmaktan çıkmış, Türk-Amerikan savaşının bir cephesi haline gelmiştir.

Davanın ertelenmesi, “Türkiye ile pazarlık yapılıyor” iddialarını gündeme getirse de bu uydurmadır. Türkiye ile Amerika arasındaki asıl anlaşmazlığın konusu Rıza Zarrab değil, Amerika’nın kurmak istediği “İkinci İsrail” yani sözde Kürdistan projesidir. Türkiye bu projeye karşı kararlı bir duruş sergiliyor; Irak, İran ve Rusya ile işbirliği yapıyor. Amerika’nın Türkiye’ye karşı kini, Türkiye’nin bu jeopolitik duruşundan kaynaklanmaktadır. Bazı çevreler, Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden Türkiye’nin vatan bütünlüğünü ve bağımsızlığını unutarak Amerika’nın kontrol ettiği bir konuma sürükleniyorlar. Zarrab davası, Türkiye’nin iradesini kırmak için kurgulanmış bir operasyondur. Türkiye’yi yönetenlerin bu tehditlere boyun eğmesi söz konusu değildir. Yani Türkiye buna izin vermez ve gelinen noktada bunun hiçbir alameti yok. Şimdi hep bu beklentiler içinde yatanlar var. Bu Silivri meselesiyle başladı; 2008’lerde Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları başladığı zaman hep şöyle bir teori vardı: “Amerika, Tayyip Erdoğanlar…” (Daha doğrusu olay orada başlamadı, o zaman Amerika ve Tayyip Erdoğanlar beraberlerdi.) Fakat Tayyip Erdoğanlar, 2013-2014’ten sonra Amerika’ya ve FETÖ’ye karşı mevzilenmeye başlayınca, bazı çevrelerde “Amerika’nın Türkiye’ye yaptığı her uygulamada Tayyip Erdoğan ha teslim oldu, ha olacak” beklentisi oluştu. Türkiye’yi düşünmeyen, daha çok “Tayyip Erdoğan kötü bir şey yapsın da ben de muhalefet yapayım” diyen çevrelerde bu beklenti vardı. Ama o beklentiler doğru çıkmadı çünkü o beklentiler yanlış bir hesap üzerine kuruluydu; Türkiye ile Tayyip Erdoğan’ı aynı şey zannediyorlar. Türkiye diye bir gerçek var. Zannediyorlar ki Tayyip Erdoğan Türkiye’yi istediği gibi yönetir, istediği gibi Amerika’ya teslim olur, istediği gibi Amerikan planlarına alet olur. Hayır, öyle bir şey yok, olamaz.

Türkiye parçalanamaz. Atom parçalanır ama Türkiye parçalanamaz çünkü Amerika Türkiye’ye bölünmeyi dayatıyor. İşte Tayyip Erdoğanlar da 2014 Mart’ından itibaren o dayatmalara karşı tavır aldılar. 24 Temmuz 2015’te Türk ordusu PKK’nın üzerine yürüdü. Hükümetiyle, milletiyle, ordusuyla ve polisiyle Türkiye, Amerikan darbesini ezdi. Arkasından, hükümetin kararı ve ordunun kararlılığıyla Suriye’nin kuzeyine girildi ve Fırat Kalkanı başladı.

O günden bu yana görüyoruz ki Türkiye ile Amerika arasındaki çatışma gittikçe sertleşiyor ve daha sıcak aşamalara doğru ilerliyor. Amerika da artık açık davranmaya başladı; “Evet, PKK’ya silah veriyorum; 3600 tır silah verdim, şimdi o 4000 tır oldu. Silah veriyorum, eğitiyorum, teçhizatlandırıyorum. Eğer Afrin’e harekat yaparsanız karşınızdayım” noktasına geldi. Bu cepheleşme içerisinde bakmak lazım.

Rıza Sarraf olayında okuyucularımıza şunu soruyorum: Biz neredeyiz? Amerika ile Türkiye arasında, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, huzurunu, barışını ve terörden temizlenmesini ilgilendiren tarihi bir vatan savaşı var. Türkiye tıpkı İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi ikinci bir İstiklal Savaşı veriyor. O zaman karşımızda İngiltere ve Fransa vardı, şimdi de Türkiye Amerika’ya ve piyonlarına karşı savaşıyor. Bu davanın, o İstiklal Savaşı’nın küçük cephelerinden ve ayrıntılarından biri olduğunu; Türkiye’nin iradesini kırmak ve yöneticilerini tehdit etmek için tezgahlandığını görmek gerekir.

Tayyip Erdoğanlar burada bir hata yaptılar; bu işi Amerikan ilişkileri içerisinde çözmeye çalıştılar. Yahudi lobisinden avukatlar tuttular, bir nevi onlara sığındılar. Vatan Partisi şunu söyledi: “Bırakın Yahudi lobisinden medet ummayı; ‘Ey Amerika, sen Türkiye’nin komşularıyla ticaretine karışamazsın, Türkiye’nin İran’la ilişkilerine, ticari faaliyetlerine ambargo koyamazsın. Biz seni dinlemek mecburiyetinde değiliz. Türkiye’nin kendi hukuku, bağımsızlığı ve ekonomik menfaatleri var’ deyin.” Gördüğüm kadarıyla Vatan Partisi’nin bu konudaki ısrarları sonunda hükümet bu noktaya geldi, bu iyi bir gelişme.

Kılıçdaroğlu ise grup toplantısında, “Rıza Sarraf için niye bu kadar telaşlanıyorsun? İran gibi yapsaydınız, yargılasaydınız böyle olmazdı. Hırsızlığın millisi mi olur?” diye sordu. Bu çok acı. Cumhuriyet Halk Partisi yaşanan sürecin farkında değil; Türkiye ile Amerika arasında büyük bir mücadele olduğunu göremiyor. “Hırsızlık, yolsuzluk” gibi meselelere takılmış durumdalar. Rıza Sarraf İran devletinin adamı ama Türkiye ile İran arasındaki ekonomik alışverişte rol oynuyor. Amerika açısından bu kanunsuzdur, ambargo koymuştur; fakat Türkiye ve İran açısından kanunsuz değildir. Bunu görmeyen bir muhalefet partisi; sanki Amerika’nın bekçisi, Amerikan ambargosunun infaz memuru gibi hareket ediyor.

Eğer ortada kişisel yolsuzluklar varsa, bu ayrı bir konudur; ancak Türkiye, Amerika’nın dayatmalarına boyun eğmemelidir. Bizim derdimiz, Türkiye’nin bağımsızlığıdır. Vatan Partisi olarak biz, “Amerika-Türkiye Savaşı”nda tarafız. Bu nedenle iktidara geleceğiz. Amerikan güdümünde iktidar planları yapanların ise başarılı olma şansı sıfırdır. NATO tatbikatında Atatürk’ün hedef tahtasına konulması da bu vatan savaşının bir parçasıdır. Biz Türkiye’nin siperinin en ön safında yer aldığımız için hükümet olacağız. Tayyip Erdoğan’ı desteklediğimiz için değil, vatanı savunduğumuz için bu konumdayız. NATO tatbikatındaki o skandalın ise bir memurun işgüzarlığı veya tesadüf olması ihtimali sıfırdır; bu çok titizlikle planlanmış bir provokasyondur. Koskoca NATO gibi bir örgütün hedefi ortada. Çünkü bu, küçük bir ayrıntı değil; doğrudan bir hedef. Hedef, Atatürk. Yani NATO’nun düşmanı Atatürk. NATO’nun bugünkü düşmanı Tayyip Erdoğan ise tarihi düşmanı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Aslında burada NATO bir itirafta bulunuyor. Hakikaten NATO’nun düşmanı Atatürk’tür; çünkü NATO 1949 yılında neye karşı kuruldu? Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya hegemonyasına karşı. Dolayısıyla yaşananlar kazara yapılmış olaylar değil; planlı, hesaplı bir öngörü ürünüdür.

Peki, Stoltenberg gibi bir Genel Sekreter neden anında özür diledi? Bakın, bu özür hiçbir şey ifade etmez. Amaçlarını gösterip meydan okuduktan sonra herkes mesajı aldı. Bu durum, birinin ayağına kasıtlı olarak tramvayda basıp sonra “özür dilerim” demeye benzer. Bazen kasıtlı eylemlerin ardından özür dilenir. Amaçları ne? Amerika Birleşik Devletleri burada Türkiye’ye yönelik tehdidini bütün dünyanın gözü önünde açıkladı. “Seni tehdit ediyorum” dedi. Kavgalarda da böyle bir durum vardır; ilk başlarda “Kafanı kırarım, gözünü çıkarırım” şeklinde meydan okumalar olur. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye yönetimine aynen bu dilde bir tehdit yöneltti. Türkiye bu mesajı aldı mı? Bırakın Türkiye’yi, bu mesaj Tanganyika’ya yönelse onlar bile alırdı. Bütün dünya, Amerika’nın Türkiye’yi hedefe aldığını bu olayla gördü.

Bizim partimiz buna en kararlı tavrı gösteriyor. Çünkü biz yeni yetme NATO karşıtı değiliz ki! Şimdi herkes NATO karşıtı oldu, bunu sevinçle karşılıyoruz ve kimseyi eleştirmiyoruz. Ancak Vatan Partisi, 1968 yılından beri, 50 yıldır NATO karşıtıdır. Ben 1968 Gençlik Hareketi’nin lideriyim; o dönemde devrimci gençlik olarak NATO’ya karşı mücadeleler örgütledik. NATO’nun bir Amerikan örgütlenmesi olduğunu ve her üye ülkenin içinde Gladio’yu örgütlediğini uzun yıllardır anlatıyoruz.

Hükümetin gerek Zarrab davası gerekse NATO konusundaki tavrına gelince; Zarrab davasında şu anda kararlı bir tavra gelmiş gözüküyorlar. Ancak yapılması gerekenler yapılıyor mu? Şu aşamada Zarrab davasında yapılabilecek somut bir eylem yok. Hükümet bizim dediğimiz yere geldi: “Ben İran’la ticareti yaparım, sen karışamazsın” diyerek o mevziye yerleşti. Bu iyi bir gelişme. Soçi’de Rusya, Amerika ve Türkiye liderleri buluşuyor; işte Zarrab davasına verilen en güzel cevap budur. Türkiye, NATO’daki bu operasyonla Amerika’ya “Sen beni yönetemezsin” diyor. Bu, Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu programın bir parçası.

NATO’nun patronları, Türkiye’nin örgütten ayrılmasını mı ister yoksa kalmasını mı? Onlar Türkiye’yi kontrol etmek istiyorlar. Türkiye NATO’dan ayrılırsa onları kontrol edemezler. NATO’da kalıp sürekli isyan eden bir üye olarak Türkiye ise onlara zarar verir. Şu anda Amerika, Batı Asya’da yenildi ve bir çözüm üretemiyor. Amerika’nın siyaseti hem İran’a hem de Türkiye’ye karşı ama burada doğru dürüst bir çözüm üretebilmiş değil. Hükümeti yıkmak istiyorlar ancak yerine koyabilecekleri bir seçenekleri yok. Kılıçdaroğlu’nun hükümet olabilecek bir yeteneği yok, sandıktan çıkamazlar. Darbe yolunu denediler, bir daha darbe tezgahlarlarsa karşılarında Türk ordusunun gücünü bulurlar.

Ancak Amerika’nın önümüzdeki dönem için suikast planları olduğunu biliyoruz. Bugün Türkiye’nin güvenlik birimlerinin elinde bu bilgiler var. Makedonya’da bir operasyon merkezi kurdular ve Türkiye’de bazı insanları hedef aldılar. Suikastlar, karışıklıklar, siber saldırılar gibi operasyonel müdahaleler planlıyorlar. Amerika yetkilileri açıkça “Biz teslim olmuş değiliz, her türlü olanağı kullanarak Batı Asya’daki iddiamızı sürdüreceğiz” dediler. Bu, “kemiği kırmak, gözü çıkarmak her şey serbest” demektir.

Bu bir vatan savaşıdır ve biz Türkiye’nin birliğini sağlamak durumundayız. Amerika’ya karşı kim varsa beraber duracağız. Tayyip Erdoğan bu cephede var, bunu görmemiz lazım. Amerika, Atatürk’ü hedef aldığı gibi Tayyip Erdoğan’ı da hedefe koydu. Bunu görerek kararlı ve tutarlı bir direniş göstereceğiz. Zaaflar varsa eleştireceğiz; mesela “Niye bir an evvel Suriye ile açık, kararlı ve Amerika’ya meydan okuyan bir işbirliğine gitmiyorsun?” diye soracağız. Tayyip Erdoğan’lar bu siyasetleri gecikerek benimsedikleri için Türkiye’ye bedel ödetiyorlar.

Bizim geçmişte “sen şunu yaptın, sen bunu yaptın” kavgalarını bırakmamız lazım. Seçimlerde tercihlerimizi yaparken bunları elbette değerlendireceğiz; ancak şu an bu savaşın içerisindeyiz. Kılıçdaroğlu ve ekibi; Seyit Rıza’nın, Şeyh Said’lerin mevzisini bıraksınlar, Amerika’nın güdümünü terk etsinler ve vatan savaşı mevzisine gelsinler. Başımızın üstünde yerleri var.

Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, NATO skandalıyla ilgili önce şiddetle kınadı, sonra “acaba arkasında bir şey var mı?” diye şüphe belirttiler. Onlar da vatan savaşı mevzisine girsinler. CHP yönetimi maalesef çok net bir şekilde Amerikan mevzisindedir. Türkiye, Amerika’nın piyonları olan PKK, FETÖ ve IŞİD’e karşı savaşıyor; CHP ise FETÖ’yü ve PKK’yı koluna takıp yürüyüş yapıyor. Daha dört gün önce Tunceli’de Cumhuriyet düşmanı bir eylemle, 1938 yılında Cumhuriyet’in katliam yaptığını iddia ettiler. Genel merkez bu konuda en ufak bir soruşturma dahi açmıyor. Genel başkanın “Dersimli Kemal” çıkışı, vatan mevzisinden uzaklaşmanın bir göstergesidir.

17-25 Aralık meselesine gelince; bugün Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan bu değildir. Vatan savaşını başarıya ulaştıralım, bu meseleleri ondan sonra ele alırız. Bu tarz yaklaşımlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu safı göremeyen yanlış tavırlardır. Sonuç olarak, vatanımızı savunuyoruz ve herkesi bu vatan savaşı mevzisinde birleşmeye çağırıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi üyeleri de yöneticilerinin bu tavırlarına karşı artık ses çıkarmalıdır. Nasıl bu insanlarla Türk milletinin arasında dolaşacaksınız? Ayıp değil mi? Utanın. Bütün CHP örgütlerine utanın diyorum. Bütün CHP milletvekillerine utanın diyorum. Siz cumhuriyeti savunmuyorsunuz. Hayır efendim, geçmişte o söylediğiniz konuların hepsinde Vatan Partisi, Tayyip Erdoğan yönetimine karşı en kararlı tavrı aldı ve mücadele etti. O yüzden hapislere atıldı. Vatan Partisi yöneticileri 6 yıl hapiste yattı. Hangi Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi AKP tarafından içeri atıldı? Tek bir tane yok. CHP’de iki milletvekili vardı; o zaman onlar milletvekili değildi, sonradan milletvekili yapıldılar. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi ve Kılıçdaroğlu ne dedi? “Darbeciler yargılansın.” Yani bizim Balyoz ve Ergenekon’dan tutuklanmamızı, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı “darbeciler yargılansın” diyerek destekledi. Bir kere değil, iki kere değil, beş kere, on kere. Onun için bu konularda Vatan Partisi’nin tutumu son derece yerindedir.

AKP geçmişte şunu yaptı, bunu yaptı; çuval geçirildiği zaman CHP ne yaptı? Hiçbir şey. Çuval geçirmeye karşı Vatan Partisi tavır aldı. O zaman Vatan Partisi, “Türkiye’deki 30-40 tane Amerikan subayı derhal tutuklansın, içeri atılsın ve çuval geçirilen komutanlarımızı, askerlerimizi geri alalım” diyerek o kararlılığı gösterdi. CHP ne yaptı? O Millenium Challenge 2002 tatbikatından sonra bana bir tane beyanat getirin. Amerika Birleşik Devletleri, 2002 yılında 24 Temmuz günü, 22 gün süren bir tatbikat yaptı; Nevada çöllerinde Türkiye’yi işgal tatbikatı… “Millenium Challenge”, yani “1000 Yılın Meydan Okuması” tatbikatının dosyasını Cumhurbaşkanı’na ben verdim, Genelkurmay’a ben yolladım. O zaman Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’di. O dosyayı geldiği zaman alan komutan arkadaşlarımız da var, şu anda Vatan Partisi üyesi olan. Biz bilgilendirdik; Amerika tarafından Türkiye’yi işgal tatbikatı yapılıyor dedik. O zaman biz CHP’yi falan göremedik.

Ermeni soykırımı davasında da göremedik. Lozan’a gittik, Paris’e gittik, Berlin’e gittik. Orada “Ermeni soykırımı yalandır” diye yürüyüşler yaptık. CHP Genel Başkanı’nı davet ettim, CHP milletvekillerini davet ettim, hiçbiri gelmedi, yoklardı. Hiçbir desteklerini görmedik. Bir kişi hariç; Sayın Gülsün Bilgehan Toker dışında, İnönü’nün torunu olan Gülsün Hanım dışında, Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminden ve milletvekillerinden tek bir kişinin desteğini göremedik. Bir de Ardahan milletvekili; o kadar. Son davanızda da Sayın Deniz Baykal, Strasbourg’daki davaya Sayın Bilgehan ile geldi. Kendisine çok teşekkür ederiz, ayağına sağlık, şifalar diliyoruz. Ama ben Deniz Baykal’a “Gel beraber gidelim, orada basın toplantısı yapalım, Ermeni soykırımı yalanlarını teşhir edelim” diye öneriler götürdüm, hepsine ret cevabı geldi.

Eleştirenleri okudum; bunlar çok azınlıkta. Oğuz Yiğit veya o bahsettiğiniz insanlar artık Türkiye’de tek tük, çok azınlıkta kaldılar. Onları buradan bir daha uyarıyorum; çok yanlış yerde duruyorlar. Bugün Türkiye çok büyük tehditlerle karşı karşıyadır. Türk Silahlı Kuvvetleri şu anda savaşmaktadır, Türk polisi savaşmaktadır. Bu mücadelenin yanında yer alınır, cephede daha tutarlı ve kararlı öneriler yapılır. Ama bu cepheyi bozmaya çalışan kara propaganda hiçbir Türk vatandaşına yakışmaz.

Partinizin bugünkü politikası ne? NATO’dan ayrılmak mı? “Çıkalım mı?” diyorsun mesela. Tabii, NATO’dan çıkalım diyoruz. Çünkü fiilen NATO’dan çıkmışız zaten. Yarın bizi atmadan evvel biz şerefimizle çıkalım. Oraya doğru gidiyor. Türkiye NATO’dan çıktı; o kadar açık ki. NATO, Atatürk’ü düşman tahtasına koyuyor, Türkiye Cumhurbaşkanı’nı düşman tahtasına koyuyor. NATO’nun düşmanısın. Zaten bir bilgi vereyim; Amerikan Hava Kuvvetleri Müsteşar Yardımcısı diyor ki: “Türkiye S-400’leri Rusya’dan alırsa, biz de F-35 uçaklarını teslim etmeyiz.” Bu size bir şeyi hatırlattı mı? Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye iki tane gemi ısmarlamıştık, parasını da vermiştik; üstüne yattı İngiltere. Şimdi biz F-35’ler için para ödüyoruz.

Türkiye’nin seçenekleri var. “NATO’dan çıkarsak İzmir’i alırlar, Ege’de ne yaparız?” diyorlar. Zaten sen NATO’da kaldığın zaman İzmir değil, Ege’nin bütün adaları işgal edilmiş durumda; Yunanistan, PKK’yı ve FETÖ’yü destekliyor, senin ülkeni parçalıyorlar. Askerler, siviller ve hükümet yöneticileri Vatan Partisi gibi olacak; oturacak, Türkiye’ye tehdit nereden geliyor diye bakacak. Artık herkes görüyor; PKK’yı ve FETÖ’yü destekleyen Amerika’dan geliyor. Türkiye’ye tehdit Rusya’dan, Çin’den, İran’dan, Suriye’den gelmiyor. O zaman Türkiye, Amerika’dan gelen tehditlere karşı siyaset ve strateji belirleyecek, savunma tedbirlerini alacak ve ordusunu ona göre düzene sokacak. Yarın Soçi’de bir toplantı var; Türkiye, Rusya ve İran Cumhurbaşkanları toplanıyor. Hepsi Amerikan ambargosuna muhataplar. Amerika bütün dünyaya ambargo uygulayınca, sonunda kendisi tecrit edilmiş ve yalnızlaşmış olacak.

Türk ordusu NATO’dan çıkış sürecinde zafiyet yaşar mı? Bu çok tuzak bir soru. Bu kaygıları hepimiz paylaşıyoruz ama bu soruyu çok fazla önümüze koyarsak sonunda “Amerika’ya teslim olalım” noktasına geliriz. Zaten Amerika F-35’leri vermem diyor. Teslim olursan ne olacak? Bu F-35’leri kime karşı kullanacaksınız? PKK’ya karşı kullanamayacaksınız, FETÖ’ye karşı kullanamayacaksınız. Rusya’ya, İran’a karşı kullanıp Türkiye’yi mahvedeceksiniz. Amerika’nın verdiği silahları Türkiye’nin milli savunması için kullanamazsınız. O silah karşılığında Amerika diyor ki: “Sen benim güdümümde olacaksın, dünya planlarıma hizmet edeceksin.” Kime karşı savaşacaksın? İran’a, Rusya’ya, Suriye’ye, Irak’a… O zaman o silahın Türkiye’ye ne faydası var? Türkiye borç batağına gömülmek ve bölünmek için Amerika’dan silah almış olacak. Ankara’yı Amerika fethedecek, tepemize FETÖ’yü oturtacak; F-35’ler elimizde olacak ama Türkiye yönetilemez hale gelecek. Biz böyle bir yönetimi kabul ediyor muyuz?

Zaten biz çıkmasak da Amerika bizi orada tutmak niyetinde değil. NATO üyesiyken Amerika ile savaş içindesin. Teslim olan bir Türkiye parçalanır, borca batar, tarikat ve cemaat ağları içerisinde çırpınır durur. Atatürk düşman olduğuna göre teslim olan Türkiye’de laiklik kalır mı? Fethullah Hoca mı getirecek laikliği?

Özgüvenimiz güçlendi. Hasadı kaldırma zamanına geldiğimiz için düğün yapmanın hazırlıklarına başladık. Harmandan sonra düğün gelir; biz de milli hükümet düğününü yapacağız. Toplumlar kendi tecrübeleriyle buraya geliyor. Türkiye 2000’li yıllarda özellikle Amerika’yla cephe cepheye geldi. Amerika, Balyoz ve Ergenekon gibi operasyonları gerçekleştirdi, arkasından PKK “Kürt açılımını” yaptırdı. En sonunda Türkiye çıkış yolunu buldu ve Amerika’ya karşı mücadeleye başladı. Amerika Batı Asya’da kaybetti. O bakımdan çok mutluyuz, çok umutluyuz, çok güvenliyiz.

Amerika, savaşan bir ordunun Genelkurmay Başkanı olan Hulusi Akar’ı hedef alıyor. 22 Kasım’da Soçi’de 3 ülkenin Cumhurbaşkanı toplanıyor; tarihte bir ilk. Türkiye, Rusya ve İran… Tarihsel olarak baktığımızda 1905 Rus devrimi, 1907 İran devrimi, 1908 Türk devrimi. Devrimler buluşmuş. 1914-1922 İstiklal Savaşı ve 1917 Ekim Devrimi… Demek ki Türkiye, İran ve Rusya’yı yan yana getiren bir gerçeklik var. O da emperyalizme karşı mazlum milletlerin mücadelesidir. Demek ki ikisi ilk önce “Böyle bir toplantı yapalım” dediler. Bendeki bilgi, bu iradenin ya da doğrusu inisiyatifin Ruslara ait olduğu yönünde. Toplantıyı çağıran Rusya. Bunu çok üst düzey diplomatik kaynaklardan teyit ettim. Yarın yapılacak toplantının çağrısını yapan kuvvet Rusya. “Bu çok önemli mi?” derseniz; bence çağıranın kim olduğundan ziyade, tarafların bu sürece mecbur olması asıl mesele. Rusya da, Türkiye de, İran da böyle bir toplantıya mecbur.

Aslında burada en yakıcı konumda olan ülke Türkiye. Şu anda en ön cephede Türkiye var; İran’dan bile önce Türkiye yer alıyor. Bu nedenle böyle bir toplantı için inisiyatifin Türkiye’den gelmesi son derece doğal olurdu. Bazen bir tarafı beklersiniz, karşı taraf teklif eder; durum biraz böyle gelişti.

Beklenmedik bir gelişme daha oldu: Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad Soçi’ye geldi. Toplantıdan önce gelmesi şarttı çünkü gündemin birinci maddesi Suriye. İran, Türkiye ve Rusya niçin buluşuyor? Suriye’yi konuşmak için. Dolayısıyla bu zirveden önce Esad ile Putin’in görüşmesi son derece doğal, hatta şarttı. Yarın ne olacağının ipuçları bu görüşmede gizli. Putin, Soçi’deki görüşmenin ardından “Suriye’de askeri sürecin sonuna gelinmiştir” dedi. Esad da siyasi çözüm konusunda mutabık ve hazır olduğunu belirtti.

Şimdi aklıma şu takıldı: IŞİD meselesi aşağı yukarı bitti. Elinde ciddi, büyük bir yerleşim yeri ya da ilçe dahi kalmadı. İdlib’de bir yığılma var, El-Kaide türevi gruplar mevcut ama onlar da belli ki Türkiye’nin kontrolünde adım adım tasfiye edilecekler. Beklentimiz en azından bu. Sorun şu: Suriye’nin üçte biri şu anda PKK/PYD’nin kontrolünde. Savaşsız bu nasıl halledilecek? Rusya’nın niyeti PKK/PYD ile Esad’ı masaya oturtmak mı? Rusya böyle bir şey yapamaz. Ancak PKK’nın teslim olması için devreye girebilir. Yani kurşun atmadan PKK’nın tepesine binip, “Fazla zayiat vermeden ellerini havaya kaldır ve teslim ol” diyebilirler. Bunun dışında PKK’nın orada bir kanton yönetimi kurması, federatif çözümler üretmesi için Rusya’nın araya girmesi mümkün değil. Bunu ne İran kabul eder, ne Türkiye, ne de Suriye. Türkiye’nin kabul etmeyeceği ise kesin. Eskiden beri bir formülümüz vardı: “Türkiye ile İran bir araya gelirse PKK beyaz bayrak çeker” diyorduk. Kandil beyaz bayrak çekecek. Öyle bir yere geldik ki; artık mümkün olduğu kadar az zayiatla çözme formülleri geçerlidir.

Suriye’de askeri dönemin bitmesi, IŞİD’in yenilmesi demektir. Bu başarıda Suriye ordusunun yanı sıra Türkiye’nin çok büyük katkısı var. Mehmetçik’in kanıyla IŞİD ezilmiştir. Şimdi sıra siyasi çözümde. Yani Beşar Esad yönetiminin bütün dünya tarafından kabul edilmesi sürecinde. İki seçenek yok; “Ya Beşar Esad ya da Amerika’nın münafık grupları” diye bir seçenek olamaz. Tek seçenek Beşar Esad’dır. Siyasi çözüm dediğimiz olay budur. Geçmişte Suriye politikasında Türkiye açısından ciddi hatalar yapıldı. Türkiye hâlâ Rusya ve İran üzerinden Esad’la konuşuyor. Bu yanlış. Bu adımı doğrudan atmamanın gerekçesini vatanseverlikle ya da Türkiye’nin menfaatleriyle açıklamak mümkün değil. Türkiye, Suriye meselesinde çok daha farklı bir noktada olmalıydı.

Madem Vatan Partisi’nin siyasetleri bir bir hayata geçiyor, o zaman bu siyasetleri üreten Vatan Partisi Türkiye’nin iktidarı olmalıdır. İçinde Vatan Partisi’nin olduğu bir milli hükümet şarttır.

Bir izleyicimiz çeyrek sayfalık bir mesaj göndermiş, onu okumak istiyorum: “Kim ne derse desin, ABD artık süper devlet değildir. Gaddar bir dünya haydut çetesidir. İsrail ile Suudi Krallığı da bölgedeki stratejik fırıldakçılardır. Bu faşist ittifak, İran’ı Orta Doğu siyasetinde bize yaklaştıracaktır.” Belli ki tecrübeli bir izleyicimiz. Sonuçta süreç lehimize işlemeye başlamıştır. Bu süreç, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Fırat Kalkanı ile 24 Ağustos 2016’da Amerika-İsrail koridoruna girmesiyle ve 24 Temmuz 2015’te PKK’nın tepesine binmesiyle başladı. Türkiye girmeseydi bu başarılar kazanılamazdı.

Avrasya’nın en batısında da önemli gelişmeler var: Almanya. Almanya’da “Atlantik sonrası dünya” (Post-Atlantische Welt) dönemi başladı. Frankfurt Allgemeine Zeitung’da yer alan bu makale, Amerika’nın dünyaya hükmetme iddiasının yerle bir olduğunu söylüyor. Bu yeni dünyada artık Amerika’nın borusu ötmeyecek; Çin, Hindistan, Batı Asya ülkeleri, Almanya ve Fransa var. Almanya’da artık vatanseverlik çok moda. Yeşiller Partisi sözcüsü bile “Biz vatanseveriz” diyor. Merkel’in partisi bile en vatansever mevziye geçti ve bu yüzden koalisyon kuramadı. Alman Dışişleri Bakanı, “Orta Doğu’nun Trumplaşmasına karşıyız” diyerek ikinci bir İsrail/Kürdistan projesine karşı olduklarını açıkladı. Alman basını artık PKK’ya “Amerika’nın piyonu” diyor ve sahte solcuları eleştiriyor.

Almanya’nın bu tutumu bizim için çok önemli. Özellikle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konusunda… Doğu Akdeniz, çelişkilerin merkezi olmaya aday. Kürdistan projesi çöktü, PKK temizleniyor. Ancak Doğu Akdeniz’de İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Amerika’nın oluşturduğu yeni bir ittifak var. Yunanistan, geleneksel olarak hep Atlantik patronunun yanında duruyor. Neden? Çünkü Türkiye’ye karşı bu ittifaka ihtiyaç duyuyorlar. Komünist Partisi’nde Ali Aleki diye biri vardı. Politbüro üyesi bizi Atina’da ağırlarken laf şuraya geldi: “Bakın,” dedi. Ali Mercan’la beraber gitmiştik; 96 mı, 95 mi, o yıllar… “Sakın Yunanistan’ı Türkiye gibi zannetmeyin,” dedi. “Nasıl?” diye sorduk. “Türkiye bir devlettir,” dedi. “Türkiye’nin her şeye rağmen NATO’da falan bir ağırlığı, birikimi var. Arkasında imparatorluklar tarihi var. Amerika’ya Türkiye kafa tutar, tutabilir. Ama Yunanistan için böyle bir şey mümkün değil. Kendisi Yunan olduğu ve bir Yunan vatanseveri olduğu halde, ‘Yunan devleti Amerika’nın piyonudur, başka türlü de olamaz,’ dedi. Sakın Türkiye’ye benzetmeyin.” Bu çok doğru. Hakikaten öyle bir tarihten geliyor. Neden? Yunanistan’ı Rus Çarlığı, İngiltere gibi güçler Osmanlı Devleti’nin parçalanması sürecinde kurdular. Arkasından 1. Dünya Savaşı’ndan sonra İzmir’e çıkartıp Türkiye’nin üzerine sürdüler. O büyük faciayı Yunanistan yaşamış oldu.

Bugün Kıbrıs ve Doğu Akdeniz meselesine bakıyoruz; Amerika tamamen Yunanistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı piyon olarak kullanıyor, İsrail de onların yanında. Peki, Soçi’de buluşan Türkiye, Rusya, İran, Çin, Mısır ve diğer Batı Asya ülkeleri bunu kabul edecek mi? Doğu Akdeniz’e kıyısı olan Türkiye, Suriye, Mısır gibi ülkeler, Amerika’nın Kıbrıs Rum kesimini ve Yunanistan’ı kullanarak bölgenin petrol ve doğal gazına oturmasını kabul eder mi? Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz siyasetini, Batı Asya’da oluşan bu ittifak temelinde geliştirmesi ve olgunlaştırması lazım.

Eskiden “Yunanistan ve Güney Kıbrıs Avrupa Birliği üyesi, biz Ege’de hem Amerika hem AB ile karşı karşıyayız” diye bir korkumuz vardı. Ancak Almanya’nın içine girdiği süreçten sonra durum değişti. Bugün artık Kıbrıs’ta “iki devlet olsun”, “konfederasyon olsun” gibi siyasetler yanlıştır. Bizim Kıbrıs’ta savunacağımız siyaset, Vatan Partisi’nin programının 19. maddesinde olduğu gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye ile bütünleşmesidir. Oraya fiilen bizim ilimiz gözüyle bakılacak bir sürece girdik. Kıbrıs devleti yapaydır; Rumları ve Türkleri tek bir millet haline getiremezsiniz.

Türkiye bu Soçi buluşmasıyla rayına oturttuğu siyaseti Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye yayacak. Bunu Rauf Denktaş’la birlikte planlamıştık; onu Moskova’ya götürüp devlet başkanı statüsünde ağırlatacaktık. Rusya’dan Alexander Dugin’ler geldi, görüşmeler yaptık. O süreçte Rus devleti, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’la bütünleşme sürecine yavaş yavaş olumlu bakmaya başlamıştı ama o zamanki Tayyip Erdoğan yönetimi bizi baltaladı. Türkiye şimdi tekrar o eşiğe gelmiştir. Suriye ve Irak ile iş birliği bu bakımdan çok önemlidir. Esad’la görüşmemek, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki çıkarlarını koruyamamaktır. Suriye ile iş birliği, yalnızca PKK sorununun çözümü için değil, Kıbrıs sorunu için de şarttır. Çünkü Kıbrıs, Amerika ve İngiltere’nin elinde olduğu sürece, oradan kalkan uçaklar İran’ı, Çin’in enerji yollarını ve Mısır’ı tehdit eder. 1964’te İnönü döneminde olduğu gibi, Amerikan üslerinin Güney Kıbrıs’tan kaldırılması için mücadele yürütmeli ve Kuzey Kıbrıs’ı Türkiye ile bütünleştirmeliyiz.

İngiltere’ye gelince; eskiden “Anglo-Sakson ittifakı, Amerika-İngiltere ayrılmaz” denirdi. Ancak Amerika kaybeden bir ülke ve herkes ondan uzaklaşıyor. İngiltere de Amerika’nın inişini görüyor; Avrupa Birliği içinde Amerika’nın Truva atı rolünü oynarken, şimdi yavaş yavaş Almanya ve Fransa’ya, örneğin İran konusunda Amerika’nın yaptırımlarına karşı çıkma noktasında yaklaşmaya başladı.

Önümüzdeki dönemde Çin’e, oradan Fransa’ya ve Almanya’ya gidiyorum. Alman kamuoyuna ve devlet aklına şunu söyledik: “Koskoca Almanya PKK ile Türkiye’yi teraziye koymayı nasıl bilemez?” Bu çıkışımız büyük yankı uyandırdı. Sonuç itibarıyla Almanya, PKK’ya karşı net bir tavır aldı. Ben Avrupa’ya, “5000 yıllık Türk devletler tarihinde Avrupa bizi ne zaman sevdi ki?” diye soran izleyicilerimize şunu söyleyeyim: Dünya dengelerini kurmak gerektiğinde büyük devletlerle ittifak yaparsınız. Almanya ile 1. Dünya Savaşı’ndaki ittifakımız da böyleydi; o gün Almanya ile savaşa girmeseydik, İstanbul daha 1915’te düşer ve Türkiye parçalanırdı. Türkiye, 4 yıl boyunca o dostluk sayesinde ayakta kalabildi. Bugün de aynı şekilde, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda dengeleri gözeterek ilerlemeliyiz. Ama onu eşit ve bağımsız koşullarda yaparsınız; teslim olmamak şartıyla. Bugünün dünya koşullarında Rusya, İran ve Çin ile ittifak yapmazsanız Türkiye’nin bütünlüğünü savunamazsınız. Bu ittifaklar, her tarafın kendi bağımsızlık bütünlüğünü koruma zemininde olduğu için nispeten daha eşit ittifaklardır.

İzmir’den Gönül Aygın —umarım ismi doğru almışımdır ve yanlış okumuyorumdur— Doğu Perinçek’in her söylediğine katıldığını belirtmiş. Ancak, “Tayyip Erdoğan bugün Esad, Esad diye yine neler söyledi?” diyerek bir soru yöneltmiş. Ben bu takıntılara katılmıyorum. Bakın, bu “Esad” meselesi bir takıntıya dönüştü; hatta psikiyatride bile karşılığı olan, bir süre sonra hastalığa dönüşebilecek bir durum. Türkiye’de bir “Tayyip Erdoğan takıntısı” var. Bu takıntılarla Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemeyiz. Amerika’yı bırakıp, aklımız fikrimiz Amerika’nın öldürmeyi hedeflediği Erdoğan’a karşı mevzileniyoruz; bu çok yanlış.

Sinema sanatçısı ve yazar Canan Ceylan, İstanbul’dan bir mesaj göndermiş. Doğu Perinçek ve Şule Perinçek için “Allah onları korusun” demiş, sağ olsun. “Bu zeka ve akılla milleti şuurlandırdıkça Kılıçdaroğlu panik oluyor, ona telefon edenler baskı kurarak çekinmesini sağlamaya çalışıyorlar. Tüm teröristleri destekliyorlar, Allah Perinçek’i korusun” demiş. Kendisine teşekkür ederim.

Kocaeli, Gölcük, Değirmendere’den bir izleyicimiz “Zarrab olayını bir özetler misiniz?” diye sormuş. Zarrab olayı, Türkiye-İran ticaretine yönelik Amerika’nın ambargosudur. Türkiye bu ambargoya uymadığı için Amerika, Türkiye’nin üzerine çullanıyor. Yani mesele rüşvet davası değil; Amerika’nın derdi Türkiye ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin önlenmesidir.

İstanbul’dan ismini vermek istemeyen bir izleyicimiz, “Rıza Zarrab ABD’de tutuklu, hırsızlık var mı yok mu ona bakın” diyor. Biz bunu milli dava mı yapacağız? Evet, Amerika’ya karşı dibine kadar karşıyız ama ayakkabı kutusundan çıkanlara ne diyeceğiz? Türkiye’nin geleceği ayakkabı kutularıyla değil, Amerika’nın piyonlarına karşı yürütülen mücadeleyle, toprak bütünlüğü ve barış mücadelesiyle belirlenir. Bu hırsızlık olaylarını gündemin ilk sırasına taşıma çabaları boştur. Bunları önemsiz demiyorum ama Türkiye’nin öncelikli sorunları bunlar değildir.

Trabzon’dan bir izleyicimiz, “Doğu Perinçek, CHP’ye laf söyleme hakkını kendinde nasıl görüyor?” diye sormuş. Ben bir Türk vatanseveriyim ve vatanımın bütünlüğünü savunuyorum. Vatan Partisi Genel Başkanı olarak her vatandaş gibi Türkiye’nin siyasetiyle ilgili konuşma hakkım vardır. Seyit Rıza heykelinin önünde kimse “Cumhuriyet katliam yaptı” diyemez. Diyen, karşısında Türk vatanseverlerini bulur. Tunceli’deki Seyit Rıza ve Diyarbakır’daki Şeyh Said heykelleri, o halkların desteğiyle veya devlet eliyle kaldırılmalıdır. Vatan Partisi iktidarında bu heykeller oradan kalkacaktır; bunu vaat ediyorum. Çünkü bu heykeller emperyalizmin uzantısıdır ve PKK’nın tarihsel kökleridir.

Vahid Bey, “Kendinizi sosyalist, milliyetçi diye nasıl tanımlıyorsunuz?” diye sormuş. Vatan Partisi’nin tüzüğünde; milliyetçileri, halkçıları ve sosyalistleri birleştirdiğimiz yazar. Türk devrimini de bu kesimler yapmıştır. Yusuf Akçura’dan, Ziya Gökalp’ten ve Atatürk’ten bunu öğreniyoruz. Vatanın bütünlüğünü savunan, üretim ekonomisinden yana olan ve Atatürk’ün önderliğinde çağdaş bir Türkiye için mücadele eden herkes bu programın içindedir.

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, 20. yüzyıl başında sömürgelerin kurtuluşu için vardı. Ancak bugün Amerika, bu hakkı Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi ülkeleri bölmek için kullanıyor. Emperyalizmin aleti olan bu sözde “kaderini tayin hakkını” kabul etmiyoruz.

NATO konusunda ise; NATO’ya kalsak Ege ve Akdeniz’de Yunanistan’ın yanındalar. Biz NATO içinde kalarak kendimizi koruyamayız. Batı Asya’da yaptığımız gibi; Rusya, İran ve Çin ile ittifak ederek hakkımızı koruyabiliriz.

Ahmet Zeki Üçok, emekli bir hakim albay olarak FETÖ’ye karşı büyük bir mücadele verdi. Silivri’de bize kurulan kumpaslarda çok cesur bir tavır aldı. Onun “Tek Başına” adlı kitabı, bu mücadele sürecini anlatan çok önemli bir eserdir.

Eskişehir’den Mustafa Erdönmez, Bilecik ziyaretimden önce Eskişehir’e uğramadığımı sormuş. O ziyaretimiz üzerinden epey zaman geçti, ancak Eskişehir bizim için önemlidir.

Muammer Özdil, “Tespitleriniz doğru ama oy potansiyeline dönüştüremiyoruz” demiş. Vatan Partisi, mücadelesiyle ve Türkiye’nin girdiği devrim süreciyle büyüyor. Emeklilik yaşı konusunda ise; Türkiye’nin çalışan insana ihtiyacı var. 65 yaş uygundur, işleyen demir paslanmaz. Kahramanmaraş’tan Nuri Avşar Bey “Sağcıyım, AKP’liyim ama sizinle yan yana dururum” demiş. Kendisine teşekkür ediyorum, bize her zaman ulaşabilir. Musa Ak, Deniz’e sormuş: “Almanya Amerika’ya karşı bir mevzuya girdiyse, PKK’lıları artık bize teslim eder mi?” E, şimdi Almanya PKK’ya karşı tavır almaya başladı. Bu, Türk hükümetinin hünerine bağlı. Biz hükümette olsak teslim etmesi şart değil; Almanya PKK’ya hayat tanımadığı sürece Türkiye’de barış açısından çok önemli kazançlar sağlarız. Biz Vatan Partisi olarak hükümete geldiğimizde bunu başarırız. Çünkü biz Alman yöneticilerine kalkıp “Sen faşistsin, Hitler’sin” gibi devlet adabına yakışmayan tavırlar almayız.

Değerli izleyicilerimize bir bilgi vereyim; işim gereği PKK medyasını yakından takip ediyorum. Son dönemde iki devlete, Rusya ve Almanya’ya yönelik eleştirilerini artırdılar. İran’ı da ekleyebiliriz; zaten İran ile Türkiye’yi aynı kefeye koyuyorlar. Artık PKK sadece Amerika, Suudi Arabistan ve İsrail yandaşlığı yapıyor, başka bir şey yok.

Fatma Taçal, Giresun’dan yazmış: “Doğu Perinçek bizim için büyük bir kütüphane, arşiv; ne derseniz deyin. Allah onu korusun, Türkiye için büyük bir değer.” Sağ olsunlar, teşekkür ederiz.

Bir ülkücü kardeşimiz, Osmaniye’den Turgut Gök sormuş: “Turan’ın gerçekleşme şansı var mı?” Turan, Avrasya’dır. Turan; Türk, Rus, Fars ve Çin’i birleştirmektir. Sırf Türklerden oluşan bir Turan yapmaya kalkarsanız, Türkiye’yi bile kaybedersiniz. Rusya’yı, Çin’i, İran’ı hedef alan bir Turan iddiası, Türkiye’nin bitmesine yol açar. Ancak Türkiye’den Çin’e kadar Türklerin yaşadığı bütün topraklarda bir Avrasya Birliği, işte o Turan’dır. Zaten Çinliler de, Ruslar da, Farslar da soy olarak bizim soydaşlarımız; birbirimize karışmışız.

Bir gün “Nuh’un Gemisi” adlı programınıza rica edeyim, ben de geleyim. Çömez bir soru sorucu olarak geleyim; “Türkler niye bu kadar geniş alana yayılmışlar, niye sürekli göçmüşler?” diye sorayım. Atlı çoban kültürü… Tek göçebe biz miyiz? Hint-Avrupalılar da var. Vladivostok’tan Orta Avrupa’ya, Macaristan’a kadar o topraklar karnını doyurmadığı zaman, atlı çoban kültürü çok geniş meraları kontrol etmeyi gerektirir. Bugün bunu derinlemesine konuşmayalım ama atlı çoban kültürü; devlet kuruculuğu ve ordu kuruculuğu ile bağlantılıdır. Atın üzerine bindiğiniz zaman, bugün nükleer silaha sahipmiş gibi olursunuz. İlk atı terbiye edenler, pantolonu bulup üzerine çıkanlar Türklerdir. Atın üzerinde mekanize oluyorsunuz; ufkunuz açılıyor, örgütçü, savaşçı, hukuk yaratan bir kavim haline dönüşüyorsunuz. Deve aynı fonksiyonu görmüyor; deve daha çok ticarette önemli bir hayvan.

Bir izleyicimiz Bülent Bey, “Sizin yaydığınız çoğu korkulara inanmıyorum, Türkiye’nin beka sorunu olduğuna inanmıyorum; ekonomi kötü olursa beka sorunu olur” demiş. Hiçbir korku yaymıyoruz. Tersine Türkiye’nin ufuklarının aydınlandığını, vatan bütünlüğünü sağlama yönünde zaferler kazandığını, Amerika’nın yenildiğini söylüyoruz. Türkiye, borçlanma ekonomisinden üretim ekonomisine geçmenin eşiğine geldi. Atatürk orada da yol göstericimiz olacak; devletçi, halkçı, bağımsız bir ekonomiye yöneleceğiz. İyimserliğimiz palavradan değil, gerçeklere dayanıyor; dediğimiz her şey hayat tarafından doğrulanıyor.

Mustafa Bey birkaç madde yazmış: “Perinçek çok bilgili ama şaşırıyorum; Tayyip Bey’in Kemalist olduğuna inanıyor mu?” Kemalist olmak başka bir şey, Atatürk’ün büyük ve birleştirici bir değer olduğunu kabul etmek başka bir şey. AKP yöneticileri çıkıp “Biz Kemalistiz” demediler; sadece “Atatürk bizim büyük liderimizdir, İstiklal Savaşı’nın lideridir” dediler. Bu, fikir olarak Kemalizmi benimsemekten farklıdır.

“17-25 Aralık hırsızlık mı, kumpas mı?” sorusuna gelirsek; hepsi var. Fakat mesele bugün Türkiye’de hırsızlığı sorgulamak değil, vatan savaşı veriliyor. O mevzide beraberliğimizi sağlamak lazım. Amerika’nın hedef aldığı bir ortamda, 17-25 Aralık üzerinden ona hücum etmek vatanseverlikle bağdaşmaz. Ergenekon sürecinde CHP, “darbeciler yargılansın” diyerek maalesef o tertibi destekledi. Deniz Baykal, biz içeri atıldığımızda tepki göstermedi ama Ahmet Türk’ü ziyaret etti. Bunlar büyük zaaflardır.

Zarrab olayı basit bir suç olayı değil, Amerika’nın Türkiye ile İran ilişkilerini bozma çabasıdır. Türkiye’de bir iç cephe açmaya çalışıyorlar. Zarrab üzerinden hırsızlık, yolsuzluk diyerek halkı ayağa kaldırmaya çalışıyorlar; en önemlisi bu.

Almanya, Köln’de Ermeni anıtı açtı ama bunlar mücadele ile değişecek. Merkel bile bu kararların siyasi olduğunu, hukuki değeri olmadığını söyledi. Türk hükümeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını kullanmıyor, kullanmasını da bilmiyor. O kararda, Yahudi soykırımı kategorisine girmediğine hükmedildi. Vatan Partisi iktidara gelince bunları kavrayacağız.

Rauf Denktaş’ın mezarının yapılmaması konusuna gelince; ilk defa duyuyorum. Geçen Çarşamba katıldığım bir KKTC töreninde, muazzam paralar harcanan ama içerikten yoksun bir defile/müsamere vardı. Denktaş’ın adı bile geçmedi, utandım. O bütçeyle Denktaş’a çok güzel anıt yapılırdı. Şule Perinçek’le bunu konuştuk, mutlaka üzerine gideceğiz.

Son olarak bir izleyicimiz “ABD, İran’a ambargo kararını BM aracılığıyla almadı mı, Türkiye uymak zorunda değil mi?” diye soruyor. Birleşmiş Milletler’in nükleer silah yapımı ile ilgili bazı kararları var ancak bunlar iki ayrı şeydir. Amerika Devleti’nin uyguladığı bir ambargo var. İkisini ayırmak lazım, bu bir. İkincisi, Birleşmiş Milletler’in o kararına uymamanın bir müeyyidesi yok. Siz o kararı da inceleyerek Türkiye’nin menfaati ve Türkiye-İran ilişkileri çerçevesinde muafiyet isteyebiliyorsunuz; orada da bir değerlendirme yapabilirsiniz. Ama burada söz konusu olan Birleşmiş Milletler kararı değil, doğrudan doğruya Amerika’nın kendi devlet iradesiyle aldığı ambargo kararıdır. Yani en başta söylediğim gibi, Birleşmiş Milletler kararına uymayanları cezalandıran bir Amerikan kanunu yoktur. Amerika burada kendi ambargo kararına uyulmadığı için Amerikan ceza kanunlarını işleterek bir dava açmış durumdadır.

Şimdi bir izleyicimiz önemli bir bilgi göndermiş. Amerika daha önce de Fransa’nın en büyük bankalarından olan BNP Paribas’a yaklaşık 10 milyar dolar, Alman Commerzbank’a da yaklaşık 1 milyar dolar ceza kesti. Evet, Commerzbank; İran, Sudan ve Myanmar gibi ülkelere uygulanan yaptırımları ihlal etmekle suçlanıyordu. BNP de İran, Sudan ve Küba’ya yönelik yaptırımları ihlal etmekle suçlandı ve bunu kabul etti. Benzer bir durum Türk bankaları için de geçerli olabilir mi? Bunu konuşmuştuk. Bu Amerika’nın tasarrufu ama bunlardan yılarak Türkiye’yi savunamayız. Diyelim ki bu tehdidi kabul ettik; Kürdistan kurulsun, Türkiye parçalansın, Türkiye kan revan içinde kalsın… Amerikan tehditleri önünde boyun eğmenin Türkiye için maliyeti çok daha yüksektir. Buna direnmek çok daha ucuzdur. Yani Amerika’ya direnerek çok daha az maliyetle vaziyeti kurtarabiliriz. Ama Amerika’ya boyun eğersek… Bu bağımsız bir yazı konusu. Tıpkı 1918’de olduğu gibi; “İngiliz’e, Fransız’a yenildik, şimdi direnirsek mahvoluruz, perişan oluruz” diyenler vardı, bir de İstiklal Savaşı’nı verenler vardı. Evet, bunun bedelini öderiz ama ayak altında kalıp paimal olacağımıza, perişan olacağımıza; en azından bağımsız, başı dik yaşarız ve daha az ölürüz, daha az yaralanırız.

Hamdi Erişici Bey bir tespitini aktarıyor ve soruyor: “NATO’dan çıkarsak veya çıkarılırsak ufukta bir Türk-Yunan savaşı görüyorum. ABD ve AB’den güvence almayan Yunanistan bu kadar pervasız davranmazdı.” Selamlar… Türk-Yunan savaşları hep 1922’deki gibi sonuçlanır ama bu kez Türkiye’nin başında Atatürk olacak. Vatan Partisi olarak Türk-Yunan Savaşı’nı istemiyoruz. Savaşı önlemenin yolu, bugün Suriye ve Irak’taki sorunları çözmektir. Bir an evvel elimizi Beşar Esad’a, Suriye’ye uzatacağız. Oradaki sorunları çözeceğiz, Türkiye’nin güney sınırını güvence altına alacağız, toprak bütünlüğünü sağlayacağız. Kürt’ü, Türk’ü birleştirmiş olacağız. Sonra da cephemizi Ege’ye ve Doğu Akdeniz’e döneceğiz; yanımıza Rusya’yı, Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi, Çin’i alacağız. Batı Asya’da ne olduysa orada da aynısı olacak. Yunanistan da o zaman saygılı davranır, hukuka uyar, Türk topraklarına olan tecavüzlerinden ve işgal ettiği adalardan vazgeçmeye razı olur.

Bir dakikamız mı kaldı? Sizden Türklerin tarihte çok geniş alanlara göç etmesi ve devletler kurması ile ilgili bir program sözü aldık. İkincisi, bu Almanya olayını enine boyuna konuşalım. Avrupa seyahatinizden sonra, aralık ortası gibi… Şimdi Çin’e gidiyorum, ondan sonra Avrupa; dönüşte Almanya ve Fransa yapacaksınız. Bu arada Türkiye-Çin seyahati arasında birkaç gün kalıyor, ona bakacağız. Çıkış yollarını belki gün kaydırarak devam ettirmeye çalışacağız. Ben bu soruları hiç kaldırmayayım çünkü süremiz bitiyor; siz inceleyiniz efendim. “Bir şey lazım, at lazım, atın sırtına vuralım onları” derler ya, atlı çoban kültürünün yararını görüyorsunuz.

Değerli izleyiciler, sorularını soramadığımız izleyicilerimizden özür diliyoruz. Vaktimiz yetmedi, çok soru geldi. İnternet üzerindeki medyaya hiç bakamadım, burada sadece telefonlarla gelenler var, anladığım kadarıyla. Teşekkür ediyoruz ilginize. Biz de teşekkür ediyoruz, saygılar sunuyoruz. Gerçekten hayli iyiydi, mutlu ettiniz bizi. Haftaya ne olacağını bilmiyorum efendim, benim durumum müsait de Sayın Perinçek nerede olacak, ne yapar bilmiyorum. Arada bir boşluk bulacağız ve çıkış yollarını sürdüreceğiz. Ben teşekkür ediyorum, sağ olunuz. Biz teşekkür ederiz; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş