Çıkış Yolu • 24.06.2019

Çıkış Yolu • 24.06.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama Türk milletinin mantığı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın… Irak’taki bir… Türkiye’yi dinleyenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Mutlu akşamlar efendim. “Çıkış Yolu”na hoş geldiniz. Türkiye dün İstanbul’da bir seçim yaptı ve o seçimi konuşuyor. Biz de Çıkış Yolu’nda hem seçimi hem seçim sonrasını konuşacağız. Sizlerden de gelen soruları bu programda ele alacağız ve tartışacağız. Sayın Rafet Ballı programımızın esas sahibi; ona da selamlarımızı, saygılarımızı göndermiş olalım buradan. Her zaman olduğu gibi programın konuğu Vatan Partisi Lideri Sayın Doğu Perinçek. Efendim, hoş geldiniz.

“Merhaba, hoş bulduk.”

Ekonomist, gazeteci Devrim Zelyut bizimle birlikte. Hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, teşekkür ediyorum.”

Efendim, son birkaç haftada sizlerden gelen sorular arttı. Bizler de mümkün olduğunca Sayın Perinçek’e o soruları sormaya özen gösteriyoruz. Bu akşam da arkadaşlarımız yine telefonların ve postaların başında sizlerden gelen soruları bekliyor olacak. Tabii çok soru geldiği için bazılarını kategorize ederek Sayın Perinçek’e aktarmış olacağız. Efendim, tabii sıcak gündem seçim. Öncelikle, elbette birçok sorumuz olacak ama seçim sonuçlarını genel olarak nasıl okuyorsunuz?

“AK Parti’nin tek başına yönettiği Türkiye’nin sonuna geldik diye iki yıldır söylüyoruz. İşte şimdi 31 Mart’ta da bu çıktı. Hatta o gece de söyledik; şimdi bir kez daha görüyoruz ki Türkiye’yi AK Parti tek başına yönetemez. Bunun sebebi ekonomi. Yani bu seçimle ilgili çok çeşitli yorumlar yapılıyor ama AK Parti oylarının düşmesinin esas sebebi halkın tenceresi, tavası; günlük hayat ve ekonomideki gidişattır. Seçim sonuçlarını da bu belirledi. Bunu gördüğümüz için biz 2-3 yıldan beri, hatta iddialara da girdik. Hiç unutmuyorum, bir televizyonda 2019 yılında, ‘Artık Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilemeyecek’ demiştik, iddiaya girmiştik. Seçimi bir yıl evvel aldıkları için 2018’de seçildi ama bugün Tayyip Erdoğan seçime girse seçilme şansı yok. Onların tek başına yönettiği Türkiye dönemi arkada kaldı. Türkiye yeni bir döneme giriyor. Bu seçimin en önemli sonucu bu.

Tabii bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri de boş durmuyor. Çünkü Türkiye, Atlantik sisteminden ve denetiminden kopuyor, ayrılıyor ve Avrasya’ya yerleşiyor. S-400’leri Rusya’dan alıyor, Doğu Akdeniz’de Amerika’ya ve İsrail’e kafa tutuyor. Namlulara namlu göstererek cevap veriyor. PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürüyor. Bunlar Amerika’nın güçleri, onları tepeliyor. Tabii Amerika cephesinden de bu sürece hamlelerle yanıtlar geliyor. İşte bu seçim de o yanıtlardan biri olarak görülebilir. Önümüzdeki dönemde de bunun devam edeceğini göreceğiz. Yani bir boyutuyla da Avrasya ile Atlantik arasındaki mücadelenin yansıdığını görüyoruz bu seçimde.”

“Vatan Partisi açısından oylarını korudu diyebiliriz ama koruduğunun ötesinde geliştirdi demek lazım. Neden? Çünkü belediye seçimi olduğu için seçmenin üzerinde, ‘İkisinden birini seçeceksin’ şeklinde ağır baskılar oldu. Bütün bu baskılara rağmen adayımız Mustafa İlker Yücel 31 Mart’ta aldığımız oyları korudu. Ama çok daha önemlisi, Vatan Partisi’ne karşı büyük bir yöneliş başladı; bunu görüyoruz. Özellikle daha emekçi, daha yoksul kesimlerde… İlçelerde verilen oylara bakıyoruz; refah düzeyi yüksek kesimlerde Vatan Partisi oylarında düşme var ama emekçi ve yoksul kesimlerde çok büyük artışlar var. O artışlar diğer yerlerdeki kayıpları telafi ediyor. Önümüzdeki dönemde Vatan Partisi’ne olan bu büyük yönelişi herkes çok daha açık bir şekilde görecek. Türkiye, AK Parti ile bu zorlukları yenecek program ve yeteneğe sahip olmadığı için kaçınılmaz olarak bir ‘Türkiye İttifakı’na veya ‘Milli Hükümet’ seçeneğine doğru gidiyor. Burada da Vatan Partisi, tarih sahnesine bugünkünden çok daha etkili bir şekilde çıkacak.”

“İzninizle araya bir soruyla girmek istiyorum. Vatan Partisi’nin oy potansiyelini genişlettiğini söylediniz ancak bir örgüt disiplini başarısı da konuşuluyor. Bugün sosyal medyada da birçok kişi bunu paylaştı. Geçen seçimle bu seçim arasında çok küçük farklar var. Ayrıca Sayın İlker Yücel’in seçim kampanyasında milliyetçi-muhafazakar oyların yoğun olduğu bölgelerde daha fazla ilgi olduğu görülüyordu. Medyadan ve sosyal medyadan görülen bu durum, sizin açınızdan bir işaret mi?”

“Tabii, Türkiye’de sol kesimin bir duvarı vardı. %25-30’a sıkışmış durumdaydı ve Cumhuriyet Halk Partisi, bugünkü siyasetleriyle AK Parti veya MHP tabanından oy alamıyordu, alamazdı da. Ama Vatan Partisi’nin AK Parti, MHP, Saadet Partisi gibi milliyetçi-muhafazakar kesimlerinde çok büyük bir ilgi var. Bunun yakın bir zamanda büyük bir sıçramaya, bir patlamaya dönüşeceğini görüyoruz. Neredeyse bu partilerin seçmenlerinin çoğu, ‘AK Parti’ye, MHP’ye veriyorum ama benim yarınki partim Vatan Partisi’dir’ diyor. Cumhuriyet Halk Partisi tabanı da buradan etkileniyor. Çünkü sonuç itibarıyla solu iktidara götürecek anahtar, AK Parti ve MHP tabanından geçiyor. Oradan oy almadan iktidar olma şansı yok.

Burada milliyetçi-muhafazakar diye adlandırmaktan çok, sınıfsal olarak adlandırmayı doğru buluyorum. Buralar daha çok işçi, emekçi, esnaf, zanaatkâr kesimleri. Vatan Partisi’ne aydın kesimden ziyade; işçi, emekçi ve esnaf arasında yönelişin çok hızla büyüdüğünü görüyoruz.”

“İmamoğlu’na da aynı bölgelerden bir ilgi vardı, özellikle İstanbul’da. Bu, AK Parti’ye verilen bir uyarı oyu değil mi? ‘Biz AK Partiliyiz ama ekonomik gidişat karşısında bir tavır almamız lazım’ diyen bir seçmen kesimi yok mu?”

“Evet, AK Partili seçmen de uyarı oyu verdi. Ekrem İmamoğlu’na oy vererek AK Parti’ye şunu dedi: ‘Dur arkadaş, nereye götürüyorsun Türkiye’yi? Benim ekmeğim ne olacak, çocuğuma nasıl bakacağım, sağlık sorunlarımı nasıl çözeceğim?’ Bu sorularla AK Parti’den bir kopuş oldu.”

“Efendim, programa katılmam netleşince finans çevrelerinden bazı arkadaşlarla görüştüm. Bugüne kadar Vatan Partisi’ne oy vermemiş, CHP ve İYİ Parti seçmeni olan bu kişiler, size iletmem için bir soru yönelttiler. Şöyle bir matematik hatırlattılar: İstanbul’da 10,5 milyon seçmen var. 31 Mart’la kıyaslandığında 23 Haziran’da Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasındaki oy farkı 806 bine çıktı. CHP yaklaşık 572 bin oy artırırken, AK Parti 220 bin, Saadet Partisi 55 bin oy düşürdü.

Sizlere iletmemi istedikleri soru şu: Aydınlık Gazetesi’nin 23 Haziran Pazar manşeti bu kesimleri biraz incitmiş. Manşette ‘Terörle Mücadelede Türkiye Cephesi’ (AK Parti, MHP, Vatan Partisi) ve ‘ABD Cephesi’ (CHP, İYİ Parti, HDP, Gül, Davutoğlu, FETÖ) ayrımı yapılmış. Bu seçmenler, ‘Biz CHP’ye oy verdik ama kendimizi ne FETÖ’cü ne de ABD cephesinde görüyoruz’ diyorlar. Aydınlık’ın bu başlığı sizce biraz sert değil mi? Eğer bu mantıkla bakarsak, Mart’ta Türkiye cephesinde olan 572 bin CHP seçmeni şimdi ABD cephesine mi geçti?”

“Efendim, burada seçmen açısından değil, partiler açısından bir tablo var. 2002’den bu yana seçmen AK Parti’ye oy veriyor. AK Parti, Büyük Orta Doğu Projesi göreviyle Amerika tarafından Türkiye’nin tepesine oturtuldu. Yani sistem, sandıktan çıkartarak iktidarı ayakta tutuyor. Seçmenlerin bu tepkiyi göstermesinden ben mutlu oldum, onları sarsmak lazım.

Somut olarak bakalım; ‘Terörle mücadele’ ne demek? PKK ve FETÖ ile mücadele. Cumhuriyet Halk Partisi, HDP ve FETÖ’yü hapisten çıkartacağını söylüyor. Ankara’dan İstanbul’a kadar ‘FETÖ’ye, HDP’ye özgürlük’ diye yürüyor, Demirtaş’ı ziyaret ediyor. CHP ile HDP arasında bir ittifak olduğu çok açık. FETÖ’nün tamamı CHP adayına verdi.

Doğu Akdeniz konusuna gelelim; orada bir iftira yok. AK Parti hükümeti sonda gemilerini gönderiyor, donanma tatbikat yapıyor, ‘Burası bizim Mavi Vatanımız, burada haklarımız var’ diyor. CHP ise ‘Buralarda sondaj yapmayalım, geri çekilelim’ diyor. Bu çok açık bir şekilde Amerika’nın yanındır. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki PKK’ya karşı Türk ordusu Afrin’e giriyor, CHP Genel Başkanı ‘Aman girme’ diyor. Fırat Kalkanı Harekatı’na ‘Orta Doğu batağına batıyorsunuz’ diyor. Yani Türk ordusunun ABD piyonlarına karşı yaptığı tüm harekatların karşısında CHP çıkıyor. S-400’e de ‘Almaktan vazgeçin’ diyor.”

“Efendim, bir konu arz edebilir miyim? Suriye ve Irak’ın kuzeyiyle ilgili olarak; Türkiye cephesinde AK Parti ve Vatan Partisi beraber ama AK Parti’nin meşru Suriye yönetimine, yani Esad’a karşı tavrı hâlâ olumsuz değil mi? Bu noktada nasıl aynı taraftasınız?”

“Şu bakımdan aynıyız: Pençe Harekatı’nda beraberler; orada bahsedilen şey PKK’ya karşı mücadele. CHP ise Pençe Harekatı’na karşı. Elbette AK Parti ile her konuda uyuşsak zaten Vatan Partisi’ne katılırlardı, ayrı partiler olmazdık. Beşar Esad’a karşı siyasette ayrılıklarımız var, bu doğru. Ama Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki cephede, PKK’nın üzerine yürürken AK Parti ve MHP, Vatan Partisi ile birlikte hareket ediyor. Öbür taraf ise buna engel olmaya çalışıyor.” Avrasya konusu herkes için uyarıcı olmalı. Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor ve Amerika’nın denetiminden ayrılıyor. Bütün dünya bunu konuşuyor; Amerikan, Alman ve Türk gazeteleri bunu yazıyor. Bunu görüyoruz ve yaşıyoruz. Bu sürece muhalefet edenler; CHP, İYİ Parti ve zaten çılgınca muhalif olan HDP ile FETÖ temsilcileridir. Mahkemelerde çıkıp “Görmüyor musunuz, bunlar Türkiye’yi Avrasya’ya götürüyor, bağlıyor” diyorlar.

Örneğin, Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili daha üç gün önce CHP, HDP ve İYİ Parti mecliste birlikte “Çin zulmü” iddiasıyla bir dilekçe verdi. Bu dilekçe, AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildi. Bir tarafta Çin zulmü diye bir uydurmaya karşı çıkan AK Parti ile MHP var; diğer tarafta dünyadaki mazlumların ve yükselen güçlerin müttefiki olan Çin Halk Cumhuriyeti’ni suçlayıp Amerika’nın bulunduğu cephede tavır alan CHP ve İYİ Parti bulunuyor. MHP milliyetçi olduğu için Uygur meselesinde oylarını Amerika’dan yana, Çin aleyhtarı kullanır diye düşünebilirsiniz ancak öyle olmuyor; AK Parti de MHP de o şekilde davranmıyor. Bu tabloya baktığımızda haksız veya yanlış bir tespit yok. Hepsi ekonomide doğru yapmış. Bir tarafta Vatan Partisi var, öbür tarafta borçlanma ekonomisini savunan AK Parti, CHP, MHP ve İYİ Parti bulunuyor. Vatan Partisi tek başına üretim ekonomisini savunuyor. Bu tablo amacına ulaşmış; çünkü sizin veya arkadaşlarımızın değerli dostları bu tablolardan irkilmiş ve sarsılmış. Demek ki sarsmamız gerekiyor.

Bugün Amerikan basınına bakıyoruz, hepsi Ekrem İmamoğlu’nu alkışlıyor ve Batı basını büyük bir sevinç içerisinde. Kandil de bayram yapıyor. O zaman bu soruyu soran arkadaşlara soruyorum: Siz Kandil ile hangi mutluluğu paylaşıyorsunuz? Amerikan ve Avrupa gazeteleriyle hangi cephede buluşuyorsunuz? Hepsi “Tayyip Erdoğan gidiyor” diye çığlıklar atıyor. Bu tabloyu doğrulayan çok önemli veriler var.

Tabloda Vatan Partisi’nin AK Parti ve MHP’den ayrıştığı tek nokta ekonomi mi? Bu liste genişletilebilirdi; laiklik, Suriye, Çin, Rusya politikaları veya askerlik yasası gibi güncel konular eklenebilirdi. Ekonomi çok önemli bir konu ama biz ekonomide de yalnız kalmak istemiyoruz. CHP ve İYİ Parti’nin de S-400 konusunda bizim tarafa geçmesini arzu ederiz.

Bu tabloda yanlış olan hiçbir şey yok ancak eklemeler yapılabilir. FETÖ ile mücadele konusunda CHP maalesef kararlı bir tavır almıyor. İnsanların, Vatan Partisi’ni düzen partilerine bir alternatif olarak görmeye alışkın olduğu için böyle bir beklentisi var. “AK Parti” dendiğinde akla Müslüman Kardeşler ve İhvan geliyor. İnsanlar, Vatan Partisi’nin o sepetin içinde olması yerine üçüncü bir yol olarak çizilmesini isterdi. Ancak sistemin alternatifi olarak yükselen şey Avrasya’dır. Vatan Partisi de bu alternatifin bir parçasıdır.

FETÖ ile mücadelede, S-400 alımında sistemin dışına çıkan bir Türkiye var. Biz “İlle de AK Parti ve MHP’den ayrılacağız” diye Amerika’nın yanına geçmeyiz. Bizim bir programımız var: Terörü bitirmek, üretim ekonomisini inşa etmek ve vatan bütünlüğünü komşularla, Avrasya ile iş birliği yaparak sağlamak. AK Parti ve MHP de belli ölçülerde sistemin dışına çıkmaya başladı; bir müddet sonra bu CHP’ye de yansıyacak. Bugün alternatif, Türkiye’nin kendisidir. Biz kendimizi AK Parti’ye alternatif diye değil, Türkiye’yi bataklığa sürükleyen sisteme karşı bir alternatif olarak görüyoruz. Eğer “AK Parti’ye muhalif olacağız” diye yola çıkarsak Rusya, İran ve Çin düşmanı olur, PKK’nın veya FETÖ’nün koluna gireriz.

Amerika’ya alternatifiz ve muhalifiz. Ancak AK Parti Amerika ile mücadele ettiği yerde bizim muhalifimiz değildir; oraya beraberiz. Çünkü Amerika ve İsrail büyük bir güç. Doğu Akdeniz’de AK Parti, Amerika ve Yunanistan tehdidine karşı duruyorsa, biz AK Parti’ye alternatif olacağız diye Amerika’nın tarafına mı geçelim? Bizim AK Parti ile ilişkimiz hem dostluk hem mücadeledir. PKK’ya karşı mücadelede beraberiz, dostuz. Ancak Suriye konusunda yanlış bir tavır aldıklarında veya Amerika’nın dayattığı IMF planlarını kabul ettiklerinde karşı karşıyayız. Geçmişte AK Parti FETÖ ile beraberken onları eleştirdiğimiz için hapse atıldık. Benden daha alternatif kim var? Ama AK Parti doğru bir noktaya geçtiğinde tekrar Amerika tarafına mı geçeyim?

Sonuç itibariyle bizim için Cumhuriyet Halk Partisi düşman bir parti değil. Düşman Amerika, PKK ve FETÖ’dür. Stratejik olarak CHP’ye dost olarak bakıyoruz ama taktik dönemlerde Amerika’nın yanına geçtiği zaman onunla mücadele ediyoruz.

“Yeni siyaset” dedikleri şey, tekrar Amerika’nın denetimine girmektir. Pençe Harekatı olduğu sürece Türkiye’de “açılım” olmaz; çünkü Pençe Harekatı PKK’yı silahla tasfiye etmek demektir. Bunlar birbirinin alternatifidir. Süleyman Soylu’nun dediği gibi, biz PKK ile değil, Amerika ile savaşıyoruz. Bu savaş devam ettiği sürece Amerikan tarzı bir açılım olmaz. Erdoğan’ı “Davutoğlu’laştırmak” isteyenler, onu eski pozisyonuna getirip CHP ile bir “Amerikan İttifakı” kurmak istiyorlar. MHP’yi dışarıda, Vatan Partisi’ni ise sistemin dışında tutan bu tasarım, Türkiye’nin bağımsızlığını değil, Amerika’nın denetimini esas alıyor. 2014 öncesi Tayyip Erdoğan’la Cumhuriyet Halk Partisi’ni, diyelim Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu’nu bir ittifakta toplamak gibi bir proje var bugün. Ben bu projenin yeniden canlandığını, hortladığını görüyorum. 31 Mart seçimi öncesi ve sonrasında çıkmıştı bu proje. AK Parti içinde de bu projenin taraftarları var; daha çok Abdullah Gül ve Davutoğlu’na yakın olan, 40-50 milletvekili olduğu söylenen bir grup. Belki şimdi sayıları da artmıştır. Bunlar Tayyip Erdoğan’ı Davutoğlu’laştırarak Cumhuriyet Halk Partisi yönetimiyle yan yana getirip Amerika’nın istediği bir hükümeti, Amerika’nın programını uygulayacak bir yapıyı kurmak istiyorlar. Yani Kürt meselesinde, PKK olayında Amerika’ya teslim olacak; FETÖ’yü ve PKK/HDP’yi hapisten çıkartacak, Selahattin Demirtaş’ı özgürleştirecek bir program. Ekonomide de tekrar sıcak paranın peşinde koşup Amerika’ya dilencilik yapacak bir düzen. Bu programa AK Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi yönetimini getirip orada buluşturmaya çalışıyorlar.

Böyle bir ihtimal var mı? Bence yok. Çünkü Türkiye’nin önünde böyle bir seçenek yok. Ben olaylara “şuradan şu haber gelmiş, falanca yerde şu fısıltı konuşulmuş” diyerek bakmam, bunlara değer vermem. Sonuç itibariyle Türkiye’nin tekrar sıcak para musluklarını açacağı, para bulacağı bir seçenek yok. Boğulmak bir seçenek değildir; Amerika’nın dayattığı ekonomiye teslim olmak, borç batağında boğulmak demektir. “Bu olmadı, hadi CHP’yi de katalım, birleştirelim” demek Türkiye için bir kurtuluş değil. Kısa vadede bu yönde bazı gelişmeler olur gibi görünebilir ama olmaz; Türkiye boğulmayı kabul etmez.

Diğer seçenek ise Cumhuriyet Halk Partisi, AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi’nin bir “Türkiye İttifakı Hükümeti” kurmasıdır. Bu hükümetin programı; üretim devrimiyle ekonomiyi düzeltmek, terörü bitirmek, Suriye dahil komşularımızla işbirliği yapmak ve Türkiye’nin Avrasya’daki konumuna cesaretle yerleşerek Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelmektir. Bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali var çünkü Türkiye’nin önündeki gerçek çıkış yolu budur.

Ekrem İmamoğlu meselesine gelince; o, sizin çizdiğiniz AK Parti, MHP, CHP, Vatan Partisi siyasi ekseni içerisinde yer almak istemiyor. Kılıçdaroğlu için bir ihtimal belki vardı ama İstanbul seçimi, bir bakıma CHP’nin kurultayı gibi oldu. İstanbul’da yalnız belediye başkanı değil, fiilen CHP’nin lideri de seçildi. Kamuoyunda İmamoğlu, bir anda Cumhurbaşkanı adayı olarak algılandı.

İmamoğlu’nun bir “proje” olduğu iddiasına gelince; somut kanıtlar olarak Patrik ziyareti, Kent Anayasası beyanları, “İstanbul Ankara’dan yönetilmez” söylemi sayılabilir. “İstanbul Ankara’dan yönetilmez” dediği an, bu Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı “milli devleti dağıtın, metropolleri dünya merkezlerine bağlayın” projesidir. Fener Rum Patriği’ni ziyaret ederek seçim kampanyasına başlaması da bu projenin çok önemli bir unsurudur. PKK ile el ele, S-400’lere karşı, Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ı destekleyen bir tavır… Bunların hepsi Amerika’nın Türkiye’ye yönelik programıyla birebir örtüşüyor.

Kemal Kılıçdaroğlu dönemi artık nihayete eriyor mu? Evet. Tayyip Erdoğan’ın tek başına yönettiği devir arkada kaldığı gibi, CHP’nin liderinin Kemal Kılıçdaroğlu olduğu dönem de bitti. Şu anda CHP ve muhalefet İmamoğlu’nu esas lider olarak görüyor. Batı basını da İmamoğlu’ndan “geleceğin cumhurbaşkanı” diye söz ediyor. Amerika ve Avrupa, kendi adayını Türkiye’nin önüne koyuyor; Erdoğan’dan “diktatör”, benden (Doğu Perinçek) ise “tasfiye edilmesi gereken” kişi olarak bahsediyorlar.

AK Parti içindeki Mustafa Yeneroğlu örneği ve benzeri çıkışlar ise Davutoğlu/Gül çizgisiyle karıştırılmamalı. AK Parti içerisinde iki farklı muhalefet odağı var: Biri FETÖ ve Batı destekli, diğeri ise Türkiye’nin ekonomideki gidişinden ve siyasetin dinselleştirilmesinden rahatsız olan vatanseverler. Bu ikinci kesim, AK Parti’nin sorumlulukları nedeniyle bir nevi isyan içerisindeler. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de kendi altına dinamit koymuştur. Parlamenter sistemde kriz anlarında koalisyonlarla çözüm üretilebilirken, bu sistemde seçimi yenilemek dışında bir çözüm yolu kalmadı.

Türkiye’nin önünde artık ciddi bir hükümet sorunu var. Tayyip Erdoğan’ın tek başına Türkiye’yi yönetemeyeceği ortada. Eğer gerekli çevikliği göstermez ve üretim ekonomisine dönmezse, ekonomi yüzünden seçim kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. AK Parti artık o itibarı kaybetti; ekonomiyi düzeltmek için saygın, otoritesi kuvvetli, halkı birleştirebilecek bir hükümete ihtiyaç var. AK Parti’nin borç batağındaki ekonomiyle buradan bir çıkış yolu üretemeyeceği fikri, kendi tabanında bile gittikçe güçleniyor. O nedenle AK Parti’nin, buradan bir “milli direnme ekonomisi” inşa ederek zorlukların üzerine gitme ve bu süreçten çıkma şansı yok. Çünkü bu zorlukların üzerine gitmek için halkın onayı lazım; halkın geniş güçlerini birleştirmek ve halkın sıkıntıları göğüslemeyi kabul etmesi lazım. Nasıl ki Sakarya Savaşı öncesinde Atatürk Anadolu’ya çıktı; “Bütün yetkileri verin, kanun çıkartma yetkisini de verin” dedi. Verdiler yetkiyi… Atatürk o otoriteyle her evden bir öküz, bir çorap gibi Tekalif-i Milliye emirlerini uygulayabildi. Eğer Atatürk’e güven olmasaydı, o günün Ankara’sındaki devrimci hükümetin bir itibarı ve saygınlığı olmasaydı, o zor dönemde halktan bu fedakârlıkları isteyebilir miydi? Halk o gün “Bunlar öküzü alıyor ama bizi düşmandan kurtaracaklar” diyordu.

Önümüzdeki dönem; fedakârlıklar gerektiren ve zorlukları paylaşmayı zorunlu kılan bir dönemdir. Bu zorlukları paylaştıracak bir hükümete ihtiyaç var. Maalesef Sayın Tayyip Erdoğan bu şansını kaybetti. Cumhurbaşkanı seçildiği dönemde belki bu şansı kullanabilirdi ancak AK Parti, gelecekle ilgili öngörüleri çok zayıf bir parti. İki ay sonrasını veya iki yıl sonrasını planlayan bir anlayışları yok; hep günü kurtarmaya çalışıyorlar. Bu nedenle AK Parti’nin Türkiye’de gerçek bir çözüm üretmesi mümkün görünmüyor. Kağıt üzerinde Vatan Partisi’nin programını dahi benimseyebilirler ama bunu uygulamaları imkânsız; çünkü uygulamak için halk nezdinde güven ve otorite gerekir. Bu bakımdan Türkiye’nin önümüzdeki dönemde bir milli hükümete mecbur olduğunu vurguluyoruz.

AK Parti, “ekonomide istikrar ve terörle mücadelede istikrar” diyerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kampanyasını yürüttü. Şimdi ise önce Cumhur İttifakı ile MHP, ardından Saadet Partisi ile görüşmeler, Samsun’da verilen fotoğraflar ve “Türkiye İttifakı” tartışmaları… Görülüyor ki tek başına iktidar olmaktan yavaş yavaş vazgeçiyorlar. Peki, “Türkiye İttifakı” veya geniş tabanlı bir milli hükümet kurulması için parlamenter sistem bir karşılık olabilir mi?

Şu an için parlamenter sisteme dönmek kaçınmazdır. Cumhurbaşkanlığı sistemi getirildiğinde de “Bu sistemle Türkiye yürümez” diyerek hayır oyu vermiştik. Parlamenter sistem, 1876’dan 1920, 1924 ve 1961 anayasalarına kadar uzanan bir gelenekle Türkiye’de inşa edildi. Siz bu sistemi bir kalemi masadan alır gibi yerinden değiştirip başka bir şey koyamazsınız. Nitekim şu an AK Parti’nin içinde bile bu sistemin devam etmeyeceğini düşünen büyük bir kitle, belki de çoğunluk var.

Ancak bugün parlamenter sistemi her şeyin önüne koymak doğru değil. CHP bazen “Önce parlamenter sisteme geçelim, sonra diğerlerini düşünelim” diyor. Bu, atın önüne arabayı koymaktır. Türkiye’nin çok yoğun bir ekonomi sorunu var. Parlamenter sisteme geçiş, Anayasa’nın üçte iki çoğunlukla değiştirilmesini veya yeni bir anayasa yapılmasını gerektirir. Bugün parlamenter sistemi gündeme getirmek, Türkiye’nin acil ihtiyacı olan üretim ekonomisinin inşasını ötelemek olur. Cumhurbaşkanlığı sistemi, tüm sakıncalarına rağmen, iktidarın çevik ve etkin kullanılması noktasında bugün işe yarar hale getirilebilir.

Kastettiğim “Kuvvetler Birliği” modelidir. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’ndaki Ankara hükümeti gibi; yani meclis hükümeti sistemi. 23 Nisan 1920’de açılan mecliste kurulan o hükümet kuvvetler ayrılığına değil, kuvvetler birliğine dayanıyordu. Savaş dönemlerinde kuvvetler ayrılığı olmaz; kuvvetler birleşir. Türkiye’nin önünde acil bir müdahale gerekliliği varsa, kuvvetler birleşmelidir. Bugün “Kuvvetler ayrılığı mı, kuvvetler birliği mi?” sorusundan ziyade, “Kimin elinde?” sorusu önemlidir. Atatürk’ün elindeki kuvvetler birliği şarttır; ancak bu yetkiyi yanlış ellere verirseniz mahvolursunuz.

Atatürk 1924 Anayasası’nda neden güçlü bir yürütme kurdu? Çünkü bir devrim süreci yaşanıyordu; hilafet, saltanat, tevhid-i tedrisat ve toprak reformu gibi köklü değişimler yapılması gerekiyordu. Bugün de ihtiyacımız olan; kuvvetli bir devlet, güçlü bir hükümet, güçlü bir ordudur. Ancak bu, halka dayanan bir otorite olmalıdır. Amerika’nın tehditleriyle baş edebilen, ekonomiyi düzeltirken fedakârlıkları adil paylaştırabilen bir yönetim…

Özetle, şu an Cumhurbaşkanlığı sistemi tarihsel geleneğimize tam uygun değil ancak bugünkü konjonktürde, güçlü bir yürütme amacıyla bu sistemden yararlanabiliriz. Sonrasında tekrar parlamenter sisteme geçilebilir. Ancak o parlamenter sistemde dahi, Türkiye’nin sorunlarını çözmek için “karar alabilen ve uygulayabilen” güçlü bir yürütme yapısı şarttır. 1961 Anayasası’ndaki gibi sistemi kilitleyen, denetim mekanizmalarıyla seri karar almayı engelleyen bir yapı bugün Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmez.

Toplumlar kriz dönemlerinde güçlü ve çevik iktidarlara destek olur. Tarihte bunalım dönemlerinde ya Atatürk gibi devrimci bir cevap üretilir ya da farklı tecrübeler görülür. 1912’deki Babıali Baskını sonrasında İttihat ve Terakki’nin kurduğu güçlü hükümet olmasaydı, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki İstiklal Savaşı’nda direnebilir miydik? O günkü otorite, çok cephede mücadele eden o zavallı ülkeyi ayakta tuttu.

2020 yılında seçim yenilense, ilk yapacağımız şey “milli direnme ekonomisi” ile geçiş dönemini örgütlemektir. Birincisi, herkese gıda güvenliği sağlanarak kimsenin aç kalmaması temin edilecek. İkincisi, devletin güvenlik unsurları; asker ve polis, silah ve teçhizat dahil her türlü ihtiyaçları karşılanarak sağlam tutulacaktır. Asker ve polis, güvenliğin temelidir. Üçüncüsü sağlık hizmeti, dördüncüsü eğitimdir. Yani gıda güvenliği, silahlı güçlerin güvenliği, sağlık ve eğitim temel önceliklerimizdir. Bunun dışında bazı kısıtlamalar yapar, yatırıma yöneliriz. Yatırım yapmak zorundayız; yatırım yapmak için de tasarruf etmeliyiz. Türkiye ne üretiyorsa, bunun içinden mümkün olduğu kadar çok tasarruf yapıp yatırıma yönlendirmeli ve hızla bir üretim ekonomisi inşa etmeliyiz. Dış kaynakları da sadece yatırım amaçlı kullanmalıyız.

Geçmişte borçlanma ekonomisi inşa edildi. Türkiye’ye muazzam miktarda döviz ve kredi girişi oldu. O krediler yatırıma yönlendirilseydi, Türkiye bugün bambaşka bir noktada olurdu. Sonuç itibarıyla ihtiyacımız olan şey, bir milli direnme ekonomisi ve üretim inşasıdır. Bu süreçte PKK’nın ve FETÖ’nün tasfiyesi büyük önem taşır. Türkiye’nin önündeki bu sorunları sadece aşmak değil, tamamen yok etmek zorundayız. Toplumun morali, Türkiye’nin birliği ve ekonomik kaynakların verimli kullanımı için bu temizliği hızlıca yapmalıyız.

Doğu Akdeniz’deki kaynaklarımıza ve Ege’deki haklarımıza sahip çıkacağız. Suriye, Irak, İran, Rusya, Çin ve Hindistan ile iş birliği yapacağız. Vatan Partisi olarak hükümette olduğumuzda, Türkiye önümüzdeki yıllarda bu süreçleri hızla gerçekleştirecek. Ayrıca, laikliğin esaslı bir şekilde uygulanması ve din istismarına kesinlikle izin verilmemesi konusunda kararlıyız. İbadet özgürlüğü ise Türkiye’de kurumlaşmış, vazgeçilmez değerlerimizdir.

Vatan Partisi’nin seçim sonuçları ve “başarısı” hakkında sorulan sorulara gelince; başarıyı sadece oyla ölçmemek gerekir. Hz. Muhammed’in Mekke dönemindeki oy oranıyla başarısı ölçülebilir mi? Vatan Partisi’nin 1968’den beri hapislerde, mücadele ederek bugünlere gelmesi büyük bir başarıdır. Ermeni soykırımı yalanını etkisiz hale getiren, Silivri duvarlarını yıkan, 15 Temmuz gecesi “Bu bir FETÖ/Amerikan darbesidir” diyerek halkı uyaran ve Türkiye’nin kaderini değiştiren başka bir parti var mı? PKK açılımına karşı duran, Atatürk’ün mirasını ideolojik planda savunan ve Türkiye’nin Rusya, İran, Çin ile dostluğunu kuran başka bir parti gösterebilirler mi? Vatan Partisi bu konularda çok başarılıdır. “Ermeni soykırımı mücadelesinden vazgeç, sana 10 milyon oy verelim” deseler, bunu kabul edemem; o zaman diğerlerinden bir farkım kalmazdı.

Seçimlerde bu başarıların sandığa tam yansımamasının sebebi, medya ambargosu ve Vatan Partisi’nin önerdiği devrimci çözümlerin sistem tarafından engellenmesidir. Toplum kolay çözümler peşinde koşma eğilimindedir, ancak kolay çözümler gerçekçi değildir. İstiklal Savaşı’nda da mandayı kabul etmek kolaydı, Atatürk ise zor olanı seçti ve başardı. Biz de halkımıza zor ama gerçekçi olan üretim devrimini öneriyoruz. Sistemin medyası bizi engellese de bu, Vatan Partisi’nin kurulu düzeni tehdit eden gerçek bir seçenek olduğunun göstergesidir. Atatürk’ün idam fermanını çıkaran sistem, onu durduramadığı gibi; bugünkü sistem de milli hükümeti durduramayacaktır.

Türkiye, ekonomideki çıkmaz nedeniyle hızla yeni bir sürece girmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konuda adım atması gerekmektedir. Samsun’a çıkmak sadece fotoğraf çektirmek değildir; eğer Atatürk’ün Samsun’a çıkışını sadece sembolik bir törene indirgersek tarih bize güler. Atatürk, bir milli hükümet kurmak için yola çıkmıştı. Bizim de amacımız, Atatürk’ün tarihsel bakış açısıyla bağımsız bir hükümet kurmaktır.

Vatan Partisi’nin finansmanı konusunda ise; partimiz fedakâr insanlarımızın bağışlarıyla ayaktadır. İnsanlar evlerini, arsalarını bağışlıyor. Bu, “Tekâlif-i Milliye” ruhuna benzer bir gelenektir. Hesaplarımız sürekli MASAK tarafından incelenmektedir; iftira atanlarla hukuk önünde hesaplaşmaktayız.

Ekonomi yönetimi ve dış ilişkilerde, Türkiye’yi köklü çözümlerle bu krizden çıkaracak kadrolara ve birikime sahibiz. Suriye yönetimiyle görüşmelerimizi planlıyoruz; bu ziyaret, bölgedeki sorunları çözmek için kritik bir adım olacaktır. Yunanistan konusunda ise, arkasındaki güçlere güvenen Atina’nın askeri maceraları onlar için felaket olur. Biz, Yunanistan ile barış ve kardeşlik içinde yaşamak istiyoruz ancak vatan topraklarımızdan taviz vermeyeceğiz. Türkiye’nin donanması, tehditleri göğüsleyecek güce sahiptir.

Anadolu köylüsü kan ağlıyor, evet. Ancak Türkiye kendi buğdayını, pamuğunu üretmek zorundadır; dışarıdan gelen ürünlere bağımlı kalarak yaşayamayız. Toprağımız, suyumuz, güneşimiz ve çalışkan insanımız var. 15 Temmuz darbe girişimi gecesinde de Vatan Partisi, halkı ilk andan itibaren direnmeye davet ederek, Türk ordusu ve milletiyle el ele bu kalkışmayı bastırmıştır. Hedefimiz, Türkiye’yi kendi kendine yeten, üreten ve bağımsız bir ülke konumuna yeniden taşımaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri olmasa o darbe bastırılmazdı. Yani tankı siz tankla bastırabilirsiniz.

Efendim, şimdi baktığımız zaman AK Parti için büyük bir gerileme olduğu çok net. Herkes bunu takdir ediyor. Siyasi tarihimize baktığımız zaman 12 Eylül darbesinden sonra Turgut Özal’lı bir Anavatan Partisi vardı. Şimdi Anavatan Partisi ile AK Parti arasındaki benzerlikler nelerdir? Sonları aynı olur mu? Turgut Özal ile Tayyip Erdoğan arasındaki benzer yönler ve ayrılan yönler nelerdir? Aslında bugün AK Parti ve Tayyip Erdoğan, Turgut Özal ile Kenan Evren’in devamıdır. Turgut Özal’ı tek başına almamak lazım; 1980 yılı 24 Ocak kararlarıyla bir ekonomi anlayışı geldi. Bu, dünya ekonomisiyle bütünleşme diye sunuldu ama özü şuydu: Üreticiyi kambur ilan ettiler. Köylüyü, çiftçiyi, kamu iktisadi teşebbüslerini (KİT), Antep’in, Denizli’nin, Bursa’nın ve Kayseri’nin sanayicisini Türkiye’nin sırtında kambur olarak gördüler. “Bunların ürettiği mallarla büyük ihracat yapamazsınız, maliyetler yüksek, teknolojileri geri” diyerek üreticileri suçlayan bir ekonomi anlayışı getirdiler.

Atatürk’ün kurduğu kamu iktisadi teşebbüsleri, köylüye destek akçaları, korumacılık ve ithal ikameciliği (yabancı mallara karşı gümrükler) sistemi 1980’e kadar devam etti. O sistemi tasfiye etmek ancak yumrukla olurdu; çünkü o sistem geniş halk kitlelerine belli menfaatler sağlıyordu. Kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirdiğinizde, insanları işten çıkardığınızda ve 24 Ocak ekonomisiyle halkın gelirini indirdiğinizde —ki 1980’de gelen o ekonomiyle 1986-87 yıllarında emekçi gelirleri %54’e, yani yarı yarıya düşmüştü— bu ancak darbeyle olurdu. Bu yüzden 1980’de gelen ve bugün çökmüş olan sistem, Turgut Özal ve Kenan Evren’in ortaklaşa gerçekleştirdiği 24 Ocak ekonomik darbesi ve 12 Eylül askeri darbesinin bir sonucudur. Tayyip Erdoğan da o ekonomik programı “dışa açılma” adı altında devam ettirdi; ancak artık onun da sonuna geldik.

Vatan Partisi, uyaran ve başka partileri eleştiren bir parti değil, bir programı olan partidir. Bu program aslında 1968’den, hatta Namık Kemallerden Atatürk’e kadar giden, son 150 yıllık Türk devriminin programıdır. Bu, 1876 ve 1908 devrimlerini yapmış, İstiklal Savaşı’nı kazanmış köklü bir programdır. Türkiye, 1980’den bu yana 39 yıldır bir hastalık yaşıyor. Şimdi bu hastalıkla devam edilemeyeceği bir noktaya geldik. Türkiye buradan büyük bir üretim devrimiyle çıkacak; bu bir mecburiyettir. Vatan Partisi de bunu gördüğü için önümüzdeki süreçte hükümette yer alacaktır.

“Doğu Perinçek sözünde duran biridir, sözünde durmayan Recep Tayyip Erdoğan gibi birisine nasıl güveniyorsunuz?” sorusuna gelince; biz şahıslara değil, Türkiye’nin geleceğine güveniyoruz. PKK’nın üzerine yürüyen, FETÖ ile mücadele eden, S-400’ü alacağız diyen veya Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Amerika ve İsrail’e karşı koyan bir irade söz konusu. Deniz kurdu tatbikatı yapan bir donanma var. “Güvenmiyorum” diyerek savaşamazsınız; kim savaşıyorsa ona güveneceksiniz. Türk devletini ve hükümetini bugün vatan mevzisinde ve üretim mevzisinde tutmak bizim görevimizdir. Türkiye’yi Erdoğan tek başına yıkıma götüremez; çünkü Türkiye, Erdoğan’ın yıkabileceği bir ülke değildir. Tabii ki Suriye politikası, Mısır ve Libya konusundaki yanlışlar gibi konularda eleştirilerimizi yapıyoruz, ancak bunları onları silerek değil, vatan mevzisine çekerek çözebiliriz.

Seçim sürecinde Abdullah Öcalan’ın mektupları meselesine bakarsak; 2 Haziran’da çıkan ve basına yansıyan mektuplar, PKK’nın direncini kırmak için Türk devletinin kullandığı bir enstrümandı. PKK bile bu mektupların kendi direncini kırmaya yönelik bir operasyon olduğunu ifade etti. Ancak AK Parti, bu durumu topluma anlatamadı, hatta anlatmadı. Binali Yıldırım’ın Diyarbakır’daki ifadeleri gibi kendi elindeki kozları çöpe attığı ve karşı tarafa koz verdiği durumlar yaşandı. Bu da seçimin kaybedilmesindeki etkenlerden biriydi. AK Parti bu durumu bir “iş birliği” gibi göstererek seçmen nezdinde yanlış bir izlenim yarattı.

Aslında Öcalan meselesinde şunu görmek lazım: HDP ve PKK’nın esas patronu Amerika’dır. Öcalan, Amerika’nın kontrolünden çıkıp Türk devletinin kontrolüne girmeye çalıştığı an, HDP ve PKK üzerinde hükmünü kaybeder. Çünkü HDP ve PKK, Apo’dan vazgeçer ama Amerika’dan vazgeçemez. Ondan vazgeçerse PKK ve HDP’ye pek bir şey olmaz; ama Amerika’dan vazgeçerse mahvolurlar. Bu yüzden PKK ve HDP Türk devletinin kontrolüne girmeye başladığı an, Abdullah Öcalan ve ekibi buna kızıyor çünkü Amerika’nın kontrolü zayıflıyor. Nihayetinde mesele şudur: PKK ve HDP’yi Amerika mı kontrol edecek yoksa Türk devleti bu durumu bir zafiyete mi uğratacak? Türk devleti PKK ve HDP’yi bütünüyle kontrol altına alamaz, ancak yok edebilir. Amerika’nın elinden bu örgütleri alması mümkün değildir; ne Rusya ne de İran bunu başarabilir. Geçmişte bunu deneyen devletler oldu; hatta o devletlerin içinde de bunu düşünenler çıktı. Amiral Soner Polat, Moskova’ya gittiğinde masaya yumruğunu vurarak Ruslara bunu söylemişti: “Siz, Amerika’nın elindeki PKK’yı alamazsınız.”

Bu konu bizim içimizde de tartışıldı. Yalçın Küçük ve çevresi, sanki PKK vatansever bir çizgiye gelebilir, Türkiye’nin yanına geçebilir ve Amerika’ya karşı tavır alabilirmiş gibi fikirler savundular. Biz ise orada, “Amerika’nın stratejik piyonu olan bir örgütten böyle bir şey olmaz; onlardan Amerika’ya karşı direnen bir yapı çıkmaz” dedik. PKK, varlığını Amerika’ya borçludur ve bu durumun değişmesi mümkün değildir. Dört ülkeye (Türkiye, İran, Irak, Suriye) meydan okuyup “Sizi böleceğim” diyen bir örgütün, bu amaçlarına ulaşabilmesi için ancak Amerika ve İsrail ile iş birliği yapması gerekir.

İsmail Beşikçi, zamanında bunu çok açık koymuştu. “Kürdistan devleti kurmak istiyorsanız, arkanızda Amerika ve İsrail olur. Bu dört devletle baş etmek için onların maşası olacaksınız” diyerek yolu göstermişti. Beşikçi’nin bu tespiti gerçekçiydi. Hakikaten PKK’nın bu devletleri parçalamak için Amerika ve İsrail’in aleti olmaktan başka çaresi yoktu. Örgüt de bu yolu seçti. Kürt vatandaşlarımızın PKK’ya tepki göstermesinin sebebi de budur; “Kürtlük adına ortaya çıkan bir örgüt, nasıl olur da Amerika’nın ve İsrail’in aleti olur? Bu, şerefimize, haysiyetimize ve komşuluk görevlerimize aykırı değil mi?” diye soruyorlar.

Peki, hükümetin bir planı var mı? Devlet Bahçeli de özellikle son mektup ortaya çıktığında buna itiraz eden bir tavır takınmadı. Hangi siyasi denklemi düşünerek hükümet böyle bir adım atmış olabilir? Eğer mesele sadece seçimler değilse, bu süreç nasıl değerlendirilmelidir?

Paylaş