Sayın Perinçek, değerli izleyicilerimiz, Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Aradan hemen önce bir soru sormuştum. Los Angeles’taki bu saldırı, siyasi veya farklı bir hedef gözetmeksizin insanların katledildiği bir vaziyettir. Kimseye nişan almıyor, “şunu vurayım, şunları vurayım” demiyor; yani Arapları, Türkmenleri, Kürtleri, Sünnileri, Şiileri, Amerikalıları veya Japonları hedef almıyor. Peki, ne yapıyor? Yalnızca insan öldürüyor. Herhangi bir düşmanlık kavramı yok, yalnızca insan düşmanlığı ya da belki bir cinnet durumu var. Ancak eski toplumlarda bu yoktu.
Burada, kapitalizmin üretimden kopuşu devreye giriyor. Kapitalizm, başlangıçta üretimin önünü açan; feodal beyin marabası olan köylü kitlelerini işçileştirerek üretimi teşvik eden bir toplumsal sistemdi. Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ile rekabeti getirerek teknolojinin gelişmesine ve verimliliğe yol açtı. Ancak emperyalizmin geldiği sürece baktığımızda; özellikle 1980 sonrasındaki neoliberal ekonomi model, üretimden kopuk ve üretilmeyen değerlerin tüketildiği bir dünya yarattı. Los Angeles’taki bu cinnet hadisesi, insanı üretime, topluma, kendisine ve hatta doğal cinsiyetine dahi yabancılaştıran bu sistemle doğrudan bağlantılıdır. Eski toplumlarda -köleci dönemlerde bile- bu düzeyde bir yabancılaşma ve amaçsız insan katliamı yoktu. O dönemlerde düşmanlık; kavim, mezhep veya sınıf esasına dayalıydı. Şimdi ise bu emperyalist sistem, insanı o kadar yabancılaştırdı ki, sonuçta böyle bir cinnet noktasına sürüklüyor.
Anadolu’nun kadim sevgi kültüründe, hayvanlara dahi büyük bir şefkat gösterilirdi. Pür Sultan Abdal’ın dizelerinde olduğu gibi; öküzün damını alçacık yapıp altını samanla döşeyen, onun gözünü öpen bir merhamet anlayışı vardı. Şimdi ise insanları kitlesel olarak tarayarak katleden bir durumla karşı karşıyayız. Feodal dönemde dahi altta kabile toplumunun komünal dayanışması sürdüğü için böyle bir kopuş yoktu.
Şimdi izleyicilerimizin sorularına geçelim. Zübeyir Özgür, Balıkesir’den “Afrin ve İdlib harekatını ne şekilde değerlendiriyorsunuz, Türkiye Irak merkezi hükümetiyle birleşebilir mi?” diye sormuş. Türkiye artık bir Irak devleti olduğunu ve onunla iş birliği yapılması gerektiğini kabul etti. Kuzey Irak’taki bölgesel yönetim bir devlet değildir. Türkiye, İran ve Suriye ile birlikte Astana süreci kapsamında koordineli hareket ediyor. Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, Suriye’nin kuzeyi için de ortak bir harekat masadadır. İdlib’de başlayan süreç Afrin’e de yayılacaktır.
Yaser Soy, Amasya’dan, “Bu Asya Birliği, Büyük Selçuklu’nun Haçlılar’a karşı mücadelesine benziyor mu?” diye sormuş. Hayır, bugün bambaşka sosyoekonomik yapılar ve emperyalist güçlerle mazlum ülkeler arasındaki çelişkiler var. Hristiyan-Müslüman çatışması gibi bir saflaşma da artık geçerli değil; Rusya ile Türkiye ve İran aynı saftayız. Vatan Partisi ile ilgili sorunuza gelince; genel başkanlık kurultay tarafından belirlenen bir görevdir, bu emaneti başarıya ulaştırmak benim sorumluluğumdur.
Ayşe Ertürk, referanduma karşı önlem almada geç kalınıp kalınmadığını sormuş. Bir gecikme olduğu doğru, ancak Vatan Partisi 17 Haziran’da gerekli yaptırımları sıralamıştı. O dönemde bu adımlar atılsaydı, Barzani geri adım atmak zorunda kalırdı. Şimdi ise Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya’nın oluşturduğu beraberlik bu sorunu çözecek güçtedir.
Freerider Atsız isimli izleyicimiz, Rusya’nın Irak’ın toprak bütünlüğünü savunurken Suriye’deki bağımsız Kürt yapılanması hakkındaki görüşlerini sormuş. Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyi birleşik bir Amerikan-İsrail koridorudur. Bizim müttefiklerimize kavratmamız gereken nokta; bunların tek bir cephe olduğu ve aynı planın parçası olduğudur.
Dursun Işık, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) hakkındaki düşüncelerimi sormuş. Tahsin Ertuğruloğlu’nun uluslararası tanınma veya Türkiye ile bütünleşme yönündeki açıklamaları çok doğrudur. Biz de geçmişte Rauf Denktaş ile bu tür diplomatik çalışmaları yürüttük. Bir dönem İran Büyükelçisi ile yaptığımız görüşmede, heyetimizde KKTC’den özel bir temsilcinin bulunmasını şart koşmuştuk. Bu kararlı duruş, KKTC’nin hak ettiği konuma gelmesi için şarttır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni İran olarak tanımıyoruz. O bakımdan bunu bir Tahran’a sormamız lazım. Neyse, Tahran’a sordular. 10-15 gün sonra bizi gene aradılar. “Tamam, Tahran evet dedi. Buyurun. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin özel büyükelçisini de beraberinizde getirin. Ama bunu basına duyurmayalım.” dediler. Tamam dedik ve gittik. Sayın kurucu Cumhurbaşkanımız rahmetli Rauf Denktaş’a sordum, “Yusuf Macit benim özel büyükelçimdir, temsilcimdir, onu alıp gidebilirsiniz.” dedi. Değerli dostumuz Hüseyin Macit Yusuf ile beraber gittik. Ben, Sayın Semih Koray, Bedir Gültekin ve Genel Başkan Yardımcılarımızdan oluşan 7-8 kişilik bir heyetle gittik.
Konuşmalarımızda İranlılara şunu söyledik: “Bakın, Kıbrıs’tan ta İran sınırına kadar uzanan bir cephe var. Türkiye bu cephenin ön safında, Kıbrıs da bu cephenin bir parçası. Eğer Kıbrıs’tan Türk ordusu çıkartılırsa, Kıbrıs batmayan bir uçak gemisi olur. Oradan kalkan Amerikan ve İngiliz uçakları İran için bir tehdit oluşturmaz mı?” “Oluşturur.” dediler. “O zaman siz niye Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyorsunuz?” dedik.
Sayın Devlet Abadi’nin bize verdiği cevap şu oldu ki, bunu Hüseyin Macit Yusuf da birkaç kez yazdı ve televizyonlarda söyledi: “Biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımak istedik. Hatta 25 İslam ülkesi birlikte tanıyalım diye Türkiye hükümetine, Tayyip Erdoğan yönetimine -o zaman başbakandı- teklif ettik. Fakat onlar ‘Yok, yapmayın, tanımayın.’ dediler.” Bu çok önemli bir açıklamadır. İran’ın önemli devlet adamlarından biri olan Sayın Devlet Abadi bunu sekiz kişiye söyledi. Buradan bir kez daha söylüyorum: Türkiye, KKTC’nin tanınması için değil, aksine “Aman tanımayın” diyen bir konumda oldu.
Tahsin Ertuğrul vatansever, değerli bir devlet adamıdır. Kendisinin bugün uluslararası alanda Kıbrıs Devleti’nin tanınması için yoğun bir çalışmaya girme önerisi çok doğrudur. Vatan Partisi bunu geçmişte yaptı ancak hükümet taş koyduğu için başarılı olamadı. Eğer doğru anlatılırsa, bizim anlattığımız gibi; Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine uzanan cephe aslında Doğu Akdeniz’e kadar gidiyor. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile birlikte askeri tatbikat yapıyor. Soner Polat amiralimiz de bunu tüm Türkiye’ye duyurdu. Petrol arayan güç, o petrolü silahla korumak zorundadır; bu durum hem İran, hem Irak, hem Suriye hem de Türkiye için bir tehdittir.
Kıbrıs’taki Ağrotur ve Dikelya gibi İngiliz üslerinin oradan gönderilmesi lazım. Vatan Partisi olarak gittiğimizde bu konuda basın toplantıları yaptık. Türkiye’nin talebi şu olmalı: “Onlar ‘Türk askeri çıksın’ diyor, biz de ‘İngiliz üsleri Kıbrıs’tan tasfiye edilsin’ diyoruz.” Bu talep uluslararası alanda büyük destek görür. Bunu söylediğimizde Rusya’yı, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi ve Çin’i yanımızda buluruz.
Sayın Tahsin Ertuğrul’un “Kıbrıs özel cumhuriyeti oluşturalım, yani Türkiye ile bütünleşsin” önerisi, Vatan Partisi programındaki “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye ile bütünleşmesi” maddesiyle örtüşmektedir. Bu, Kıbrıs’ın her iki toplumu, Türkiye ve Yunanistan halklarının yararınadır. 1950’lerde Averof’un “Gelin Kıbrıs’ı taksim edelim” önerisini Demokrat Parti hükümeti reddetmişti. Bugün ise bu barışçıl çözüm, Türk-Yunan ilişkilerini düzeltmek adına yeniden değerlendirilebilir.
Kerkük ve Musul’u alma konusuna gelince; bu görüş olağanüstü yanlıştır. “Kerkük’ü alalım” demek, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan Türkiye’nin, Irak’ı parçalama rolünü üstlenmesi demektir. Bu durumda Türkiye yalnızlaşır; İran, Rusya, Irak ve Suriye’yi karşısına alır. Türkiye ancak Amerika ve İsrail’in kucağına itilir ki bu da “ikinci İsrail” planına hizmet eder. Devlet Bahçeli’nin “82-83. vilayet” söylemi, devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz ve Türkiye’yi borca batırıp bölmek isteyenlerin tuzağına düşürür.
Son olarak, geçmişte yaptığımız bir öz eleştiriyi yinelemek isterim: Bizim Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir partide “ayrılma” haklarından bahsetmemiz yanlıştı. Bizim savunduğumuz özgür iradeyle bir birliktir; ancak bu konuda geçmişte hatalı bir ifade kullandığımızı kabul ettik. Ve bu yanlışı ben sayın CHP’li milletvekillerine de söyledim. İsimlerini söylemeyeceğim. Yani 4-5 ayrı hem Silivri’ye geldiklerinde hem de yakın zamanda yaptığımız buluşmalarda dedim ki: “Bakın, biz bu hatayı 90 yılında yaptık. Aradan 27 yıl geçti. Bunun yanlış olduğunu hemen 1-2 yıl içinde gördük. 94 ya da 95’teydi sanırım. Bunun eleştirisini hızla yaptık; öz eleştirisini ilk kongreden önce hazırladık ve kongrede resmileştirdik. Kurultay kararı haline getirdik.”
Sayın CHP’li milletvekillerine de şunu söyledim: “Biz bu hatayı yaptık ve bunun hiçbir yararı yok. Sizin bugün izlediğiniz HDP politikası veya Kürt politikası aynı yanlışı içermektedir. Aynı dersi sizin de yaşamanıza gerek yok.”
Şöyle 5 dakika kadar bir zamanımız kaldı, hızlı hızlı cevaplar alalım. Zafer Yıldız Ankara’dan, “2019 seçimlerinde Ali Koç ismi geçmekte, Sayın Perinçek bu konuda ne düşünüyor?” diye sormuş. Şimdi bakın, partisiz bir cumhurbaşkanı olmaz. Ali Koç nasıl hükümet kuracak? Yani böyle isimler çıkıyor; partisi olmayan isimler. İzleyicilerimiz durumu eski cumhurbaşkanlığı sistemiyle karıştırıyorlar. Eskiden Cumhurbaşkanı neydi? Aslında o değildi ama o hale getirilmişti; Çankaya Köşkü’nde çay kahve içer, yabancı büyükelçileri kabul ederdi. Türkiye’nin yönetiminde etkisi olmayan sembolik bir şahıstı. Ama şimdi anayasada yapılan yeni değişikliklerle Cumhurbaşkanı hükümetin başkanı oldu. Peki, kime dayanarak hükümet kuracak? Sayın Ali Koç kuşkusuz çok kıymetli, değerli bir aydınımız. Çıkışları güzel, kapitalizme dair esaslı eleştirileri de var. Bunlar çok değerli ama sonuç itibarıyla Ali Koç, Holding yönetim kuruluyla Türkiye’yi yönetemez ki. Partisi olması lazım.
Doçent Doktor Feridun Gümüş, sanat tarihçisi, “Sayın Perinçek, Meral Akşener’in partisinin programında bulunan ‘açılım’ hakkında ne düşünüyor?” diye sormuş. İzleyicilerimizin soruyu daha iyi algılayabilmesi adına Oda TV’de yayınlanan program taslaklarına bakmak gerekir. Herhangi bir yalanlama gelmediği için oradaki ifadelerden ne kastettiklerini anlayabiliriz. Şöyle ifade ediliyor: “Biz teröristle mücadele ederken sivil siyasetle konuşmayı ve bölge halkıyla kucaklaşmayı etkili ve kalıcı bir çözümün temel ilkeleri olarak kabul ediyoruz.”
Burada “eşit yurttaşlık” kavramını program içine yerleştirmişler. Evet, Meral Akşenerler HDP programından kopya çekmişler. Yani sivil siyasetle kucaklaşmak ne demek? HDP’yi muhatap kabul etmek demektir. “Bölge halkıyla kucaklaşmak” zaten bizim temel görevimizdir; milletimiz bizim halkımızdır. Ancak sivil siyasetle iş birliği yaparak onları muhatap kabul etmek, HDP üzerinden PKK’yı muhatap kabul etmektir. Bu programın Amerikalılar tarafından hazırlandığı ortadadır.
Bu konuyla ilgili Amerika’ya dair birkaç notum var: ABD, Türkiye’nin önemli müttefikleri arasında yer alıyormuş. “ABD ile ülkemiz arasında derin, çok yönlü ve köklü bir iş birliği mevcuttur ve bunun devam etmesini arzu etmekteyiz.” O kadar şahane bir iş birliği var ki; 1.400 tır silah veriyorlar. PKK’ya 1.400 tır silah veren Amerika’yı, üstelik bugün Tayyip Erdoğan da “PKK’nın arkasında Amerika var” diye hedef alırken, “Dostumuz, müttefikimiz, derin ilişkilerimiz var” demek, Sayın Meral Akşener’in derin ilişkileridir, Türkiye’nin değil. Türkiye artık Amerika ile karşı karşıya gelmiştir.
“Eşit yurttaşlık” da çok önemli bir konu. Zaten anayasamızda ırk, kavim, cinsiyet temelinde tam bir eşitlik öngörülüyor. Sayın Birgül Ayman Güler’in de ifade ettiği gibi; “Yurttaşların eşitliği” doğru kavramdır ve bu anayasada zaten vardır. “Eşit yurttaşlık” ise başka bir tanımdır; halklara egemenlik tanımayı, yani Türkiye’yi bir Türkiye-Kürdistan Federasyonu veya Türk-Kürt egemenlik formülü içerisinde yeniden düzenlemeyi ifade eder.
Son iki soruya geçelim. Sayın Meral Akşener için bazı dostlarım beni ziyarete geldiklerinde, tamamen Amerikan sistemine bağlı olduklarını ifade etmişlerdi. O konuda yaptığım değerlendirmeler bazı dostlarımızı rahatsız etmişti. İşte görüyorsunuz, yaptıkları program meydanda. Artık bu kadar Amerikancı bir program Türkiye’de kalmamıştı. Cumhuriyet Halk Partisi vardı, şimdi bir de Meral Akşener eklenmiş oldu.
Ali Şen, “Teröre son verilmesi için çözüm olarak önerileriniz nelerdir?” demiş. Bunu zaten uzunca konuştuk; komşularla iş birliği, Kürt vatandaşlarımızı kucaklamak ve birinci maddede devletin yaptırım gücünü kararlı olarak terör örgütüne karşı kullanmak. Terör örgütüne silah, vatandaşa şefkat ve iş, ekonomik refah.
Atilla Satılmış, “KKTC ile bütünleşmemize Rusya ne der?” diye sormuş. Vatan Partisi iktidarda olur ve Türkiye doğru konuma girerse, Rusya ile bunu yaparız. Biz zamanında Rus devletiyle görüştük ve Rauf Denktaş ile anlaşarak Rusya’yı ikna ettik. Zaitsev, Çernişev ve Aleksandr Dugin’den oluşan bir Rus devlet heyeti gelmişti. Moskova’dan izin aldılar ve Alexander Dugin’i Kıbrıs’a götürüp Rauf Denktaş ile görüştürdük. Yani biz bunu başlatmıştık, üzerine Ergenekon, Balyoz tertipleri geldi.
İsmet Gedikli ve diğer izleyicilerimiz, “Vatan Partisi iktidara geldiğinde emeklilikte yaşa takılanlarla ilgili nasıl bir çözüm sunacak?” diye sormuşlar. Türkiye’de emeklilik yaşını öyle bir hale getirdiler ki, yaşam süresiyle karşılaştırdığımızda “mezarda emeklilik” oluyor. İki tür emeklilik olur; biri yaştan, ikincisi hizmetten dolayı. 25 yıl hizmetten sonra emeklilik hakkı kazanılmalıdır. Bunu sendikalarımızla, işçi temsilcileriyle ve kamu çalışanlarıyla oturup taleplerine göre çözeceğiz. Ama tabii ki boş yatarak, çalışmayarak emekli olunmaz.
Süremiz sona erdi. Aslında ekonomiyle ilgili başka sorular da vardı ancak Adıyaman’daki tütün üreticilerini selamlayarak bitirelim. Onlar yeni Türkiye’nin habercisi. “Biz tütün yetiştirmek, üretmek istiyoruz” diyorlar. Hükümet ise üretmek isteyene hapis cezası getiriyor. Türkiye, üretim ekonomisine geçme mecburiyetindedir. Borçtan kurtulmak için tütünü Türkiye’de yetiştirmeliyiz. Hükümet torba yasaya 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası koymuş. Biz o üreticilerle beraberiz. Onlar üreticilerin Türkiye’sini kuracaklar.
Çok sayıda soru geldi, bir kısmını yanıtlayamadık ama sorabildiğimiz soruları Sayın Perinçek yanıtladı. Çok teşekkür ediyoruz.
Biz teşekkür ederiz, sağ olun. Haftaya yine yepyeni bir “Çıkış Yolu” programında, bu sefer programın esas sunucusu Rafet Ballı ağabeyimizle -kendisini özledik, iki haftadır yoklar ama haftaya burada olacaklar- tekrar buluşmak üzere. Hepinize iyi akşamlar değerli Ulusal Kanal izleyicilerim. Biz bu Cumhuriyeti devrimle kurduk. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

