Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Şimdi halkın yüzde elli elli ikiye döndüğü bir durum tasarlanıyor. Türk milletinin mahşere çıktığı önü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Şimdi bu ülkedeki bu yangın… Irak’taki bir… Hayır da birleşmek, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında birlikteyiz. Rafet Ballı ağabeyimiz, gazeteci ağabeyimiz bugün programda bulunamadı; bugün ben sunacağım programı. Çıkış Yolu’nda Sayın Doğu Perinçek, Vatan Partisi Genel Başkanı, hem bizim hem sizlerin sorularını yanıtlayacak. Tabii ki sizlerin katılımı bizim için çok önemli. Sizlerden gelecek sorularla programı çok daha iyi bir şekilde işleyeceğiz. O yüzden kafamızda hiç soru işareti kalmasın. Kafamızdaki işaretleri, soruların hepsini yazalım, Ulusal Kanal’a yollayalım. Biz de Sayın Perinçek’e buradan sorularımızı soralım.
Peki, nasıl bize ulaşacaksınız? 0212 251 50 90 numarasından telefonla sorularınızı iletebilirsiniz. 3969’a mesajlarınızı yollayarak sorularınızı iletebilirsiniz. Bu mesajlara isminizi de yazarsanız, mesajın ve sorunun kimden geldiğini buradan ifade etme şansına sahip oluruz. Ulusal boşluk, sorunuz ve isminizi yazmanızı istiyoruz. Aynı zamanda ulusal.com.tr adresinden de e-postalarınızı yollayabilirsiniz. Ve tabii ki Twitter üzerinden, sosyal medya üzerinden de “Çıkış Yolu” etiketiyle sorularınızı bizlere ulaştırabilirsiniz değerli izleyiciler.
Evet, Sayın Perinçek, bugün gündemimiz yine her zamanki gibi çok yoğun. Türkiye, dünyanın kalbinin attığı yerde; o yüzden hem bölgedeki gelişmeler açısından hem ülkemizdeki gelişmeler açısından neredeyse her hafta yepyeni bir program yapıyor gibi oluyoruz. Bambaşka gündemleri tartışmak durumunda kalıyoruz. Bugün tabii ki en kritik, en sıcak gelişme İran’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı görüşmelerdi. Hem Cumhurbaşkanı Ruhani ile hem dini lider Hameney ile yapılan görüşmeler ve burada yapılan açıklamalar bugünün en önemli, en sıcak başlıklarıydı. Burada özellikle Barzani’nin sözde Kürdistan referandumu tartışmaları sıcaklığını sürdürüyor. Buraları tartışacağız ama sadece bugün bölgemize bakmayacağız. Bir referandum tartışması da Barcelona’da gerçekleşti; Katalonya’nın bağımsızlık referandumu yoğun bir tartışma sebebi oldu. Aynı zamanda Los Angeles’ta gerçekleşen saldırıyı konuşacağız. Tabii bunun dışında başlıklarımız var; Kıbrıs’ı konuşacağız, tütün üreticilerinin ayağa kalkmasını konuşacağız. Bugün dolu dolu bir gündemimiz var. O yüzden hızlı ve dinamik bir şekilde girelim.
Özellikle İran’daki görüşmelerle ilgili ilk yorumunuz nedir? Hem Ruhani ile yapılan görüşme ve açıklamalar hem sonrasında aşağı yukarı bir saat on dakikalık Hameney ile Recep Tayyip Erdoğan’ın görüşmesi… Tabii o görüşme ile ilgili ayrı bir açıklama gelmedi ancak bu görüşmenin yapılmış olması bile önemli ve anlamlıdır diye düşünüyorsunuz. Nasıl yorumlarsınız Sayın Perinçek?
Astana süreci yürüyor, Batı Asya ülkelerinin birleşmesi süreci yürüyor. Avrasya’ya, insanlığın Avrasya uygarlığının yükselişi devam ediyor. O bakımdan olağanüstü önemde, devrimci gelişmeler bunlar. Yani yeni bir dünya kuruluyor ve o yeni dünyada Türkiye, İran, Suriye, Irak hep birlikte yerlerini alıyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Ruhani arasındaki görüşme sonrasında her iki liderin yaptığı konuşmalar çok önemli. Orada şu belirtildi: Türkiye, İran, Suriye, Irak; bunlar Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde birlik içerisindeler ve sürece el koymuş durumdalar. Ve aynı zamanda bu bir eylem birliğidir; o çok çok önemli. Yani İran, Irak, Suriye ve Türkiye; tabii Astana sürecini de eklediler, o Rusya demek. İran, Irak, Suriye, Türkiye ve Rusya, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde cephe tutmuş durumda. Bu şu demek: İsrail ve Amerika kaybetti. Yani bu duruştan, bu beraberlikten sonra İsrail ve Amerika kaybetti. Onların Irak’ın kuzeyinde ve Doğu Akdeniz’e uzanan, PKK/PYD’yi de kullanarak ateşe sürerek kurmak istedikleri o terör koridoru, Amerika-İsrail koridoru iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bir Kürdistan planı, bir hayal; bu cepheleşme karşısında bir hayaldir. O bakımdan çok müjdeli bir gelişme. Tabii işin ekonomik boyutu var, o da çok önemli.
Evet, onu sormak istiyorum özellikle Sayın Perinçek. Biliyorsunuz Amerika, İran’a karşı bir ambargo uyguluyordu ve bu ambargonun dışındaki bir hamleyi bir nevi uluslararası bir yasak olarak tanımlamıştı. Vatan Partisi hep şunu söyledi: “Bu ambargoyu tanımayalım. İran bizim komşumuz.” Amerika’nın kendi siyasetleri açısından İran’ı kuşatması, ambargo yapması kendi açısından olabilir ama bu Türkiye’nin menfaatlerine, geleceğine, bağımsızlığına, güvenliğine aykırı. Türkiye o kuşatmaya dahil olamaz. Birleşmiş Milletler’in kararıyla Amerika’nın koyduğu ambargo arasında çok büyük farklar ve çelişkiler var. O nedenlerle Türkiye, “Açıkça gümbür gümbür ben bu Amerika’nın ambargosunu kabul etmiyorum. Benim için hayati önemdedir. Komşularımla ben alışveriş yaparım ve benim komşularımla ilişkilerime Amerika müdahale edemez” noktasına gelmiştir. İşte şimdi oraya geldik. Bu da Vatan Partisi’nin programında öngördüğü bir tavırdır, olağanüstü önemdedir. Ve şu anda kuşatılmış olan artık kimdir? Amerika ve İsrail. Yani şimdi bakalım haritaya: İran’ın kuzeyinde Türkiye, batıda Suriye, güneyde zaten orası Irak toprakları, Irak merkezi devleti. Bu dördünün ortasında güya bir ikinci İsrail… Zaten bu haritaya bakan, bunun olmayacağını görür. Bunun olmayacağı belli olmuştur. Bu nasıl olurdu? Türkiye ile İran’ın, Türkiye ile Suriye’nin ve Türkiye ile Irak’ın arasına Amerika kama sokmaya çalıştı. Eğer Amerika bunda başarılı olsaydı, o zaman o sözüm ona Kürdistan’ın kurulması süreci yürürdü.
Bir şey daha özellikle dikkatimizi çekti tabii ki hepimiz açısından. Siz Temmuz ayında bir ziyaret gerçekleştirdiniz, hatta birlikteydik o ziyaretlerde. Beraber gittik ve orada İran’da çok önemli yöneticilerle, önemli kurumların temsilcileriyle görüşmeler oldu. Evet, Sayın Velayeti ile yapılan görüşme özellikle çok anlamlı ve önemliydi. Ve bugünkü görüşmeye de bakıyoruz, yine Ali Ekber Velayeti bu görüşmelerin içindeydi. Ve burada siz çok net bir şekilde, kararlı bir şekilde “İkinci İsrail’e geçit verilmeyeceğini” ifade ettiniz. Hameney’nin bir nevi devamını görmüş olduk bugünkü toplantıda. Siz nasıl yorumluyorsunuz? O 11 Temmuz’daki görüşmenin etkileri nasıl oldu? Nasıl şekillendirdi?
Bugün şu önemli: İran İslam Cumhuriyeti’nin gerçek lideri Ali Hameney’dir, İmam Hameney’dir. Onların başka bir devlet sistemi var; orada imam kurumu var, o cumhurbaşkanının da aslında üstünde. Bugün bu da çok olumlu. Sayın Tayyip Erdoğan, İmam Hameney ile görüştü. Hameney bir Türktür; Türkçe şiirler yazmaktadır. Türk olduğunu herkes biliyor, kendisi de söylüyor, şiirleri de Türkçedir. Biz gittiğimiz zaman hastaydı, zaten ağır bir durumu var. Ama İran’ın esas fiilen bilinen yöneticisi Sayın Ali Ekber Velayeti’dir. Biz onunla görüştük ve çok verimli bir görüşme oldu, siz de vardınız. Ve arkasından onların önerisiyle bütün dünya kamuoyuna bir basın açıklaması yaptık. O açıklama çok çok önemliydi çünkü İran İslam Cumhuriyeti ve Vatan Partisi oradan bütün dünyaya ilan etti; dedi ki: “İkinci İsrail’in kurulmasına izin vermeyeceğiz, gelip komşumuz olmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz.” İşte burada bu görüntüler, o bizim yaptığımız toplantıdan görüntüler.
Ondan sonra biz tabii İran Devrim Muhafızları Komutanı, Meclis Güvenlik Komisyonu Başkanı, Dışişleri Komisyonu Başkanı, Enformasyon Bakanlığı’nın en üst düzeyiyle, Astana sürecinde İran heyetini yöneten yöneticiyle çok önemli görüşmeler yaptık. Ve bir de İmam Hameney’nin stratejik kuruluşuyla görüşmeler yaptık. Orada da siz vardınız, altı yöneticisiyle görüştük. Buralarda hep şunu anlattık: “Türkiye ile dostluk zorunludur. Sizin için, bizim için de İran ile dostluk zorunludur. İkinci İsrail’in burada kurulması yalnız toprak bütünlüğümüze bir tehdit değildir, rejimlere de bir tehdittir. Sizin rejiminiz de hedef alınmaktadır. Türkiye’de de iktidar değiştirme süreçleri bu şekilde Amerika tarafından yönlendirilmek isteniyor.” Bunları konuştuk ve hakikaten çok verimli, tam anlamıyla bir mutabakat sağlandı bu görüşmelerde. Ve tabii bir yol açmış olduk, o yoldan bu süreç devam ediyor.
Peki, Recep Tayyip Erdoğan’ı “Fars milliyetçiliğinin yayılmasını engellemek gerekir” derken bu noktaya getiren süreç nedir? Hayat ve mecburiyetler. Türkiye’de İran düşmanlığı yaparak kimse hükümet yönetemez. Yani Türkiye hükümetini yöneten insanlar kesinlikle İran karşıtlığı, Rusya karşıtlığı, Suriye karşıtlığı yapamaz. Yapmaya kalkarsa bu bir süre gider ve hayat onu düzeltir. Görüyorsunuz, Rusya düşmanlığı bitti; Vatan Partisi’nin büyük gayretleriyle Rusya’ya el uzatıldı. Putin-Erdoğan arasındaki görüşmeler beş mi oldu? O zamandan beri beşinci görüşme galiba, hep verimli geçiyor. En son Ankara’da yapılan görüşme de çok yerinde. Onun devamı bu İran’la olan görüşme. Tabii devamı demek çok doğru değil ama sürecin devamı.
Suriye de artık bu işin içinde. Bakın hem Erzurum’daki konuşmasında Sayın Tayyip Erdoğan hem de dün İran’da yaptığı konuşmada aynı açıklamayı yaptı. Bu da bizim heyetimizin Moskova ziyaretinde, Moskova devlet yöneticileriyle ve Putin’in kurmay kadrosuyla görüşme yaptığı zaman çektirdikleri… Yunus Soner, Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Emekli Tümgeneral Beyazıt Karataş ve Emekli Tümamiral Soner Polat partimiz heyeti olarak Rusya’ya gittiler ve o da çok başarılı oldu. Süreç yürüyor ve sorunlar çözülüyor. Hükümetin de politikalarını bu süreç bu anlamda değiştiriyor.
Bir de karşılık olarak aslında İran’ın da Türkiye’ye bakışında bir farklılaşma, tehdit tespitlerinde bir farklılık olduğunu görüyoruz. Ben mesela Türkiye Gençlik Birliği’ni yönettiğim süreçte biliyorum; İran bize karşı hep bir mesafe koyuyordu önceleri ama daha sonrasında vaziyetin değiştiğini gördük. Türkiye hükümetine karşı ve genel olarak Türkiye’deki toplumsal hareketlere, mücadelelere karşı tam tersi bir vaziyetin olduğunu gördük. Çünkü artık dediğimiz gibi, siz hep ifade ediyorsunuz; burada insanlığın ön cephesindeyiz. O zorunluluklar bütün hükümetleri farklı tavırlar almaya doğru da itiyor. Evet arkadaşlarımız… Bu da bizim işte Rus devletiyle, Sayın Beşşar Esad’la, Çin devlet yöneticileriyle ve İran yönetimiyle olan görüşmelerimiz. Bütün bu çalışmalarımız şimdi ürününü topluyor ve çok başarılı sonuçlar alıyor Türkiye. Bu, Türkiye’mizin başarısıdır.
Şunu da diyebilir miyiz acaba? Barzani referandumu şer getirecekken hayır mı getirdi? Yani bölge ülkelerinde ciddi anlamda bir yakınlaşmayı doğurduğunu gördük. Amerika ve İsrail onları ateşe sürerek sonuç itibarıyla Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi birleştirdi. Bunun tabii güvenliğin ötesinde ekonomik sonuçları var ve bu süreç Batı Asya Birliği’ne doğru gidiyor. Batı Asya’da bir birlik oluşuyor. O birlik bölgesel bir birliğe dönüşebilir, çünkü dönüşmeli, dönüşecek. Bütün dünyada görüyoruz; Güney Amerika ülkeleri, Afrika ülkeleri, Uzak Doğu, ASEAN Birliği vesaire böyle bölgesel birlikler var. Çok kutuplu dünya böyle kuruluyor. Yani çok kutuplu dünyada yalnız Amerika Birleşik Devletleri, Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Japonya, Avrupa gibi büyük ülkeler yok. Aynı zamanda mazlumlar ve gelişenler dünyası da o çok kutuplu dünyada birlikleriyle yerlerini alıyorlar. Ve böylece dengeler sağlanıyor, emperyalist sistemin programları da yerle bir oluyor.
Sayın Yener Güneş, Ulusal Kanal’da Aydınlık’ın çalışmalarına hep yardımcı olur, bir mesaj yollamış; Hameney’in yaptığı açıklamaları sıcağı sıcağına bize iletmiş: “İran ve Türkiye’yi bölgenin önemli meselelerinden uzaklaştırmak için… İran ve Türkiye’nin referanduma karşı işbirliği yapması, ortak ve ciddi siyasi ve ekonomik kararlar alması büyük öneme sahip. İran ve Türkiye referanduma karşı her türlü önlemi almalıdır.” Güzel, durumu bir nevi toparlayıcı söylemiş.
Bu Sayın Ruhani, Cumhurbaşkanı… Demin sizin okuduğunuz… Hameney, evet. Hameney bir kentin adı. İran’da biliyorsunuz insanlar, işte Firdevsi gibi, Tusi gibi kentleriyle anılır. Mevlana Celaleddin-i Rumi, yani Rumlu, Anadolulu Mevlana Celaleddin gibi. Şems-i Tebrizi, Tebrizli Şems gibi. Hameney de; esas ismi Ali’dir, doğduğu kente yakın Hamene ile anılıyor. Yani bizim Erzurumlu, Sivaslı, Erzincanlı dememiz gibi. Şimdi bu Barzani referandumu dediğimiz gibi bir sonuç doğurdu, bir nevi Batı Asya ülkelerini birbirine yakınlaştırdı. Ama tabii ki orada Amerika’nın ve İsrail’in özellikle hesabı bölgede tam tersini yaratacak bir iklim doğurmak; burada bir düzensizlik, kaotik bir vaziyet… Burada belki silahlı güçlerin önümüzdeki süreçte tam anlamıyla devreye gireceği bir vaziyet. Burada Amerika’nın ve İsrail’in neyi hesap ettiğini düşünüyoruz tam anlamıyla bu dayatmayı yaparken? Çünkü şu ana kadarki veriler tam tersi sonuçlar verdi. Ya da neyi hesap edemediğini…
Belki de öyle ifade etmek lazım; yani şu olanlar Amerika’nın hesap edemediği olaylar. Amerika umdu ki Türkiye ile İran karşı karşıya olur. Amerika tezgahı kurdu: “Batı Asya’da Sünni blok oluşacak, karşısında Şii blok olacak. Şiiler, Sünniler karşı karşıya gelecek.” Bakın şimdi öyle bir cephe oluştu ki; Şiilerin çok büyük çoğunluk olduğu bir İran, Şiilerin ağır bastığı bir Irak yönetimi… Suriye’de Alevi var, Hristiyan var, çeşitli mezheplerden insanlar var ama yönetim de Alevi bir yönetim değil, laik ve birleştirici bir Suriye milletinin yönetimi. Ama sonuç itibarıyla Beşşar Esad Alevi kökenli bir insan. Bunlarla, Sünnilerin çoğunluk olduğu bir Türkiye… Alevimiz de var, Şiimiz de var, Caferi Şiilerimiz de var. Böyle bir Türkiye bir blok oluşturdu. Demek ki Amerikan planı bozuldu. Mezhepçilik tutmadı. Katar’ı da buraya koyalım. Onlar, Katar’ın Suudi Arabistan’ın köşeye sıkıştırmalarıyla beraber devam edeceğini bekliyorlardı ama o da bozuldu. Böylece mezhepçilik bizim bölgemizde, Batı Asya’da tutmadı. Bu, Amerikan planlarının bozulduğunu gösteren çok önemli bir olgu. Rusya gibi Hristiyan bir ülke de orada; yani Amerika, dine ve mezhebe dayanarak bir bloklaşma yaratmayı beceremedi. Amerika bunu hesap edemedi.
Amerika; “Fitne sokarım, Suriye ile Türkiye’yi karşı karşıya, hasım vaziyette tutarım; Türkiye’den Suriye’ye terör ihraç ettirip iki ülke arasında bir husumet yaratırım” diye düşündü. Bu, bir süre başarılı oldu ama artık o da tutmadı. Rus uçağının düşürülmesi, FETÖ’cülerin Rusya ile Türkiye’nin arasını açma planıydı; onu da beceremediler. Sonuç itibarıyla Amerika’nın hesap edemediği görülüyor.
Fakat şimdi hala ısrar etmeleri; yani Amerika’nın Barzani’yi hala kışkırtması, bunun arkasında başka şeyler aramamızı gerektiriyor. Burada ne olabilir? İran’a karşı bir cezalandırma veya şiddet gösterisiyle Amerika’nın prestijini toparlama planları olabilir. Veya Türkiye’nin iç cephesinde; Barzani ve “Kürdistan” üzerinden Kürt yurttaşlarımızı harekete geçirme, adalet başlığı altında kumpaslar kurma gibi niyetleri olabilir. Bunların da başarı şansı yok.
Son dönemde 2000’lerin başında yazılmış Amerikalı stratejistlerin kitaplarını okuyorum. Açıkçası, tırnak içinde söylüyorum, bir nevi eğlenceli oluyor. Çünkü anlattıklarının hepsinin birer masal olduğu bugün ortaya çıktı. Brzezinski ve benzerleri, “Önümüzdeki 50 yıl boyunca Amerika, tartışmasız bir numaralı süper güçtür” diye teoriler doldurmuşlardı. Ama bugün, tüm tezlerinin ve teorilerinin çöktüğü bir dönemi yaşıyoruz. İzleyicilerimize o masalları tekrar okumalarını öneririm; böylece bugün anlatılan bazı “masalları” da anlayabilirler.
Katalanların Barcelona merkezli bağımsızlık referandumu oldukça yoğun tartışıldı. İspanya hükümeti bunun yasal ve meşru olmadığını ifade ederek sandıkları kurdurmayacağını söyledi. Sonrasında sert bir müdahale geldi; yanlış hatırlamıyorsam 700’ün üzerinde yaralı var. Ciddi bir tartışma koptu diyebiliriz. Katılım oranının %40 gibi çok düşük bir seviyede kaldığını görüyoruz. “Evet” diyenler %90 olsa bile bu, toplam seçmenin %36’sına tekabül ediyor. Katılmayanlar zaten dolaylı olarak “hayır” demiş oldu.
Barzani’yi ilk tebrik edenlerle bu Katalan referandumuna imza atanlar aynı çevreler. Şimdi PKK ve Barzani onları tebrik ediyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? İspanya’nın içinde “Katalanya” diye bir prenslik veya devlet olmaz. Monaco, Liechtenstein veya Lüksemburg gibi tarihten gelen küçük prenslikler istisnadır; ancak Avrupa Birliği gibi birleşmeye gidilen bir dünyada, İspanya’yı parçalayıp Katalanya’yı kurarsanız; arkasından Fransa’da Britanya’yı, Almanya’da Hessen’i veya Bavyera’yı ayırmaya kalkarsınız. Bu projeler, Amerika’nın tek kutuplu dünya planı çerçevesinde, kendisine karşı başını dik tutabilen ülkeleri iç sorunlarla zaafa uğratma girişimleridir. Ama tutmadı, tutmayacak.
“Ulusların kaderlerini tayin hakkı” Fransız Devrimi’yle başladı, Wilson prensiplerinde yer aldı ve burjuva demokratik dünyada kabul edildi. Ancak bu olay, 1970’li yıllarda bitti. Esas olarak sömürgelerin kurtuluşuydu; milli bağımsızlık olmadan demokrasi olmazdı. 1970’lerde Vietnam, Laos, Kamboçya; ardından Gine-Bissau, Mozambik ve Angola’nın bağımsızlıklarını kazanmasıyla bu süreç tamamlandı. Şimdi her etnik gruba, her farklı dil konuşana bir devlet kurmaya kalkarsanız; sadece Afrika’da 1100’ün üzerinde dil var, o zaman 1100 tane devlet mi olacak? Bunlar devlet değil, emperyalizm için küçük lokmalar olur. O projenin yürüme şansı yok.
Gelişmiş kapitalist ülkeler (İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya vb.) demokratik devrimleriyle aynı zamanda milli birliklerini sağladılar. Farklı feodal devletleri ve dilleri, tek bir ulusal dil etrafında birleştirdiler. İtalya ve Fransa birleştiğinde, o ulusal diller halkın sadece %10’u tarafından konuşuluyordu. Türkiye’de ise Selçuklu ve Osmanlı dönemi sayesinde zaten bir dil birliği vardı; herkes birbirini anlıyordu. Bugün bölücülüğü “ulusların kaderini tayin hakkı” üzerinden temellendirmeye çalışanların ikiyüzlülüğünü görmek lazım. Lenin de ulusların kaderini tayin hakkını savunurken, mevcut ulusların bölünmesine karşı çıkmıştır.
Geçtiğimiz haftanın bir diğer önemli gündemi, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Las Vegas’ta gerçekleşen silahlı saldırıydı. Bir otelin üst katından müzik festivaline katılan insanların üzerine şarjör değiştirmeden ateş açan bir katliam yaşandı. Bu, bir terör örgütünün siyasi bir amaçla gerçekleştirdiği eylem değil; sırf insan öldürmek için yapılmış bir cinnet hali. Tarihe bakalım; ne kabile toplumlarında, ne kölecilik döneminde, ne de imparatorluk savaşlarında “sırf insan öldürmek” gibi bir amaç hiç olmamıştır. Bu, modern kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı insansızlaşmanın ve yabancılaşmanın bir sonucudur. Hiçbir sistem böyle bir şeyi onaylamaz ama o sistem bu tip canileri üretiyor. Onu yapmasının bir sebebi, sonraki on kalenin kendine testi olması; yani işi ucuza getirmek. Aslında bu, az kan dökmek için başvurulan bir yöntemdi. O dönemde feodal imparatorluklar arasındaki savaşlarda uygulanan yöntemler bunlardı. Moğollar üzerine atılan bu tür haksız suçlamaların kaynağı genellikle Batı’dır. Ancak burada bambaşka bir olay var.
İkincisi, şu da dikkatimizi çekti: Amerika’da biri okula girip etrafı tarıyor, çocukları öldürüyor ve hiçbir amacı yok. Yani çocukları öldürmekten başka bir gayesi bulunmuyor. Amerika’da bu tür eylemler her yıl birkaç kez yaşanıyor; 30, 40, 50 kişi ölüyor. Fakat hiç dikkatinizi çekti mi? Öldürenler arasında siyahi yok. Bu cinneti geçirenlerin hepsi beyaz. Hiçbiri siyahi değil, çekik gözlü değil, Kızılderili değil. Onlar yapmıyor; çünkü onlar emperyalist, kapitalist sistemin altında ezilen halklar.
Bu çok ilginç bir durum. Amerika’da suç denince hemen siyahların üzerine atılır; yan kesicilik mi oldu, siyah yaptı; kavga mı çıktı, siyah yaptı; bir kadın mı taciz edildi, siyah yaptı… Böyle önyargılar var. Peki, o siyahlar neden bu katliamları yapmıyor? Bu katliamlarda neden elinde makineli tüfekle bir siyahi görmüyoruz? Hep beyazlar çıkıyor. Bu da oldukça dikkat çekici. Buradan şuraya geleceğim; bunun tartışılması lazım.
Emperyalist, kapitalist sistem artık doğayı ve insanı yıkan bir noktaya geldi. Kapitalizm doğduğu zaman böyle değildi elbette; bir devrimci dönemi vardı. İngiliz devrimi, Fransız devrimi, Amerikan devrimi; eşitlik, kardeşlik, özgürlük fikirleri, insan hakları… Ardından kapitalizmin o ilerici rekabet dönemi geldi. Ama emperyalist sisteme baktığımızda, yetiştirdiği bu “tekil” örnekler çok ilginç. Her toplumda bu tür insanlar çok az sayıda olabilir ama neden Amerikan toplumundan çıkıyor da Cengiz Han’ın toplumundan, Osmanlı’dan, Orta Çağ Yunan toplumundan, Roma’dan veya Mısır’dan çıkmıyor?
Mısır’da insanları alıp piramidin taşını taşıtıyorlar ya da Roma ve Yunan’da insanları köle yapıyorlar. Köle sisteminde insanlar sömürülüyor, belki eziyet görüyorlar ama toplu olarak öldürülmüyorlar. Çok ilginçtir ki, tarihte hayvanların bile toplu kıyımı söz konusu değildir. Hayvanların öldürülmesinde her zaman bir amaç vardır; sineği, fareyi, biti veya tarıma zarar veren bir haşereyi öldürürsünüz. Burada hep insan sağlığı gibi rasyonel amaçlar vardır. Fakat tarihte “Gidelim, bu hayvanların hepsini toptan öldürelim” gibi bir yaklaşım bile yoktur.
Bu noktada bir ara verelim. Aslında sormak istediğim bir soru var; aradan sonra bunu konuşalım. Kapitalizmin üretimden kopmasıyla, özellikle bu neoliberal emperyalizm döneminde, insanın insana yabancılaşması arasında bir bağ var mıdır? Bunu aradan sonra bu tartışmada ele alalım. Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu”na kısa bir ara veriyoruz, birazdan tekrar birlikteyiz.

